• Tereciye Tere. – Büyük devletlerin yönetimlerinin elinde, halkı kendilerine korku ve itaat içinde bağlı tutmak için iki araç vardır; birisi kaba: ordu, diğeri de ince: okul. Birincinin yardımıyla yüksek tabakaların hırsını ve alçak tabakaların enerjisini her ikisi de orta ve düşük yetenekte faal ve zinde erkeklere sahip olduğu sürece kendi yanına çekerler: öteki aracın yardımıyla da yetenekli yoksulluğu, özellikle de orta sınıfların tinsel-iddialı yarı yoksulluğunu kazanırlar. Özellikle her dereceden öğretmenlerden, ister istemez “yukarıya” bakan tinsel bir saray sınıfı oluştururlar: özel okulların ve zaten hiç sevmedikleri özel eğitimin yoluna taş koyarak, çok önemli bir sayıdaki öğretmenlik kadrosunu el altında bulundurmayı garantilerler, şimdi bu karnı doyanların kesin beş katı bir aç ve itaatkâr göz sürekli olarak dikilmiştir bu kadrolara. Bu kadrolar, sahiplerini ancak kıt kanaat geçindirebilirler: sonra kadro sahibinde hummalı bir terfiye susamışlığı hiç dinmez ve onu yönetimin hedeflerine daha bir sıkıca bağlar. Çünkü ölçülü bir hoşnutluk içinde olmak her zaman daha yararlıdır, cesaretin anası, özgürlükçü düşüncenin ve küstahlığın büyük annesi olan hoşnutluktan. Şimdi bedensel ve tinsel açıdan dizgine vurulmuş bu öğretmenlik sayesinde ülkenin tüm gençliği, olabildiğince devlete yararlı ve amacına uygun bir biçimde kademelendirilmiş bir eğitim düzeyine çıkartılacaktır: ama özellikle sadece devlet tarafından kabul edilmiş ve onun damgasını taşıyan bir yaşam çizgisinin derhal toplumsal ödüllendirilmeyi beraberinde getireceği anlayışı da, âdeta hiç fark ettirmeden tüm sınıfların olgunlaşmamış ve saygınlık düşkünü tinlerine sokulmuş olacaktır. Devlet sınavlarına ve unvanlarına inanç öyle etkilidir ki, bağımsız kalmış, ticaret ya da zanaat yolunda yükselmiş adamların göğsünde bile bir hoşnutsuzluk dikeni batar durur, kendi mevkileri de yukarıdan bağışlayıcı bir rütbe ve nişanla donatılıp kabul edilinceye kadar – kişi “kendini gösterebilene” kadar. Son olarak devlet kendisine bağlı yüzlerce memuriyeti ve geçim kapısını, bu kapılardan girilmek isteniyorsa, devlet okullarında eğitilmek ve onaylanmak yükümlülüğü ile bağlar: toplumda saygınlık, karnını doyuracak ekmek, bir aile kurma olanağı, yukarıdan korunmak, ortak eğitim görmüşlerin ortaklık duygusu, – tüm bunlar her genç adamın içine koştuğu bir umutlar ağı oluşturur: yoksa güvensizlik rüzgârı esecektir oradan kendisine! Son olarak da, her adamda birkaç yıl askerlik yapma yükümlülüğü, birkaç kuşak sonra, yaşam planlarının çok erkenden ona göre yapıldığı, üstünde düşünülmeyen bir alışkanlık ve koşul haline geldi miydi devlet, okulu ve orduyu, yeteneği, hırsı ve gücü, avantajlarla iç içe geçirmeye, yani yeteneği ve eğitimi yüksek olan erkeği daha cazip koşullarla orduya çekmeye ve sevinçle itaat eden asker ruhuyla doldurmaya cüret edecektir: böylece belki de o erkek, tezkere bırakacak ve yeteneği sayesinde orduya yeni, hep daha parlak bir ün kazandıracaktır – Artık büyük savaşlar için sadece fırsat kollamak kalır geriye: ve bunun için çalışırlar, meslekleri gereği, hem de tüm masumiyetleriyle, diplomatlar, gazeteler ve borsalarla birlikte: çünkü “millet”in asker millet olarak vicdanı, savaşlarda her zaman rahattır, önce bu rahatlığı sağlamak gerekmez.
  • DEMOKRİTOS (MÖ 460-370)
    "Her şey atomlardan oluşur!"
    Günümüzde atomu oluşturan parçacıkların net bir tablosuna sahip olmakla birlıkte, olağanüstü derecede hızlandırılmış protonları kafa kafaya çarpıştırdığımız parçacık hızlandırıcılarda onların birçok sırrını da keşfetmeyi başardık. Tarihe yayılmış bu atılımda, “atom" kavramını kullanan ilk fılozofun da çok büyük katkıları var.

    Matematik, felsefe, antrepoloji, artistik perspektif, biyoloji, tıp, kozmoloji, fizik ve yaşam bilimleri alanlarına hâkim, çağının bir hayli ötesinde duşünebilmış büyuk bir bilim insanı." Adı, Demokritos; Sokrates öncesi fılozoflardan. Thales ve Pisagor'un izinden yürüdü, bir süre boyunca yaşadığı Mısır’ın matematikçilerinden etkilendi, Babil ve Hindistan ilmini de atlamadı. Doğduğu yere geri dönene dek dünyanın önemli bir kısmını dolaştı, ilgisıni çeken her şeyi yerinde öğrendi.

    MÖ. 5. yuzyılda atomun varlığı hakkında kuramsal fikirler üretiliyordu. Maddenin atomlardan oluştuğuna dair ikna edici görüşler mevcuttu fakat bunlar, gerçeklıği tartışmaya açık fikirlerdi. Carl Sagan. Kozmos belgeselinde şöyle diyor Demokritos için; “Tüm antik zaman bilim insanları içinde, bize en uzaktan seslenen oydu."
  • Aniden açıyorsun gözlerini, herhangi bir Lost bölüm başlangıcı gibi. Eskide kaldı, evet. Ama sen gayet iyi hatırlıyorsun o uykusuz geceleri, sen de eskide kaldın çünkü. İyi uyuyabildin mi bari? O kapalı burunla nasıl yapıyorsun bilmiyorum geceleri? Kaç kere ameliyat ol dediler sana, korkulacak bir şey değil ki, yarım saatte halloluyormuş. Neyse umarım almışsındır uykunu. Hazır olman lazım biliyorsun, bugün öleceksin çünkü.

    Kafanı karıştırmadım umarım, zaten biliyordun bunu, sen planlamıştın fazla ayrıntıya girmesen de. Beni de hatırlaman lazım aslında, ara sıra giriyordum hayatına, eskiden ama daha çok, o eski farklı günlerinde. Anlatıcıyım ben, senin anlatıcın. Aslında tanrı olmak istemiştim başta, daha havalı oluyor insanların aklındakileri bilmek. Gözlerinden anlamış gibi yapacaktım, ben yerleştirsem de düşünceleri oraya. Olmadı ama sağlık olsun seninkiler yetecek artık. Evet, anlatıcınım ben, bu da bir öykü haliyle, sen de öyküde ölecek bir kahramansın işte. Evet, sonunda bir şeyi başarabildin hayatında, bir öykünün ana kişisi oldun. Biraz daha uzun yaşamayı becerebilsen kim bilir bir romana, hadi bir novella'da tepeye bile çıkabilirdin belki. Ama bu da bir şey en azından.

    Hazırsan güne ve o meş'um sonuna devam etmek zorundayız şimdi. Tek işim sen değilsin, tahmin edebiliyorsundur herhalde.

    Gözlerini açtıktan sonra anlamsızca bakıyorsun etrafına, kafanda bir takım sesler. Günün önemine bağlıyorsun anlamsızlığı. Belki de anlamsız olduğunu düşünüyorsun bu kadar önem vermeye bugüne. Fazla göze çarpmasını istemiyorum diyorsun ölümüm de olsa, ama heyecanını gizlemeyi başaramıyorsun başarısız bir öykü anlatıcısından bile.

    Her zamanki gibi mi olacak kahvaltı? 3 biberli zeytin, bir yumurta (kayısı kıvamı- önemli), az yağlı, az tuzlu beyaz peynir, açık çay, bir dilim tam… boş veriyorsun, bir fincan kahve koyuyorsun kendine zift gibi. Titriyorsun içerken, hoşuna gidiyor bir parça ama, farklı hissediyorsun.

    Çıkman lazım, hissediyorsun, ama ilk nereye gideceği çıkaramıyorsun bir türlü. Beraber hatırlamaya çalışalım istersen. Bir öykü için ne kadar klişe de olsa, amansız bir hastalığa (böyle adını söylemeyince daha amansız oluyor) kapıldığını hatırlıyorsundur eminim. Zaten plan (ne kadar plan denebilirse işte) böyle çıkmıştı ortaya. Kısaca her şeyi boş verip hayatına son vermek olarak tanımlanabilse de, başarısız öykücülerin de ara sıra bir şeyler kurgulayabildikleri oluyor. Bu yüzden sen fazla düşünme ve kendini benim ellerime bırak, önümüzde, bolca 1 ve 0’dan oluşan uzunca bir yolculuğumuz var.

    Çıkıyorsun dışarı, ilk gördüğün taksiyi durdurma kararı alıyorsun, artık parasal kaygılardan sıyrılmış bir haldesin, bugün hayatının en güzel günü, bugün hayatının son günü. Ama ne yazık ki İstanbul’daki taksilerin bundan haberi yok. 25 dakikalık bir bekleyişten sonra gelen ilk boş minibüse biniyorsun. Kötü bir başlangıç, öykünün evrensel olması için yer isimlerinden bahsetmeyecektin bir de. Şimdiden aksıyor diye düşünüyorsun ve içinler lanetler okuyorsun şansına ve tanrına. Neyse ki o treni kaçırdım ben, anlatıcılık görevime devam edeyim.

    İlk durak iş yerin. Klasiklerden kopamıyorsun. Patronuna okkalı bir küfür, vurup kapıyı çıkma, araya belki bir yumruk da sıkıştırırsın. Saate bakıyorsun, normalden 20 dakika geç kalmışsın. Daha iyi olacak, sinirlenecek şimdi, bağırmaya başlayacak, işimi kolaylaştıracak diye düşünüyorsun. Asansörden çıktığında farklı bir hava asılı ama ofiste. İş arkadaşların olamayacakları kadar sevecen, patronun halesiyle yanaşıyor yanına, sırtını sıvazlayıp dinlenmen için iki hafta izin veriyor sen daha konuşamadan. Gelince detaylı olarak konuşacaksınız geleceğini. Farkındalar bir şeylerin, hissediyorsun, çok geç olmadan öğreniyorsun da. Doktor belgelerini fakslamış iş yerine, insanların senin için üzülüp kendilerini daha iyi hissedebilmesi için. Konuşmadan çıkıyorsun ofisten.

    İkincisi olsa bari. Bu sefer senin yanında şans, duruyor bir taksi hemen, benim de etkim var tabii bir parça. Karşıya kadar geçiremese de iskeleye bırakıyor en azından. Vapurda bir simit alıp martılara atıyorsun kıç üstünden. Daha önce atmamıştın hiç. Sevmezsin ki hayvanları sen, kedilerden nefret edersin özellikle, martılar hayvan mı peki? Attığın parçalara yaptıkları hamlelerden en azından yırtıcı olma potansiyellerini seziyorsun. Hoşuna gidiyor. Zamanında Sevgi yüzünden dayakları hatırlıyorsun sonra. Vaz geçiyorsun sonra.

    İndiğin yerde de taksi buluyorsun hemen, insanın bir kere şansı dönerse... Evet Sevgi’nin evi, söylemedin daha hastalığını, üzülmesini istemiyorsun, istiyorsun aslında biraz ama böyle değil. İçeri girince ne yapacağına karar vermedin daha, ilişkiyi acı çektirmeden noktalamak mı? Sana çektirdikleri için alınacak bir intikam? Yoksa sadece küçük bir veda mı? Akışına bırakmak istiyorsun hayatı, zaten istesen de kötü bir şey söyleyemezsin ki ona. Belki yarın bir parça vicdan azabıyla…

    Açıyor kapıyı, suratı acayip, her zamankinden değil ama. İçeri buyur ediyor, bir erkek, tanımadığın. Tanıştırmıyor, sen de konuşmuyorsun adamla. Gidiyorum diyorsun. Hiç oralı değil. İki yıldır gözünün içine baktığın kız olur diyor sadece, ara ama unutma diye de ekliyor. Unutamazsın zaten, bakalım deyip çıkıyorsun. Tam olarak ne yaşadığını bilmiyorsun.

    Sırada ne var, boş veriyorsun. Çiziyorsun bundan sonra listedeki her şeyi, şu anı düşünmek istiyorsun. Dinlenmek istiyorsun, uzanmak istiyorsun. Kendini yere atıyorsun ilerideki parkta. Yukarı bakıyorsun sadece, gözünün içine giren güneşe rağmen. Göz yaşlarına mazeret arıyorsun belki, böyle mi olmak zorundaydı. Adam olmayı beceremedin değil mi bir türlü, kimse önemsemeyecek eskiden olduğu gibi seni. Yo, bana bakma, ben yaratmadım seni, sadece anlatıyorum. Böyle olman senin yüzünden.

    İçinden bir ses kalkmanı söylüyor sana, ben değil başka bir ses. Başka bir ses? Ama…

    Aması, maması yok kalkacaksın hemen ve gidip yüzleşeceksin seni bekleyenle. Bunca yıl pısırık kaldın hep. Senin gibi birisinin gerisinde olmak iğrendiriyor beni. Ama buraya kadar. Mademki öleceksin, mademki biteceğiz bari tarihe geçecek bir sonla bitelim. Üçüncü sayfanın ötesini istiyorum ben.

    Kalkıyorsun yerinden. Bir şeyler bulman lazım. Öyle kolay boynuzlayamayacak afişte seni. Neyin var ki kaybedecek? Ama önce günü süsleyecek bir şeyler bulman gerekiyor. Babanın eski silahı duruyor mudur aynı yerde? Zaten dördüncü sırada onlar vardı. Annenin mezarına gitmene gerek yok, zaten buluşacaksın yakında onunla.

    Aslında onlara da benzer bir ziyaret yapmak gerekir. Senden fazla yaşamayı mı hak etti şerefsiz herif? Onun yüzünden bu haldesin sen. Annen daha fazla çekememişti zebaniyi? Son kez görecektin helalleşmek için, belki de ilk kez görecek şimdi gerçek seni, oğlunu ne yaptığını.

    Yok, ama önce burayı temizlemen lazım. Boş ver silahı, başka bir şey bulalım. Benzin, korkarsın sen ateşten. Bıçak, becerebilir misin ki? Spontane olacak o zaman. Görecek o kevaşe başkalarıyla gezmeyi. Sen gitmişsin zaten, 2-3-5 kişi daha ölmüş ne fark eder. Hayatında ilk defa kendini buldun sayemde, gözlerinde deli bir ateş hızla atılıyorsun parktan dışarı.

    Uçuyorsun sonra, buğulu bir huzur kaplıyor içini, hiçbir ses duymuyorsun bir ara, yo beni duyuyorsun. Geri zekâlı, kısa sürüyor huzurun. Beceremeyeceğini biliyordum. Etrafta farklı sesler. Abi vallahi önüme atladı. Adam deli galiba. Frene sesi duymadım ben ama. Lanet herif, üçüncü sayfa derken mobese kamerasına girdik sayende. Adam gibi ölmeyi bile beceremiyorsun. Kapat gözlerini, başka bir şey becereme. Sana da…

    Bitti, güzel bir öykü yazdım senin için, bir ara kontrolü kaybetsem de. Ama temel öğeleri tutturduk nasılsa, Uyandın ve öldün. Yeter bunlar benim için, arası ufak bir karakter çalışması. Hadi iyi uykular her nerede isen.
  • TERK ETMEK
    Terk etmek öyle kolay ki…
    Yeter ki buna kendini hazır hisset.
    Bunun için de ilişkinizdeki sorunları çözmek yerine daha da çözümsüz hale getirmelisin. Üstelik sürekli değişik yanlışlarla haklılığını sergilemelisin. O son vuruşu yapmak için zaman kollamalısın. Bu bir tekme ya da yumruk değildir. Bunların verdiği acı zamanla geçer nasıl olsa… Çok daha etkili şeyler bulmak zorundasın.

    Cümleler…

    Evet, evet… Hem de kurşun kadar etkili cümleler…

    Yüzüne karşı söylemelisin. Üstelik de çekinmeden… Bakışlarını kaçırmadan...

    Silahı tuttuğunda elin titrememeli, derler ya… Bu da böyle bir şey işte… Sesin titrememeli…

    Zamanı geldiğinde hiç acımadan tetiğe basmalısın. Silahında ne kadar kurşun varsa boşaltmalısın sevgiliye... Neresine olursa artık… Gururuna, egosuna, ruhuna…

    Hatta kadınlık onuruna…

    Öylesine can yakıcı sözler olmalı ki bunlar… Yine de yetinmemelisin. Nasılsa gardı düşmüştür artık… Nasılsa yavaş yavaş gücü de tükenmekte… Tam zamanıdır artık onu paramparça etmenin... Hatta yok etmenin… Ona o an ne kadar zarar verebilirsen o kadar mutlu olmalısın. Bu senin hakkın… Ne kadar mutlu olmak istiyorsan sen, onu o kadar parçalamalısın.

    Sonra yüreğine çalışmalısın. Ne de olsa her şey orada başladı. Orada son bulmalı ama, değil mi. Ne var ne yok silinmeli… Bunu yapamıyorsan bile o yürek acımasızca yerinden sökülmeli…

    Evet, evet bu…

    Yapılması gereken en doğru şey bu…

    Sonra yüzüne bakmalısın. Öyle boş boş değil. Daha önce baktıkların gibi değil. Öyle bir bakış olmalı ki, geride ne kadar söylenmemiş acımasız sözcükler varsa onları tamamlamalı… Hiçbir şey eksik kalmamalı… Paslı bir bıçağın bedene saplandığındaki acı gibi etkisi olmalı. Hem ne söylediğin değildir önemli olan, ne söylemek istediğindir. Karşındaki kişinin o anda bu bakışlarından ne anladığıdır. O yüzden biraz da nefret barındırmalıdır.

    Sonra son bir bakış… Biraz daha farklı ama…

    Küçümser gibi…

    Anlamı; sana söyleyeceğim çok şey var ama sen buna değemezsin.

    Sonrasında yavaş adımlarla yatak odasına gidersin. Bir bavul çıkarırsın ve boşaltırsın çekmeceleri… Askıda ne kadar sana ait elbise varsa teker teker doldurursun içine…

    O an seni engellemeye çalışır, Sevgili…

    Yapma, der. Bana bunu yapma…

    Lütfen gitme…

    Zaten seni durduramaz. Bu şekilde gitmek isteyeni zaten hiç kimse durduramaz. Amaç, bunu yaparak daha fazla can yakmak…

    Ama asıl amaç; bu ilişkinin devam etmesi için her şeyi yaptım. Oysa sen yaptıklarımı anlamadın, diye suçlamak…

    Ben aslında harika bir insanım ama sen beni hiç anlamadın, mesajın vermek…

    Böyle bir hava yaratmak…

    Bu ilişkide asıl kaybeden o olacak ne de olsa… Sen nasılsa elini sallasan var ya…

    Bavulu kapattığında bir süre beklemelisin. Odaya şöyle bir göz atmalısın. Veda eder gibi… Son kez bakar gibi… Ne de olsa bu oda bir zamanlar en güzel anları yaşadığın yerdir. Tüm özel hazları tattığın cennetindir. Derin birkaç nefesle içini doldurmalısın. Bu sahne için biraz duygusallık gereklidir çünkü…

    Sonra…

    Onun yüzüne bakmalısın. Her şey bitti, der gibi… O an ne söylerse söylesin sana, nasılsa bu sözlerin hiç bir anlamı yoktur. Ne de olsa sen onun yüreğini yerinden sökmek istedin ve bunu da başarmak üzeresin.

    Bavulu eline alıp yavaşça kapıya doğru yürümelisin. Bir adım geriden takip eder seni, Sevgili… Hala seni durdurmanın peşindedir.

    Son bir kez bakmalısın onun yüzüne… Gözlerinde biraz ıslaklık olmalı, ne de olsa hüzün iyi yakışır bu ortama…

    Sonra bir Elveda… Ama en duygusalından…

    Sesini titretmelisin o anda… Üzgün olduğunu belli etmelisin. Çünkü bu davranışlar bile duygusal travma yaşatır karşındakine… Acısına acı katar.

    Her ne kadar tüm oyunu sen oynasan da, bu dramatik oyunun asıl kahramanı odur. Çünkü her şey onun için yaşanmaktadır. Yüreği yerinden sökülen, en fazla acıyı yaşayacak olan, odur.

    Geriye dönüp üzgün bir ifadeyle, kendine iyi bak, demelisin.

    Öldürücü darbeyi bu şekilde vurmalısın.

    Sonra da kapıdan yavaşça çıkmalısın.

    Sonrası mı?

    Sonrası düğün bayram sana…

    Karışırsın insan kalabalığına…

    Tabi, ne kadar insanlığın kalmışsa…

    Özcan KIYICI
  • Şu dünya hayatında karşımıza çıkan, bize çok önemli gibi görünen çeşitli vakâlar, haller, zorluklar, engeller, toprak âleminin dalgaları olup bunlar bizim vehmimizden, anlayışımızın kıtlığından, düşüncelerimizin noksanlığından meydana gelmektedir.
  • size,
    bu odanın alacakaranlığından,
    okyanusundan, beni boğan dalgalarından,
    tenimde kalan tuzundan ve
    yastıklarda kuruyan gözyaşından
    hiç bahsetmedim.

    size,
    nasılsın diyerek başlayan telefonlarınıza
    (garip, tuhaf aslında)
    beyaz bembeyaz tabiatımla
    'iyiyim' diyorum.
    yani aslında korkuyorum
    bütün bunlar kıyamet
    bütün bunlar cinnet
    bütün bunlar cinayet demeye
    bir daha düzeltilemeyecek sözler
    söylemeye korkuyorum.

    telefonla birlikte ışığı da kapatıp
    bol şanslar deyişiniz, şanslar deyişiniz, deyişiniz
    çınlarken içimde,
    bunun beni ne kadar kırdığından
    hiç bahsetmedim.
    bahsetmediğim çok şey var daha
    yaz çiçekleri, cam çiçekleri ölüyor
    akşamın altını, gümüşe dönüyor
    bunlar da önemli elbette
    en az,
    bana ihaneti öğrettiğiniz
    bana kanatlarımı bıraktırdığınız kadar.

    https://youtu.be/6UvAZWResnk
  • Kitaplığımın en güzellerinden: Gülman Sumru Somer | Ma’at

    Hemen söyleyeyim; kadınlar bu kitabı seveceklerdir, güvence veriyorum; erkeklerse, “okumayı bilen erkekler”den bahsediyorum, okurken ayaklarını denk alacaklardır.
    Özellikle de, “BU ARADA HEY ERKEKLER… BİR… MESAJ VAR SİZE” diye başlayan bölümde saklanacak delik arıyorsunuz!

    Devam edelim…
    Öncelikle, nedir bu Ma’at?
    Adalet ve dürüstlük tanrıçası imiş; ben de bu kitapla öğrenmiş oluyorum.

    Kitapta çok önemli tespitler, uyarılar ve öneriler bulacağınızı hemen belirteyim. Yazarın aynı zamanda bir yaşam koçu. Bu konuya birazdan tekrar değineceğim.

    Antalya’yla başlıyoruz…
    Eğlenceli yaz tatilleri, heyecanlı çocuk oyunları, hepimizin aşina olduğu o küçük ama mutlu yaşam…
    Masumane satırlara bir örnek:
    “İlkokulda basketbolcu olmayı çok istememe rağmen boyum kısa diye beni takıma seçmemişlerdi.” ifadesi tebessüm ettiriyor size. Hele yazarın sonradan profesyonel bir basketbolcu olduğu da düşünülürse…

    İş yaşamına dair değerli anıları okuyoruz.
    Örneğin, “Seni dergiye kapak yapalım.” diyen patronumuza verilen karşılık tam anlamıyla MERTÇE idi; bunun ne olduğunu burada söylemeyeceğim.

    Hep sorarız değil mi, aşk nedir diye?
    “Aşk, iki kişinin aynı anda başlattığı ve kim önce kurtulursa diğerinin acı çektiği geçici bir his mi?” diye yanıtını da içinde barındıran harika bir soru daha… Birkaç satır sonra aşkın ve sevginin ne olduğuna dair çok hoş satırlar bulacaksınız; ne yazık ki buraya alıntılayamıyorum.

    Kadın’ın ne olduğunu ve görevini bir kadından daha iyi kim anlatabilir ki? Erkeklerle eşitlik yarışına girmek yerine doğurulup büyütülen erkeklerin eğitilmesi gerektiğine dair satırlar çok hoştu.
    Devamında yine kadın erkek eşitliğine dair çok önemli sorularla karşılaşıyoruz?
    Nedir kadınla erkeğin eşit olması?
    Erkek gibi yaşamak ya da düşünmek mi?
    Para ediyor diye bedenini satarak para kazanmak mı?
    Hemen arkasından “güçlü kadın”a şu alaycı soruyu yöneltiyor Gülman Sumru Somer:
    “…sen götürdün erkekleri, erkek gibi istediğini yaptın… ayaklarının üstünde durdun ama yalnızsın, mutsuzsun, sarılmak istediğinde bir dönüp bak bakalım, sana sarılacak kollar var mı arkanda?”
    Bir kadından bu anlamlı sözcükleri duymak, okumak çok hoş.

    Peki ya aldatmak?... Öyle ya da böyle herkesin ilgi alanına giren aldatma/aldatılma konusunda önemli satırlar, sözde gerekçeler okuyoruz. Neymiş bunlar?
    -Kocamdan intikam almak için…
    -Macera olsun diye…
    -İlgisiz kocası olduğu için…
    Gerekçeler uzayıp gidiyor, ilginizi çekecektir.

    Sayfa 77’de genç kızlara, 80’de ise genç erkeklere önemli uyarı ve öneriler okuyoruz. Bir örnek kızlar için gelsin:
    “ ’Benle beraber olmuyorsun, ben gidip başkalarıyla mı olmak zorunda kalayım?’ diyen bir erkeğin peşinden koşmayın, salın gitsin.’ ”

    95’inci sayfadan itibaren çocuk ve anne babalık kavramıyla ilgili güzel satırlar okuyoruz. Özellikle “çocuklar nankördür” sözleri düşündürücü ve güzeldi.

    Bir annenin çocuğuna ve o çocuğun onlarca yıl sonra annesine cevaben yazdığı harika iki mektup da buluyoruz sayfalarda.

    Yeterince uzun bir tanıtım oldu ama birkaç güzel alıntı daha yapacağım:
    “İstediğiniz insana, istemediğiniz insana davrandığınız gibi davranın.”
    “…boşanmalarda erkekler daha kötü oluyor ve daha zor atlatıyor.”
    “Gözyaşları kelime baloncuklarına benzer, içleri doludur onların.”
    “Sizi mutsuz eden her kimse, bir an evvel hayatınızdan çıkarmaya çalışın.” (Öfkelendirenler için de geçerli mi bu?)

    Kadın erkek eşitliği/eşitsizliği, aldatmak/aldatılmak, anne babalık kavramı, çocuk, aşk gibi evrensel ve temel konulara değinmesiyle, yazarın söyleminin aksine her kesime hitap edebilecek bir kitap olduğu şüphesiz. Bazen duygulanıyor, tebessüm ediyor ya da kızıyorsunuz, elbette kitabın yazarıyla birlikte.
    Gülman Sumru Somer kimdir?
    Spor spikeri
    Türkiye 3. güzeli
    Dans ya da spor eğitmeni ya da ikisi de (emin değilim)
    Yaşam koçu
    Basketbolcu
    Yazar
    Kaç etti? 6! ;) Liste uzayıp gitti, yetsin bu kadar. Gülman Sumru Somer kim değildir demem gerekirdi sanırım!

    Sonuç olarak, daha önce de söylediğim gibi, bu kitabın dokusunu, kokusunu ve konusunu sevdim. İyi tanıdığımı sandığım ama yanıldığım onca kişi arasında seni tanımak, kitabınla tanışmak güzeldi, sevgili Gülman Sumru Somer. Ha, Puding’i de unutmamak lazım tabii. ;)
    Evet, Kitap’sızlar, siz de bu özel kadının kitabıyla mutlaka tanışın.

    Bu son satırlar da doğrudan sana gelsin istiyorum Gülman Sumru Somer.
    Şu sözcükler ilgimi ayrıca çekti: “Ve ‘Güzellik Kraliçesi’ olması gereken yere gelemedi, figüran kalmak istedi ama o da olmadı.”
    Peki söyle bana, kim olması gereken yere geldi? “Parmak arası terlik” mi! : )
    Herkesin kendini asil, ahlaklı, kısacası erdemli sandığı bu “soytarılar” diyarında bırak, bazıları da “figüran” olarak bile kalmasın.
    Güzel bir yaşam dileklerimle…