• Marie, 1930 yılında alkolik bir annenin evlilik dışı çocuğu olarak
    dünyaya gelir. Annesi ona bakamayınca 5 yaşında olan Marie'yi
    yurda verir. Ardından bir çift onu evlatlık edinir. Marie'nin kaderi ne
    yazık ki yine yüzüne gülmez, çünkü onu evlatlık edinen çift sadist
    çıkar. Bu İtalyan asıllı çift küçük kızı evin mahzenine kapayıp
    sistematik biçimde işkence eder. Dışarıdan bakıldığında normal ve
    çok saygın göründükleri için, bunu yıllarca rahatlıkla gizleyebilirler ve
    Marie adeta cehennemden geçer.
    Marie Rose 17 yaşında depresyondan felç geçirir. Halüsinasyonlar
    da gördüğü için doktorlar ona şizofren teşhisi koyar ve onu akıl
    hastanesine yerleştirirler. Marie hayatının 17 yılını orada geçirir ve
    çok zor yıllar yaşar. Umutsuzluk ve çaresizlik içinde kıvranır durur.
    Yemek yemez, yerinden kımıldamaz ve sıkça intihar etmeyi düşünür.
    Otuz dört yaşına geldiğinde doktorlar Marie'nin durumunu yeniden
    değerlendirir. Onun şizofren olmadığına, ağır depresyon geçirdiğine ve panik atak yaşadığına karar verirler. Arkadaşlarının ve kendisini seven bir kaç sağlık görevlisinin yardımıyla Marie hastaneden çıkar.
    O artık hür ve yaşamını nasıl sürdüreceğine dair kendisi karar verme aşamasındadır. Terk edilmiş, işkence ve tacize uğramış, otuz dört yılı ziyan olmuş bir kişi olarak hiçte kolay olmayacaktı, ama o yılmadı ve kızgın, öfkeli, umutsuz olmak yerine sıfırdan başlamayı tercih etti.
    Yetkililer "Aklı dengesi yerinde değil, okuması imkansız" dedikleri
    halde Marie, Salem State Üniversitesine Psikiyatri bölümüne girer ve mezun olur. Bu ara kanser hastalığına yakalanır ve mücadelesini kazanır. Kendisi gibi akıl hastanesinden çıkmış ve iyileşmiş Joe ile evlenir. Kocası maalesef altı sene sonra ölür ve Marie kendini işine verir. Uzun yıllar doktor olarak çalıştıktan sonra Harvard Üniversitesi'nde mastır yapar. Psikiyatrik hastalarla çalışır,
    konferanslar verir. Biyografisi yazılır ve hayatı film olur (Nobody's
    Child). Bir çok ödüle layık görülür.
    Elli sekiz yaşındayken, 'vay be' dedirtecek bir şey yapar: On yedi yılını geçirdiği Masachusetts Danver Devlet Hastanesine yönetici olarak atanır.
    Verdiği bir basın toplantısında şunları söyler: “Eğer affetmeyi
    öğrenmeseydim, bir damla bile gelişemezdim. Yaşamım ziyan
    edilmiş bir yaşam olurdu. Ve bugün bu hastaneye yönetici olarak
    dönemezdim."
    Marie Rose Balter'in yeni görevini haber yapan bir Ajans, onun zafer açıklamasını da şöyle yapar: "En uzun yolculuk, beynimizden
    yüreğimize yaptığımız yolculuk. Affetmek bu yolculuğun en kestirme yolu. Affetmeyi gerektiren her yara, içinde önemli bir dersi barındırır.
    Dersi görebilmek için yarayı yeniden deşerek yüzleşmek zorunda
    kalsak bile..."
    Marie bu hayatta hiçbir şeyin imkansız olmadığını gösteren en güzel örneklerden.
  • "Sekiz yaşındaysanız hayat gerçekten inanılmaz olabiliyor”
  • Kemalist Rejimin Hasta ettiği Kadın & Seçme ve Seçilme Hakkı

    Kemalist rejimin övündüğü inkılapların başında “Kadınlara seçme ve seçilme hakkının” verilmesi ve Isviçre’den alınan Medeni Kanun gelir.

    Halbuki gerçekler hiç de öyle değil. Kadınlar üzerine yaptığı yayınlarla dikkat çeken Prof. Dr. Ömer Çaha’ya göre 1926’da Isviçre’den alınan Medeni Kanun kadın ve erkek arasında mutlak eşitliği sağlamadı. Ingilizce neşredilen “Women and Civil Society in Turkey” isimli kitabında kadınlar aleyhindeki maddeleri sıralayan Prof. Çaha, Isviçre Medeni Kanunu’nun kadınlara verdiği hakların, Osmanlı Aile Hukuku Kararnamesi’nin kadınlara verdiği haklardan geride olduğunu ifade eder.[1]

    Gelelim kadınların seçme ve seçilme hakkına…

    Evvela şunu belirtelim; M. Kemal döneminde bırakın kadınları, erkeklerin bile seçme hakkı yoktu.
    KAYNAK: Vakit Gazetesi, 4 Nisan 1930…

    ***

    Çünkü milletvekillerini bizzat M. Kemal atamaktaydı. Mesela 1 Nisan 1931 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde; “(…)Kaç mebus alınacak? Hakiki vaziyeti hiç kimse tahmin edemez. Kâtî vaziyet Gazi hazretleri umumî listeyi ilan edince anlaşılacak” deniliyordu.[2]

    Bu durum M. Kemal’in ölümünden takriben 10 sene daha böyle devam etti. Akabinde Batı’nın zorlamasıyla demokrasiye geçildi. Bu mevzu hakkında bir makale neşretmiştik, merak edenler oradan tafsilatını okuyabilir.[3]

    Kadınlara seçme ve seçilme hakkı iddia edildiği gibi kemalist rejim tarafından armağan edilmemiş, aksine bütün engelleme çabalarına rağmen kadınlar söke söke almışlardı.

    Ayşe Hür, kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesinin “ne lütuf, ne de erken” olduğunu belirtir ve ekler:

    “Resmi ideolojinin iddia ettiği gibi 5 Aralık 1934’te kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanınması bir ‘lütuf’ değildi. Aksine, Cumhuriyetin erkekleri, 9 yıl boyunca kadınlara bu hakkı vermemek için ellerinden geleni yapmışlar, onları yıldırmak, sindirmek için her türlü aracı kullanmışlardı. (Bu yıllarda erkek adaylar da merkezden belirleniyordu ve seçimler iki dereceliydi.) Kadınlar ise Ingiliz ve Amerikan Sufrajetleri gibi zorlu bir mücadele vermemekle birlikte, Istiklal Mahkemelerinin rejimin en güçlü adamlarını bile idama mahkûm ettiği, sürdüğü o yıllar boyunca, siyasi haklara ilişkin taleplerini ısrarla dile getirmeye çalışmışlardı. Bu ısrarlı tutumları sayesinde elde ettikleri seçme ve seçilme hakkı, resmi ideologların tekrarlamayı pek sevdikleri gibi Fransa’dan (1944), Japonya’dan (1945), Isviçre’den (1971) önceydi ama Yeni Zelanda’dan (1893), Avustralya’dan (1894-1908), Finlandiya’dan (1906), Norveç’ten (1913), Danimarka ve Izlanda’dan (1915), Rusya ve Hollanda’dan (1917), Ingiltere, Almanya, Avusturya, Letonya, Polonya ve Estonya’dan (1918), Arnavutluk, Çekoslovakya ve ABD’den (1920), Azerbaycan, Ermenistan ve Isveç’ten (1921), Moğolistan, Tacikistan, Kazakistan, Türkmenistan, Ekvador, Romanya, Güney Afrika, Ispanya, Şili, Portekiz, Uruguay, Tayland, Brezilya’dan (hepsi 1924-1933 arası) sonraydı.”[4]

    Ayrıca parti programında kadınlara seçme ve seçilme hakkını tanıdığını ilan eden ilk parti CHP değildir. Bu hakkı tanıdığını ilk kez 1930 yılında Serbest Cumhuriyet Fırkası ilan etmişti. Fakat bu parti M. Kemal’in talebiyle kapatılmıştır.[5]

    Kadınların seçme ve seçilme hakkını elde etmelerinde hiç şüphe yok ki Nezihe Muhiddin hanımın büyük payı vardır. Ancak kemalist rejimin gadrine uğrayan bu mücadeleci kadın bir akıl hastanesinde gözlerini hayata yumdu. Yaprak Zihnioğlu, 1998’de Boğaziçi Üniversitesi’nde “Nezihe Muhiddin: Bir Osmanlı Türk Kadın Hakları Savunucusu” başlıklı master tezi yaptı. Yıldıray Oğur, bu master tezi üzerinden Nezihe Muhiddin’in hikayesini kaleme aldı ve Yaprak Zihnioğlu’na tasdik ettirdikten sonra yayınladı.

    Işte o yazı:

    (Yazı kısaltılıp düzenlendi. Bazı fotoğraflar tarafımızdan eklendi.)

    *

    1889’da Kandilli’de doğan Nezihe Muhiddin, Arapça ve Farsça ardından Almanca ve Fransızca biliyordu. 1909 Maarif Nezareti’nin hocalık sınavını kazanıp hayata atıldı; Kız Idadi Mektebi’nde fen bilimleri hocası oldu. Darülmuallimat adı verilen Kız Öğretmen Okulu’nda iktisat dersleri verdi; aynı anda kızlara dil ve spor öğretmek için açılan Ittihat ve Terakki Kız Sanayi Mektebi’ne müdür olarak atandı.

    II. Meşrutiyet’in hürriyet rüzgarları esmekteydi. Kızların eğitim için Avrupa’ya gönderilmesini destekleyen ilk yazısı yayımlandığında sadece 18 yaşındaydı. On dokuz yaşında yazdığı “Kızlarımızın Psikolojisini Mütalaa” yazısı yurt dışında bile alaka gördü. Sadece kadınlık meselesi üzerine yazmadı; siyaset ve edebiyat yazıları da Hüseyin Rahmi, Yusuf Akçura, Celal Nuri gibi dönemin ünlü isimlerinden takdir gördü.

    1912’de Balkan Savaşları sonrası hayır işleri için kurulan Osmanlı Türk Hanımları Esirgeme Derneği’nin, aralarında Ahmet Ağaoğlu’nun eşi Sitare Hanım’ın da bulunduğu, kurucu kadrosunda yer aldı; uzun yıllar bu derneğin genel sekreterliğini yaptı. Osmanlı Donanması’nı desteklemek için kurulan Donanma Cemiyeti’nin Kadınlar Şubesi’ni açtı. Öğrencileriyle savaştan gelen askerlerin tedavi gördüğü hastanelerde hastabakıcılık yaptı.

    ***

    1. Dünya Savaşı’nın ardından, işgal yıllarında da milli mücadelenin yanında oldu, yazılar yazdı. Istanbul’un işgalinin ardından toplanan Milli Kongre’nin delegeleri arasında yer aldı.

    Tüm hayır işleri bir yana, kafasında esas başka bir mesele vardı: Kadınların siyasi hayata katılması ve birliği. Savaş bitmiş ve Ankara’da yeni rejimin temelleri atılmaya başlanmıştı; ama Meclis’te Kemalistlerin Birinci Grubu ve muhaliflerin Ikinci Grubu’nun anlaştıkları birkaç meseleden biri kadınlardı. Ikisi için de siyasette kadının adı yoktu. M. Kemal’in Halk Fırkası adıyla bir parti kurma niyetinin daha yeni yeni ortaya çıktığı günlerdi. Müzakereye açılan Seçim Kanunu’nun 2. maddesinde “On sekiz yaşını geçen her erkek seçmen seçme hakkına sahiptir.” yazıyordu.

    Tam bu sırada Ahmet Emin Yalman’ın “Vakit” gazetesinin açtığı “Kadınlara seçme ve seçilme hakkı” tartışması büyük alaka gördü. Kamuoyu artık bunu duymaya hazırdı. Nezihe Muhiddin ve 13 kadın arkadaşı, 30 Mayıs 1923’te daha Cumhuriyet bile ilan edilmemişken kadınların siyasi hakları yani seçme ve seçilme hakkı için bir kadın şûrası toplamaya karar verdiklerini açıkladı. Gazetelerin büyük alaka gösterdiği ve II. Meşrutiyet’in önemli devlet adamlarının eşleri ve kızları olarak tanıttığı kadınlar “Türk kadınlığının siyasal haklarını kazanmaya kararlı olduklarını ve kazanacaklarından zerre kadar şüphe beslemediklerini” söylüyorlardı. Şûraya bütün kadın derneklerinden ikişer delegeyle yüksekokul ve lise mezunu bütün kadınlar davet edilmişti.

    15 Haziran 1923 günü Darülfünun konferans salonunda toplanan Kadınlar Şûrası’ndan beklenen karar çıktı: “Kadınlar Halk Fırkası” kurulacaktı.

    Daha rejimi kuran Birinci Grup’un Halk Fırkası’na (CHP’ye) dönüşmesine bile 5 ay vardı. Kadınlar, ilanından 5 ay evvel Cumhuriyet’in ilk partisini kurmak için Kemalistlerden evvel davranıp ilk adımı atmışlardı. Ertesi günkü gazeteler, fırkanın kuruluşunu büyük puntolarla duyurdu.

    Nezihe Muhiddin’in başkanlığındaki fırkanın idare heyetinde Şükufe Nihal, Nimet Rumeyde, Latife Bekir, Muhsine Salih, Seniyye Izzeddin gibi dönemin ünlü kadınları yer aldılar. Partinin kurucularının çoğu Nezihe Muhiddin’in Esirgeme Derneği ve Donanma Cemiyeti’nden gelen arkadaşlarıydı.

    Partinin tüzüğü ve programı basında yer aldı. Kemalistlerin Dokuz Umdesi’ne nazire yaparcasına kadınlar Dokuz Umde belirlemişti. Kadın hakları tedrici olarak istenecekti. Ilk hedef belediye seçimlerinde oy verme hakkıydı.

    Devletten ilk tepki, partinin kuruluş evraklarının teslim edildiği Istanbul Valisi’nden geldi: “Kadınların haklarını alması bir eğitim meselesidir.”

    Valilik, parti kuruluşuna karar vermesi için evrakları ve tüzüğü Ankara’ya Içişleri Bakanlığı’na gönderdi. Ilk kez bir parti kuruluyordu, buna da ancak Ankara karar verebilirdi.

    Ancak partinin kurulmasıyla ilgili cevap bir türlü gelmiyor, partinin durumunun görüşülmesi sürekli başka tarihlere erteleniyordu. Ama Nezihe Muhiddin’in Ankara’yı beklemeye tahammülü yoktu. Meclis’te Aile Kanunu’nda değişiklik yapılması gündeme gelmişti. Kadınlar Halk Fırkası değişikliğin kadınlar lehine yapılması için harekete geçti. Türk Ocağı’nda aralarında Halide Edip ve Muallim Nakiye Hanım’ın da bulunduğu 300 kadının katıldığı bir kadın konferansı düzenlendi. Konferansta kürsüye çıkan Nezihe Muhiddin, 3 kez boş ol denerek erkeğin kadını boşadığı talakın kaldırılmasını istedi, çok eşliliği ve çocuk yaşta evlendirmeyi eleştirdi ve Ankara’ya seslendi:

    “Kadını millet camiasından ayırmayan laik Cumhuriyetimizden evlilikte, boşanmada, verasette kadın ve erkek hukukunun eşit olarak gözetileceğini beklemek hakkımızdır.”

    Konferansta komisyonlar kuruldu ve talepler bir muhtıra olarak Meclis’e gönderildi. Basın da yoğun alaka göstermiş, toplantıya katılan ünlü kadınlar gazetelere yazılar yazmıştı. Kamuoyunda güçlü bir ses çıkarılmıştı.

    Ama Kadınlar Halk Fırkası’nın arkasına düşmüş Ankara’nın cevabı gecikmedi. Parti kuruluşu için cevap 8 ay sonra geldi. Kadınlar Halk Fırkası (KHF)’nın programı “bazı düşünceler” sebebiyle hükümetçe reddedilmişti. Bu düşüncelerin neler olduğu hakkında ise hiçbir ayrıntıya girilmemişti. Fırka bir erkek müşavirlik kurup başına rejime yakın Fethi Bey’i getirerek tekrar şansını denedi, Halk Fırkası’na (CHP) bağlılık mesajlari gönderdi, ama yine de olmadı.

    Nezihe Muhiddin ve arkadaşlarıysa öyle hemen pes etmemekte kararlıydı. Partinin progamını biraz yumuşattılar, en göze batan kadınların siyasal hakları için mücadeleyi öngören ikinci maddeden ve “kamuoyunu karıştırmamak” için başka illerde örgütlenmekten vazgeçtiler ve tüzüklerine açıkça “Birliğin siyasetle alakası yoktur.” maddesini eklediler. Bu programla başvurdukları Valilik, bu kez Türk Kadın Birliği (TKB)’nin kurulmasına izin verdi. Sorun siyasi haklar için mücadeleydi. Siyasal hak talebi resmi makamlar nezdinde yumuşatılsa da Türk Kadın Birliği’nin ana hedefi değişmemişti.

    400 üyeye ulaşan birlik, siyasal haklar konusundaki ketumiyetini 1925’in Ocak ayında, yeni binasına taşındıktan sonra düzenlediği açılışta bozdu. Ilk fırsat ise önlerine hemen bir ay sonra çıktı. Istanbul’da boşalan bir vekillik için Halide Edip ve Nezihe Muhiddin mebusluk için aday gösterildi.

    Sembolik olan bu adaylıklara en büyük tepki kemalist rejimin yayın organı Cumhuriyet gazetesi ve Yunus Nadi’den gelmişti. “Cins-i latif”, “Havva kızları” gibi cinsiyetçi tanımlamalarla andığı kadınlarla dalga geçen, kendi propagandalarını yapmakla suçlayan Yunus Nadi ile Nezihe Muhiddin arasında gazeteler üzerinden sert bir polemik başladı.

    *
    Doğrudan Nezihe Muhiddin’i hedef alan Cumhuriyet gazetesinin bunun gibi cinsiyetçi yayınları, açık bir kadın düşmanlığından başka bir şey değildi:

    “Salonda zarifane konuşmaktan, yahud gazetecilere resimlerini vermekten yahud da balodan sinemaya, sinemadan dansa koşan hanımlara karşı, açık ve samimi konuşalım, biz erkekler hürmet de etsek yalandır. Bu hürmet ancak onların zarafetlerine daha ince bir çeşni vermek ve sonra da bu zarafeti şaşırmış ve hayran seyr ü temaşa (seyretmek) içindir.”

    Kadın Birliği sonunda kendini anlatmak için haftalık “Kadın Yolu” dergisini çıkarmaya başladı. Nezihe Muhiddin ilk sayı için kaleme aldığı “Kadın Yolu’nun Şiârı” başlıklı makalede, Batılı liberal siyasi terminolojiyle ne istediklerini net bir şekilde ortaya koymuştu:

    “Yasalar karşısında eşit olan vergi veren kadınlar neden seçme ve seçilme hakkından yoksundur?”

    *
    Serbest Fırka’nın Nezihe Muhiddin’i Istanbul’dan milletvekili adayı göstermesi Kemalist basında Muhiddin nefretini yeniden uyandırmıştı. Akbaba dergisinde çıkan ve Cumhuriyet gazetesinin 1. sayfasından verdiği karikatür Serbest Fırka’nın kendini feshetmek zorunda kalmasından üç gün sonraya ait.

    Başvuruyla ilgili gazetelerin sıkıştırdığı CHP müfettişi “Kadınlar evlerinde yapacak ev işi kalmazsa bu işlerle ilgilenmeye başlayabilirler.” diyebildi.

    Kadın Birliği ne yapıp ediyor gazetelerin birinci sayfalarından düşmüyordu. Üçüncü yılında Diyarbakır, Denizli, Afyon ve Aydın gibi şehirlerde şubeler açtı. “Ahlakta ve Kazançta Eşitlik” gibi kampanyalarla eşit işe eşit ücret isteyip yoksul kadınların fuhuşa sürüklenmesine karşı çalıştılar; “Kadınlar polis de olabilir.” gibi açıklamalarla kamuoyunun kadın meselesine ilgisini hep diri tutmayı başardılar. Cumhuriyet gazetesi bu teklifi de alaycı bir dille karşılamakta gecikmemişti:

    “Mebus olmayacağını anlayan kadınlar şimdi de polis olmak istiyor.”

    1927’de toplanan Türk Kadın Birliği kongresinde üy yıl evvel programdan çıkarılan “Siyasal hakların alınması için çalışılacaktır.” maddesi yeni bir formülle geri getirildi, Nezihe Muhiddin yeniden başkanlığa seçildi. Işte bu, sonun başlangıcı olacaktı.

    Kampanya kongreden hemen sonraki gün başlatıldı. Üyelerden birkaçı basına, CHP’ye, Valiliğe ve Emniyet’e mektup yazarak Nezihe Muhiddin’in yolsuzluk yaptığını, kongrede seçimlerde yapılan usulsüzlükler nedeniyle Kadın Birliği’nin gayrikanuni ilan edilmesi gerektiğini iddia ettiler.

    Ertesi gün Nezihe Muhiddin hemen bir basın toplantısı düzenleyerek bütün iddiaları reddetti. Kongrenin basının önünde gerçekleştiğini, hiçbir itiraz olmadığını, kongrede hesapların incelenmesini bizzat teklif ettiğini hatırlattı. En kritik mesajı ise hükümeteydi:

    “Sizinle bir sorunumuz yok.”

    Yeni program valilikçe onaylandı. yolsuzluk iddiaları da asılsız çıktı. TKB, 1927 seçimleri için çalışmaya başlamıştı. Bu kez yine Ankara’yı ters köşeye yatıracak bir hamle yapıldı. CHP’den kadın aday gösterilmesi için çalışılacaktı. CHP bu hamleye “Anayasaya uygun değil.” diyerek karşı çıktı. Bu arada Kazım Karabekir Paşa gibi isimler de Kadın Birliği’nin kadın aday göstermesine destek açıklamaları yaptılar.

    *
    Kadın Birliği bir heyet kuracak, bu heyet Reisicumhur M. Kemal’i ziyaret ederek ondan anayasanın değiştirilerek kadınlara oy hakkı verilmesini isteyecekti. Toplantıdan bir de seçim beyannamesi çıkmıştı. Beyanname CHP’nin “henüz hazır değiliz” savunmasına bir cevaptı:

    “Kadınların bütün bu haklarına sahip olması lazım gelen an gelmiştir.”

    Kadın Birliği’nin Ankara’da M. Kemal’i ziyaret planı da suya düşmüştü. Kötü bir şeyler olduğunun farkına varan Nezihe Muhiddin önlem almak için seçimlerde milletvekili adayı göstermekten vazgeçtiklerini açıkladı. Ama seçme ve seçilme hakkı için kampanya Temmuz ayı boyunca sürdürüldü. Birlik, kampanyayı tersten esmeye başlayan rüzgara meydan okuyan bir bildiriyle tamamladı:

    “Biz ölünceye kadar bu hak uğrunda çalışacağız ve ömrümüz kifayet etmez, bu hakkı alamazsak ahfadımız, torunlarımız, mutlaka alacaktır!”

    M. Kemal ve bütün bakanlar Istanbul’daydı. Sesleri artık fazla çıkmaya başlayan Türk Kadın Birliği’ne operasyon için düğmeye basılmıştı.

    Önce 25 Ağustos 1927 günü TKB’nin Heybeliada’da düzenlediği yaz kampı polis tarafından basıldı, izinsiz oldukları gerekçesiyle çadırlar söküldü. Birliğin Değirmendere’ye düzenlediği gemi gezisi iptal edildi. Nezihe Muhiddin’in girişimleri hiçbir netice vermedi. Kısa bir süre sonra, daha önce işe yaramayan yolsuzluk iddiaları yeniden sandıklardan çıkarıldı. Başta Cumhuriyet gazetesi olmak üzere, basında Nezihe Muhiddin’i itibarsızlaştırmak için bir kampanya başlatılmıştı. 10 Eylül günü polis dernek binasında arama yaptı. Valilik aramanın ardından basına Nezihe Muhiddin’in birlik kasasından beş yüz lirayı kendisi için harcadığını, dernek merkezini evi gibi kullandığını açıkladı. Birlik idaresinden Doktor Safiye Ali, gelişmeler üzerine Nezihe Muhiddin’i suçlayarak istifa etti.

    19 Eylül günü polis Kadın Birliği’nin faaliyetlerini geçici olarak durdurdu ve belgelerine el koydu; kadınların siyasal hakları için çalışma maddesinin eklendiği yeni tüzük de lağvedildi.

    Nezihe Muhiddin ise henüz pes etmemişti. Birliği olağanüstü kongreye çağırdı, polisten evraklarının kendisine iadesini istedi. Polis belgeleri vermeyerek kongrenin yapılmasını yasakladı. Cemiyet idaresi gelişmeler üzerine Nezihe Muhiddin’in Cihangir’deki evinde toplandı. Savcılığa dilekçe yazıldı, heyet üyeleri gazetelere Nezihe Muhiddin’i destekleyen açıklamalar yaptılar.

    Gazeteler ise Nezihe Muhiddin’i çoktan istifa ettirmişti. Milliyet istifa haberini “Yerinde bir karar” başlığıyla duyurmuştu.

    Bu arada hükümet yanlısı cemiyetin kadın üyeleri de bir araya geldiler ve imza toplayıp olağanüstü kongre için valiliğe başvurdular. Valilik muhaliflerin kongre başvurusunu hemen kabul etti. Valilik eliyle Türk Kadın Birliği’nde darbe yapılmaktaydı.

    Nezihe Muhiddin bu kongrenin yasa dışı olduğunu ve istifa etmeyeceğini açıkladı. Türk Ocağı binasında polis denetiminde yapılan kongreye alınmayan Nezihe Muhiddin’i savunan üyeler sert şekilde susturuldu. Yetersiz sayı olmasına rağmen hemen seçimler yapılarak Nezihe Muhiddin’i valiliğe şikayet eden mektubun sahibi Saime Hanım (Saime Eraslan 1951’de Taha Toros’a yazdığı bir mektupta bunu itiraf etmişti), Latife Bekir ve Sabiha Sertel’in de aralarında bulunduğu yeni bir yönetim kurulu seçildi.

    Habere en çok Cumhuriyet gazetesi sevinmişti. Yunus Nadi, Nezihe Muhiddin’in Türk Kadın Birliği yönetiminden düşürülmesi için ertesi günkü köşesinde sevincini gizlememişti:

    “Oh diyoruz, aman kurtulduk!”

    Yeni TKB’nin ilk icraatı da Nezihe Muhiddin’i ihraç etmek oldu. Birlik yeni amacını da “Türk kadınına hukuk ve vazifelerini göstermek, kadınlığı tekamüle doğru sevk etmek” olarak açıkladı. Birliğin bir hayır cemiyetine dönüştürülmesine tepki gösteren Nezihe Muhiddin, hukuk mücadelesini bir süre daha sürdürdü. Kadın Birliği’ne müdahalesinin hukuk dışı olduğu gerekçesiyle Valilik aleyhine dava açtı. Valilik kendini “Nezihe Muhiddin ihraç edildiği için böyle bir dava açamaz” diye savundu ve hemen taarruza geçti. Valilik de Nezihe Muhiddin aleyhine yolsuzluk ve görevini kötüye kullanmak suçlamalarıyla dava açmıştı.

    Iddialar için “iğrenç” diyen Nezihe Muhiddin artık pes etmişti. Gazeteler uzun süre onun adından sadece adliye haberlerinde bahsettiler.

    Türk Kadın Birliği’nin yeni başkanı Latife Bekir, gazetecilerin “Siyasetle ilgilenecek misiniz?” sorusuna, “Hayır. Biz Nezihe Hanım gibi hayallerin peşinde koşacak değiliz.” diye cevap vermişti.

    Nezihe Muhiddin’in uğruna linç edildiği hayali 1934’te gerçekleşti. 5 Aralık 1934 günü Meclis kadınlara seçme ve seçilme hakkını veren kanun değişikliğini kabul etti. Nezihe Muhiddin’in on bir sene önce istediği ve bunu istediği için cezalandırıldığı hak, kemalist rejimin “kadınlara büyük hediyesi” olarak bahşedilmişti. Rejimin emrine giren Kadın Birliği yıllardır uğruna mücadele ettiği bu “lütuf” için sokaklara çıkıp M. Kemal’e şükranlarını sundu. Kutlama için düzenlenen toplantıya Nezihe Muhiddin çağrılmadı, kürsüye çıkan konuşmacılar sözlerini “Yaşasın kadınlık, yaşasın Gazi” diye bitiriyordu.

    O günlerde artık köşesine çekilmiş romanlar yazan Nezihe Muhiddin’in “Yedigün” dergisinde, zekice esprilerinin bile onunla alay etmek için kullanıldığı, “Nezihe Muhiddin Hanım Ne Âlemde” başlıklı bir röportaj çıktı.

    “Nezihe Muhiddin gibi siyasi hayallerimiz yok.” diyen Latife Bekir de 1946’da CHP’den Meclis’e girdi. Kadın Birliği 1949’da yeniden kuruldu. Birlik, 1952’de kurucusu Nezihe Muhiddin’e büyük bir sürpriz yaptı. Birliğin Istanbul Şube Başkanı olan feminist gazeteci Iffet Halim Oruz, Nezihe Muhiddin için bir jübile gecesi düzenledi.

    Artık tamamen köşesine çekilen Nezihe Muhiddin evinde her ayın ilk cuması kadınlarla çay sohbetlerinde bir araya geliyor, lise öğretmenliği yaparak ve popüler romanlar yazarak hayatını kazanmaya çalışıyordu.


    ***

    Siyasi faaliyetleri gibi edebi eserleri de yıllarca yok sayıldı. O günlerin tarihini yazanlar, onun açılış konuşması yaptığı toplantıları yazarken bile ondan bahsetmeyi uygun bulmadılar. Bu unutulmaya ve yalnızlaştırılmaya heyecanlı bünyesi ve berrak zihni daha fazla dayanamadı. Kadın arkadaşları onu bir akıl hastanesine yatırmak zorunda kaldılar. Ve 10 Şubat 1958 günü Şişli’deki o akıl hastanesinde yalnız ve unutulmuş bir kadın olarak hayatını kaybetti. Adı o kadar unutulmuştu ki Cumhuriyet gazetesi onun ölüm haberini verirken “Nezihe Muhiddin Araz vefat etti.” diye adını başka bir ünlü yazarla karıştırmıştı.

    ***

    Şişli Camii’nden kaldırılan cenazesinde eşi ve yakın dostlarından başka kimse yoktu. Kurucusu olduğu Türk Kadın Birliği sadece bir çelenk göndermekle yetinmişti. Annesinin ölümünden sonra oğlu Malik de ortalardan kayboldu. Onun da Beyoğlu sokaklarında yatıp kalktığı ve orada öldüğü söylenir.


    ***

    Yaprak Zihnioğlu’nun 1998’de Boğaziçi Üniversitesi’nde yazdığı tezi olmasa Nezihe Muhiddin’in adı çoktan tarihten silinmiş olacaktı. Ama Nezihe Muhiddin, o tezle tarihin tozlu sayfalarından çıkıp yıllar sonra kadınlara haklarını rejimin bahşettiğini söyleyen resmi tezin karşısına dikiliverdi.[6]

    .

    **********

    .

    KAYNAKLAR:

    .

    [1] Ömer Çaha, Women and Civil Society in Turkey: Women’s Movements in a Muslim Society, Routledge, New York 2016, (ilk baskı: Ashgate Publishing, Londra 2013), sayfa 47, 48.

    [2] Cumhuriyet Gazetesi, 1 Nisan 1931. Daha fazla kaynak için bakınız;

    https://belgelerlegercektarih.com/...-yoksa-ataturkun-mu/

    [3] Tafsilat için bakınız;

    https://belgelerlegercektarih.com/...ek-parti-rejimi-chp/

    [4] Ayşe Hür, Öteki Tarih, cild 3, Profil Yayıncılık, 3. Baskı, Istanbul 2014, sayfa 208 ve devamı.

    Yazarın Özet Kaynakçası: Hüseyin Aykol, Aykırı Kadınlar, Osmanlı’dan Günümüze Devrimci Kadın Portreleri, Imge Kitabevi, 2012, (Osmanlı döneminin özeti için: bianet.org/bianet/siyaset/142597-soke-soke-aldilar#.UL9gz-qFYv1.twitter); Aynur Demirbilek, Osmanlı Kadınlarının Hayat Hakkı Arayışının Bir Hikayesi, Imge Kitabevi, 1993; Bir Adalet Fermanı, Osmanlı’dan Türkiye’ye Beş Ermeni Feminist Yazar, Derleyen: Lerna Ekmekçioğlu-Melissa Bilal, Aras Yayıncılık, 2006; “Kadın Dosyası”, Hazırlayan: Hülya Balcı Akarlı, Toplumsal Tarih, S. 99, Mart 2002, s. 6-57; Yaprak Zihnioğlu, Kadınsız Inkılâp, Metis Yayınları, Istanbul 2003; Ayşegül Yaraman-Başbuğu, Türkiye’de Kadınların Siyasal Temsili, Bağlam Yayınları, 1999.

    [5] Serbest Cumhuriyet Fırka Programının 11. maddesinde, “Fırka bir dereceli intihap usulünün tesisini ve siyasi hukukun Türk kadınlığına da teşmilini (genişletilmesini) müdafaa edecektir” deniliyordu.

    Bakınız;

    Cemil Koçak, Belgelerle Iktidar ve Serbest Cumhuriyet Fırkası, Iletişim Yayınları, 2. Baskı, Istanbul 2014, sayfa 199.

    [6] Yıldıray Oğur, Cumhuriyet’in Beyaz Mağdurları, Timaş Yayınları, Istanbul 2013, sayfa 177-201.

    Yaprak Zihnioğlu’nun master tezi; “Kadınsız Inkılâp: Nezihe Muhiddin, Kadınlar Halk Fırkası, Kadın Birliği” adıyla Metis Yayınları (Istanbul 2003) tarafından neşredildi.

    .https://www.google.com/...e-secilme-hakki/amp/

    **********

    .

    Kadir Çandarlıoğlu

    .

    **********
  • II

    Benerci, Somadeva'nın odasından sokağa çıkınca, Roy Dranat'ın «akşamüstü serinlikte bir teferrüçten

    dönerken» soğuk alıp zatürreeden öldüğünü duydu. Ve Roy Dranat'ın oteline gitti. Gördüklerini şöyle anlatıyor:

    Girdim ki içeriye,

    iki eli yanına gelmiş

    yatıyor otel odasının

    dört topuzlu karyolasında.

    Ölü.

    Omuzlarına kadar çarşafla örtülü,

    gözleri açık...

    Çarşafın altında ayakları:

    acayip bir hayvanın dinleyen kulakları...

    Gözleri bakıyor

    ayakları arasından dolaba.

    Dolabın aynasında görüyorum:

    başını değil,

    yüzünü değil,

    kaşını değil,

    kapakları açık, içi örtülü gözlerini,

    yalnız ölü gözlerini...

    Gözleri bakıyor dolaba.

    Ehramda bir kapı

    açar gibi

    açtım

    dolabı.

    Alt katta bir kutu var.

    Kutuda ölünün hiç giymediği

    siyah kunduralar.

    Ütülü elbiselerle dolu orta kat:

    asılmış dolabın içine

    Sıra sıra elsiz ve başsız Roy Dranat.

    Bir şişe permanganat,

    yakalık,

    mendil, çorap.

    Bir kitap:

    çok eski günlerde beraber okuyup

    satırlarının altını beraber çizdiğimiz

    bir kavga kitabı.

    Kapadım dolabı.

    Onun dolaba bakan gözlerini kapadım.

    Artık satılacak bir yürek,

    kiralık bir kafa bile yok.

    Roy Dranat, hoşça kal,

    mesele yok.

    YORGAN GİTTİ,

    KAVGA BİTTİ.

    İkinci Kısmın Sonu



    ÜÇÜNCÜ KISIM

    BİRİNCİ VE SONUNCU BAP

    I

    Gözüme altın bir damla gibi akan

    yıldızın ışığı,

    ilk önce

    boşlukta

    deldiği zaman karanlığı,

    toprakta göğe bakan

    bir tek göz bile yoktu...

    Yıldızlar ihtiyardılar

    toprak çocuktu.

    Yıldızlar bizden uzaktır

    ama ne kadar uzak

    ne kadar uzak...

    Yıldızların arasında toprağımız ufaktır

    ama ne kadar ufak

    ne kadar ufak...

    Ve Asya ki

    toprakta beşte birdir.

    Ve Asya'da

    bir memlekettir Hindistan,

    Kalküta Hindistan'da bir şehirdir,

    Benerci Kalküta'da bir insan...

    Ve ben

    haber veriyorum ki, size:

    Hindistan'ın

    Kalküta şehrinde bir insanın

    yolu üstünde durdular.

    Yürüyen bir insanı

    zincire vurdular...

    Ve ben

    tenezzül edip

    başımı ışıklı boşluklara kaldırmıyorum.

    yıldızlar uzakmış

    toprak ufakmış

    umurumda değil,

    aldırmıyorum...

    Bilmiş olun ki, benim için

    daha hayret verici

    daha kudretli

    daha esrarlı ve kocamandır:

    yolu üstünde durulan

    zincire vurulan

    İ N S A N . . .



    II

    bu yukarıya, üçüncü kısmın birinci ve sonuncu babının birinci parçası olarak yazdığım, üslubu ukalaca, yazıdan

    da anlayacağınız veçhi ile, Benerci mahpustur.

    Hindistan'ın hakikî istiklâl ve hakikî kurtuluşu için çalıştığından dolayı, Britanya polisi tarafından tevkif,

    Britanya adliyesi tarafından muhakeme ve Britanya hükûmeti tarafından, Benerci, hapse atılmıştır. Cezası 15 senedir.

    Benerci bu 15 adet seneyi taş bir hücrede tek başına geçirecektir. Ve bu 15 adet senenin bir haylisi geçmiştir...

    şimdi size, bu bir hayli senenin nasıl geçtiğini anlatacağım. Ve, sonra, sıra, Benerci'nin kendini niçin

    öldürdüğüne gelecek. Emperyalizm aleyhine yazılan* ve emperyalizmi temellerinden yıkmak için nefislerini feda

    edenlerden bahseden bu kitap, bir inkılâpçının hangi şartlar içinde kendini öldürmeğe hak kazanacağını da

    hallettikten sonra, bitmiş olacaktır.

    (*) Yalnız şunu hatırlatmak isterim ki, Benerci emperyalizmi ve emperyalizm ile mücadeleyi, Neo-Hitlerist-

    Sosyal-Faşist-Sinyor-Fon Şevket Süreyya Bey gibi anlamıyordu.

    III

    Güneş

    pencerede...

    Yanıyor

    demir bir çubuk..

    dışarda saat

    belki beş,

    belki altı,

    belki buçuk,

    yedi..

    Gardiyan karyolayı

    duvara kilitledi.

    Adam

    demir iskemlede oturuyor

    oturuyor...

    Güneş

    düştü pencereden

    adamın başına vuruyor..

    dışarda saat

    belki on

    belki on iki..

    İçerdeki:

    yürüyor duvardan

    duvara,

    duvardan

    duvara...

    Gardiyan...

    Pirinç çorbası, ekmek.

    Demek:

    öğle saatı çaldı

    öte yanda yaşayanlara..

    Ve adam yürüyor,

    duvardan

    duvara,

    duvardan

    duvara..

    Yanıp söndü demir çubuk..

    dışarda saat:

    belki beş,

    belki altı,

    belki buçuk...

    dışarda adam...

    Adam

    demir iskemlede oturuyor...

    Oturuyor...

    Gardiyan.

    Pirinç çorbası, ekmek.

    Gardiyan

    karyolayı indirince:

    içerde gece.

    Yatıyor adam.

    Gözleri düşünüyor,

    dişlerinin arasında bıyığı..

    dışarda ay ışığı....



    IV

    19... senesi eylülünün on beşinci gecesi idi.. Saat on ikiden sonra, Kalküta şehrinin varoşlarından gelen bir

    adam, umumî hapisanenin yüksek duvarları karşısında durdu. Tam bedir halindeki ay, gökyüzünü kaplayan ve esen

    rüzgârla korkunç şekiller alıp akan siyah bulutların arkasında kâh gizleniyor, kâh meydana çıkıyordu.

    şehrin varoşlarından geldiğini beyan ettiğimiz meçhul adamın durduğu mahal, umumî hapisanenin arka

    cephesine tesadüf etmekte olup bu cephenin üst kısmında, hafif bir ışıkla aydınlanmış, bir sıra demir parmaklıklı

    pencere vardı. Ay, bulutların arasından kurtuldukça, zaman zaman duvarın dibinden geçen bir süngüyü ışıldatmakta ve bu

    suretle meçhul adama hapisanenin etrafını devreden nöbetçilerin mevkilerini bildirmekte idi.

    Meçhul adamın kendisini nöbetçilere göstermek istemediğini, okuyucularımız, elbette tahmin eylemişlerdir..

    Tahminlerinde yanılmıyorlar. Zira bu adam buraya Britanya İmparatorluğu zabıtasının hiç de hoş görmeyeceği bir işi

    yapmak için gelmiş idi.

    Filhakika, nöbetçiler hapisanenin köşesinde gözden kaybolur olmaz, meçhul adam cebinden bir taş parçası

    çıkarıp iyice nişanladıktan sonra demir parmaklıklı pencerelerin soldan üçüncüsüne fırlattı.. Taş pencereden içeriye

    girdi.

    Eğer biz, okuyucularımızla birlikte, meçhul adamın taşı atmasından evvel, mevzubahis pencereden içeriye

    bakmış olsaydık, şöyle bir manzaranın şahidi bulunurduk:

    Demir kapısının üstünde gardiyanlara mahsus dışardan sürmeli küçük bir pencere bulunan taş bir hapisane

    hücresi. Gündüzleri kaldırılıp zincirle duvara kilitlenen ve geceleri indirilen demir bir karyola. İşbu karyolanın

    üstünde, mahpuslara mahsus libası giymiş olduğu halde bir şahıs oturmaktadır. Mezkûr şahıs sık sık başını

    kaldırarak, kapıdaki gardiyan penceresinden gözetlenip gözetlenmediğine bakıyor, sürgünün açılmadığına emniyet

    kesbettikten sonra, siyah kaplı kalın bir kitabın sayfalarına bir şeyler yazıyordu. Eğer siyah kalın kitabı yakından

    tetkik edecek olursak görürüz ki, bu İngilizce bir İncil'dir. Mevzubahis şahıs, taş hücreye kapatıldıktan bir hafta

    sonra; Kayser'in hakkını Kayser'e ve Allahın hakkını Allaha vermeği ve sağ yanağına bir tokat atılırsa, sol yanağını

    çevirmeği talim etsin diye, bu İncil'i bir İngiliz misyoneri kendisine vermiş idi. Esasen, hepisanenin bütün

    hücrelerinde bu kitaptan maada okuyacak ve yazacak bir şey bulunmazdı.

    İmdi, ahvalini tetkik eylediğimiz şahsın, yani taş hücre mahpusunun İncil sayfalarına neler yazdığını görelim:

    Satırlarının başları numaralı ve bazı kelimeleri küçücük haç işaretli sayfalarda, URDU lisanıyla ve henüz

    kurumamış kırmızı ve taze bir kan ile yazılmış ve kitabın sık siyah matbu hurufatı üzerinde ateş gibi yanan yazılar

    vardı.

    Taş hücre mahpusu İncil kitabının iç mukavvasından kopardığı bir parçayı bükerek bir kalem haline getirmiş ve

    bunu sol bileğinden ince ince akan kana batırarak bu ateş gibi yanan yazıları yazmakta bulunmuş idi.

    İşte şehrin varoşlarından gelen meçhul adam taşı attığı zaman, taş hücrenin içindeki mahpus böyle bir işle

    meşguldü. Pencereden gelen taş mahpusun karyolası dibine düşmüştü. Mahpus hemen yerinden kalktı.

    Üzerlerine kanı ile yazdığı İncil kitabı sayfalarını kopararak taşa sardı ve taşı pencereden dışarı atıp iade etti.

    Şehrin varoşlarından gelen meçhul adam, taşa sarılmış kâat tomarını yerden aldı. Göğsüne soktu. Ve dünyanın

    en kıymetli hazinesini göğsünde taşıyan bir insan gibi, korkak, cesur ve emin adımlarla uzaklaşmaya başladı.

    Korkuyordu: göğsündeki defineyi alırlar diye; cesurdu: göğsündeki defineyi ölümün karşısında dahi vermemek için;

    emin idi: zira kaç senedir her iki ayda bir buraya geliyor, taşı atıyor ve taş, kanlı yazılar yazılı İncil sayfalarına

    sarılmış olduğu halde kendisine iade ediliyordu; binaenaleyh bu işe alışmış idi.

    Bu kanla yazılmış yazılar, Hintlilerin hakikî istiklâl ve kurtuluş cidalinde kitlelere heyecan, şuur ve hedef

    vermekte idi........

    Taş hücre mahpusu Benerci'dir. Kitlelere heyecan, şuur ve hedef veren yazılar, vaktiyle Somadeva'nın başladığı

    ve şimdi Benerci'nin devam ettiği «Hindistan'ın Yirminci Asır Tarihi» isimli eserdir. Yalnız, Benerci bunu, bileğini

    kesip kanıyla yazmıyor.. Fakat, eğer icap etseydi, eserin bir tek satırını yazmak için damarlarındaki bütün kanını

    akıtabilirdi. Ve bu, pestenkerani bir lâf değildir.. Bu işi yapabilecek insanların yalnız on dokuzuncu asır

    romanlarında yaşadığını zannedenler, yirminci asrın isimsiz, büyük kavga kahramanlarını tanımıyorlar demektir.

    Benerci yazısını bileğinin kanıyla yazmıyor. Bu yazıları şehrin varoşlarından gelen meçhul adama vermiyor.

    Benerci yazılarını temiz beyaz kâatlara kurşunkalemiyle yazıyor. Ve bunları hapishane gardiyanlarının İngiliz

    dikkatlerine rağmen, dışarıdakilerin ellerine ulaştırıyor.

    NASIL?..

    Taş hücre mahpusunun, senelerdir, bu işi nasıl yaptığını anlatacak değilim. Romanda da olsa, Britanya polisine

    hizmet etmek istemem......

    V

    dışarda

    bir bayrak gibi dalgalanırken adı,

    içerde

    O

    ihtiyarladı..

    Her gün biraz daha

    camları yaşarıyor

    iri

    bağa

    gözlüklerinin.

    Her gün biraz daha

    siliniyor çizgileri

    gördüklerinin.

    Küreyvatı hamra azalıyor.

    Tasallübü şerayin.

    Tansiyon 26.

    Baş dönmesi, bunaltı.

    Sinir...

    Bir

    senedir

    yazamadı bir

    satır

    bile..

    Yine fakat

    dışarda bir bayrak gibi

    dalgalanıyor adı.

    İçerde O

    ihtiyarladı....



    BU FASIL BENERCİ'NİN KENDİNİ NİÇİN ÖLDÜRDÜĞÜNE DAİRDİR

    «Kalküta şehrinin ufkunda güneş

    yükseliyordu.

    Atları ışıktan, miğferleri ateş

    bir ordu

    bozgun karanlığı katmış önüne

    geliyordu.

    Güneş yükseliyordu..

    Kalküta . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . »

    Bunu beceremedik

    romantik kaçtı pek.

    Şöyle diyelim:

    «Baygın kokulu

    koskocaman

    masmavi bir çiçek

    şeklinde sema

    düştü fecrin altın kollarına...»

    Bu da olmadı,

    olacağı yok.

    Benden evvel gelenlerin hepsi,

    almışlar birer birer,

    tuluu şemsi, gurubu şemsi

    tasvir patentasını.

    Tuluu şemsin, gurubu şemsin

    okumuşlar canına..

    Bu hususta yapılacak iş,

    söylenecek söz

    kalmamış bana.

    Buna rağmen,

    tekrar ederim ki ben:

    Kalküta'nın damları üstünde güneş

    güneş gibi

    yükseliyordu.

    Sokaktan bir sütçü beygirinin

    nal ve güğüm sesi geliyordu.

    Benerci sordu:

    - Saat kaç?

    - Altı...

    Benerci dün akşam geç vakit tahliye edildi. Hapishanenin kapısı önünde dehşetli bir kalabalık onu bekliyordu.

    􀀨ğer eski sistem bir kafam olsaydı, iddia edebilirdim ki, Benerci bu yığınlarla insanı ebediyyen peşinde

    sürükliyebilecek kadar onlara yakın, onların canında, onların kanındaydı.

    Benerci'ye arkadaşları, dış mahallelerdeki apartımanlardan birinin en üst katında bir oda tutmuşlar. Benerci

    odasına sekiz arkadaşıyla beraber girdi. Bana:

    - Sen git, biraz dolaş. Sonra gelirsin, dediler.

    Apartımanın kapısı önünden, merkez caddelere kadar, kımıldanan, bağıran bir insan denizinin ortasında, her

    adımda onun ismini işiterek, dolaştım. Kalabalık yavaş yavaş dağıldı. Geri döndüğüm zaman Benerci'yi odasında

    yalnız buldum. Pencerenin önünde duruyordu. Saat gecenin on biriydi. Benerci:

    - Otur bakalım, dedi.

    Oturdum.

    Saatler geçti, saatler geçti.. Bir kelime bile konuşmadık. Ve nihayet, lambanın sarı􀀃ışığı beyazlanmağa başladı.

    Pencereden baktım:

    Kalküta'nın damları üstünde güneş

    yükseliyordu.

    Benerci sordu:

    - Saat kaç?

    - Altı.

    - Âlâ.

    - Anlamadım.

    - Hiç. Dinle. Bu kitabın birinci kısmında, arkadaşlarım bana: «Sen bizi sattın,» dediler. Alnımda hâlâ onların

    attığı taşın izi var. Halbuki ben tertemizdim. Fakat onlar haklıydı. Kıl kaldı, kendimi öldürüyordum. Fakat bu haltı

    yemedim.

    - Öyle.

    - Bu kitabın ikinci kısmında, Somadeva'nın ciğerleri ağzından geliyordu. Öyle ağrı çekiyordu ki, kendini

    öldürmek istedi. Fakat o da bu haltı yemedi. Bir kamyonun üstünde kalı􀁅ı dinlendirmeyi daha doğru buldu, değil mi?

    - Öyle...

    - Saat kaç?

    - Altı buçuk.

    - Âlâ... Dinle. Ferdin tarihteki rolü malum. Akışın istikametini değiştiremez. Yalnız tempoyu hızlılaştırabilir,

    yavaşlatabilir. İşte o kadar. Tarihte fert denilen nesne, keyfiyetin değil, kemiyetin üstüne tesir edicidir. Bütün bunlar

    senin için, benim için, bizim için bilinen şeylerdir.

    - Doğru.

    - Öyleyse, bunu şimdi benim şahsıma tatbik edelim.

    Birdenbire durdu. Gözlüğünü çıkardı

    Mendiliyle camlarını sildi. Gözlüğünü taktı. Camların içinde büyüyen

    gözleri gözlerimdedir.

    - Devam et, Benerci, dinliyorum.

    - Hadisat öyle getirdi ki, ben hareketin muayyen bir inkişaf merhalesinde muayyen bir rol oynayan bir fert

    haline geldim.

    - Doğru.

    - Dünden itibaren katarın başında gidiyorum. Halbuki fizyolojim berbat.. Kafam elastikiyetini kaybetti.

    Dönemeçleri zamanında dönemeyeceğim. Ellerim lüzumundan fazla titriyor. Akıntıda dümen tutamayacak bir hale

    geldiler. Akışın temposunu hızlılaştırmak nerde? Onu yavaşlatmam muhtemeldir. İstemeden, irademin dışında,

    yanlış adımlar atacağım. Biliyorum, hareket belki beni altı ay sonra, bir sene sonra bir safra gibi fırlatacaktır. Fakat o

    beni fırlatıp atana kadar, ben ona fren olacağım. Halbuki ben kemiyette bile, bir sene değil, bir gün bile, irademin

    dışında, bilerekten ona ihanet edemem. Anlıyor musun? Diyeceksin ki, yanılmayan yalnız tembellerdir, budalalardır.

    İş yapan, yürüyen adam yanılır. Mesele yanlışın idrakindedir. Fakat, ya bu yanılma nesnesi katarın başındaki adam

    için bir kaide haline gelirse. Ve o adam katarın başında gidemeyeceğini bildiği halde, yerinde durmak için bir saniye

    olsun ısrar ederse. Bu bir ihanet değil midir? Ben bir saniye olsun, ihanet edemem. Bu benim uzviyetimde yok...

    Benerci yine durdu. Sonra birdenbire gülerek:

    - Hem ben bu meseleyi arkadaşlarla konuştum. Hallettik. Sana halt etmek düşer, dedi. Sen saata bak, kaç?

    - Yedi.

    - Hem, bu benim mesele nevi şahsına münhasır bir iş bile değil. Galiba LAFARG'la karısı da aynı vaziyete

    düşmüşler, aynı işi yapmışlar. Her ne hal ise şu senin tabancayı ver bakayım.

    Pantolonumun arka cebinden tabancayı çıkardım. Koskocaman bir nagant. Benerci'ye uzattım. Aldı, masanın

    üstüne koydu.

    Tekrar gözlüğünü çıkardı. Mendiliyle camlarını sildi. Gözlüğünü taktı. Camların içinde büyüyen gözleri

    gözlerimdedir.

    - Öyle pencerenin önünde birer cıgara tellendirelim, dedi.

    Cıgaraları yaktık. Topraktan fışkırır gibi bol, renkli ve ılık bir yaz sabahının ışıkları karşı pencerelerin

    camlarında, Benerci'nin gözlüklerinde pırıl pırıl yanıyordu. Damlar, evler, ağaçlar ve sokaklar yıkanmış gibi nemli

    ve tertemizdi. Konuşmuyorduk.

    Ağzımda, sonuna gelen cıgaranın acılığını duydum. Benerci ayağa kalktı. Cıgarasını masadaki tablanın içinde

    söndürdü.

    - Pencereyi kapat. Sen de haydi artık git. İstersen âdet yerini bulsun diye bir kere kucaklaşalım, dedi.

    Kucaklaştık.

    Arkama bakmadan kapıdan dışarı çıkarken:

    - Çocuklara selam söyle, dedi.

    Merdivenleri ağır ağır inmeğe başladım. Dördüncü kat. Üçüncü kat. Merdivenleri hızlı hızlı iniyorum. İkinci

    kat. Merdivenleri koşarak iniyorum.

    Tam sokağa çıktığım zaman, derinlerden, demir bir kapının hızla kapanması gibi tok bir ses geldi...

    BU KİTABIN SON SÖZÜ . . . . . . . . . . . .

    «Kavgada

    kendi kendini öldüren

    lanetli bir

    cenazedir

    benim için:

    Ölüsüne

    ellerimiz

    dokunamaz.

    Arkasından

    matem marşı

    okunamaz.»

    Sen artık

    bu kitapta:

    noktaları

    virgülleri

    satırları taşımıyorsun.

    Sen artık

    bu kitapta

    koşmuyor

    bağırmıyor

    alnını kaşımıyorsun.

    Sen artık

    bu kitapta

    yaşamıyorsun.

    Ve Benerci sen

    bu kitapta:

    kendi kendini öldürmene rağmen

    benim ellerim senin

    kanlı delik

    şakağına dokunacaktır.

    Cenazende

    dosta düşmana karşı

    matem marşı

    okunacaktır:

    MATEM MARŞI . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

    Çan

    çalmıyoruz.

    Çan

    çalmıyoruz.

    Yok

    salâ

    veren!

    Giden

    o

    biten

    bir

    şarkı değildir...

    O

    büyük

    bir

    ışık

    gibi döğüştü.

    Kasketli

    bir güneş

    halinde düştü.

    Çan

    çalmıyoruz.

    Çan

    çalmıyoruz.

    Yok

    salâ

    veren!

    Bu

    giden

    bir

    biten

    şarkı değildir ...........

    S O N







    Ben İçeri Düştüğümden Beri

    Ben içeri düştüğümden beri

    güneşin etrafında on kere döndü dünya

    Ona sorarsanız: ’Lafı bile edilemez, mikroskopik bi zaman...’

    Bana sorarsanız: ‘On senesi ömrümün...’

    Bir kurşun kallemim vardı, ben içeri düştüğüm sene

    Bir haftada yaza yaza tükeniverdi

    Ona sorarsanız: ’Bütün bir hayat...’

    Bana sorarsanız: ‘Adam sende bir hafta...’

    Katillikten yatan Osman; ben içeri düştüğümden beri

    Yedibuçuğu doldurup çıktı.

    Dolaştı dışarda bi vakit,

    Sonra kaçakçılıktan tekrar düştü içeri, altı ayı doldurup çıktı tekrar.

    Dün mektubu geldi; evlenmiş, bi çocuğu olacakmış baharda...

    Şimdi on yaşına bastı, ben içeri düştüğüm sene ana rahmine düşen çocuklar.

    Ve o yılın titrek, uzun bacaklı tayları,

    Rahat, geniş sağrılı birer kısrak oldu çoktan.

    Fakat zeytin fidanları hala fidan, hala çocuktur.

    Yeni meydanlar açılmış uzaktaki şehrimde, ben içeri düştüğümden beri...

    Ve bizim hane halkı, bilmediğim bir sokakta, görmediğim bi evde oturuyor

    Pamuk gibiydi bembeyazdı ekmek, ben içeri düştüğüm sene

    Sonra vesikaya bindi

    Bizim burda, içerde

    Birbirini vurdu millet, yumruk kadar simsiyah bi tayin için

    Şimdi serbestledi yine, fakat esmer ve tatsız

    Ben içeri düştüğüm sene, ikincisi başlamamıştı henüz

    Daşov kampında fırınlar yakılmamış, atom bombası atılmamıştı Hiroşimaya

    Boğazlanan bir çocuğun kanı gibi aktı zaman

    Sonra kapandı resmen o fasıl, şimdi üçünden bahsediyor amerikan doları

    Fakat gün ışığı her şeye rağmen, ben içeri düştüğümden beri

    Ve karanlığın kenarından, onlar ağır ellerini kaldırımlara basıp doğruldular yarı yarıya

    Ben içeri düştüğümden beri güneşin etrafında on kere döndü dünya

    Ve aynı ihtirasla tekrar ediyorum yine

    ‘Onlar ki; toprakta karınca, su da balık, havada kuş kadar çokturlar.

    Korkak, cesur, cahil ve çocukturlar,

    Ve kahreden yaratan ki onlardır,

    şarkılarda yalnız onların maceraları vardır’

    Ve gayrısı

    Mesela, benim on sene yatmam

    Laf’ı güzaf...





    Benim Oğlan Fotoğraflarda Büyüyor

    İçimde acısı var yemişi koparılmış bir dalın,

    gitmez gözümden hayali Haliçe inen yolun,

    iki gözlü bir bıçaktır yüreğime saplanmış

    evlât hasretiyle hasreti İstanbulun.

    Ayrılık dayanılır gibi değil mi?

    Bize pek mi müthiş geliyor kendi kaderimiz?

    Elâleme haset mi ediyoruz?

    Elâlemin babası İstanbulda hapiste,

    elâlemin oğlunu asmak istiyorlar

    yol ortasında

    güpegündüz.

    Bense burda rüzgâr gibi

    bir halk türküsü gibi hürüm,

    sen ordasın yavrum,

    ama asılamayacak kadar küçüksün henüz.

    Elâlemin oğlu katil olmasın,

    elâlemin babası ölmesin,

    eve ekmekle uçurtma getirsin diye,

    orda onlar aldı göze ipi.

    İnsanlar,

    iyi insanlar,

    seslenin dünyanın dört köşesinden

    dur deyin,

    cellât geçirmesin ipi.





    Ben Sen O

    O, yalnız ağaran tan yerini görüyor

    ben, geceyi de

    Sen, yalnız geceyi görüyorsun,

    ben ağaran tan yerini de.





    Ben Senden Önce Ölmek İsterim...

    Ben

    senden önce ölmek isterim.

    Gidenin arkasından gelen

    gideni bulacak mi zannediyorsun?

    Ben zannetmiyorum bunu.

    İyisi mi,

    beni yaktırırsın,

    odanda ocağın

    üstüne korsun

    içinde bir kavanozun.

    Kavanoz camdan olsun,

    şeffaf,

    beyaz camdan olsun

    ki içinde beni görebilesin

    Fedakârlığımı anlıyorsun :

    vazgeçtim toprak olmaktan,

    vazgeçtim çiçek olmaktan

    senin yanında kalabilmek için.

    Ve toz oluyorum

    yaşıyorum yanında senin.

    Sonra, sen de ölünce

    kavanozuma gelirsin.

    Ve orada beraber yaşarız

    külümün içinde külün

    ta ki bir savruk gelin

    yahut vefasız bir torun

    bizi oradan atana kadar...

    Ama

    biz

    o zamana kadar

    o kadar karışacağız ki birbirimize,

    atıldığımız çöplükte bile

    zerrelerimiz

    yan yana düşecek.

    Toprağa beraber dalacağız.

    Ve bir gün yabani bir çiçek

    bu toprak parçasından nemlenip filizlenirse

    sapında muhakkak iki çiçek açacak :

    biri

    sen

    biri de

    ben.

    Ben

    daha olumlu düşünüyorum

    Ben daha bir çocuk doğuracağım

    Hayat taşıyor içimden.

    Kaynıyor kanım.

    Yaşayacağım, ama çok, pek çok,

    ama sen de beraber.

    Ama ölüm de korkutmuyor beni.

    Yalnız pek sevimsiz buluyorum

    bizim cenaze şeklini.

    Ben ölünceye kadar da

    Bu düzelir herhalde.

    Hapisten çıkmak ihtimalin var mı bugünlerde?

    İçimden bir şey :

    belki diyor.





    Berkley...

    Behey

    Berkley!

    Behey on sekizinci asrın filozof peskoposu.

    Felsefenden tüten günlük kokusu

    başımızı döndürmek içindir.

    Hayat kavgasında bizi

    dizüstü süründürmek içindir.

    Behey

    Berkley,

    Behey Allahın

    Cebrail şeklindeki Ezraili,

    Behey on sekizinci asrın en filozof katili!

    Hâlâ geziyor İskoçya köylerinde

    adımlarının sesi.

    Hâlâ uluyor adımlarının sesine

    tüyleri kanlı bir köpek.

    Hâlâ

    her gece titreyerek

    görüyor gölgeni İskoçya köylüleri

    evlerinin

    camlarında!

    Hâlâ

    kanlı beş parmağının izi var

    o beyaz buzlu camlar gibi şimal akşamlarında!

    Behey

    Berkley!

    Behey meyhane kızlarının kara cübbeli kavalyesi,

    Kıralın şövalyesi,

    sermayenin altın sesi,

    ve Allahın peskoposu!

    Felsefenden tüten günlük kokusu

    başımızı döndürmek içindir.

    Hayat kavgasında bizi

    dizüstü süründürmek içindir!

    Her kelimen

    kelepçelerken

    bileklerimizi,

    kıvrılan

    bir yılan

    gibi satırların

    sokmak istiyor yüreklerimizi.

    Beli hançerli bir İsaya benziyor resmin.

    Sivriliyor kitaplarından ismin

    sivri yosunlu ucundan

    kızıl kan

    damlayan

    yeşil bir diş gibi.

    Her kitabın

    diz çökmüş önünde Rabbın

    kara kuşaklı bir keşiş gibi..

    Sen bu kıyafetle mi bizi kandıracaktın,

    inandıracaktın?

    Biz İsanın vuslatını bekleyen

    bir rahibe değiliz ki!

    Behey

    Berkley!

    Behey tilkilerin şahı tilki!

    Çalarken satırların zafer düdüğü,

    küçük bir taş parçasının en küçüğü

    imparatorların imparatoru gibi çıkınca karşısına,

    hemen anlaşmak için

    bir kapı açıyorsun,

    binip Allahının sırtına

    soldan geri kaçıyorsun!

    Kaçma dur!

    Her yol Romaya gider,

    - bu belki doğrudur -

    fakat

    fikri evvel gören her felsefenin

    safsata iklimidir yelken açtığı yer!

    Bu bir hakikat

    - hem de mutlak cinsinden - !

    İşte sen

    işte senin felsefen:

    Sen o sarı kırmızı rengini gördüğün

    cilâlı derisine parmaklarını sürdüğün

    parlak

    yuvarlak

    elmaya:

    «Fikirlerin bir

    terkibidir,»

    diyorsun!

    dışımızda bize bağlanmadan

    var olan

    varlığı

    inkâr ediyorsun!

    şu mavi deniz

    şu mavi denizde yüzen beyaz yelkenli gemi,

    kendi kendinden aldığın fikirlerdir, öyle mi?

    Mademki kendi fikrindir yüzen gemi,

    mademki kendi fikrindir umman,

    ne zaman var,

    ne mekân!

    Ne senin haricinde bir vücut

    ne senden evvel kimse mevcut,

    ne senden sonra kâinat baki

    bir sen

    bir de Allah hakikî.

    Lâkin ey kara meyhanelerin sarhoş papazı!

    Senin dışında değil miydi

    kıllı kollarında kıvranan meyhanecinin kızı?

    Yoksa kendi altında sen

    kendinle mi yattın?

    Diyelim ki senden evvel baban yok

    İsa gibi.

    Yine fakat bacakları arasından çıktığın

    Meryem gibi bir anan da mı yok!

    Diyelim ki yapayalnızsın

    Turu Sinada Musa gibi,

    ne yazık! Tevratını okuyan da mı yok!

    Çok yalan söylemişsin çok.

    Sen emin ol ki Berkley

    - olmasan da zarar yok -

    bu şi're benzer yazıda hissene düşen şey:

    biraz alay

    biraz şaka

    ve birkaç tokat

    - eldivensiz cinsinden -

    Neyleyim?

    Neş'e kavganın musikisidir.

    Kavgada kuvvetini kaybetmiş gibidir biraz

    neşe

    enin çelik ahengini duymayan adam;

    neş'e ... iyi şeydir vesselam,

    - baş döndürmezse eğer -

    ve işte bizimkiler

    güldüler mi,

    ağız dolusu gülüyorlar.

    Kabahat onların kuvvetinde:

    yoksa ne sende

    ne de bende!

    Dinle Berkley!

    - dinlemesen de olur -

    Biz dinleyelim:

    Beynimiz bal yoğuran

    bir kovan.

    Ona balı dolduran

    arıdır hayat.

    Aldığımız hislerin

    sonsuz derin

    pınarıdır kâinat!

    Kâinat geniş

    kâinat derin

    kâinat uçsuz bucaksız!

    Biz onun parçaları,

    biz ondan doğan bir sürü bacaksız!

    Biz o bacaksızların

    - anasını inkâr etmeyen cinsi -

    Çünkü biz

    emredenlere emir verenlerden değiliz!

    Bağlıyız toprağa

    kalın halatlar gibi kollarımızla!

    Çelik dişleri şimşekli çarklılar

    koparırken kara toprağın esrarını,

    biz

    seyretmedeyiz

    cihan içinden cihanların

    doğuşunu;

    kehkeşanların

    gümüş aydınlığında!

    Görmüşüz,

    görmedeyiz

    yılların yollarında toprak oluşunu

    kızıl kadife dudaklı kızların!

    Çiziyor hareketi gözlerimize

    sonsuz maviliklerde

    kuyrukluyıldızların

    sırma saçlarından kalan izler.

    Her habbe koynunda bir kubbeyi gizler!..

    şu denizler,

    şu denizlerin üstünde denizler gibi esen,

    rüzgârların uğultusu.

    şu ipi kopmuş

    inci bir gerdanlık gibi damlayan su,

    şu bir damla su,

    uzaklaştıkça, yaklaşılan

    hakikati gizler..

    Her yeni ummanla beraber

    bir yeni imkân!

    Kâinat geniş

    kâinat derin

    kâinat uçsuz bucaksız!

    Behey!

    Berkley!

    Behey bir karış boyuna bakmadan

    Karpatları inkâr eden cüce!

    Ahrete gittiysen eğer

    oradan bir taç gönder,

    süslemek için Allahının kafasını!

    Fakat buradan

    topla hemen tarağını tasını,

    Haraç mezat!

    Haraç mezat!

    götür pazara bir pula sat:

    Topraktaki saltanatın

    göğe çıkan tahtını!

    Yok üstünde tabiatın

    tabiattan gayri kuvvet!..

    Tabiat geniş

    tabiat derin

    tabiat uçsuz bucaksız!..





    Beş Satırla...

    Annelerin ninnilerinden

    spikerin okuduğu habere kadar,

    yürekte, kitapta ve sokakta yenebilmek yalanı,

    anlamak, sevgilim, o, bir müthiş bahtiyarlık,

    anlamak gideni ve gelmekte olanı.



    Beyazıt Meydanındaki Ölü...

    Bir ölü yatıyor

    on dokuz yaşında bir delikanlı

    gündüzleri güneşte

    geceleri yıldızların altında

    İstanbul'da,

    Beyazıt Meydanı'nda.

    Bir ölü yatıyor

    ders kitabı bir elinde

    bir elinde başlamadan biten rüyası

    bin dokuz yüz altmış yılı Nisanında

    İstanbul'da, Beyazıt Meydanı'nda.

    Bir ölü yatıyor

    vurdular

    kurşun yarası

    kızıl karanfil gibi açmış alnında

    İstanbul'da, Beyazıt Meydanı'nda.

    Bir ölü yatacak

    toprağa şıp şıp damlayacak kanı

    silâhlı milletimin hürriyet türküleriyle gelip

    zapt edene kadar

    büyük meydanı.



    Bir şehir

    Bir kaç yokuş tırmandım

    bir iki dönemeç döndüm ve yürüdüm

    burnumun doğrusuna yürüdüm yürüdüm

    bir kapı açıldı girdim

    yitirdim kendimi kendi içimde

    bilmediğim bir şehir

    görmediğim biçimde evleri

    kimi karınca yuvası kimi bomboş

    kimi baştan aşağı pencere kimi kör duvar

    bir sokağa saptım çamurlu dar eğri büğrü

    dönüp dolaştırdı getirdi beni eski yere

    asfalt bir caddeyi çıktım bulvar ortası

    uzayıp gidiyor tan yerine kadar dosdoğru geniş

    bir mahallede yağmur yağıyor

    bitişinde güneş

    üçüncüsünde ayışığı

    bir köprü geçtim

    yarısında fenerler pırıl pırıl

    yarısı kapkaranlıktı

    yan yana iki ağaç gördüm

    yaprak kımıldamıyor birinde

    öbürü kıvrana kıvrana inleyip haykırıyor

    bir şehirde bir birine benzemiyor hiçbir şey

    insanları bir yana

    onların hepsi ikizdi üçüzdü beşizdi onuzdu milyonuzdu

    hepsi korkak

    hepsi yiğit

    hepsi aptal

    hepsi akıllıydı

    hepsi domuzdu

    hepsi melekti.



    Bir Acayip Duygu...

    «Mürdüm eriği

    çiçek açmıştır.

    - ilk önce zerdali çiçek açar

    mürdüm en sonra -

    Sevgilim,

    çimenin üzerine

    diz üstü oturalım

    karşı-be-karşı.

    Hava lezzetli ve aydınlık

    - fakat iyice ısınmadı daha -

    çağlanın kabuğu

    yemyeşil tüylüdür

    henüz yumuşacık...

    Bahtiyarız

    yaşayabildiğimiz için.

    Herhalde çoktan öldürülmüştük

    sen Londra'da olsaydın

    ben Tobruk'ta olsaydım, bir İngiliz şilebinde yahut...

    Sevgilim,

    ellerini koy dizlerine

    - bileklerin kalın ve beyaz -

    sol avucunu çevir :

    gün ışığı avucunun içindedir

    kayısı gibi...

    Dünkü hava akınında ölenlerin

    yüz kadarı beş yaşından aşağı,

    yirmi dördü emzikte...

    Sevgilim,

    nar tanesinin rengine bayılırım

    - nar tanesi, nur tanesi -

    kavunda ıtrı severim

    mayhoşluğu erikte ..........»

    .......... yağmurlu bir gün

    yemişlerden ve senden uzak

    - daha bir tek ağaç bahar açmadı

    kar yağması ihtimali bile var -

    Bursa cezaevinde

    acayip bir duyguya kapılarak

    ve kahredici bir öfke içinde

    inadıma yazıyorum bunları,

    kendime ve sevgili insanlarıma inat.



    Bir Ayrılış Hikayesi...

    Erkek kadına dedi ki:

    -Seni seviyorum,

    ama nasıl,

    avuçlarımda camdan bir şey gibi kalbimi sıkıp

    parmaklarımı kanatarak

    kırasıya

    çıldırasıya...

    Erkek kadına dedi ki:

    -Seni seviyorum,

    ama nasıl,

    kilometrelerle derin,

    kilometrelerle dümdüz,

    yüzde yüz, yüzde bin beş yüz,

    yüzde hudutsuz kere yüz...

    Kadın erkeğe dedi ki:

    -Baktım

    dudağımla, yüreğimle, kafamla;

    severek, korkarak, eğilerek,

    dudağına, yüreğine, kafana.

    şimdi ne söylüyorsam

    karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana..

    Ve ben artık

    biliyorum:

    Toprağın -

    yüzü güneşli bir ana gibi -

    en son en güzel çocuğunu emzirdiğini..

    Fakat neyleyim

    saçlarım dolanmış

    ölmekte olan parmaklarına

    başımı kurtarmam kabil

    değil!

    Sen

    yürümelisin,

    yeni doğan çocuğun

    gözlerine bakarak..

    Sen

    yürümelisin,

    beni bırakarak...

    Kadın sustu.

    SARILDILAR

    Bir kitap düştü yere...

    Kapandı bir pencere...

    AYRILDILAR...



    Bir Cezaevinde, Tecritteki Adamın Mektupları...

    1

    Senin adını

    kol saatımın kayışına tırnağımla kazıdım.

    Malum ya, bulunduğum yerde

    ne sapı sedefli bir çakı var,

    (bizlere âlâtı-katıa verilmez),

    ne de başı bulutlarda bir çınar.

    Belki avluda bir ağaç bulunur ama

    gökyüzünü başımın üstünde görmek

    bana yasak...

    Burası benden başka kaç insanın evidir?

    Bilmiyorum.

    Ben bir başıma onlardan uzağım,

    hep birlikte onlar benden uzak.

    Bana kendimden başkasıyla konuşmak

    yasak.

    Ben de kendi kendimle konuşuyorum.

    Fakat çok can sıkıcı bulduğumdan sohbetimi

    şarkı söylüyorum karıcığım.

    Hem, ne dersin,

    o berbat, ayarsız sesim

    öyle bir dokunuyor ki içime

    yüreğim parçalanıyor.

    Ve tıpkı o eski

    acıklı hikâyelerdeki

    yalın ayak, karlı yollara düşmüş, yetim bir çocuk gibi bu yürek,

    mavi gözleri ıslak

    kırmızı, küçücük burnunu çekerek

    senin bağrına sokulmak istiyor.

    Yüzümü kızartmıyor benim

    onun bu an

    böyle zayıf

    böyle hodbin

    böyle sadece insan

    oluşu.

    Belki bu hâlin

    fizyolojik, psikolojik filân izahı vardır.

    Belki de sebep buna

    bana aylardır

    kendi sesimden başka insan sesi duyurmayan

    bu demirli pencere

    bu toprak testi

    bu dört duvardır...

    Saat beş, karıcığım.

    dışarda susuzluğu

    acayip fısıltısı

    toprak damı

    ve sonsuzluğun ortasında kımıldanmadan duran

    bir sakat ve sıska atıyla,

    yani, kederden çıldırtmak için içerdeki adamı

    dışarda bütün ustalığı, bütün takım taklavatıyla

    ağaçsız boşluğa kıpkızıl inmekte bir bozkır akşamı.

    Bugün de apansız gece olacaktır.

    Bir ışık dolaşacak yanında sakat, sıska atın.

    Ve şimdi karşımda haşin bir erkek ölüsü gibi yatan

    bu ümitsiz tabiatın

    ağaçsız boşluğuna bir anda yıldızlar dolacaktır.

    Yine o malum sonuna erdik demektir işin,

    yani bugün de mükellef bir daüssıla için

    yine her şey yerli yerinde işte, her şey tamam.

    Ben,

    ben içerdeki adam

    yine mutad hünerimi göstereceğim

    ve çocukluk günlerimin ince sazıyla

    suzinâk makamından bir şarkı ağzıyla

    yine billâhi kahredecek dil-i nâşâdımı

    seni böyle uzak,

    seni dumanlı, eğri bir aynadan seyreder gibi

    kafamın içinde duymak...

    2

    dışarda bahar geldi karıcığım, bahar.

    dışarda, bozkırın üstünde birdenbire

    taze toprak kokusu, kuş sesleri ve saire...

    dışarda bahar geldi karıcığım, bahar,

    dışarda bozkırın üstünde pırıltılar...

    Ve içerde artık böcekleriyle canlanan kerevet,

    suyu donmayan testi

    ve sabahları çimentonun üstünde güneş...

    Güneş,

    artık o her gün öğle vaktine kadar,

    bana yakın, benden uzak,

    sönerek, ışıldayarak

    yürür...

    Ve gün ikindiye döner, gölgeler düşer duvarlara,

    başlar tutuşmaya demirli pencerenin camı :

    dışarda akşam olur,

    bulutsuz bir bahar akşamı...

    İşte içerde baharın en kötü saatı budur asıl.

    Velhasıl

    o pul pul ışıltılı derisi, ateşten gözleriyle

    bilhassa baharda ram eder kendine içerdeki adamı

    hürriyet denen ifrit...

    Bu bittecrübe sabit, karıcığım,

    bittecrübe sabit...



    3

    Bugün pazar.

    Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.

    Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün bu kadar benden uzak

    bu kadar mavi

    bu kadar geniş olduğuna şaşarak

    kımıldanmadan durdum.

    Sonra saygıyla toprağa oturdum,

    dayadım sırtımı duvara.

    Bu anda ne düşmek dalgalara,

    bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.

    Toprak, güneş ve ben...

    Bahtiyarım...



    Bir Dakika

    Deniz durgun göl gibi, gitgide genişliyor

    Sular kayalıklarda nurdan izler işliyor,

    Engine sarkan gökler baştan başa yıldızlı..

    Şimdi göğsümde kalbim çarpıyor hızlı hızlı.

    Göklerden bir yıldızın gölgesi düşmüş suya

    Dalmış suyun koynunda bir gecelik uykuya

    Bazen uzunlaşıyor, bazan da kıvranıyor

    Durgun suyun altında bir mum gibi yanıyor

    Yakın olayım diye bu gökten gelen ize

    Öyle eğilmişim ki kayalardan denize

    Alnımdan düşen saçlar yorulmuş suya değdi

    Baktım geniş ufuklar başımın üstündeydi

    Bilemem nasıl oldu geldi ki öyle bir an

    Yenilmez bir haz duyup denize atılmaktan

    Kurtulmak ne kolaymış faniliğimden dedim

    Doğruldum atılırken bir dakika titredim

    Bir dakika sonsuzluk doldu taştı gönlümden

    Bir dakika bir ömrü kurtarmıştı ölümden.



    Bir Fotoğrafa

    Karşımdasın işte...

    Bana bakmasan da oradasın, görüyorum seni.

    Ah benim sevdasında bencil, yüreğinde sağlam sevdiğim.

    Kalbime gömdüm sözlerimi, ceset torbası oldu yüreğim.

    Tıkandığım o an,

    Elimi nereye koyacağımı şaşırdığım o an işte,

    Aklımdan o kadar çok sey geçti ki takip edemedim.

    Ellerim boşlukta, ben darda kaldım.

    Ellerim buz gibi, ben harda kaldım.

    Bir senfoni vardı kulağımda çalınan,

    bitti artık hepsi...

    Köşeme çekildim, hani hep kaldığım köşeme.

    Bakış açım belli oldu yine.

    Geride kalan, ardından bakar gidenlerin.

    Bir meltem olacak rüzgarım dahi kalmadı benim.

    Dağlara çarptım her esiş__________imde.

    Yollara küfrettim her gidişinde.

    Demiştim sana hatırlarsan:

    “Önemli olan ‘zamana bırakmak’ değil,

    ‘zamanla bırakmamak’tır..”

    şimdi bana, geçen o zamanın

    Unutulmaz sancısı kalır

    Gittiğim eğer bensem, söyle bana kimden gittim?

    Sende yoktum zaten ben, ben yine bende bittim...



    Bir Gemici Türküsü...

    Rüzgâr,

    yıldızlar

    ve su.

    Bir Afrika rüyasının uykusu

    düşmüş dalgalara.

    Işıltılı, kara

    bir yelken gibi ince

    direğinde geminin.

    Geçmekteyiz içinden

    bir sayısız

    bir uçsuz bucaksız yıldızlar âleminin.

    yıldızlar

    rüzgâr

    ve su.

    Başüstünde bir gemici korosu

    su gibi, rüzgâr gibi, yıldızlar gibi bir türkü söylüyor,

    yıldızlar gibi

    rüzgâr gibi

    su gibi bir türkü.

    Bu türkü diyor ki, «Korkumuz yok!

    İnmedi bir gün bile gözlerimize

    bir kış akşamı gibi karanlığı korkunun.»

    Bu türkü

    diyor ki,

    «Bir gülüşün ateşiyle yakmasını biliriz

    ölümün önünde sigaramızı.»

    Bu türkü

    diyor ki,

    «Çizmişiz rotamızı

    dostların alkışlarıyla değil

    gıcırtısıyla düşmanın

    dişlerinin.»

    Bu türkü diyor ki, «Dövüşmek..»

    Bu türkü diyor ki, «Işıklı büyük

    ışıklı geniş ve sınırsız bir limana

    dümen suyumuzda sürüklemek denizi..»

    Bu türkü diyor ki, «Yıldızlar

    rüzgâr

    ve su...»

    Başüstünde bir gemici korosu

    bir türkü söylüyor;

    yıldızlar gibi


    rüzgâr gibi,

    su gibi bir türkü..





    Bir Hazin Hürriyet...

    Satarsın gözlerinin dikkatini, ellerinin nurunu,

    bir lokma bile tatmadan yoğurursun

    bütün nimetlerin hamurunu.

    Büyük hürriyetinle çalışırsın el kapısında,

    ananı ağlatanı Karun etmek hürriyetiyle,

    hürsün!

    Sen doğar doğmaz dikilirler tepene,

    işler ömrün boyunca durup dinlenmeden yalan

    değirmenleri,

    büyük hürriyetinle parmağın şakağında düşünürsün

    vicdan hürriyetiyle,

    hürsün!

    Başın ensenden kesik gibi düşük,

    kolların iki yanında upuzun,

    büyük hürriyetinle dolaşıp durursun,

    işsiz kalmak hürriyetiyle,

    hürsün!

    En yakın insanınmış gibi seversin memleketini,

    günün birinde, meselâ, Amerika'ya ciro ederler onu

    seni de büyük hürriyetinle beraber,

    hava üssü olmak hürriyetiyle,

    hürsün!

    Yapışır yakana kopası elleri Valstrit'in,

    günün birinde, diyelim ki, Kore'ye gönderilebilirsin,

    büyük hürriyetinle bir çukuru doldurabilirsin,

    meçhul asker olmak hürriyetiyle,

    hürsün!

    Bir alet, bir sayı, bir vesile gibi değil

    insan gibi yaşamalıyız dersin,

    büyük hürriyetinle basarlar kelepçeyi,

    yakalanmak, hapse girmek, hattâ asılmak hürriyetiyle,

    hürsün!

    Ne demir, ne tahta, ne tül perde var hayatında,

    hürriyeti seçmene lüzum yok

    hürsün.

    Bu hürriyet hazin şey yıldızların altında.





    Bir Kız Vardı Japonya'da

    Bir kız vardı Japonyada

    ufacık, tefecik bir kız,

    Bir bulut vardı dünyada

    işi: öldürmekti yalnız.

    Bu bulut bu kızcağızın

    öldürdü nineciğini,

    külünü göğe savurdu,

    sonra, yine apansızın

    gelip babasını vurdu,

    sonra da kızın kendisini.

    Ve doymadı ve doymadı

    yeni kurbanlar arıyor.

    Atom ölümüdür adı,

    karanlıkta bağırıyor.

    Büyük bir birlik kuralım,

    canavarı susturalım.

    Savaş cengine gidelim,

    canavarı yok edelim.



    Bir Komik Adem

    Gözleri, kulakları, elleri, ayaklarıyla,

    han hamam, apartıman ve konaklarıyla,

    çatal, bıçak, tabak ve bardaklarıyla,

    16 sayfaları, baskı makinaları-tanklarıyla,

    yamak ve yardaklarıyla

    hücuma kalktılar! ..

    hele içlerinde öyle bir tanesi var,

    öyle bir tanesi var ki:

    İnsanın yüzüne öyle bakar,

    Öyle melûl bakar ki:

    toka edersin eline papelini.

    Ve sıkar sıkmaz onun belini

    sivri dilli, zilli bir bebek gibi çırpar elini..

    O komik bir âdemdir.

    Portakal oğlu zâdemdir.

    *

    Han, hamam, apartıman ve konaklarınızla,

    çatal, bıçak, tabak ve bardaklarınızla,

    yamak ve yardaklarınızla

    hücuma kalktınız!

    Hak varsa eğer,

    hücuma kalkmak hakkınız..

    Efendiler,

    ikinizle teker teker

    paylaştık kozumuzu!

    şimdi sıra onun,

    gelsin o! !

    Gel.

    Sen:

    İtlerini öne itip

    karanlıkta yol kesen

    hatip! ! !

    Sen:

    Beşinci Mehmedin saltanatını,

    Halifenin altın nallı kır atını,

    papellerin kat katını

    ve teneke suratını,

    doldurup torbana

    sıska sırtında taşıyorsun..

    Torbanı doldurmak için yaşıyorsun.

    Bana gelince

    ben:

    geniş omuzlarımda dimdik bir kelle taşıyorum.

    Ve yaşıyorum:

    kellemin

    içindeki

    için..

    Farkındayım niçin:

    kan

    fışkırıyor

    bana bakan

    'ateş feşan? ! '

    gözlerinden...

    Ve niçin:

    cümleler ezberlemişsin

    Fehim Paşanın sözlerinden...

    Fehim Paşanın hayrülhalefi,

    bize sökmez afi..

    çıkmak istediğim yaldızlı merdiven yok.

    Kalbimin elinde ipekli eldiven yok..

    çıplak bir yumruk gibi kalbimi soymuşum.

    Kellemin

    içindeki

    için,

    kellemi koymuşum..

    Sen...

    Hayır...

    Seninle böyle konuşmak istemem..

    Hem,

    ben ki yegâne asaleti

    dişli düşmanla boğuşmakta bulanım,

    seninle boğuşmak istemem..

    Sen bir komik âdemsin.

    Portakal Oğlu zâdemsin.

    toka ederler papelini,

    sıkarlar senin belini,

    sivri dilli, zilli bir bebek gibi çırparsın elini.

    Sen bir komik âdemsin! ..

    Sen...

    Fehim Paşanın hayrülhalefi.........................

    Bu kadarı kafi.......
  • 360 syf.
    ·8 günde·Beğendi·9/10
    İncelemeye başlamadan önce, felsefi bilgileri bu denli basit ve eğlenceli bir üslup ile kaleme alan Nigel Warburton 'a şükranlarımı iletiyorum :)

    * Spolier içerebilir. Metnin uzunluğu gözünüzü korkutmasın, madde madde elimden geldiği kadar özetlemeye çalıştım.

    Kitabımız kronolojik bir sıraya göre dizilmiş, 40 bölümden oluşuyor. Yunan felsefesinden, ortaçağ felsefesine, oradan da modern felsefeye doğru ilerliyoruz. Bölümler sırası ile şöyle:

    1. Bölüm: Soru Soran Adam - Sokrates ve Platon
    2. Bölüm: Hakiki Mutluluk - Aristoteles
    3. Bölüm: Hiçbir Şey Bilemeyiz - Phyrrhon
    4. Bölüm: Bahçe Yolu - Epikuros
    5. Bölüm: Önemsememeyi Öğrenmek - Epiktetus, Cicero, Seneca
    6. Bölüm: İpler Kimin Elinde? - Augustinus
    7. Bölüm: Felsefenin Tesellisi - Boethius
    8. Bölüm: Mükemmel Ada - Anselmus ve Aquinas
    9. Bölüm: Tilki ve Aslan - Niccolò Machiavelli
    10. Bölüm: Kötü, Zalim ve Kısa - Thomas Hobbes
    11. Bölüm: Rüyada Olabilir miyim? - René Descartes
    12. Bölüm: Bahisleri Görelim - Blaise Pascal
    13. Bölüm: Mercek Yontucusu - Baruch Spinoza
    14. Bölüm: Prens ve Ayakkabı Tamircisi - John Locke ve Thomas Reid
    15. Bölüm: Odadaki Fil - George Berkeley [ve John Locke)
    16. Bölüm: Mümkün Dünyaların En İyisi - Voltaire ve Gottfried Leibniz
    17. Bölüm: Hayali Saatçi - David Hume
    18. Bölüm: Özgür Doğmak - Jean-Jacques Rousseau
    19. Bölüm: Pembe Gerçeklik - Immanuel Kant
    20. Bölüm: Ya Herkes Böyle Yapsaydı? Immanuel Kant[2]
    21. Bölüm: Kolay Yoldan Mutluluk - Jeremy Bentham
    22.Bölüm: Minerva'nın Baykuşu - Georg Wilhelm Friedrich Hegel
    23.Bölüm: Gerçekliğe Anlık Bakışlar - Arthur Schopenhauer
    24. Bölüm: Büyümek için Yer Açın - John Stuart Mill
    25. Bölüm: Akılsız Tasarım - Charles Darwin
    26. Bölüm: Fedakarlık - Søren Kierkegaard
    27. Bölüm: Dünyanın Bütün İşçileri, Birleşin - Karl Marx
    28. Bölüm: Ne Olmuş? - C.S Peirce ve William James
    29. Bölüm: Tanrının Ölümü - Friedrich Nietzsche
    30. Bölüm: Gizlenen Düşünceler - Sigmund Freud
    31. Bölüm: Fransa'nın Kralı Kel mi? - Bertrand Russell
    32. Bölüm: Yuuh!/Yaşasıın! - Alfred Jules Ayer
    33. Bölüm: Özgürlüğün ıstırabı - Jean-Paul Sartre, Simone de Beauvoir ve Alber Camus
    34. Bölüm: Dilin Büyüsünde - Ludwig Wittgenstein
    35. Bölüm: Soru Sormayan Adam - Hannah Arendt
    36. Bölüm: Hatalardan Ders Almak - Karl Popper ve Thomas Kuhn
    37. Bölüm: Kontrolden Çıkan Tren ve İstenmeyen Kemancı - Philippa Foot ve Judith Jarvis Thomson
    38. Bölüm: Cehalet Yoluyla Adalet - John Rawls
    39.Bölüm: Bilgisayarlar Düşünebilir mi? - Alan Turing ve John Searle
    40. Bölüm: Modern Bir Atsineği - Peter Singer

    Eserde aktarılan bilgilerin kalıcılığını sağlamak adına, kitabı okurken yanımda bulundurduğum not defterime sık sık notlar aldım(https://i.hizliresim.com/4p95b7.jpg). Edindiğim notları bu incelemede bölüm bölüm paylaşacağım, tabi ki tadında ve fazla detaya girmeden.

    → Sokrates:

    ● Fazla soru sorduğu gerekçesiyle ölüme mahkûm edilmiştir. Bkz: Adi düzenin adi insanları daima soru soran insanlara gıcık olmuştur, çağ pek de önemli değil.

    ● Felsefenin gelişimine önemli katkılarda bulunmuş bir zat-ı şahanedir. Kendisini bir at sineği olarak tanımlayan bu garip adam(o çağdaki ufku dar insanların Sokrates için kullandığı tanımı diyorum, garip adam) halk pazarlarına inip insanlara sorular sorarak onların düşünceleri öğrenmekten haz duyardı. İnsanlar ondan biraz rahatsız olurdu ama olsun, sonuçta at sineği rahatsız eder ama ciddi bir zarar vermez.

    ● Düşünmek bu adam için o denli ehemmiyet taşıyan bir hadise imiş ki, yaşamın ancak ne yaptığımızı düşünürsek yaşamaya değer olduğunu dile getirmiştir.

    → Platon:

    ● Duyulara karşı garezi mi var diye düşündüğüm adamdır kendisi. Duyuların değil, düşünmenin gerçekliğine inanır Plato.

    ● Totaliter devlet rejimini benimsemektedir. Platon'a göre her insanın oy kullanması saçmalıktır. Tümüyle insanların bireysel özgürlük ile yönetimi şekillendirmesini doğru bulmamaktadır.

    ● Platon'a göre felsefenin ana ereği(Erek:
    gerçekleştirilmek üzere tasarlanan, ardından koşulan, ulaşılmak, erişilmek istenilen şey) insanın mutlu olmak ve yaşamını deyim yerinde ise dolu dolu yaşaması veya yetkin yaşaması.

    → Aristoteles:

    ● Hocam sizi katılmıyorum. Platon'un öğrencisi olan Aristo, hocasının aksine duyulara dayalı gerçekliği merak ediyor ve keşfetmek istiyordu. Bir sözünde duyular hakkındaki fikrini şöyle dile getirmiştir: "Bir duyuyu kaybeden, bir dünyayı kaybeder."

    ● Hakiki mutluluğun kısa süreli bir haz olmayacağını düşünüyordu. Hakikî mutluluğu yaşamak için uzun bir yaşam sürmemiz gerektiği düşüncesi içindeydi. Birde unutmadan ekleyeyim, çocukların mutlu olamayacağını düşünüyordu.

    ● İnsanı politik bir hayvan olarak tanımlıyordu, bunun yanı sıra insanın bir işlevi olduğuna inanıyordu. Bence de olmalı, ama maalesef günümüzde öglena gibi yaşamını sürdüren bireylere de rastlamak mümkün

    → Pyrrhon:

    ● Pyrron'u tanıdıktan sonra şüpheciliği bir kez daha gözden geçirmenin doğru olacağı kanaatine vardım. Felsefe tarihinin en uç süphecilerinden olur kendisi.

    ● Platon gibi duyular konusunu tamamen kestirip atmaz, duyularımıza tamamen güvenmememiz gerektiğini savunur. Bazen duyularımız yüzünden yanılgıya düşebiliriz ama bizi doğruya sevk ettiği durumları da göz ardı edemeyiz, görüşü bu bağlamda açıklanabilirdi.

    ● Soğunkanlılığına hayran kaldığım insan Pyrrhon, hele bir gemi hikayesi var ki beni derinden etkiledi. Hikaye şöyle: Gemiyle yolculuk yaptığı sırada, gelmiş geçmiş en korkunç fırtınalardan birinin ortasında kaldığında serinkanlılığını hiç bozmamasıyla ünlüdür. Sert rüzgâr geminin yelkenlerini parçalar, dev dalgalar tekneyi döver. Etrafındaki herkes korkuya kapılır ama Pyrrhon bunların hiçbirinden etkilenmez. Görünüşler sıklıkla aldatıcı olduğundan, fırtınadan gelebilecek herhangi bir zarardan da kesin olarak emin olamayacaktır. En tecrübeli denizciler bile paniğe kapıldığında, o sükûnetini korumuştur. Bu şartlar altında bile kayıtsız kalmanın mümkün olduğunu kanıtlamıştır.(Bkz kaynak: Felsefenin Kısa Tarihi, Sayfa 34-35)

    → Epikuros:

    ● Ölüm korkusu mu, orada durun! Bu adam için ölüm korkusu bir zaman kaybı. Ölüm korkusu Epikuros'a göre aşılması gerek bir tür ruh hali bütünüydü.

    ● Öğrencileri ile beraber normal yaşam hayatını tercih etmeyip, komün hayatını yaşıyordu(Komün, kapalı toplum demektir. Bir grup insanın, kendi arasında, ortaklaşa üretmesine ve tüketmesine dayanır. Kapalı cemaatler ve tarikatlar komündür)

    ● Mutluluğu şöyle tarif eder: Arzularınız basitse, onları tatmin etmekte o denli kolaylaşır ve ilgilendiğiniz şeylerden keyif almak için zamanınız ve enerjiniz olur.

    → Epiktetus:

    ● Kendisi bir stoacıdır(Bkz: Stoacılık ya da Stoa Okulu, kurucusu Kıbrıslı Zenon olan, Megara okulunun bir kolu olan felsefe okulu. Helenistik felsefenin en önemli akımlarındandır. Zenon, okulunu Atina'da bir resim galerisinde kurmuştur. Stoacılar için insanın temel amacı mutluluktur. Mutluluğa ulaşmak içinse doğaya uygun yaşamak gerekir.)

    ● Kader kimi zaman yüzümüze gülmüyor, bu adamda hayatına bir köle olarak başlamak durumunda kalmıştır. Hayatında birçok acıya şahit oldu, açlığı ve acıyı öğrendi. Talihsiz bir kaza sonucu(Bacağını zehirli bir böcek ısırmıştır) topal kaldı. Kimilerimizin kulağına aşina gelen o sözü işte bu adam söylemiştir: Bedenlerimiz birer köle de olsa, zihinlerimiz özgür kalabilir.

    ● Acı ve dert ile nasıl başa çıkabiliriz? Böyle olabilir: Düşüncelerimiz bize bağlıdır.

    → Cicero:

    ● Felsefenin Pollyanna’sı olan naif adam. Olaylar karşısında kötü bir tutum takınmaktan çekinirdi.

    ●Ruhlarımızın sonsuza dek yaşayacağı kanaatindeydi. Bu düşünce felsefeciler arasında merak edilen ve üzerinde sözler edinmiş bir konu idi ayrıca.

    ● Süreçleri hayatımızda nasıl yöneteceğimize biz karar veririz der Cicero beyefendi

    → Senaca:

    ● Hayat kısa, nasıl sığdırabilir insan yaşantısını dünyaya? Nasıl verimli olabilir insan? Diyenler, Senaca size kızabilir. Onun için hayatın kısa olmasının kötü değil, birçoğumuzun zamanını kötü kullandığı için bize kötü geldiği için kötü göründüğü demek mümkün. Çorba ettim burada tanımı ama, siz anladınız onu.

    ● Doğru seçimleri yaparsak, hayatın genellikle birçok şeyi gerçekleştirmek için uygun olduğunu düşünür.

    ●Okurlarına her daim naif olmalarını, kalabalıktan uzak durarak yaşamlarını sürdürmelerini ve gereksiz işler ile meşgul olmamalarını öğütlemiştir.

    → Augustinus:
    ● Hakikat neydi? Bilen varsa bu adama da iletsin. Umutsuzca hakikati arıyor ve bilmek istiyordu.

    ● Bir Tanrı inancına sahipti ama gel gör ki, inancı bazı soruları cevapsız bırakıyordu, bu hadise ise onun canını sıkıyordu. Hulasa geçmek gerekirse şu tarz sorular aklını kurcalıyordu: Tanrı neden dünya üzerinde kötülüklerin var olmasına izin veriyor? Sahi neden?

    ● Özgür iradeye sahip olmanın önemini dile getirmiştir.

    → Boethius:
    ● Hapishanede idama mahkûm edilmişsiniz ve kalan günlerinizi, yani ölümle yaşam arasında geçirdiğiniz günleri, felsefe kitabı yazarak geçiyorsunuz,(Bkz:Yazdığı kitabın ismi, Felsefenin Tesellisi)işte o adam Boethius.

    ●Gerçek mutluluğa ulaşmanın yolunu Tanrıya ve iyiliğe bağlıyordu Boethius.

    ●Özgür iradeye sahibiz fakat Tanrı ne yapacağımızı önceden belirlemiş olduğu için, yaşamlarımız bu doğrultuda ilerler düşüncesi içindeydi.

    → Anselmus:
    ● Tanrının yorumunu farklı bir şekilde açıklar kendisi. Onun için Tanrı: Daha yüce bir şey tasarlanmayan varlıktır.

    ● Tanrı kavramının zihinlerimizde var olduğunu düşünür.

    ●Tanrının varlığını ressam örneği ile pekiştiriyordu: Ressam resmini yapmadan önce bir sahne hayal eder. Bir aşamada hayal ettiğini, resmeder. Böylece resim, hem zihinde hem de gerçekte var olur.

    → Aquinas:
    ● Tanrının varlığını kanıtlamak için aklın şart olduğu düşünüyordu. Onun deyimiyle bakarsak din de akla sığmayacak pek çok hadise de mevcuttur, ama olsun karıştırmayalım.

    → Niccola Machiavelli:

    ● Öyle bir hükümdar düşünün ki, iktidarda kalmak için her hadiseyi mubah saysın. İşte o hükümdar sıfatına uygun olan insan Niccola Machiavelli.

    ● Dürüst ve iyi bir insan olmamız iyi olabilir ama bazen pek de iyi olmayabilir. Bazı zamanlarda yalan söylemek, verdiğimiz sözleri yerine getirmemek gibi hadiseler Machiavelli için mubah sayılıyordu.

    ● Başarılı olmak için talihinde yanımızda olmasına, canı gönülden inanıyordu.

    → Thomas Hobbes:

    ● Sportif bir filozof düşünmek bir hayli garip geliyor değil mi? Hobbes zinde kalmak için her sabah yürüyüşler yaparmış. Zinde kalma tutkusu onu ortalama ömrün 35 yıl olduğu dönemlerde 91 yaşına kadar ulaştırmıştır.

    ● İnsanın zayıf bir varlık olduğunu öne sürüyordu. Güvende olmak, özgürlükten daha önemliydi Hobbes için.

    ● Nasıl davranmalıyız sorusunu şöyle cevaplamıştır: Kendimize nasıl davranılmasını istiyorsak başkalarını da öyle davranmalıyız.

    → Rene Descartes

    ● İnanmakta olduğu birçok şeyi gözden geçirip göründükleri gibi olup olmadıklarını sık sık sorgulamıştır kendisi.

    ● Phyrrhon gibi duyularımıza tam olarak güvenemeyeceğimiz kanısına varmıştır.

    ● Descartes bedeninden ziyade zihnin gerçekliğine inanıyordu. Bir bedene sahip olmayı hayal edebiliyordu, fakat bir zihne sahip olmamayı hayal edemiyordu.

    → Blaise Pascal:

    ● Kasvetli bir görünüme sahip olan bu adam, genel tutum olarak kötümser bir karaktere sahipti.

    ● İnsanoğlunun cinsel arzularına yenik düştüğünü, güvenilmez ve çabucak sıkılabilen bir canlı olduğunu dile getirmiştir. Katıldığım noktaları yok değil bu tanımda.

    ● Ona göre insanlar; hayvanlarla melekler arasında bir yerdeydi, ama çoğu zaman hayvanlara daha yakındık.

    → Baruch Spinoza:

    ● Tanrının ve doğanın aynı şey olduğunu savunuyordu. Tanrının doğada olduğunu, doğanın da Tanrı’da olduğunu dile getiriyordu. Bu görüş günümüzde Panteizm olarak adlandırılıyor(Bkz: Panteizm ya da tüm tanrıcılık, her şeyi kapsayan içkin bir Tanrı'nın, Evren'in ya da doğanın Tanrı ile aynı olduğu görüşüdür. Panteistler kişileştirilmiş ya da antropomorfik bir Tanrıya inanmazlar. Panteizm, genellikle monizm ile ilişkili bir kavramdır)

    ● Tanrı hakkındaki görüşleri münasebetiyle 24 yaşındayken Sinagogdaki hahamlar tarafından kovulmuş ve lanetlenmiştir. Ne garip değil mi? Dini sorgulamaya gittiğinizde lanetlenmeniz an meselesi.

    ● Yapabileceğimiz en iyi şey nedir? Spinoza'ya göre yapabileceğimiz en iyi şey duygularımızın dış etkenlerden değil de, kendi seçimlerimizden ortaya çıkmasıdır.

    → George Berkeley:

    ● Gözlemleyemediğimiz şeyler var olabilir mi? Berkeley’e göre bu sorunun cevabı: Hayır. Ona göre, gözlenemeyen şeyler var olmaya da son verir.

    ● Bir dış dünya kavramı, bu adam için bütünüyle geçersiz ve anlamsızdır.

    ● Deneyimlediğimiz ve düşündüğümüz her şey: sandalye, masa, 3 rakamı vs. Berkeley’e göre yalnızca zihnimizde var olur. Birde şunu da eklemek gerekiyor, Berkeley maddi şeylerin var olduğunu reddediyordu.

    → Gottfried Wilhelm Leibniz:

    ● Yeter neden ilkesini bulmuştur(Bkz: Leibniz'in, düşünmenin ana ilkesi olarak çelişmezlik ilkesinin yanına koyduğu ilke. En genel biçimi: Her şeyin yeter bir nedeni vardır. Mantık ilkesi olarak: Her yargının, doğru olması için, yeter bir nedene gereksinmesi vardır)

    ● Çevremizdeki her olayın mantıklı bir açıklaması var mıdır? Leibniz’in cevabı: Evet. Ona göre her şeyin mantıklı bir açıklaması vardır.

    ● Tanrı her açıdan mükemmel bir bir dünya yaratmıştır, diye düşünüyorsanız orada bir durun. Bu adam bu fikri savunmuyordu. Ona göre Tanrı her açıdan mükemmel bir dünya yaratmamıştır, çünkü Tanrı olan ve olabilecek olan tek mükemmel varlıktır, eğer dünya mutlak anlamda mükemmel olsaydı, Tanrı gibi olurdu.

    → David Hume:

    ● Tasarım argümanın yanlış olduğunu savunuyordu(Bkz: Tanrı’nın varlığına dair gösterilen kanıtların en sık karşılaşılan türü tasarım argümanıdır. “Bu koca evren ve içindeki her şey çok karmaşık yapılardır. Bunların kendi kendine oluşmuş olmaları imkansızdır. Bu karmaşık şeylerin mutlaka bir tasarımcısı vardır. Evren’i tasarlayabilecek bir varlığın çok üstün bir varlık olması gereklidir. O varlık da Tanrı’dır” şeklinde kabaca formüle edilebilecek bir savı vardır)

    ● Mucizelerden yola çıkan argümanları da desteklememektedir Hume. Mucize olarak adlandırdığımız bir hadisenin doğanın yasalarına karşı gelmesi gerekmektedir.

    ● Bazı filozoflar bu adamı bir agnostik olarak adlandırmıştır(Bkz: Agnostisizm, bilinmezcilik veya bilinemezcilik; teolojik olarak tanrının varlığının veya yokluğunun, bilimsel olarak da evrenin nereden türediğinin bilinmediğini veya bilinemeyeceğini ileri süren felsefi bir akımdır)


    → Jean-Jacques Rousseau:
    ●Hakiki din nasıl olur neden kaynaklanır? Hakiki din kalpten gelir ve dini törenlere ihtiyaç duymaz, diye düşünür Rousseau

    ● Siyaset felsefesine ilgi duymuş ve bu alanda araştırmalar yapmıştır, nitekim bu felsefi dal başını derde sokmuştur. “Toplum Sözleşmesi” adlı eserinin giriş kısmında “İnsan özgür doğar, oysa her yerde zincire vurulmuştur” der. Sınıfsız bir toplum hayali içerisindeydi bu adam.

    ●Rousseau'ya göre insan doğası gereği iyidir. Bir ormanda kendi başımızın çaresine bakarak yaşasaydık, pek çok soruna sebep olmayacaktık. Fakat bu doğa durumundan çıkıp şehirlere yerleştiğimizde işler ters gitmeye başladı. Di­ğer insanlar üzerinde hakimiyet kurmaya çalışmayı ve diğer insanların dikkatini çekmeyi saplantı haline getirdik. Hayata karşı bu rekabetçi yaklaşımın korkunç psikolojik etkileri oldu ve paranın icadı her şeyi daha da kötüleş­tirdi. Şehirlerde birlikte yaşamanın sonucunda kıskançlık ve açgözlülük ortaya çıktı. Yabani yaşamda, "soylu vahşi" bireyler sağlıklı, güçlü ve her şeyden. önemlisi özgürdü ama uygarlık insanı kirletiyordu.(Felsefenin Kısa Tarihi - Sayfa 162)


    → Immanuel Kant:

    ● Filtre, insan zihnidir. Olayları nasıl değerlendireceğimizi belirler ve yaşadığımız deneyimlere anlamlar yükler.

    ● En büyük metafizikçilerinden birisi olan Kant, Dünyaya olduğu biçimde yani göründüğü biçimde, doğrudan erişilmesine imkan olmadığını savunur.

    ● Ahlak nedir ve nasıl tanımlanır? Kant’a göre ahlak, ne yaptığımızla değil onu neden yaptığımızla ilgilidir.

    → Jeremy Bentham:

    ● İnsanların aklını kurcalayan mutluluk nedir sorusuna Bentham’ın yanıtı şöyleydi: Mutluluk nasıl hissettiğimiz ile ilgilidir. Acının yoksun olduğu durumdur.

    ● Bu adama göre insanoğlu basittir. Yaşantımız içerisinde yaşadığımız acı ve hazlar en büyük yol göstericimiz olmuştur.

    ● Machiavelli’yi hatırlarsanız, bazı durumlarda yalan söylemenin mübah olabileceğini savunuyordu, Bentham’da bu doğrultuda ilerliyor. Ona göre yalan söylemek bazı durumlarda yanlış bir davranış olmaktan çıkabilmektedir.

    → Georg Wilhelm Friedrich Hegel:

    ● Anlaşılması güç bir insan olan Hegel’in eserleri okuyucular için bir tür zorlu labirenti andırıyordu. Yazdığı yazılar, dönemindeki birçok filozofu kızdırmaya yeterli olmuştur.

    ● Hayatın içerisinde bir değişim süreci var mıdır? Hegel bu sorunun yanıtını şöyle veriyor: Hayat için her şey değişim süreci içerisindedir.

    ● Hegel’e göre gerçeklik, her daim kendini anlama süreci ile bağlantılı ve bu sürecin içerisinde yer almaktadır.

    → Arthur Schopenhauer:

    ● Kısır döngü kavramını filozoflar nasıl yorumlar? Schopenhauer’a göre hepimiz bir kısır döngü çemberi içinde sürekli bir şeyler istemek ile meşgulüz.

    ● Çağındaki diğer filozoflara nazaran, batı felsefesinin dışında doğu felsefesine de ilgi göstermiş, üzerinde okumalar ve araştırmalar yapmıştır.

    ● Deneyimimizin ötesinde bir gerçekliğin veya Schopenhauer’ın tabiri ile dünyanın ötesinde bir gerçeklik var olabilir miydi, Schopenhauer’e göre evet var olabilirdi.

    → John Stuart Mill:

    ● Bir çocuğun hayatı, eğitim ile şekillendirilebilir mi? Bu sorunun yanıtının evet olduğunu biliyoruz, Mill’in hayatına baktığımızda ise evet demekle kalmıyor, kesinlikle diyoruz. Üç yaşında iken Eski yunanları öğrenmeye başlamıştı(Sokrates,Platon vb.) Altı yaşında iken bir Roma tarihi kitabı yazdı, yedi yaşındayken Platon’un diyaloglarını orijinal dilinde okumaya ve anlamaya başladı. Sekiz yaşında iken Latinceyi öğrendi. On iki yaşında tarih, ekonomi ve politika hakkında bilgiye sahipti. Karmaşık matematik problemleri onun için çözülebilecek sorunlardı. Bilime karşı içinde bir haz besliyor ve sürekli ona ulaşmak için çabalıyordu.

    ● Kendisi ilk feministlerden biriydi. Bu yolda destekliği bir hadiseden dolayı tutuklandı(Bkz: Doğum kontrol yöntemlerini desteklemekteydi)

    ● İnsanlar neye benzer? İnsanlar ağaçlara benzer. Bir ağacın büyümesi ve gelişmesi için yeteri kadar alan vermezseniz gelişimini tam manası ile gerçekleştiremez. Fakat ihtiyacı olan alanı ağaca tahsis ettiğinizde potansiyeli açığa çıkarır.

    → Charles Darwin:

    ● Bildiğiniz üzere evrim teorisi ile tanınmaktadır Darwin. Maymunların atasından geldiğimizi savunmaktadır.

    ● Çocukluğunda ve gençliğinde gelecek vaat eden birisi değildi. Çevresinde ki kimse, onun insanlık adına bu denli bir katı yapacağına inanamaz idi. Babası Robert Darwin, oğlunun ailesi için bir vakit kaybı olduğunu düşünüyordu, onu bu denli karamsar düşünceye iten faktörlerden birisi ise, Darwin’nin zamanın çoğunu fare avlamakla geçirmeseydi.

    ● Düşündükçe; hayvanların doğal bir süreçte evrim geçirdiğini(çevre faktörlerine karşın değişime uğradıklarını) ve sabit kalmak yerine sürekli değişim süreci içerisinde olduğu kanaatine vardı.

    → Søren Kierkegaard:

    ● Oldukça garip bir kişiliğe sahipti kendisi. Öyle ki yaşadığı şehir olan Kopenak'a dahi uyum sağlamakta zorluk çekmiştir.

    ● Çalışkan bir kişiliğe sahip olan bu adam, bir kadına gönlüne kaptırmış ve sonrasında derin üzüntüler yaşamak zorunda kalmıştır(Bkz: Genç bir kadına, Regine Olsen'e gönlünü kaptırmış ve ona evlenme teklif etmişti. Regine kabul etti. Ne var ki Kierkegaard, evlenmek için fazla karamsar ve dindar olduğundan endişe ediyordu. Belki de Danca "mezarlık" anlamına gelen "Kierkegaard" soyadının hakkını veriyordu. Regine’ye onunla evlenemeyeceğini yazdı ve nişan yüzüğünü geri gönderdi. Bu karan verdi­ği için kendini çok kötü hissetmiş, sonrasında gecelerce yatağında ağlamıştı)

    ● Kierkegaard için Tanrı kavramına inanmak basite indirgenemezdi. İnancı ise risk içeren, rasyonel ve akla dayanmaz bir olgu olarak değerlendi.

    → Karl Marx:

    ● Dünya üzerinde büyük etkisi olmuş bir zattır kendileri. Komünist Manifesto, Das Kapital gibi önemli eserle imza atmıştır. Marx bir eşitlikçiydi: İnsanlara eşit davranılması gerektiğini düşünüyordu.

    ● Onu kendini adadığı davasında başarılı kılan faktörlerin arkasında bitmek tükenmek bilmeyen enerjisi yatıyordu.

    ● Marx, kendisinden önceki filozoflar dünyayı sadece yorumlamakla meşgul olduklarını düşünüyordu. Marx’a göre yorumlamak yetmiyordu, o dünyayı değiştirmek istiyordu.

    → Friedrich Nietzsche:

    ● Sınırların ötesinde bir adamdı. Henüz yirmi dört yaşındayken dünya üzerinde saygın bir üniversite olarak kabul gören Basel Üniversitesine profesör olarak atandı.

    ● Hayatın içindeki zorlukları keşfetmek veya kendini hayatı zor kılmak hoşuna gidiyor gibiydi. Tabi bu çıkarımı ben değil Nigel Warburton yapıyor.

    ● Nietzsche, zayıflara yönelik dini merhamet ahlak yerine, aristokratların(Bkz: Soylular sınıfından olan, soylu) değerlerini daha üstün tutuyordu.

    → Sigmund Freud:

    ● Arzularımız bizi yönlendirebilir mi? Bu sorunun cevabını Freud, arzular içimizde saklı olan ve bizi yönlendiren şeylerdir olarak vermiştir.

    ● Freud biz insanların gerçekte ne hissettiğimizi ve ne yapmak istediğimizi kimi zaman kendimizden sakladığımızı düşünmüştür. Saklamış olduğumuz düşüncelerin içinde; cinselliği ve şiddeti örnek olarak göstermiştir.

    ● İnsanların Tanrıya inanma sebebini, korunma içgüdüsü olarak yorumlamaktadır.

    → Bertrand Russell:

    ● Russell’in ana ilgileri arasında cinsellik, din ve matematik vardı. Yaşamı süresi boyunca ilgi odakları hakkında yazılar yazdı ve araştırmalar yaptı. Cinsellik konusu hakkında öne sürdüğü düşünceleri tartışmaya yol açtı. Din konusu hakkında kötü yaklaşımları çevresi tarafından onay görmedi. Matematik konusu hakkında dünyaya önemli katkılarda bulundu.

    ● Bir savaş karşıtıydı. “Ya insan savaş denen şeyi ortadan kaldıracaktı ya da savaş insanları” der beyefendi.

    ● Tanrı ve insanlık arasındaki ilişki nasıldır? Russell’e göre Tanrı’nın insanlığı kurtarmak için mücadele etmesi olanaksız bir hadiseydi. Tek çıkar yolumuzun, aklımızı kullanmak olduğunu savunuyordu. Russell için insanlar ölümden korktukları için dine bağlanıyordu.

    → Alfred Jules Ayer:

    ● Doğrulama ilkesinin öncüsüdür(Bkz: Bir önermenin anlamlı olup olmamasına duyu tecrübesi ile doğrulanıp doğrulanmaması karar verir. doğrulanmıyor veya doğrulanamıyorsa anlamsızdır. o yüzden örneğin tanrı hakkında konuşmak anlamsızdır)

    ● Yirmi dört yaşına vardığında, felsefe tarihinin saçmalıklarla dolu olduğunu ve neredeyse tamamının anlamsız bir lafügüzaf dizini olduğunu savunuyordu.

    ● Anlamsız cümleleri, anlamlı olanlardan nasıl ayırt edebiliriz? Ayer bu sorunun yanıtı için iki maddeye dikkat etmemiz gerektiğini düşünüyordu:

    1-) Tanımı gereği doğru mu?
    2-) Empirik(Bkz:Deneycilik, empirizm veya ampirizm, bilginin duyumlar sayesinde ve deneyimle kazanılabileceğini öne süren görüştür. Deneyci görüşe göre insan zihninde doğuştan bir bilgi yoktur. İnsan zihni, bu nedenle boş bir levha gibidir. Deneycilik akılcılığın karşıtıdır) olarak doğrulanabilir mi?

    → Jean-Paul Sartre:

    ● Hayatının çoğunu otellerde geçirmiş, kaleme aldığı çoğu eserini de kafelerde yazmıştır.

    ● İnsanın özgür bir canlı olduğunu düşünüyordu. Bizleri tasarlamış olabilecek bir Tanrı fikrine inanmıyordu.

    ● Sartre’nin felsefesi varoluşculuk olarak adlandırılıyordu(Bkz: İkinci Dünya Savaşından sonra Avrupa’da, özellikle Fransa’da ortaya çıkan, varlığın, varoluşun özden, içerikten önce geldiğini, yani insanın önce var olduğunu, daha sonra tutum ve davranışlarıyla, eylemleriyle kendini sürekli olarak yarattığını, biçimlendirildiğini öne süren, insan ne ise o değil, ne olmuşsa odur diyen felsefe ve yazın akımı, öğretisi)

    → Ludwig Wittgenstein:

    ● Çevresindeki birçok insan, onu bir dahi olarak tanımlıyordu. Hocası olan Bertrand Russell onu “tutkulu, derin, ciddi ve baskın” olarak dile getirmişti.

    ● Öğrencilerine, felsefe kitaplarını okuyarak vakitlerini kaybetmemelerini öneriyordu. Zannımca tavsiye edilecek bir şey değil.

    ● Dilin kudreti onun için önemliydi, öyle ki ona göre dil, filozofları her türlü karışıklığa sürüklemekteydi.

    *Ek olarak Bertrand Russell'in, Wittgenstein hakkındaki görüşlerini dile getirdiği bir röportaj linki: https://www.youtube.com/watch?v=pxVJVx94jUk

    → Hannah Arendt:

    ● Bu kadının felsefesi, etrafında gelişen olaylara bağlı olarak gelişim göstermekteydi.

    ● Bir Nazi yöneticisi olan(Hitler dönemi) Adolf Eichmann’ı araştırıp hakkında bilgiler edindikten sonra, bilgilerini bir kitapda derleyerek okurlarına aktarmıştır(Bkz: Kötülüğün Sıradanlığı)

    → Karl Popper:

    ● Popper’e göre bilim insanları teorilerinin yanlış olduğunu kanıtlama çabası içerisindeydi.

    ● Bilim felsefesi ve siyaset felsefesine önemli katkılarda bulunmuştur.

    ● Ona göre herhangi bir hipotezin temel özelliği, yanlışlanabilir olmak zorunluluğunu taşımasıdır.


    → Philippa Foot:

    ● Felsefe tarihine adını Tren\Tramvay deneyi ile yazdırmış bir hanımefendidir kendisi(Bkz: Bir gün yürüyüş için dışarı çıktınız ve kontrolden çıkan bir trenin beş işçiye doğru süratle ilerlediğini gördünüz. Makinist, muhtemelen kalp krizinden dolayı, bilincini yitirmiş durumda. Eğer bir şey yapılmazsa, işçilerin hepsi ölecek. Ten tüm işçileri ezip geçecek. Tren okadar hızlı geliyor ki, kaçmak için zamanları yok. Ama bir umut var. Tren beş kişiye gelmeden önce raylar çatallanıyor ve diğer ray üzerinde yalnızca bir işçi bulunuyor. Tenin makas değiştirip beş işçinin bulunduğu yönden sapmasını ve diğer raydaki tek işçiyi öldürmesini sağlayacak kola yeterince yakınsınız.Bu masum adamı öldürmek sizce doğru olanı yapmak mıdır? - Felsefenin Kısa Tarihi - Sayfa 322-323)

    ● Aristoteles’in felsefi düşüncelerinden etkilenerek, çağdaş erdem anlayışını geliştirmiştir.

    → Jarvis Thomson:

    ● Felsefe vitrininde bir hanımefendi daha, Jarvis Thomson. Thomson öne sürdüğü bir düşünce deneyi sırasında, doğum kontrol hapı kullanmasına rağmen hamile kalan bir kadının, bebeği doğurması bir gibi bir ahlaki ödev ve sorumluluk taşımadığı düşüncesini öne sürmüştür, bu kadın ona göre ahlaki olarak kürtaj olabilirdi.

    ● Metafizik alanınla ilgilenmiştir. Ahlak felsefesine önemli katkılarda bulunmuştur.

    → John Rawls:

    ● Rawls II. Dünya savaşına tanık olmakla beraber, savaş cephesinde de yer almıştı. Savaş zamanında yaşamış olduğu hadiseler bütünü onu derinden etkilemişti.

    ● Hadi eylem yapalım, bir siyasi partinin koluna üye olup dünyayı değiştirelim, bu şekilde düşünüyorsanız, Rawls size katılmıyor efendim. Onun için bir düzeni değiştirmenin yolu düşünmek ve yazmaktan geçiyordu, en azından o böyle düşünüyordu.

    ● Özgürlük ve eşitlik kavramları Rawls için üzerinde ehemmiyet ile durulması gereken kavramlardır.

    → Peter Singer:

    ● Farklı bir düşünce yapısına sahiptir. Onun için gözünüzün önünde boğulmakta olan bir çocuk ile Afrika'da açlıktan ölen bir çocuk arasında pek bir fark yoktur.

    ● İnsan hayatı mutlak suretle kutsal mıdır? Singer’e göre yanıt hayır. Geri dönüşü olmayan bir hastalığa yakalanmış, bilincini kaybetmiş, son haddeye gelinmiş ve umudu tükenmiş olan insanın ötenazi ile hayatına son vermesinin ahlaki açıdan uyun olacağını öne sürmüştür.

    ● Singer, hayvanlara karşı tutumumuzun çok önemli olduğunu düşünmektedir. Bu konu hakkında bilinç sağlamak için “Hayvan Özgürleşmesi” adlı bir kitap yazmıştır.

    Son.
  • MARİE ROSE....
    1930 yılında alkolik bir annenin evlilik dışı çocuğu olarak
    dünyaya gelir. Annesi ona bakamayınca 5 yaşında olan Marie'yi
    yurda verir. Ardından bir çift onu evlatlık edinir. Marie'nin kaderi ne
    yazık ki yine yüzüne gülmez, çünkü onu evlatlık edinen çift sadist
    çıkar. Bu İtalyan asıllı çift küçük kızı evin mahzenine kapayıp
    sistematik biçimde işkence eder. Dışarıdan bakıldığında normal ve
    çok saygın göründükleri için, bunu yıllarca rahatlıkla gizleyebilirler ve
    Marie adeta cehennemden geçer.
    Marie Rose 17 yaşında depresyondan felç geçirir. Halüsinasyonlar
    da gördüğü için doktorlar ona şizofren teşhisi koyar ve onu akıl
    hastanesine yerleştirirler. Marie hayatının 17 yılını orada geçirir ve
    çok zor yıllar yaşar. Umutsuzluk ve çaresizlik içinde kıvranır durur.
    Yemek yemez, yerinden kımıldamaz ve sıkça intihar etmeyi düşünür.
    Otuz dört yaşına geldiğinde doktorlar Marie'nin durumunu yeniden
    değerlendirir. Onun şizofren olmadığına, ağır depresyon geçirdiğine ve panik atak yaşadığına karar verirler. Arkadaşlarının ve kendisini seven bir kaç sağlık görevlisinin yardımıyla Marie hastaneden çıkar.
    O artık hür ve yaşamını nasıl sürdüreceğine dair kendisi karar verme aşamasındadır. Terk edilmiş, işkence ve tacize uğramış, otuz dört yılı ziyan olmuş bir kişi olarak hiçte kolay olmayacaktı, ama o yılmadı ve kızgın, öfkeli, umutsuz olmak yerine sıfırdan başlamayı tercih etti.
    Yetkililer "Aklı dengesi yerinde değil, okuması imkansız" dedikleri
    halde Marie, Salem State Üniversitesine Psikiyatri bölümüne girer ve mezun olur. Bu ara kanser hastalığına yakalanır ve mücadelesini kazanır. Kendisi gibi akıl hastanesinden çıkmış ve iyileşmiş Joe ile evlenir. Kocası maalesef altı sene sonra ölür ve Marie kendini işine verir. Uzun yıllar doktor olarak çalıştıktan sonra Harvard Üniversitesi'nde mastır yapar. Psikiyatrik hastalarla çalışır,
    konferanslar verir. Biyografisi yazılır ve hayatı film olur (Nobody's
    Child). Bir çok ödüle layık görülür.
    Elli sekiz yaşındayken, 'vay be' dedirtecek bir şey yapar: On yedi yılını geçirdiği Masachusetts Danver Devlet Hastanesine yönetici olarak atanır.
    Verdiği bir basın toplantısında şunları söyler: “Eğer affetmeyi
    öğrenmeseydim, bir damla bile gelişemezdim. Yaşamım ziyan
    edilmiş bir yaşam olurdu. Ve bugün bu hastaneye yönetici olarak
    dönemezdim."
    Marie Rose Balter'in yeni görevini haber yapan bir Ajans, onun zafer açıklamasını da şöyle yapar: "En uzun yolculuk, beynimizden
    yüreğimize yaptığımız yolculuk. Affetmek bu yolculuğun en kestirme yolu. Affetmeyi gerektiren her yara, içinde önemli bir dersi barındırır.
    Dersi görebilmek için yarayı yeniden deşerek yüzleşmek zorunda
    kalsak bile..."

    Marie bu hayatta hiçbir şeyin imkansız olmadığını gösteren en güzel örneklerden..
  • 242 syf.
    ·Beğendi·10/10
    1882 yılında Londra’da dünyaya geliyor Virginia Woolf. Babası tanınmış yazarlardan Sir Leslie Stephen. Virginia’nın hem annesi hem de babası birbirlerinin ikinci eşleri. Annesi son derece güzel bir kadın... Romancı George Meredith, kendi ifadesine göre, ömrü boyunca hiçbir kadına duymadığı derin bir saygı beslemiş Julia Duckworth’a. Bunun yanında son derece iyi huylu, melek gibi bir kadın. Virginia’nın büyük bir sevgi beslediği annesi ne yazık ki çok erken, kızı henüz on üç yaşındayken ölüyor. Fırtınalı bir hayat yaşayan Woolf ilk bunalımını annesinin ölümüyle geçiriyor. Bunalım, hayatı boyunca arkadaşlık edecek Woolf’a, hiç peşini bırakmayacak. Buna bunalım denemez aslında, düpedüz delilik… Kendisinin de farkında olduğu bir delilik. Ben deliyken… diyebiliyor kendisi hakkında Virginia Woolf.

    “Yüksek orta sınıf” bir aile Stephen ailesi. O zamanlar İngiltere’de orta sınıf kendi arasında ikiye ayrılıyor; yüksek ve aşağı orta sınıf. İkisi arasında hayli fark olduğu biliniyor. Stephen ailesi zengin olmanın yanında aydın sınıfa mensup bir aile. Çocukları üzerinde baskı kurmuyor ve onları özgür bir ruhla büyütmeye özen gösteriyorlar. Çocuklar gerçekten özgür büyüyor ve akıllarına eseni yapıyorlar. Babasının ölümünden hayli sonra, 16 Şubat 1920 tarihinde, çok satan gazetelerden Daily Mirror’a manşet oluyor Virginia, kardeşi Adrian ve Cambridge’li üç arkadaşıyla. O sırada yirmi sekiz yaşında olan Virginia’nın önerisiyle Habeş imparatoru ve maiyeti kılığına girerek İngiltere’nin en büyük savaş gemisi Dreadnought’ta resmi bir törenle ağırlanıyorlar. Virginia ustaca yapılmış makyajı ile Habeş prensi kılığında ertesi gün gazetelerin manşetlerinde yer alıyor.

    Son derece kültürlü, entelektüel insanlar arasında büyüyor Virginia Woolf. Dönemin ünlü yazarları evlerine konuk oluyor. Ancak Stephen ailesi gibi aydın bir ailenin mensubu olmak bile Woolf’un bazı engellemelere maruz kalmasını önleyemiyor. Dönem, kadınların birey olarak görülmediği ve erkeklere tanınan hakların pek çoğundan mahrum bırakıldıkları bir dönem; İngiltere’deki iki ünlü üniversite, Cambridge ve Oxford, erkek öğrencilere tanıdıkları hakları kız öğrencilerden esirgiyorlar. Büyük bir eğitim eşitsizliği söz konusu. Oxford Üniversitesi kadınları ancak 1920 yılında kabul etmeye başlıyor, Cambridge ise kadınlara ayrı bir diplomayı uygun görmüş; kadınlar, “Titular” denilen diplomayı alıyor ama ayrıcalıklarından yararlanamıyorlar. Devlet memurluğu sınavlarına girmeye bile ancak 1926 yılında hak kazanıyorlar. Woolf’un feminist olmasının temelinde bu ayrımcılığa duyduğu öfkenin yattığını savunuyor Mîna Urgan, onun üzerine yazdığı inceleme kitabında.

    Dönemin kadın ve erkeğe ayrımcı bakışını vurgulamak üzere bir hikâye anlatıyor Virginia; Shakespeare’e bir kız kardeş yaratıyor, onun gibi dâhi Judith. Doğal olarak Judith ağabeyi gibi okula gidemiyor, kitap okumasına izin verilmiyor. Annesinden azar işitip babasından dayak yiyor. On yedi yaşında evlenmesini istediklerinde evden kaçarak Londra’ya gidip bir tiyatroya girmeye çalışıyor ancak kadın rollerini erkekler oynadığından bunu başaramıyor, tiyatrodan kovuluyor. Sokaklara düşüp bir erkeğin metresi oluyor. Bir süre sonra hamile kaldığında da çareyi intihar etmekte buluyor. Bütün bunları sadece kadın olduğu için yaşıyor.
    Virginia Woolf son derece haklı bir biçimde feminizmi savunuyor. Ancak bunu yaparken nedense kadınların tümünü savunmuyor. Bunda belki ait olduğu sınıfın etkisi var. Sanatçı ya da yazar kadınların sorunlarına eğiliyor daha çok. Bütün kadınların sorun yaşadığını görmezden geliyor. Oysa o dönem kadınları bugünle karşılaştırılamayacak kadar zor bir hayat içindeler; tek başlarına yolculuğa çıkamıyorlar, istedikleri erkekle evlenme hakları yok, her durumda ailelerine bağımlı yaşamak zorundalar, erkeklere tanınan eğitim özgürlüğü onlardan esirgeniyor. Woolf ise sadece kadın yazarların daha özgür, kendi adlarıyla ve kendileri olarak yazabilmesini savunuyor, bunun için çaba gösteriyor. Nedense kadın yazar ya da sanatçıların yaşadığı sorunların genel durumdan soyutlanamayacağını dile getirmiyor.

    Ruh halleri son derece karışık bir kadın Virginia... Belki karışık demek yeterli gelmeyecek; aklını yitiriyor zaman zaman, üstelik bu kısa süreli olmuyor. İlk delilik nöbetini annesinin ölümünden sonra yaşayan Woolf daha sonraları özel hastanelerde yatmak zorunda kalıyor. 1904 yılındaki nöbeti esnasında bir pencereden atlıyor ancak kurtuluyor. Evlendikten bir yıl sonra ise gene bunalıma girip bir tüp dolusu hap içerek intihar etmek istiyor. Evde bakılması son derece güç bir hasta Virginia Woolf; üç dört kadın onunla baş edemeyince iki yıl boyunca hastanede tedavi ediliyor. Daha sonraları da ağır nöbetler yaşayacak; 1936 yılında, “1913’ten beri uçuruma hiç bu kadar yaklaşmamıştım” yazacak güncesine.

    Ancak bütün bunlara, hastalığının farkında olmasına ve kendi matbaalarında Freud’un yazılarını yayınlamalarına rağmen psikanalize karşı alaycı bir tavır içine giriyor ve asla psikolojik tedaviye yanaşmıyor. Woolf üzerine yazan bazı yazarlar onun deliliğini ısrarla görmezden gelirken bazıları ise düş gücünü deliliği ile bağdaştırıyor ve tedavi edilseydi bu gücü kaybedeceğini de savunuyor.

    Virginia Woolf’un evliliği, günümüzde “formalite” olarak nitelendirilen evliliklerden. Cinselliğe soğuk bakması nedeniyle eşcinsel olarak bilinen bir yazarın evlilik teklifini hemen kabul ediyor. Lytton Strachey, adını yaşadıkları mahalleden alan ve aydınlar grubu olarak bilinen Blooms grubuna dâhil bir aydın. Ancak Strachey teklifinin kabul edilmesinden hemen sonra pişmanlık duyarak geri çekiliyor. Bir mektupla durumu açıkladıktan sonra, eskiden beri Virginia’ya âşık olduğunu bildiği bir başka erkeğe mektup yazarak Virginia’yla evlenmesini öneriyor. Leonard Woolf o sırada Seylan’da çalışıyor ancak Virginia onunla evlenmek isterse ilk vapurla döneceğini belirtiyor.

    Evlilikleri sıra dışı… Bir kadın ve erkeğin arasında yaşanabilecek, yaşanması gereken ilişkilerden uzak yaşıyor, mutsuz denemelerden sonra arkadaş ya da dost olarak evliliklerini sürdürmeye karar veriyorlar. Bunu bilinçli şekilde konuşarak mı yapıyorlar yoksa evliliğin doğal akışında mı ortaya çıkıyor bilinmez ama Virginia ve Leonard Woolf iki iyi dost olmayı başarıyor, yazarın ölümüne kadar öyle kalıyorlar. Hatta Virginia Woolf, eşi ve kendisini İngiltere’nin en mutlu çifti sayıyor.
    Virginia Woolf’un yazar olarak ünlü olmadığı o yıllarda Leonard Woolf sırf eşinin yazılarını yayınlamak amacıyla elle çalışan bir matbaa makinesi ediniyor. Hogart Press önceleri sadece Virginia Woolf’un ve dönemin bazı yazarlarının kitaplarını basarken daha sonra büyüyor ve sadece İngiltere’de değil Avrupa’da tanınan yazarların da kitaplarını yayınlıyor.
    “Evet, ben, istediğini yazmakta özgür tek kadınım İngiltere’de” cümlesi, Woolf’un ne kadar mutlu olduğunu anlamaya yetiyor. Gerçekten kocası, dehasına yürekten inandığı eşini yüceltmeyi misyon ediniyor kendine. Editörü, hayat arkadaşı, yayıncısı… Woolf hayata veda ettikten sonra da onun yazılarını basmayı ve onu korumayı sürdürüyor.

    Hayal ettiği lezbiyen ilişkilere romanlarında değiniyor Virginia Woolf. Ancak hayallerinde bile temkinli. Birbirine âşık kadın karakterler öpüşmekten ileri gitmiyor. Gerçek hayatta yaşadıklarının da öyle olduğu sanılıyor. Büyük aşkı, dönemin tanınmış yazarlarından Vita Sackville-West ile ilişkisi de platonik sayılabilecek düzeyde kalıyor yeğeni Quentin Bell’e göre. Vita’nın güzelliğinden etkilenmesine, onu bir yarış atına ya da geyiğe benzetmesine rağmen cinsel yönden fazla ileri gitmekten kaçınıyor. “Bedeni ve duygularıyla değil beyniyle sevişiyor” Vita’nın ifadesine göre.

    “Sıradan okuyucu” tanımlamasını uygun görüyor kendine Virginia Woolf. Bu isimle eleştiri yazıları yazıyor birçok dergide. Kendini sıradan okuyucu olarak tanımlaması, Dr. Johnson’a dayanıyor; “Sıradan okuyucularla aynı görüşleri paylaşmak beni sevindirir; çünkü edebiyat alanında kimin onurlandırılacağı, sıradan okuyucunun yazınsal önyargılarla bozulmamış olan sağduyusu sayesinde belirlenir genellikle.” Oysa o hiç de sıradan bir okuyucu sayılmaz; elli yaşlarındayken, yirmi yıl daha yaşarsa “çalışkan bir böcek gibi” hiç durmadan kitap okumak istediğini yazıyor güncesine. Üstelik sadece İngilizce değil Fransızca bildiği için Fransız edebiyatını da takip ediyor. Hatta İngilizceye çevrilmeye başlayan Rus romanlarına ilgi duyup Rusça öğrenmeyi bile düşünüyor.

    Akademisyen olmamasının etkisinden midir bilinmez, Woolf’un eleştiri yazılarında öğretmenlik ya da çokbilmişlik edasına rastlamak mümkün değil. Öğreten değil anlatan olmayı tercih ediyor Woolf; üstelik bunu yaparken son derece hoşgörülü davranıyor. Oysa güncesinde aynı tavır gözlenmiyor. Makalelerinde bir başyapıt olarak nitelediği Ulysses’in yazarı James Joyce’u, kendini yetiştirmiş bir aşağı sınıf mensubu olarak görüp ergenlik sivilcelerini kaşıyan bir yeni yetmeye benzetiyor, Ulysses’i ancak iki yüz sayfa okuyabildiğini ve sözle ifade edemeyeceği kadar sıkıntı hissettiğini yazıyor. Kıskanıyor Woolf; kendisi Jacob’s Room’u yazarken “Herhalde Mr. Joyce benim yaptığımın daha iyisini yapıyor” notunu düşüyor güncesine. Dönemin ünlü yazarlarından Katherine Mansfield hakkında da iyi şeyler düşünmüyor Woolf, ama bunu ancak Mansfield’in ölümünden sonra itiraf ediyor; “Onun yazdıklarını kıskanıyordum… ömrümde kıskandığım tek yazılardır onlar.” Pişmanlık duyuyor bir nevi; onunla aralarında ortak bir yan olduğuna inanmaktadır ancak dostluk kuramamıştır.
    Sanat tarihçisi ve ressam dostu Roger Fry hakkında uzun bir kitap yazan Woolf güncesinde Fry’ın resimlerini, balolarda kimsenin dansa kaldırmadığı çirkin kızlara benzetiyor ve ekliyor; “Kötü resimler satılmaz!”

    Bunun yanında son derece esprili bir dille eleştiriyor zaman zaman Woolf. Yakın dostu şair T. S. Eliot’ın bir bankada çalışmasına gönderme yaparak şöyle diyor; “Ne yazık ki Tom, bir bankada kalacağına şair olmaya kalktın. Şimdi İngiltere Bankasının müdürü olabilirdin!”

    Özel hayatındaki tavırlarıyla da zaman zaman şaşırtıyor Woolf; T. S. Eliot’ın akıl hastası eşine karşı takındığı tavır anlaşılır gibi değil; “Öyle parfümlü, öyle pudralı, öyle bencil, öyle sağlıksız, öyle güçsüz ki neredeyse kusacaktım!” Londra sokaklarında gezmeye çıkarılan bir geri zekâlı grubu iğrenç bulup buyuruyor; “Bunları mutlaka öldürmek gerek!”

    İlginç bir şekilde Yahudilerden de nefret ediyor Virginia Woolf; oysa sevgili kocası bir Yahudi. Evlenmeden önce eşinin ailesiyle tanışan Woolf, “Yahudi sesini sevmiyorum, Yahudi gülüşünü sevmiyorum” yazmaktan kaçınmıyor. Ancak bu bakış açısı Yahudi düşmanlığıyla bir döneme damgasını vurmuş olan Hitler’den nefret etmesini engellemiyor. 1936 yılında komünist bir dergide yayınlanan makalesi yüzünden Nazi şeflerinden Himmler’in kara listesine giriyor.

    Ruhsal sıkıntılar, krizlerle dolu yaşam 1941 yılında intiharla sona eriyor. Virginia Woolf ceketinin ceplerini taşlarla doldurarak ırmağın sularına kendini bırakıyor...
  • 140 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Kesinlikle okunması gereken eserlerden biri.
    Yeraltından notlar-Alıntılar

    "Tek başımayım, ama onlar hep birlik."

    ***

    Kimseyle konuşmak istemezken
    birdenbire öyle değişiyordum ki, dairedekilerle
    yalnız konuşmak değil, artık arkadaşlık etmek
    istiyordum. Onlara karşı duyduğum soğukluk
    birden kayboluyordu. Kgkjhgk

    Bizim romantik, geniş bir
    adamdır, aynı zamanda madrabazın
    madrabazıdır...


    Bizde düşüşlerinin son
    basamağında bile ideallerini kaybetmeyen o
    "geniş yaradılışlılar"ın bu kadar çok olması da
    bu yüzdendir.


    Evet
    efendim, en kaşarlanmış ahlaksızların ruh
    bakımından son derece namuslu kalabilmeleri
    ancak bizde mümkündür. Tekrar ediyorum,
    romantiklerimiz arasından açıkgöz, düzenbaz
    (düzenbaz kelimesini iltifat olarak kullanıyorum)
    sık sık çıkıyor; gerçeklik duygusu, olumlu
    bilgileri birdenbire o derece kuvvetleniyor ki,
    şefleri şaşkına dönüyor, etrafın ağzı açık kalıyor.


    Evde en çok okumakla vakit geçiriyordum


    Okumak bana uygun tek
    dış etkiydi.


    Okumaktan
    başka yapılacak işim, gidecek tek yerim yoktu,
    çünkü çevremde saygıya layık, beni kendine
    çekebilecek bir meşguliyet bulamıyordum.


    Sarhoş değildim. Ama can sıkıntısı insanın
    başına böyle isterik haller sardırıyor! Yazık ki
    umduğum çıkmadı. Pencereden atılacak bir
    adam olmadığım anlaşıldı ve kimseyle
    dövüşemeden meyhaneden çıktım.


    O günkü çekingenliğim korkaklığımdan değil,
    hudutsuz gururumdan geliyordu. Gözümü
    korkutan ne subayın on verşok boyu, ne
    dayağın acısı ne de pencereden atılmaktı; bunları
    göze alacak kadar maddi cesaretim vardı, fakat
    manevi cesaretim yoktu.


    kalbim kâh durur gibi
    oluyor, kâh olanca hızıyla çarpmaya başlıyor,
    çarptıkça çarpıyordu!..


    Kim bilir ne
    âlemdedir adamcağız? Kimleri ezip duruyordur.


    Hayaller beni şu miskin sefahat âlemlerinden
    sonra daha çok sarar, daha tatlı gelirdi;
    pişmanlık, gözyaşları, beddualar, coşkun
    sevinçlerle dolardım. Bazen bütün varlığımı öyle
    baş döndürücü bir sarhoşluk, öyle dört başı
    mamur bir saadet kaplardı ki, kalbimde istihza
    duygusunun izi bile kalmazdı. Baştanbaşa inanç,
    ümit, sevgi kesilirdim. Çünkü o anlarda bir
    mucizeyle, dıştan gelecek bir yenilikle her şeyin
    açılıp genişleyeceğine, önümde hayırlı, güzel ve
    bilhassa tamamıyla hazır bir çalışma ufku (ne
    olduğunu tam olarak kestiremiyordum, ama
    önemli olan da tamamen hazır olmasıydı)
    açılacağına körü körüne inanırdım; yani
    neredeyse, beyaz bir at üzerinde, başımda defne
    çelengiyle dünyanın orta yerine çıkıveriyordum


    Kendimi hiçbir zaman ikinci derece bir rolde
    göremiyordum. Gerçek hayatta en sonuncu
    kademeye isyansız katlanabilmem bu yüzdendi

    Ya kahraman ya da çamurdan; ikisinin ortası
    yoktu. Beni mahveden de buydu zaten.


    Bu âlemlerde beni gece vakti sokağa
    sürükleyecek bir cazibe bulmasam gider miydim
    hiç?


    Hoş Setoçkin’e de ancak arada bir,
    aklıma estikçe, hayallerimden duyduğum saadet,
    bende insanlarla, bütün dünyayla hemen
    kucaklaşma isteği yarattığında gidiyordum; bu
    arzuyu gerçekleştirmek için hiç olmazsa kanlı
    canlı bir kişi olmalıydı.


    O kadar önemli olayları
    fark edemedikleri, insanı etkileyen, hayrete
    düşüren konulara ilgisiz kaldıkları için, ister
    istemez onları kendimden aşağı saymaya
    başladım.


    İğrenç derecede ahlaksızdılar.
    Ahlaksızlıkları gösteriş, yapmacık doluydu;
    elbette ahlaksızlığın arasında zaman zaman baş
    gösteren yapmacık bir kinizmle gençlik, tazelik
    de görünüyordu, ama bu tazelik dahi sevimsizdi,
    çünkü yaptıklarının hepsi yalana dayanıyor,
    yalana bürünüyordu.


    "Nasıl, korktun değil
    mi, korktun, tam manasıyla korktun!" diye kendi
    kendimi yerdim.

    Uygun bir an seçerek kendimi
    göstermeliydim; işte o zaman "Gülünçlüğüne
    gülünç ama zekâsına diyecek yok!" diyecekler
    ve... ve sonra da... Sonra hepsinin canı
    cehenneme!...



    Bazen yüreğimin ta derinlerine zehir gibi acı
    veren bir düşünce saplanıyordu:



    Bir an yalnız kaldım. Dağınık bir sofra, yemek
    artıkları, yerde kırılmış bir kadeh, şarap
    döküntüleri, sigara izmaritleri arasında kafamda
    bir sersemlik, heyecan, kalbimde dayanılmaz bir
    ıstırapla dikiliyordum; üstelik yanımda her şeyi
    görüp duyan ve meraklı gözlerini bana dikmiş
    bir garson da vardı.


    Oraya!.. diye bağırdım. Ya hepsi
    ayaklarıma kapanarak dostluğumu kazanmak
    için yalvaracaklar ya da... ya da Zverkov’u
    tokatlayacağım!



    — Al işte şimdi gerçekle yüz yüze geldin, diye
    mırıldanıyordum. Bu ne senin Como’yu bırakıp
    Brezilya’ya giden Papan, ne de Como
    Gölü’ndeki balo!



    ‘Çökmüş yanaklarıma, üstümden
    dökülen şu partallara bak! Senin yüzünden her
    şeyimi, istikbalimi, saadetimi, sanatımı, sevdiğim
    kadını hepsini kaybettim. İşte silahlar. Ben
    silahımı boşa atıyor ve... ve seni affediyorum!’
    Bunu söylerken havaya ateş edip ortadan
    kaybolurum..."



    O aralık tesadüfen aynada kendimi gördüm.
    Karmakarışık saçlarım, altüst olmuş sapsarı,
    haşin, çirkin yüzümü son derece iğrenç buldum.
    "Pekâlâ, varsın öyle olsun." diye düşündüm,
    "Beni çirkin bulursa daha memnun olurum..."



    O anda, aşkın olmadığı yerde olanca
    kabalığı ve hayasızlığıyla başlayan fuhşun
    manasızlığını ve örümcek misali iğrenç bir şey
    olduğunu apaçık görebiliyordum.


    Peki, hastanede ölmek daha mı iyi sanki?
    — Hepsi bir değil mi? Hem durup dururken ne
    diye öleyim?
    — Şimdi ölmezsen bile sonunda olacağı bu.
    — O zaman düşünürüz...


    Hepsi olmaz, doğru; gene de evlilik
    buradaki hayatından daha iyidir.
    Kıyaslanmayacak derecede iyidir. Hele aşk
    olduktan sonra saadetsiz yaşanabilir. Hayat,
    kederiyle, acısıyla da güzeldir. Yaşamak nasıl
    olursa olsun arzu edilir. Halbuki burada...
    çirkeften başka ne var? Üf!



    Hem de kadınla erkek bir olmaz. Aralarında
    dağlar kadar fark var. Ben böyle yerlerde
    istediğim kadar kirleneyim, gene de kimsenin
    esiri olmadığımdan canım isteyince çeker
    giderim. Bir silkinişte üzerimde tek bir leke
    kalmaz, tertemiz olurum. Ama sen öyle değilsin.
    Sen esirsin. Evet, esir! İraden dahil, her şeyini
    teslim ediyorsun. İlerde zincirlerini koparmak
    istesen de elinden gelmez: Bunlar seni gitgide
    daha sıkı, kıskıvrak bağlar. Bu zincirlerin ne
    melun olduklarını gayet iyi bilirim. Sana daha
    başka şeylerden bahsetmeyeceğim, muhtemelen
    anlayamazsın zaten; söyle bakalım: Şu patrona
    borçlu musun? Gördün mü!



    İyilik bunun neresinde? Demin seninle... birleştik...
    Ama birbirimize tek kelime söylemedik; daha
    sonra sen de, ben de vahşiler gibi gözlerimizi
    dikerek birbirimize bakmağa başladık. Sevişmek
    bu mu? İnsanlar böyle mi birleşmeli? Buna
    rezaletten başka ne denir, rezalet işte!


    Bak Liza, sana kendimden bahsedeyim.
    Küçükken benim de ailem olsa, şimdiki gibi
    olmazdım. Bunu sık sık düşünüyorum. Bir
    ailenin hayatı ne kadar kötü gitse, gene de ana
    baba insana düşman, yabancı olmaz. Yılda bir
    olsun sevgi gösterirler. Hiç olmazsa o zamanlar
    bir yuvan olduğunu anlarsın. Ben ailesiz
    büyüdüm; belki de ondan böyle... duygusuz
    oldum.


    Bilmem, öyle işte Liza. Bir baba tanırdım,
    yüze gülmez, sert bir adamdı, ama kızının
    önünde diz çöker, ellerini ayaklarını öper, seyre
    doyamazdı. Kızı baloda dans ederken
    adamcağız beş saat aynı yerde gözlerini ona
    dikip hayran hayran seyrederdi. Kızının
    sevgisiyle aklını bozmuştu. Kızı eğlenceden
    sonra yorgun düşer uyur; babası uyanarak gider,
    mışıl mışıl uyuyan yavrusunu öpüp koklar, onu
    kutsardı. Kendisi yağlı elbiseyle gezer, kimseye
    zırnık koklatmazdı, fakat son parasını bile kızına
    harcar, pahalı hediyeler alırdı; beğendirince de
    sevincinden deli olurdu. Babalar, kızlarına
    daima annelerden daha düşkün olur. Bazıları
    kızlarını evlerinde prensesler gibi yaşatırlar!
    Zannederim, kızım olsa kocaya vermezdim.



    Namuslu
    insanlar fakirken de iyi yaşıyorlar



    Hatta acılı zamanlar bile
    iyidir, zaten acısız insan mı var?

    Aşkın insana böyle şeyler
    yaptırdığını, insanın sevdiği kimseyi üzmekten
    hoşlandığını bilir miydin?



    Bir de kavgadan sonra barışmak, sevgiliden özür
    dilemek ya da onu affetmek ne doyulmaz
    zevktir!


    Aşk kutsal bir sırdır


    Ortada aşk
    olduktan, sevişerek evlendikten sonra bu sevgi
    niçin sönsün? Bunu devam ettirmenin çaresi
    bulunamaz mı? Çaresiz haller pek nadirdir.
    Kadının kocası iyi kalpli, namuslu bir adamsa
    aşk niçin geçsin?



    Bazı kimseler
    çocuğu yük sayar, kim demiş bunu? Çocuk
    dünyanın en büyük saadetidir

    Küçük çocukları
    sever misin Liza?

    Düşün bir kere,
    şöyle pembe, minicik bir oğlan memeni emiyor;
    hangi erkek, kucağında evladını tutan karısına
    karşı kalbinde kötülük besleyebilir!



    Karıkoca
    ve çocuk tam bir saadet tablosudur. O anların
    hatırı için neler affedilmez.


    Siz şey... kitap gibi konuşuyorsunuz.

    Bu sözleri yüreğimi sıkıştırmıştı. Beklediğim
    bu değildi. Liza’nın alaycılığının, utangaç, kalbi
    temiz insanların, ruhlarına paldır küldür, izin
    almadan girmek isteyenlere karşı gururlarını
    korumak ve bir çeşit çekingenlik perdesinin
    ardına gizlenip hislerini açık etmemek için
    başvurdukları sıradan bir son çare olduğunu
    anlayamamıştım. Halbuki o alaylı sözleri
    söyleyinceye kadar geçirdiği kararsızlıktan,
    ürkeklikten bunu tahmin etmeliydim. Fakat
    edemedim işte ve kötü bir duyguya kapıldım.



    E yeter, bırak ama Liza, ne kitabından
    bahsediyorsun; anlattıklarımla hiç ilgim olmadığı
    halde bana dokundu. Hoş pek de ilgisiz
    sayılmam ya. Tüm bunlar yüreğime dokundu
    işte... Yoksa, yoksa sen bunalmıyor musun
    burada? Anlaşılan hayır, alışkanlığın büyük
    tesiri var! Alışkanlığın insanı ne hallere
    getirdiğine şaşmamak mümkün değil doğrusu.
    Yoksa ciddi olarak, hiç ihtiyarlamayacağını, hep
    böyle genç, güzel kalacağını, seni sonsuza dek
    burada tutacaklarını mı sanıyorsun? Buranın
    çirkefliğinden bahsetmiyorum artık... Yalnız
    şimdiki hayatına dair şu kadarını söyleyeyim:
    Genç, cazibeli, sevimli, iyi kalpli, hassas bir
    kızsın; fakat biliyor musun, demin kendime
    gelince burada, yanında bulunmaktan tiksinti
    duydum! İnsan buraya ancak sarhoşken
    düşebilir. Halbuki başka bir yerde
    karşılaşsaydık, sen de namuslu insanlar gibi
    yaşasaydın, seninle yalnız gönül eğlendirmek
    yerine, basbayağı âşık olabilirdim. seni bekler, önünde diz çökerdim; sana nişanlım
    gözüyle bakar, bunu kendim için büyük bir şeref
    bilirdim. Hakkında fena düşünmeye cesaret
    edemezdim. Halbuki burada bir ıslığımla istesen
    de istemesen de peşimden geleceğini biliyorum,
    çünkü burada ben değil, sen benim keyfime
    uymak zorundasın. Bir köylü bile rençperliğe
    kiralanırken ömrünün sonuna kadar
    satılmadığını, bir müddet sonra gene serbest,
    başına buyruk olacağını bilir. Peki senin
    kurtuluşun ne zaman? Bir de şunu düşün:
    Buradakilere teslim ettiğin, sattığın nedir, bilir
    misin? Ruhunu; dilediğin gibi kullanmaya
    hakkın olmayan ruhunu da vücudunla birlikte
    satıyorsun! Rasgele bir sarhoşun, aşkını kepaze
    etmesine göz yumuyorsun


    Peki senin
    kurtuluşun ne zaman? Bir de şunu düşün:
    Buradakilere teslim ettiğin, sattığın nedir, bilir
    misin? Ruhunu; dilediğin gibi kullanmaya
    hakkın olmayan ruhunu da vücudunla birlikte
    satıyorsun! Rasgele bir sarhoşun, aşkını kepaze
    etmesine göz yumuyorsun.


    Aşk! Aşk her şeydir;
    en kıymetli elmastan üstündür, bir kızın tek
    servetidir aşk!


    Bu aşk için ruhunu veren, ölümü
    göze alanlar vardır. Ya senin aşkının değeri ne?


    Ya senin aşkının değeri ne?

    Tependen tırnağına kadar satılıksın, aşkını
    aramak gereksiz; bunsuz da her şey mümkün
    oluyor. Bir genç kız için bundan ağır hakaret
    olamaz, anlıyor musun


    Bir düşün, burada hayatını
    ne uğruna mahvediyorsun?



    Peki, ama sizleri
    beslemelerinin sebebi ne? Namuslu bir kızın
    burada bir lokma bile boğazından geçmez,
    çünkü neden yemek verildiğini hemen anlar.



    Kimsenin senden yana çıkacağını da
    umma; patrona şirin görünmek için hep birlikte
    seni gagalarlar, çünkü buradaki herkes, vicdanı,
    acıma duyguları çoktan silinmiş birer esirdir. Bu
    çamura bulanmış mahlûkların hakareti de
    dünyanın en adi, en iğrenç hakaretidir. Sağlığını,
    gençliğini, güzelliğini, ümitlerini, sahip olduğun
    her şeyi körü körüne bir sadakatle buraya
    verecek, yirmi iki yaşında otuz beş gibi
    görüneceksin; bir hastalık kapmamışsan, gene
    Tanrı’ya şükret. Belki bugün, ağır bir iş
    yapmadığını, rahat yaşadığını düşünüyorsun







    Senin de tıpkı onun gibi
    olacağına inanmıyorsun, değil mi? Ben de
    inanmak istemezdim, ama kim bilir, belki o tuzlu
    balıklı kadın da sekiz on yıl önce memleketin bir
    köşesinden buraya taze, tertemiz, melekler gibi
    saf gelmişti; kötülük nedir bilmez, konuşurken
    yüzü kızarırdı. Belki senin gibi gururlu, alıngan,
    başkalarına benzemeyen, kraliçeler gibi bakan
    bir kızdı; gönlünü vereceği ve onu sevecek
    erkeğiyle birlikte kendisini tam bir saadetin
    beklediğini sanıyordu. Sonu nasıl çıktı, görüyor
    musun? Bu saçı başı perişan, sarhoş kadın,
    balığı kirli basamaklara vururken, baba evinde
    geçirdiği temiz yılları, okula giderken yolunu
    gözleyip onu ömrünün sonuna kadar
    seveceğine, bütün geleceğinin ona bağlı
    olduğuna, birbirlerini sevmekten asla
    vazgeçmeyeceklerine, büyür büyümez onunla
    hayatını birleştirmeye yeminler eden komşunun
    oğlunu aklından geçirmiştir belki.



    İçimde durmadan kabaran, dinmek bilmeden
    sızlayan bir şey vardı. Eve son derece huzursuz
    döndüm. Ruhumda, cinayet işlemişim gibi bir
    ağırlık vardı.
    Liza’




    Dün geceden aklımda
    kalan en kuvvetli intiba, kibrit çaktığım zaman
    beti benzi uçmuş, ıstırapla buruşmuş yüzü,
    kederli bakışıydı. Çarpık gülümsemesi ne
    zavallı, ne gayritabiiydi o anda! Ama Liza’yı on
    beş yıl sonra da o zavallı, çarpık, lüzumsuz
    gülümsemesiyle hatırlayacağımı henüz
    bilmiyordum.

    "Gelecek, mutlaka gelecek!" diye bağırıyordum.
    "Bugün olmazsa yarın gelecek; ne yapar eder,
    bulur! Şu temiz kalplerin romantikliğine lanet
    olsun! O ‘kirlenmiş, hassas ruhlar’ın iğrençliği,
    ahmaklığı, darlığı yok mu! Halbuki
    anlaşılmayacak nesi var, nesi?.." İşte tam burada
    büyük bir şaşkınlıkla duruyordum.


    Büyük bir şaşkınlıkla duruyordum.
    "Bir insanın hayatını istediği yola sokmak için
    ne kadar az söz, ne cılız (hem de yapmacık,
    kitaptan alma, uydurma) bir idil kâfi geldi!" diye
    düşünüyordum, "İşte bakirelik budur! Tam
    manasıyla işlenmemiş bir toprak!"

    "Aşkını anlamadığımı mı sandın
    Liza?"

    artık
    benimsin, bütün temizlik ve güzelliğinle benim
    eserimsin, sevgili karımsın.

    Evime hür, başın dik olarak,
    Evimin kadını olarak gir!

    aptal, aptal, aptal, aptal,
    aptal!


    — Birisi sizi istiyor; dedi ve yana çekilerek
    Liza’ya yol verdi. Odadan çıkmak istemediği
    belliydi; bizi alayla süzüyordu.

    Evime hür, başın dik olarak

    İnsan hem fakir, hem
    asil olabilir. Şey... çay içer misin?

    Bunun nasıl bir kadın
    olduğunu bilemezsin... O... her şeydir! Belki
    aklından kötü düşünceler geçiyor... Ama onun
    nasıl bir kadın olduğunu bilemezsin!..

    Mesele bundan ibaret,
    yoksa sen oraya seni kurtarmak için geldiğimi
    mi sandın? Böyle mi düşündün? Böyle mi ha?

    Kurtarmakmış! diye devam ettim. Neden
    kurtaracakmışım seni? Belki ben senden de
    fenayım. Niye o gün karşına geçmiş maval
    okurken suratıma, "Ya senin ne işin var burada?
    Ahlak hocalığı taslamaya mı geldin?" diye
    haykırmadın? O gün bütün istediğim, bir kuvvet
    gösterisi yapmaktı; seni ağlatıp ezmekten,
    buhrana sürüklemekten başka düşündüğüm
    yoktu. Ama miskin, mendeburun biri olduğum
    için dayanamadım, korktum ve şeytan bilir
    hangi sebepten sana adresimi verdim.

    Hepinizin
    yerin dibini boylamanız, işte o kadar!


    Huzur,
    sükûnet istiyorum ben. Beni rahatsız etmesinler
    diye bütün dünyayı bir kapiğe satarım.

    Miskin kocakarılar gibi, karşında
    gözyaşlarımı tutamayışım yüzünden de
    affetmeyeceğim seni! Şu anda itiraf ettiklerim
    yüzünden de s e n i affetmeyeceğim! Evet sen,
    yalnız sen, bütün bunların hesabını vereceksin,
    çünkü karşıma sen çıktın, çünkü ben alçağın
    biriyim, yeryüzündeki solucanların en iğrenci,
    en gülüncü, en miskini, en ahmağı, en
    kıskancıyım; gerçi diğerlerinin de benden daha
    iyi tarafları yok, ama gene de hiçbir şeyden
    utanmıyor şeytan alasıcalar! Halbuki ben ömrüm
    boyunca en ufak bir bitten bile fiske yerim;
    benim karakterim de bu işte! Bunların hiçbirini
    anlamasan da bana vız gelir! Senin orada
    mahvolup gitmen de vız gelir!


    İnsan hayatta bir kere,
    o da buhrana tutulunca, olduğu gibi içini
    döker!.. Daha ne istiyorsun? Bu olanlardan
    sonra hâlâ ne diye karşıma dikilmiş canımı
    sıkıyorsun, neden çekip gitmiyorsun

    Liza, beni tahmin ettiğimden daha çok
    anlamıştı. İçten seven her kadının hemen fark
    edeceği şeyi, karşısında bedbaht birisi olduğunu
    anlamıştı.


    Birden oturduğu sandalyede doğrularak içten
    kopan bir taşkınlıkla bana atılmak istediyse de,
    hâlâ benden çekindiği için daha fazla
    yaklaşmaya cesaret edemedi ve durduğu yerden
    çekingen, ürkek bir halle ellerini uzattı... O anda
    içimde bir şey kopmuştu sanki. Liza birden bana
    doğru atıldı ve boynuma sarılıp ağlamaya
    başladı. Ben de kendimi tutamadım ve daha
    önce hiç ağlamadığım kadar, katıla katıla
    ağlamaya başladım...

    hükmetmek, sahip
    olmak arzusunun, sırf kızın yüzüne bakmaktan
    utandığım için alevlendiğine eminim.
    Gözlerimde şehvet parıltıları belirdi, Liza’nın
    ellerini hızla sıktım. Ondan son derece nefret
    ettiğim halde öyle arzu duyuyordum ki! Bu iki
    duygu birbirini körüklüyordu. Bir çeşit intikam
    duygusuydu neredeyse!.. Liza’nın yüzünde önce
    şaşkınlık, hatta biraz da korku belirdi, ama bu
    sadece bir an sürdü. Coşkunluk ve tutkuyla bana
    sarıldı.

    Yeraltı
    hayallerimde bile aşkı nefretle başlayan ve
    manevi zaferimle biten bir mücadeleden başka
    şekilde kuramıyordum, ama dize getirdiğim
    varlığı ne yapacağımı hiç bilemedim. Kadını
    canlandıran, onu uçurumun dibine kadar
    yuvarlanmaktan koruyarak yeniden doğmasını
    sağlayan biricik kuvvetin aşk olduğunu
    biliyorum, ama manevi varlığım o derece
    bozulmuştu ve "canlı hayattan" o kadar
    uzaklaşmıştım ki, demin bana "dokunaklı sözler"
    dinlemeye geldiğini sanıp kızı rezil etmeye
    kalkmamın da, dokunaklı sözler dinlemeye
    değil, bana olan sevgisi yüzünden geldiğini
    anlayamamamın da garipsenecek yanı yok
    bence


    Bir an önce ondan
    kurtulmak istiyordum. "Sükûnet"e kavuşmayı,
    yeraltımla baş başa kalmayı istiyordum.
    Alışmadığım "canlı hayat", beni öyle bir
    sıkıştırmıştı ki, soluğum kesilecek gibi oluyordu.


    Az kalsın şu anda bile yalan söyleyecek, bu
    hareketi kazara, kendimi bilmeden,
    düşüncesizliğimden yaptığımı yazacaktım. Fakat
    yalan istemiyorum artık; bu yüzden açıkça
    söylüyorum ki, avucunu açıp para sıkıştırmamın
    tek nedeni... kötülüğümdür. Bunu daha Liza
    paravanın arkasındayken ve ben odanın içinde
    aşağı yukarı dolaşırken düşünmüştüm. Yalnız
    şunu da söylemeliyim: Bu kötülüğü bile isteye
    yapmıştım, ama içimden, kalbimden
    gelmediğine, muzır kafamın işi olduğuna
    eminim. Merhametsizliğim o kadar yapmacık,
    zoraki, sadece kafa mahsulü ve kitap gibiydi ki,
    yaptığıma bir dakika bile dayanamadım; önce
    yüzünü görmemek için kendimi bir köşeye
    attım, sonra utanç ve ümitsizlikle Liza’nın
    peşinden koştum. Antre kapısını açıp dinledim.



    uzaklaşmamış olmalıydı.
    Sokak sessizdi; hızını artıran ve dimdik yağan
    kar, beyaz bir çarşaf gibi tenha sokağı,
    kaldırımları örtmüştü. Yollarda tek bir canlı
    yoktu, etrafta çıt çıkmıyordu. Hüzün dolu sokak
    fenerleri boş yere göz kırpıyordu. Kavşağa
    kadar iyi yüz adımlık mesafeyi koşarak
    geçtikten sonra durdum.


    "Ne yana gitti? Hem ne diye peşinden
    koşuyorum? Niçin? Önünde diz çöküp
    pişmanlık gözyaşları dökmek, ayaklarını öpüp
    affedinceye dek yalvarmak için mi?" Evet, bunu
    istiyordum; göğsüm parçalanacak gibiydi ve o
    anı asla ama asla soğukkanlılıkla
    hatırlayamayacağım. "Fakat ne lüzumu var?"



    "Belki hemen yarın, sırf bugün
    ayaklarını öptüğüm için ondan nefret etmeyecek
    miyim? Onu mesut edebilir miyim hiç? Bugün
    belki de yüzüncü olarak değerimi anlamadım
    mı? Hayatını cehenneme döndürmez miyim
    kızın?"



    "Hakaretin silinmemesi onun için daha
    iyi, değil mi? Hakaret en yakıcı, en azaplı duygu
    da olsa, bir arınmadır! Nasılsa yarın gene ruhunu
    kirletecek, kalbini kıracaktım. Fakat uğradığı
    hakaret artık asla içinden çıkmayacak; düştüğü
    batak ne kadar zorlu olursa olsun, ruhunu
    yükseltecek, kinle arındıracak olan da yine
    hakaretimdir... hımm... belki de bağışlar... İyi
    ama bütün bunların ona ne faydası olur ki?"



    Kolay elde edilmiş bir saadet mi,
    yoksa insanı yücelten ıstırap mı daha iyidir?


    zira hepimiz yaşamla
    bağını az ya da çok kaybetmiş, kör topal idare
    eden insanlarız.


    Peki neden bazen telaşa kapılır, kimi
    kaprisler, çılgınlıklar yaparız? İstediğimiz nedir?


    Kaprislerimiz,
    isteklerimiz yerine gelse bundan ilk biz zararlı
    çıkarız. Bize daha fazla serbestlik vermeyi,
    ellerimizi çözmeyi, hareket alanımızı
    genişletmeyi, üstümüzdeki vesayeti kaldırmayı
    deneyin bir... sizi temin ederim, o anda tekrar
    vesayet altına girmeye can atarız.


    Ben kendi hayatımda, sizin cesaret
    edemeyip yarıda bıraktığınız şeyleri sonuna
    kadar götürdüm, o kadar; üstelik siz
    tabansızlığınıza sağduyu diyor, böylece kendi
    kendinizi aldatarak avunuyorsunuz. Buna göre
    ben sizden daha "canlı"yım. Daha yakından
    bakın! Biz bugün "canlı"nın nerede yaşadığını,
    neden ibaret olduğunu, adını sanını bile
    bilmiyoruz. Bizi tek başımıza bırakın, elimizden
    kitapları alın o saat şaşkına döner, ne yana
    gideceğimizi, kimden yana çıkacağımızı, kimi
    sevip, kimden nefret edeceğimizi bilemeyiz.

    İnsan olmak, yani gerçek, kendi vücuduna
    sahip, kanlı canlı bir insan olmak dahi bize güç
    geliyor; bundan utanıyor, ayıp sayıyor, bildik,
    genel anlamda insan olmaya çabalıyoruz hep.
    Aslında biz ölü doğmuş yaratıklarız; zaten
    çoktandır canlı olmayan babalardan dünyaya
    geliyoruz ve bundan da gittikçe daha çok
    hoşlanıyoruz. Bundan zevk alıyoruz.

    Yakında.  
    ir kolayını bulup doğrudan doğruya fikir dölleri
    olarak dünyaya geleceğiz. Ama yeter bu kadar;
    daha fazla "Yeraltından" yazmak istemiyorum...

















    "
  • 168 syf.
    ‘’Çivisi çıkmış’’ diyebileceğimiz, kaosun hâkim olduğu, insanların kendilerini artık güvende hissetmediği post-endüstriyel bir toplum. Birkaç kişilik grupların çete halinde sokaklarda kol gezdiği bu ortamda, bir çete mensubu ve lideri olan Alex, anlatıcımız olarak bizi bu distopyanın içerisine davet ediyor. Kubrick, filme, kitapta bahsi geçen Süt Barı ile başlar. Burada yansıtılan kaos, aslında yazarın yansıtmak istediği kaotik toplumun güzel bir tercümesidir. İlk kez bu mekânda gördüğümüz Alex ve çete üyeleri, tamamıyla aynı kostümler içerisindeyken, şapkaları kişiliklerinin birer ipucu olarak birbirinden farklıdır. Süt Barı’nda uyuşturucu ile başlayan ve hırsızlık, adam tartaklama, tecavüz gibi eylemlerle devam eden sıradan gecelerden birinde Alex, işlediği cinayet sonrası kankalarının ihbarı ile kendisini aynasızların kucağında bulur. Girdiği hapishanede, kendisini özgürlüğe ulaştıracak bir yol ararken, devletin henüz deneysel aşamada olan suçlu ıslah tekniği olan ‘’Ludovico Tekniği’’nin gönüllü ilk deneği olacaktır.

    Bu deney, hepimizin bildiği Pavlov’un koşullandırma deneyinin bir benzeridir. Gerçekçi şiddet filmleri, Alex’i buna zorlayarak ardı ardına izletilirken, kahramanımızın damarlarındaki Ludovico adı verilen madde onun şiddete karşı gelecekteki tutumunu belirlemektedir. Alex, aynı zamanda Beethoven’a derin bir hayranlık besler. En sevdiklerinden biri olan Ludwig Van’ın Beşinci Senfonisi, bu filmlerden birinde kullanılmış olduğu için, deneyden sonra müziğe de şiddete benzer şekilde koşullandırılmıştır. Şiddet uygulamayı aklından geçirdiğinde kendisini ne kadar hasta hissediyorsa, çok sevdiği müzik de onda aynı hissi uyandırmaktadır. Özgür iradesi esaret altında bırakılan Alex’in sanattan feragat ettirilişi, yazar tarafından incelikle ifade edilmiştir. Çünkü sanat, özgürlük neredeyse oraya göç eder.

    “Tanrı iyilik mi ister yoksa iyi olma seçeneğini mi?” der hapishane Papazı. Kitabı, içinden seçeceğim tek bir cümle ile özetlemek isteseydim, o cümle bu cümle olurdu. Peki, ‘’Kötülüğü seçen bir insan, kendisine iyilik dayatılmış bir insandan bazı açılardan daha üstün olabilir mi?’’(s:84)

    Başka bir cümlede yine Papaz Alex’e hitaben: “…İyilik içten gelir 665532. İyilik seçilen bir şeydir. İnsan seçemediğinde insanlıktan çıkar.”der. (s:73)

    İnsanı insan yapan en temel vasıftan, özgür iradeden yoksun olan bir varlığı artık ‘’iyi’’ yahut ‘’kötü’’ şeklinde tanımlayamayız. Bu konuda, birbirinden farklı bakış açılarını anlatan en güzel bölüm ise şurasıdır: Papaz, Alex’in tamamıyla rehabilite olduğunun ispatlanması için düzenlenen ve üst düzey yetkililerin de bulunduğu gösteride Alex’in ahlaki seçim yapmaktan yoksun bir varlığa dönüştüğünü söylerken, yetkililer bunların birer ayrıntı, amacın tıka basa dolu hapishaneleri rahatlatmak ve suç oranını azaltmak olduğunu söyler.
    Alex ise birden cıyaklar: ‘’Ben, ben, ben. Peki ya ben ne olacağım? Yoksa sadece bir hayvan ya da köpek filan mıyım? Sırf bir otomatik portakal gibi mi olayım yani?’’(s:112)

    Olay örgüsüne geri dönecek olursak, Alex ‘’özgürlüğüne kavuşmuş’’, topluma kazandırılmıştır. Ailesinin evine gittiğinde odasının kiralandığını öğrenir ve orayı terk eder. Çetesi dağılmış, yapayalnız bir haldeyken geçmişte işkence ettiği yaşlı bir grup tarafından hırpalanmış, eski çetesinden olan Dim ve bir diğer çete lideri olan Billy ise grubu dağıtmaya gelen polisler olarak karşısına çıkmıştır. Yani devlet, çalışacak yaşa ulaştıklarında bu çocukları polis olarak bünyesine katarken, var olan şiddet eğilimini başka bir örnekle kendi lehine çevirmiştir. İki eski arkadaşı, ıssız bir alanda Alex’ten geçmişin intikamını keyifle aldıktan sonra onu terk etmiştir.

    Otomatik PortakalGeçmişte bir gece çetenin, bahçe kapısında ‘’YUVA’’ yazan bir eve girip, Otomatik Portakal isimli kitabın yazarı ve eşini hırpalayıp, sırayla kadına tecavüz edişinden yıllar sonra, Alex’in çaresizlik içerisinde çaldığı kapı yine bu kapı olur. Eşini o gece kaybetmiş olan ve Alex’i tanımayan bu adam, devletin suçluları ıslah amacıyla uyguladığı programın, bireyleri otomatik işleyen birer makinaya dönüştürdüğünü savunur. Bu düşünceyi topluma kanıtlayabilmek amacıyla, Alex’i Beethoven ile baş başa, bir odada kilitli bırakır. Şartlandırılması gereği müziğe tahammül edemeyen Alex, kendisini camdan atar. Hastanede, hipnopedya yöntemi ile Alex’in şartlandırılması geri döndürülür, üst düzey bir yetkili tarafından ziyaret edilir, küçük çaplı bir müzik şöleni akabinde Alex ve eski sapkın hayalleri ile film sonlanır.

    Tasvir edilen, ikincil hiçbir kazançları bulunmadığı halde uyguladıkları şiddetten zevk alan ve bu dürtüyü sorgulamayan bir gençliktir. Ergenlik dönemi, özellikle hormonların hakimiyeti altında olan ve çocukluktan yetişkinliğe geçmekte olan bireyin; devlet, aile gibi sosyal faktörler ile karar verme ve seçim yapma hakkının geri planda kaldığı bir dönemdir. Ludovico Tekniği ve ergenlik dönemindeki gençler arasında da bu bağlamda pekâlâ bir ilişki kurulabilir.

    Ama kötülüğün sebebini bulmaya çalışarak tırnaklarını kemirmeleri, kahkahadan kırılmama yol açıyor kardeşlerim. İyiliğin sebebini aradıkları yok, öyleyse niye tersini merak ediyorlar ki? (s:35)

    Kitabın filmde bahsedilmemiş olan son kısmında ise Alex kendisine yeni bir çete kurar. Fakat yetişkinliğe bir adım olarak değerlendirdiğim on sekiz yaşında, her şeyin farkında olarak kendisine yeni bir yol çizmeye hazırlanır. Bu son, Alex’in artık yetişkin olduğunun bilincine vardığı bir başlangıçtır.

    Şiddetin, bu gençler için, bizimle aynı şeyleri ifade edip etmediğini anlamak için şu birkaç alıntı değerli olabilir: ‘’…yıldızlar, sanki kavgaya katılmak isteyen bıçaklar gibi parlıyordu.’’(s:14)

    Ve Dim gökyüzüne bakarken:‘’Üzerlerinde ne var merak ediyorum. Yukarıda, öyle şeylerin üzerinde ne olur ki?’’ Onu sertçe dürtükleyip dedim ki: ‘’Hadisene geri zekalı piç kurusu. Onları boş ver. Herhalde buradaki gibi onlarda da hayat vardır, birileri bıçaklanıyor, birileri de bıçaklıyordur.’’(s:16)

    Türünün sıra dışı bir örneği, anlatımı ve kullanılan dil yönüyle diğer distopik eserlerden bir hayli farklı. Dost Körpe’nin çevirisini de başarılı bulduğumu söylemeden geçemeyeceğim.

    İncelemeyi, yine küçük kankamız Alex’in ağzından bir alıntıyla bitirmek gerekirse: “…Üstelik kötülük bireye özgüdür; sizlere, bana ve tek tabancalığımıza özgüdür ve bizleri yaratan bizim Tanrı’dır, hem de keyifle ve gururla yaratmıştır. Ama birey olmayan şeyler kötülüğe katlanamazlar, yani devlet ve yargıçlar ve okullar kötülüğe izin vermezler çünkü bireylere izin vermezler. Hem modern tarihimiz, bu büyük makinelerle savaşan cesur, küçük bireylerin öyküsü değil midir kardeşlerim? Bu konuda ciddiyim kardeşlerim. Ama yaptıklarımı sevdiğim için yapıyorum.”
    (s:35)
  • 44 syf.
    ·1 günde
    Spoiler Vardır!

    Kitaplardan ölesiye korkan sekiz yaşında bir çocuk Leopold...
    Annesi ve babası her doğum gününde ona bir kitap alır. Armağan paketleri artık Leopold'u hiç heyecanlandırmaz. Aksine hıçkırıklara boğulur açtığında.
    Bir gün anne ve babasına "Neden kitap okumak gerekir?" diye sorar. Aldığı yanıtları beğenmez. Veee evden kaçmaya karar verir. :)

    Eve yeniden döndüğünde yanında yaşlı bir adam vardır. Leopold bir değişim geçirmiştir, o eski Leopold değildir. Artık kitaplardan korkmayan bir Leopold'ur o.

    Acaba neler neler yaşamıştır da bu değişim kendiliğinden gerçekleşmiştir?
    Burası merak uyandırsın. :)

    Annesinin ve babasının yaşantıya dönük bir yanıt veremediği "Neden kitap okumak gerekir?" sorusuna, kitabın sonunda yaşlı adam neşeli bir kahkaha atarak yanıt verir:

    "Doğru, ben de sana yalan söyledim, ben bir denizci değil, bir gece bekçisiydim. Geceleri uyanık kalabilmek, sıkıntımı alt edebilmek için hep kitap okurdum. Denizi, kartpostalların dışında hiç görmedim, bundan sonra da göreceğim yok. (Çünkü gözleri görmüyor) Ama burada, bu bankta tek başıma ve karanlıkta otururken dünyanın tüm denizlerini görüyorum. Denizlerini ve okyanuslarını. Onları görüyor, tuzlu kokusunu duyuyor, tatlı esintilerini güçlü fırtınalarından ayırt edebiliyorum. Kendimi sanki bir yelkenlinin tepesinde dünyanın çevresini on sekiz kez dönmüş gibi hissediyorum."

    Kitapta başta Leopold olmak üzere anne ve babası bir değişim geçirir. Özellikle anne ve babasının geçirdiği değişimde yetişkinlere yönelik bir ileti vardır: Çocuğunuzu yakından tanıyıp sorunların nedenleri üzerinde durun!

    "Leopoldo annesinin yüzünün bir domates gibi kızardığını, babasının yüzünün de olgun bir patlıcan gibi mosmor olduğunu gördü." s.39

    İşte bunlar değişimin ilk belirtileri :)
    Dilerim bu duruma düşmeden çocukları anlarız.

    Karakterlerin bir değişim geçirmesi kitabı daha nitelikli kılmış, bu olumlu eleştirim.
    Olumsuz eleştirim ise şu: Olay örgüsü tamamen rastlantı üzerine kurulu. Bu rastlantı sonucu çocuk, buradaki yaşantıyı salt bir kurgu olarak alımlayabilir. Yani kitaplardan korktuğu için evden kaçan bir çocuğun karşısına, tesadüfe bak tam da zamanında, bir kitap kurdu amcanın çıkması kitabın sadece kurgu olarak alımlanmasına neden olabilir. Oysa nitelikli çocuk yapıtları kurgu yoluyla yaşam gerçekliğini sezdirmelidir. Demem o ki: Bir çocuk bu kitabı okuyup bitirdiğinde, bir de kitaplardan korkuyorsa, böyle yaşantılar salt kitaplarda olur diye düşünebilir. Leopold'un değişimini gerçekçi bulmayabilir. Haklıdır da.

    Not: Çocuk kitapları okumak anneleri, babaları ve eğitimcileri çocuğun sorunlarına karşı daha duyarlı bir insan yapar diye düşünüyorum.

    Daima kitapla...