• 600 syf.
    Kitabın başında ülkede Kürt sorununa başlıca yaklaşımlara kısaca değinilmiş. Bunlar kısaca:
    ● Kürt sorunu yoktur, terör sorunu vardır.
    ● Kürt sorunu vardır ancak bu bir kimlik sorunu değil, ekonomik temelli bir sorundur.
    ● Kürt sorunu vardır. Bu bir kimlik sorunudur.

    şeklinde özetlenebilir.

    Devam eden bölümde Kürtlerin dili, folkloru vb, bulundukları coğrafya ve tarihi hakkında bilgiler verilmiş.

    *

    Yazarın ısrarla üzerinde durduğu önemli olay, Yavuz Sultan Selim zamanında Şah İsmail'e karşı Osmanlı ile Kürtler arasındaki ve Kürtlere özerklik tanıyan bir anlaşmaya varılmasıdır. Bu ittifak sayesinde önce Şah İsmail'in mağlup edildiğini ve akabinde de Osmanlı'nın güneye doğru genişlemesini sürdürebildiğini ifade etmiş.

    Kürtlere tanınan haklar Tanzimat sürecinde yapılan yeni idari ve ekonomik düzenlemeler neticesinde zarara uğradığını ve bölgedeki Kürt aşiret reisleri tarafından olumsuz karşılanmış. Çıkan isyanlari bastıran Osmanlı, bölgede Diyarbakır merkezli Kürdistan Eyaletini kurmuş. Sultan Abdülmecid'e de heyeti vala tarafından Kürdistan Fatihi unvanı verilmiş.

    Bu dönem isyanlarin ulusalcı nitelikte olmadığı vurgulanmış. Daha çok ve asıl olarak devletin merkezileştirme çabalarına tepki olarak isyanlarin çıktığı söylenmiş. Bununla birlikte de 19. yy ın ortasında mevcut merkezi ve ulusalcı devletler akımı sonucunda yüzyıllardir devam eden Kürt beylikler döneminin sonlandığı söylenmiş.

    Abdülhamid zamanında Ermenilere ve Kürtleri Kürtlerle kontrol altında tutmak amacıyla Hamidiye Alaylarinin kurulduğu söylenmiş ve bu alaylarin Abdülhamid'in genel siyaseti olan İslamcı temelde oluşturulduğu ifade edilmiş. Dini duyguları halihazırda kuvvetli olan Kürtlerin bu dini duyguları daha da kuvvetlendirilerek ulusalcı akımlardan korunmak istenmişler. Sultan Hamid hakkında eleştiriler olsa da genel olarak Kürtlerin bir kesimin de unvanının 'Kürtlerin Babası' olduğu da ilginç bir noktaydı.

    Hamid'den sonra yönetimi bir süreç akabinde eline alan İttihatçilarin başlarda 1913'te ana dil serbestisini savunmalarina karşın sonraki zamanlarda imparatorluğun bünyesindeki azınlıkların birer birer bağımsızliklarini kazanıp ayrılmalari neticesinde partide hakim olan temel politikanın değiştiğini ve Türkçülük yani ulusalcı havanın arttığını söylemiş yazar.

    Türkçülük akımında iki kolun olduğu ve bunlardan Ziya Gökalp'in temsil ettiği kolda, İslamcılığın birleştirici unsurunun da dikkate alındığı ve Türk-Kürt birliğinin tarih boyu büyük kazanımlar sağladığı söylenmiş. Diğer koldaki Yusuf Akçura Türkçülüğünün ise bu topraklara biraz yabancı olduğu ve daha radikal bir Türkçülük olduğu ifade edilmiş. Ziya Gökalp'in 1924'te erken ölümüyle Akçura tarafının fikirlerinin giderek güçlendiği ve Cumhuriyet zamanındaki politikaya da bunun hakim olduğu söylenmiş.

    Paris Barış Konferansına Kürtlerden bir kesimin Ermeniler ile birlikte başvurduğunu ancak diğer Kürt kesiminden gelen tepkiler neticesinde bunun geri çekildiğini söyleyen yazar, yaşadıkları topraklar üzerinde bir Ermeni devletinin planlanması nedeniyle Kürtlerin Sevr'e karşı çıktıklarını ve Kurtuluş Savaşı sürecinde de din kardeşi olarak gördükleri Türklerle birlikte hareket ettiklerini söylemiş. Bu safhada Mustafa Kemal'in bölgede ileri gelen Kürt aydınlarına veya aşiret reislerine bazı güvenceler(hakların tanınması) verdiği iddia edilmiş. Cumhuriyet öncesi zamanda ulusalcı ve ayrılıp bir devlet isteyen Kürt kesimin çok azınlıkta kalan bir kesim olduğu da vurgulanmış.

    *

    Cumhuriyet zamanında hakların verilmemesi ve bunla birlikte laik temelde ve dine karşı İnkılap ve düzenlemelerin yapılması neticesinde Kürtlerin rahatsızlığının arttığını ifade eden yazar, Şeyh Sait isyaninın da bu temelde çıktığını ve iddia edildiği gibi İngiliz desteği almadığını İnönü'nün sonraki zamanlarda verdiği bir demeciyle ve İngiliz yetkililerin hilafetin kaldırılmasını Musul meselesinde kendilerinin işine yarayan bir icraat olarak değerlendirmelerini kendisine dayanak olarak kullanmış.

    Şeyh Sait isyaninin akabinde gelen Şark Islahat planı kapsamında Kürtlerin bölgelerinden zoraki iskanı ve Kürtcenin kullanılmaması, kullanilmasinin cezalandırılması önlemlerinin alınması ve isyana destek vermeyen asiretlerin de cezalandirildigini ve İnönü'nün kendi raporunda Kürt meselesinin kabul edildiği ancak siyasi olarak sindirildiginin altı çizilmiş. İnönü'nün bir açılışta "Biz açıkça milliyetciyiz. Milliyetçilik bizi birleştiren tek nedendir... Her ne pahasına olursa olsun ülkemizde yaşayanları Turklestirecegiz, Türklere ve Türklüğe karşı çıkanları yok edeceğiz..." ve 1930 yılında halen adalet Bakanı iken "Benim fikrim ve kanaatim şudur ki, dost da düşman da bilsin ki, bu memleketin efendisi Türk'tür. Türk olmayanların Türk vatanında bir bir hakkı vardır, o da hizmetçi olmaktır, köle olmaktır..." diyen M.E. Bozkurt sözlerinin devlete hakim olan fikrin bu olduğunun ve artık İslam'ın birleştirici unsur olmasından vazgecilip, birleştirici unsurun Türk vatandaşlığı ve Türk milleti kavramları olduğunu söylenmiş. Bununla birlikte Atatürk'ün bilerek 'Ne mutlu Türk olana demeyip', 'Ne mutlu Türküm diyene' dediğini ancak devamında işleyen süreçte fiiliyatin farklı işlediği anlatılmak istenmis.

    Xoybun adında milliyetçi bir Kürt örgütün kurulduğunu ancak Ankara'nın genel af ilanından sonra örgütten çokça ismin ayrılıp ülkeye döndüğü söylenmiş. Devam eden süreçte Ağrı İsyanınin(1927-1930) yaşandığı sonrasında yine bir affın geldiği söylenmiş. Bu affın üzerine Celadet Ali Bedirhani'nin Atatürk'e meselenin çözümünün resmi olarak Kürdistan'in varlığının ve Kürtlerin tarihi, ırkı, harsi haklarının taninmasindan geçtiğini ifade etmiş ama olumlu yanıt almamış.

    Şeyh Sait isyanina nasıl Alevi Kürtler destek vermediyse Dersim İsyanına da Sünni Kürtler destek vermemiş. Kürtlerin birbirleri içinde oldukça karmaşık ve sorunlu ilişkileri olduğunun altı çizilmiş.

    Demokrat Parti'nin lanse edildiği gibi CHP'den çok da farklı bir politika izlemedigini resmi ideolojiyi devam ettirdigini ve dönemlerinde 49lar olayının yaşandığını söylenmiş. Bu olaydan sonra Kürt hareketinin sol zemine taşındığı ifade edilmiş.

    60 ihtilalinde de Doğu ve Güneydoğu'da DP'li veya ona yakın 485 Kürt aga, Şeyh ve aydinin göz altına alındığı; bunlardan 55inin sürgün edildiği söylenmiş. Darbeden sonra Cumhurbaşkanı olan Cemal Gürsel'in "Bu memlekette Kürt yoktur. Kürdüm diyenin yüzüne tükürürüm" dediği iddia edilmiş. Dışarıya karşı Kürt meselesi yoktur politikası izlenmis. 18 Nisan 1961'de Bakanlar Kurulu toplantısında DPT'nin hazırladığı 3 nisan 1961 tarihli raporun 1108 sayılı kararla kabul edildiği ve bunun akabinde şunların yapılmasının planlandığı söylenmiş:

    ● Doğunun Türk tarihi(Bir üniversiteye bağlı derhal bir Türkoloji Enstitüsü kurularak kendini Kürt sananlarin menşelerinin Türk olduğunun ispat olunarak yayınlanması..)
    ● Kürtlerin aslında Türklerin bir kolu olduğu ve uzakta yaşadıkları için zamanla kendilerini ayrı bir millet veya halk sanmaya başladıkları ve aslında onların Dağlı Türk olduğu savı
    ● Menşelerinin Turan olduğu gibi maddelerin olduğu ifade edilmiş.

    Kürtlerin 61 anayasasinin akabindeki süreçte İşçi Partisi ile yakınlık kurduğu ancak 71 darbesi ile buraya ait çokça insanın tutuklandıgi ifade edilmiş.

    *

    75-80 arasında başlıca üç kol olduğu:

    ● Ecevit: Eşitlik temelli söylemler. (Kürtlerin çoğunluğu burayı desteklemis)
    ● Erbakan -siyasal İslamcilik(Dindar Kürtler burayı desteklemis)
    ● Demirel(Kürt feodalleri burayı desteklemis)

    Kürt sol kitlelerinin 75'in ikinci yarısından itibaren CHP'den ayrılmaya başladığını özellikle Ecevit'in Diyarbakır mitinginde "halklara özgürlük sloganina" "Türkiye'de halklar yoktur, halk vardir" cevabının, CHP'nin bölgedeki sonunun başlangıcı olduğu ifade edilmiş.

    *

    PKK 78'de kurulmuş ve ilk zamanlarda diğer Kürt oluşumlarla iktidar mücadelesi vermiş. Özünde Marksist leninist bir anlayışla bağımsız birleşik Kürdistan hedeflemis ancak bu hedefin zaman ve süreç içinde sürekli değiştiğini duruma göre söylem ortaya koyuldugu vurgulanmış. Öcalan'ın da örgüt içinde diktatörlük kurduğu ifade edilmiş. PKK'nin yarattığı sosyolojik doku yirtilmasi sonunda:

    ● Daha önce belli dar bir alanla sınırlı olan Kürtlük bilinci ve Kürt milliyetçiliğinin çok geniş ve yaygın bir zeminde taban bulduğu ve 19., 20. yy da Kürtler arasında zemin bulamayan Kürt ulusalcılıginin ciddi bir taban bulduğu,
    ● Sınırsız güç kullanımı ve faili mechullerin devlet ile millet arasındaki fay hattını derinlestirdigini ve biz öteki ikiliginin halkta yer etmeye başladığı,
    ● Kürt kent yoksulları sınıfının oluştuğu ve PKK'nin özelikle ana zeminin burasi olduğu,
    ● İslam karıştı Kürt kesimin oluştuğu,
    ● Batıya göç eden veya ettirilen Kürtlerin dilinden uzaklamasi vb ile bir Kürt asimilasyonun yaşandığı,

    ifade edilmiş.

    Resmi teze göre PKK'ya da yer verilmiş:

    ● Türkiye'yi bölüp parçalamaya yönelik, ASALA'nin imhasindan sonra dış güçlerin kurduğu bir örgüt
    ● PKK, Türk derin Devleti tarafından artan Kürt hareketlerini kontrol altına almak ve bastırmak için kuruldu.
    ● Musul'un alınması için kuruldu.
    ● ABD tarafından kuzey irak'taki planlarını Türkiye'ye kabul ettirmek için koz olarak kuruldu.
    ● Türkiye'nin bütünlüğüne aykırı değil bilakis Kürtlerin asimilasyonu için kuruldu.

    *

    PKK'nin özellikle Diyarbakır Cezaevinde yaşanılan işkencelerin insanlarda yarattığı tahribattan çok faydalandigi ve 84te burada çıkan çokça insanın doğrudan dağa çıktıkları söylenmiş ve cezaevindeki işkencelerin neler olduğuna da kitapta yer verilmiş.

    PKK konusunda özetle yazar, PKK'nin bir neden değil Kürt sorunun bir sonucu olduğunu demiş.

    *

    Türk milliyetçiliği ve Kürt sorunu başlığı altında da:

    ● Kürt varlığını inkar edenler: Türkeş'in başını çektiği MHP'nin resmi görüşü. Kürt diye ayrı bir millet yok, Kürtler Türklerin bir koludur. Dağlı Türkturler.
    ● Kürtlerin varlığını kabul eden ama düşman olarak görenler: H. Nihal Atsız'in başını çektiği etnik milliyetçi ekol.
    ● Kürtlerin varlığını bir alt kültür olarak kabul eden ve Kürtleri Türk vatandaşligi üst kimliği içinde asimile etmek isteyenler: Bahçeli

    (Başlıklar bana ait değil, yazar böyle tasnif etmiş.)

    *

    Türkiye solunun ellilere kadar pek farkında olmadan Kürt sorunuyla tanıştığı, altmislarda bu meseleyle büyük bir buluşma gerçekleştirdiği, seksenlere doğru Kürtlerden ayrılmaya başladığı ve sonrasında kopusun geldiği ifade edilmiş.

    *

    İslamcı çizgide özellikle Said Nursi'yi önemli bir nirengi noktası olarak gören yazar, Said Nursi'nin İslam birliği temelindeki fikirlerinin sorunun çözümünde dikkate alınması gerektiğinin altını çiziyor.

    Erbakan'a destek verildiğini ancak Erbakan'ın Türkeş'le ittifakinin Kürtlerde olumsuz karşılandigini, halen ise (kitap 2009da yazılmış) Kürtlerin AKP'ye çok destek verdikleri ifade edilmiş.

    Bununla birlikte de Özal'ın genel olarak soruna tutumunun diğer siyasetcilere göre en iyisi olduğu söylenmiş.

    *

    Yazarın çözüm önerileri:

    ● Etnik bir federasyonun uygun olmadığı coğrafi bir federasyonun olabileceği.
    ● Din, mezhep, etnisite, dil vb farklılıkların anayasal teminat altına alınması
    ● Anayasadaki 'Herkes Türk'tür' ifadesinin ve Vatandaşlık tanımının değiştirilmesi
    ● Kürtçe ana dilde eğitimin yolunun açılması(Resmi dil Türkçe olacak)
    ● Değiştirilen bölge, şehir vb isimlerinin orijinallerinin iade edilmesi
    ● Genel af ilan(öncesine dağa çıkışlarınin nedenlerinin tespiti ve buna yol açan etmenlerin çözümü)
    ● Ekonomik sorunların çözümü
    ●Irak'ta bir Kürdistan olmasına karşı cikilmamasi, bunun aksine olumlu manada kullanılması

    *

    Yazar kitapta özellikle din birliğinin önemine vurgu yapıp, din temelinde bir birliktelik öngörmüşe benziyor. Kürtlerin çoğunluğunun ayrılmaktan taraf olmadığıni, zaten dünyanın yeni konjukturunde AB, Şangay beşlisi örneğinde olduğu gibi birliklerin olduğu ve daha genel manada da dünyada herkesin ve her yerin birbirleriyle daha birlikte bir halde olduğunu bunların akabinde de ayrilmanin mantıksız olduğunu demiş ve sorunun çözümünün demokratik adımlar olduğunu söylemiş.

    *

    Bu bir inceleme ve fark edeceğiniz üzere benim fikirlerimden veya yorumlarimdan oluşmuyor. Yorum yapacaksaniz bunu göz önünde bulundurarak yorum yapmanızı tavsiye ederim.


    İyi okumalar...
  • 152 syf.
    ·7/10
    13.8.19
    George Orwell’i okumayı bir süredir istiyordum ancak duygu yerine düşünce ağırlıklı yazmasından dolayı biraz önyargılıydım. Salt düşünce ağırlıklı yazıları hep ağır ve sıkıcı buluyordum çünkü. Bu yüzden kısa ve ilginç olan “Hayvan Çiftliği” öyküsünden başlamayı yeğledim.
    Bu öykü, olacağını düşündüğümden daha akıcı geldi bana. Olayların hareketli olmasından belki ama çok hızlı ve sürükleyici aktı. Düşünceyi ise Orwell, beklediğim gibi paragraflar halinde yığın yığın küme olarak değil de, öykünün içine yedirerek çok güzel aktarmış. Olayların içinde kaybolurken düşünce sizi sıkmıyor ancak kitabı bitirdiğinizde dönüp üzerine bir düşününce gerçekten vermek istediği düşünceyi etkili bir şekilde anlıyorsunuz. Bu yönden dili de ustaca kullanmış, fazla sanatsal betimlemeye de kaçılmadan öykü öz ve etkili bir biçimde anlatılmış.
    Orwell, çoğu düşünce yazarının aksine kendi fikrini direkt düzyazıda verip okuyucudan bunu benimsemesini beklememiş, onun yerine düşüncesinin haklılığını örnekler vererek bize kanıtlamaya çalışmış ki bence bu okuyucunun düşünceyi almasında daha etkili olmuştur. Genel olarak konuya bakarsak, komünizmin siyasal aksaklıklarını eleştirdiğini söyleyebiliriz. Hikayede insan zulmünde yaşayan hayvanlar, domuzların önderliğinde isyan ediyor ve özgürlüklerini kazanıyor, ancak sonra domuzlar yönetime geçince kendilerini ayrı ve özel görmeye başlıyorlar ve giderek insanlaşıp onlar da diğer hayvanlara zulmediyor, tek farkları bunu diğer hayvanların yüzüne gerçeği söylemeden yapmaları. Onlara gelince aman yoldaşlar, canım yoldaşlar biz sizi insanlardan kurtarmadık mı, biz size özgürlüğünüzü vermedik mi, en azından artık kendiniz için çalışıyorsunuz vs. gibi bir dolu cafcaflı söz ve yalanla diğer hayvanların gözlerini boyarken diğer yandan onların emeğini kendi zevk ve sefaları için kullanıp insanlarla lüks için iş birliği yapıyorlar.
    Önceleri tamamen idealist olan domuzların lideri haline gelen Napoleon, kendinden önceki idealist liderlerden teker teker kurtuluyor ve onların fikirlerini kendi fikriymiş gibi çarpıtıyor. Snowball denilen çok akıllı bir domuzla karşılaşıyoruz kitabın başında, isyanı yönetiyor, saldırı anında çiftliği ön saflarda savunuyor ve kitaplar okuyup kendini geliştirerek yel değirmeninin projelerini o tasarlıyor. Ancak sonradan Napoleon’un köpekleri tarafından kovalanarak çiftlikten sürülüyor ve ondan sonra başa geçen Napoleon, başından beri karşı olmasına rağmen onun yel değirmeni fikrini ve planlarını sahipleniyor ve Snowball da zaten benden çalmıştı planları diyor. Burada nedense Lenin’le Stalin’e bir gönderme sezmeden edemedim :) Napoleon aynı Lenin’den sonra başa geçen Stalin gibi davranıyor ve sistemle ilgili birçok şeyi kendi lehine çarpıtıyor. Hayvanlar yer yer başta ilke belirledikleri tabelada bir şeylerin değiştiklerini fark ediyorlar ama kimse bir şey demeye cesaret edemiyor, zaten Squealer adında bir domuz, Napoleon’un sözcüsü gibi, hayvanların bir şeylerin ters gittiğini sezdikleri yerde bitip yine böyle bir ağız dolusu süslü sözle kafalarını karıştırıp onlara yaptıklarını doğrulamaya çalışıyor. Ama her ne kadar Squealer çok konuşarak yaptıklarını ört bas etse de, domuzlar günden güne insanlaşıyor ve diğer hayvanları başında verdikleri özgürlük ve eşitlik vaatlerinden oldukça uzakta, kendi lüks ve rahatları için çalıştırıyorlar.
    Napoleon’un kendi yetiştirdikleri köpekleri de, diğer hayvanlara hiç meydan bırakmıyor, birkaç defa ona ihanet ettiği söylenen hayvanlar o köpeklerce zalimce parçalandıktan sonra, bir daha kimse Napoleon’un aleyhine tek laf edemez oluyor. Bu yönden de aslında Stalin’i anımsatıyor. Eskiden babam anlatırdı, Stalin belinde hep silahıyla dolaşıp hoşuna gitmeyen bir durum olduğunda en yakınındaki adamları bile tereddüt etmeden vurup öldürürmüş. Bu yüzden içki masasında arkadaşlarının onun sevdiği ve sevmediği şeyleri not aldıkları, sonra hep ona ters düşmemek için ona göre davrandıklarını söylerdi. Bu biraz onu hatırlattı. Hayvanlar köpeklerden korkularına yapılanlara itiraz etmeyi bırakın, şikayet bile edemez olmuşlardı. Bu da domuzlara istedikleri gibi yaşayabilme yolu açmış tabii :(
    Kitabın sonunda domuzlarla insanlar bir araya gelip içiyorlar ve domuzlar insanlara iyi bir çiftlik nasıl yönetiliyor, onun hakkında tavsiye veriyorlar, diğer hayvanları nasıl çok çalıştırıp az besleyerek şımartmadıklarıyla övünüyorlardı. En sonunda da yazar domuzların yüzlerinin diğer hayvanlar gözünde insanlarınkiyle karıştığını yazmış. Bu hikaye, her ne kadar eşitlik ve sosyalizm teoride iyi görünse de uygulamada mümkün olmadığını, çünkü emeği yöneten bir kesime ihtiyaç her halükarda duyulacağını ve insanların bir kere o gücü elde etti mi görevlerini nefisleri için istismar etmeye ne kadar yatkın olacaklarını gösteriyor. Orada halkı temsil etmekte olan hayvanlar da eşitlik ve özgürlük düşünceleri beslenince manipüle olmaya gayet açık durumdalar.
    Siyasete ve tarihe ilgisi olanların mutlaka okuması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Komunist ve sosyalist sistemin açık bir dille eleştirmiş George Orwell, tüm nedenlerini ve süreci yalın ve anlaşılır bir dille dile getirmiş. İçeriği de oldukça serüvensel ve akıcı. İkinci adı da “Bir Peri Masalı”ymış kitabın. Gerçekten hayvanlara bir peri masalı gibi yansıtılan ama aslında ardında yatan gerçekleri o kadar toz pembe olmayan peri masalı tadıyla yazılmış bir kitaptı. Kesinlikle okumamışlara okumalarını öneririm :)))
    Hayvan Çiftliği Hayvan Çiftliği George Orwell
  • Uzaklara çok uzaklara gitmek lazım ...
    Herşeyden , herkesten çok uzaklara .
  • 80 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Rahel Tanrı’yla Hesaplaşıyor! –Üç Menkıbeden Birincisi-
    Tanrım... Sana Tanrı demek suç mu? Yoksa ölümcül bir günah mı? Sana kendi dilimde seslenmek, beni günahkar mı yapıyor? Bunu kabul edemiyorum sevgili Tanrım! İşlediğim günahların ağırlığı, cücelerin omuzlarında duran devler gibi ağırlık yapıyor. Hangi insan vardır ki içerisine düştüğü günah anlarında, senin adını anmayan! Ben varım sevgili Tanrım! Uzun zaman oldu ve senden bahsetmiyorum. Senin adının kutsallığıyla yıkanmayalı, senin adınla adım atmayalı uzun zaman oldu. Ama bunun müsebbibi ben değilim. Senin adınla adım atarak bizi adaletsizliğe, eşitsizliğe, aşağılık kompleksine layık gören insanlarındır bunun sorumlusu. Ama anlamıyorum Tanrım, onlar böylelerken sen neden adının kirletilmesine, adına ihanet edilmesine ses çıkarmadın Tanrım? Sen ki her şeyi gören, yoktan var eden, ol deyine olduran ilahi varlıksın. Ben seni anmıyorum ama adına da ihanet etmiyorum. Ama sen yine de senin adını kirletenlerin tarafını tutuyor, her zaman onların kazanmasına izin veriyorsun. Senin takdirlerini kazanmanın yolu, senin adını kirletmek midir sevgili Tanrım. Yoksa bize adını anmadığımız için öfkeni mi layık görüyorsun! Pompei halkı, gazabının şiddetiyle tanışmış, göklerin yarıldığına ve yeryüzünün şiddetle sarsılmasına bizzat tanık olmuşlardı. Bugün Pompei halkının binlerce kat daha fazla ahlak yoksunluğunu yaşayan insanlık, senin cehennemi öfkenden uzakta, güvenli çatıları altında yaşamlarını sürdürmektedir. Yoksa bizi kitlesel bir kıyım yerine bireysel vicdan azabıyla mı cezalandırıyorsun Tanrım! Bizi senin yokluğunla mı cezalandırıyorsun? Senin adınla kutsallaştırdıkları günahları, daha rahat işleyenler ve bizi tüm bu olumsuzluklara mahkum edenler, senin bu yeni politikanla mı cezalandırılmadan bizleri günahla sivriltilmiş dişleri arasında parçalıyorlar. Senin sesinle uyanabilecek olan bizleri, daha ne kadar sessizliğinle lanetleyecek ve ölülerin ruhlarını canlı, canlıların ruhlarını ölü bir yaşama mahkum edeceksin? Her şeye kadir olan Tanrım! Mutlak iyi olan Tanrım! Seninle konuşmanın verdiği heyecanla ve ruhumun hapsolduğu sensizliğin sabırsızlığıyla isyan mıdır sözlerim! Sen değil misin kullarım içerisinde en çok günahkarların sesini duyarım diyen! O zaman duy beni Tanrım, seni sana şikayet ediyorum! Senin adının ilk duyuluşuyla ve seni ilk tanıyışıyla sana aşık olur insan. Sonra seni aramaya başlar. Seni hiç duymaz, görmez. Sen yoksundur, kendini ona bir türlü göstermezsin. Çünkü insanlığın geneline bakar, senin varlığını hak etmediklerini düşünür, insanların ruhlarına dokunmazsın artık. Her şeyin senin takdirinle olduğunu bilen insan, senin dokunuşunla aydınlanmayınca düşer karanlığın girdabına. Biz inanıyoruz ki her şey senin emrinle olur, ama neden bizim adımız günahkar olur? Diyorsun ki kaderin var, ama sen değil misin ki beni kendi bedenindeki yaradan yaratan! Zaman bu kadar hızla akıp giderken ey sevgili Tanrı, bu hızlı zaman içerisinde bir an sonra yaşlanırken, sabırsızlığın endişesiyle işlediğimiz günahların hesabını affedecek misin?
    “Öldürmek de, yaşatmak da senin işin;
    Bu dünyayı gönlünce düzenleyen sensin. Ben kötüyüm diyelim, kimde kabahat? Beni böyle yaratan sen değil misin?
    Ömer Hayyam”
    Üçüncü Güvercinin Hikayesi –Üç Menkıbeden İkincisi-
    O gün gökyüzü kapkara bulutlarla kaplıydı. Tanrı, insanlara kızgındı. Tanrı, Nuh’a kavmini uyarmasını telkin etmişti. Aksi takdirde Tanrı’nın azabıyla tanışacaklardı. Tanrı’nın kurallarına riayet etmelerini, ona ibadet ederek dualarda bulunmalarını salık vermişti. Halkı, Nuh’u dinlememişti. Nuh’un tüm çağrılarına rağmen Tanrı’ya yakınlaşmak yerine daha da çok uzaklaşmışlardı ondan. Hatta Tanrı’yla yeniden barışabilmeleri için yağmurlar, oğullar ve bahçelerle de desteklemişti çağrısını. Tüm bu armağanlar ancak Tanrı’nın yoluna yeniden girdikleri zaman halkının olacaktı. Yine de dinlemediler. Kibir gösterdiler, Tanrı’yı hiçe saydılar. Kendi yarattıkları tanrılarının yolundan gitmeyi tercih ettiler. Onlara Vedd, Süva, Yeğus, Ye’ük ve Nesr daha çekici gelmişti. Bunun üzerine Tanrı, Nuh’a gemi inşa ettirdi ve yeryüzündeki her hayvandan birer çift aldırttı. Böylece her şey normale döndüğü vakit, dünyada yaşam yeniden başlayacaktı. Ve Tanrı, öfkesini kusmaya başladığı vakit, gerçekleri gördüler. Tanrı’nın gazabı üzerlerine şiddetle vurmaya başlayıp da her yer sular altında kaldığı vakit, işte o zaman anladılar yaptıkları hatanın affedilemezliğini. Ve Tanrı seslendi; “Ey yeryüzü! Yut suyunu. Ey gök! Tut suyunu!” İşte o vakit, Nuh ilk güvercini avuçları arasına aldı ve gönderdi, kuş geri geldi. İkinci güvercini aldı ve gönderdi lakin o da geri geldi, ağzında bir zeytin dalı ile. Nuh anladı, biraz daha bekledi ve üçüncü güvercini gönderdi. Bu güvercin asla geri gelmedi. Ve hala da gökyüzünde bir yerlerde uçmaya devam etmekte. Çünkü bu güvercin barışı arıyordu ve dünyada barış yoktu. Sahi dünyada hiçbir zaman barış olmuş muydu? İnsanlar tarih boyunca birbirlerini öldürüyorlardı. Gerek din adına, gerek para adına, gerekse de Tanrı adına savaşıyorlardı. Aynı Tanrı’nın askerleri olarak birbirlerini, aynı Tanrı adına öldürüyorlardı. Ve zaman içerisinde bundan biraz da psikopatça olarak zevk almaya başlamışlardı. Hayvanlar da birbirlerini öldürüyorlardı ama onların ki doğanın kanunuydu; hiçbir zaman zevk için öldürmüyorlar, sadece karınlarını doyurmak için öldürüyorlardı. Ve hiçbir şey doğada ziyan olmuyordu. İnsansa, insanı sırf zevk için öldürebiliyordu. Bu sadakatsiz güvercin, Nuh’a geri dönmeyi ne kadar çok istiyordur kim bilir? Ama ne Nuh’u bulabiliyor ne de barışı! Biz de kaybettiğimiz bu barışı o kadar uzun zamandır arıyoruz ki, hala daha gökyüzünde uçup duran bu kanatları yorgun barış güvercini gibi biz de yorulmuş ve bezmiş durumdayız. Savaşın bize getirdiklerini, ruhumuzda tahrip ettiklerini Büyük Taarruz sonrasında çok iyi görmüştük. Artık sona erdiğini düşünmüştük savaşların. Ve evet, belki de sona ermişti silahla, bombayla savaşımız. Ancak yeni bir savaş başlamıştı. Kültür savaşı. Bu sayfanın da girişinde yazdığı gibi Kültür Savaşı... Başarabildik mi, bu savaşı kazanabildik mi? Öyle görünüyor ki kazanamadık ama kaybetmedik de. O halde savaş hala sürüyor ve kaybetmeye çok yakınız. Bizim kanatları yorgun güvercinimiz, Nuh’yu veya barışı bulduğu vakit, biz de -sanıyorum- insan olduğumuzu hatırlayabileceğiz...
    Ölümsüz Kardeşin Gözleri –Üç Menkıbeden Üçüncüsü-
    Adalet sadece bir kadın ismi mi yoksa mahkemelerde yukarıda yazan, cümle içerisinde geçen bir kelime mi? İnanın bugünlerde, özellikle son yıllarda unutulmuş bir kavram. Adalet neydi sahi? Adalet eşitlikti, haktı, hukuktu, Tanrı’ya inanmanın en etkili göstergesiydi. Peki yaşadığımız ülkede eşitlik, hak, hukuk ve ne yazık ki Tanrı’ya inanç kaldı mı? Evet, Tanrı’ya inanç dahi kalmadı artık bu ülkede. Tanrı’ya inanmayanların sayısının hızla arttığı ve dinlerin süratle terk edildiği bir dönem yaşıyoruz. Bunların en birincil dayanağı adaletin olmayışıdır. Adalet yoksa isyan vardır, umutsuzluk vardır, sisteme başkaldırı vardır, tüm bu adaletsizliklere ses çıkarmayan Tanrı’ya başkaldırı vardır. Adalet bu kadar önemlidir işte. Adalet insanlara, Tanrı’yı bile yargılatır işte. İşte bu menkıbede adaletin ne kadar gerekli olduğunu, bilinenden daha derin manalar barındırdığını görüyorsunuz. Sen Kralsın ama Berlin’de Hakimler var diyemedikten sonra ne anlamı kaldı adaletin, hakkın, hukukun, tüm bunlara ses çıkarmayan Tanrı’nın ve adaleti mana edindirdiği dinin. Hakimler, hükümler verirler. Bu hükümler insanların canlarını yakabildiği gibi kimilerinin de intikam duygusunu hafifletebilir. Önemli olan verilen hükmün ne kadar adaletli olabildiğidir. Önce öğrenmeli, bilmeli, vereceği hükmün nereye varacağını anlamalı. Önce hükmü verdiği kişinin yerinde kendisi olsaydı nasıl hissederdi bilmeli, sonra ona o cezayı reva görmeli. Keşke her hakime her savcıya stajları süresince cezaevinde kalma, tecrübe etme zorunluluğu getirseler. Onları adaletsizliklerle karşı karşıya bıraksalar ve anlatsalar adaletin ne kadar gerekli olduğunu. Virata, o büyük savaşçı, bilmeden kardeşini öldürdüğü vakit anlar ki artık insan hayatını sona erdirmek, bir başka insana kalmış iş değildir. Tanrı’nın verdiğini, insanın almasının yanlışlığını acı bir tecrübeyle öğrenmiştir. Her şeyden vazgeçer ama Kralının da ısrarıyla hakim olur ve insanlara adalet dağıtmaya başlar. Hükümlerini verir, ama her hükümlünün gözlerinde öldürdüğü kardeşinin gözlerini görür. Bu yüzden adaletten en ufak bir sapmanın, Tanrı huzurunda kendisini cezalandırmak olduğunun farkındadır. Bir gün verdiği bir hükmün yanlış olabileceği kanısıyla, ruhundaki acıları dindiremez, geceler boyu düşüncelerinin azabından kurtulamaz. Hükmünü verdiği mahkumun yerine geçer ve aynı acıları yaşamaya başlar. Her kırbaç darbesi ruhunda açılan bir yaradır. Ama bu yaralardan dışarı kan değil, aydınlanma çıkmaktadır. Virata anlar ki başkaları hakkında hüküm veren kişi aslında haksızlık yapmakta, bir suçu başka bir suç ile cezalandırmaktadır. Hiç kimsenin bir başkasının yargıcı olamayacağını anlar. Cezalandırmanın ancak Tanrı’nın işi olduğunu öğrenir. Bilir ki güç, eylemi çeker kendisine. Ve hangi eylem vardır ki adildir, karşı çıkmaz kadere? Kaçar insanlardan, kaçar güçten, sorumluluktan, insanın kaderine hükmetmekten. İnsanlara dinden önce adaletli olmayı, hakkın çiğnenmesi gereken bir canlı olduğunu öğretmeli, önce insan olmayı öğretmeli. Önce insan olmayı başaran dini de anlar, insan olmayana dini anlatsan ne yazar! Önce adil bir insan olmayı öğrenmeli sonra günahsız yaşamayı. Ne güzel söylemiş Virata, yani Zweig, ‘Hükmeden kişi diğerlerinin özgürlüğünü alır, en çok da kendi ruhunun özgürlüğünü.’ Bunu tüm rütbelilerin, tüm siyasilerin yani tüm karar vericilerin kafasına vura vura sokmalı. Önceden zannederdim ki, çok param olsun kendime bir ev ve bir araba alayım; hiçbir işte çalışmadan, kimsenin emri kölesi olmadan, bahçemdeki ağaçların dalları altında kitaplarımı okuyayım, yazayım, yazayım, durmadan yazayım. Ölesiye yazayım. Ama esas özgürlük kimsenin kölesi olmadan, insandan emir almadan yaşamak değilmiş. Bu yol, doğru yol değilmiş. Bu Tanrı’nın, yarattıklarının üzerine attığı bir ağ imiş. Virata diyor ki; “Bizler ayaklarımızla toprağa, eylemlerimizle Sonsuz Yasalara zincirliyiz. Eylemsizlik de bir eylemdir. İrademize rağmen sonsuzca iyilik ve kötülük yaparken kaçamadım sonsuz kardeşin gözlerinden. Fakat yedi kez günah işledim ben, çünkü kaçtım Tanrı’dan ve reddettim hayat için çalışmayı; işe yaramazın tekiyim, çünkü sadece kendim için, kendi hayatım için yaşadım, başkalarına hizmet etmedim. Şimdi yeniden hizmet etmek istiyorum. Artık irademden özgür olmak istemiyorum. Çünkü özgür olan aslında özgür değildir, hiçbir şey yapmayan da günahsız değildir.” Hiçbir şey yapmasanız da günahsız değilsiniz. Artık korkmadan,
    yılmadan, mücadele etme zamanıdır. Bunu bu ülkeye, bu insanlara, bu topluma borçlusunuz. Her şeyin güzel olacağına inanıyorsanız, güneşli o güzel günlerin sizi ufukta bir yerde beklediğini düşünüyorsanız, bu millete bunu borçlusunuz!
  • بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

    KAHRAMAN ORDUMUZA


    👉1-Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;


    İstiklal Marşımız "korkma" diye başlar. Biliyorsun ki bu, Resûl-i Ekrem'in Sevr mağarasında Ebû Bekir'e söylediğidir. Bunlar tesadüf değil." (İsmet ÖZEL)

    İstiklâl Marşı'nın ilk kelimesi KORKMAdır. Buradaki korku ne can ne mal korkusudur. Buradaki korku Vatan korkusu yani bu toprakların tekrar Dar'ül Harp olma ihtimalidir. Ki bu korkudan çok endişedir. Çünkü Kütahya-Eskişehir mağlubiyeti insanların umutlarını yitirmesine, endişeye kapılmasına sebep olmuştu.
    1. Mısrayı okuduğumda aklıma DUHA suresi geliyor.Türk milletinin Sakarya savaşı öncesi duyduğu sıkıntının, endişenin benzerini asırlar önce Rasuli Ekrem yaşamıştı.
    KORKMA ile SÖNMEZ arasında o kadar çok mana varki. Bunu ancak şiirle ifade edebiliriz.
    KORKMA diyor şair devamında (Allah bizimle beraber, bizi terk etmedi müsterih ol diyor).
    Bu mısra DUHA okyanusunsan bir damla su gibidir. Ve bilirsiniz ki korkan insana su ikram edilir. İşte bu mısra Milletimizin ruhuna su serpmiştir.

    Korkma, (Allah'ın izniyle) sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak. Biraz da SANCAKtan bahsedelim. Sancağımız o kadar manalı ki. HİLÂL, İslamın sembolüdür. Sancağımızdaki Yıldızın manası da şöyledir: Kur'an da Mevlâ der ki: (Göğü yıldızlarla süsledik.)
    Yıldızı Sancağımıza dahil eden maneviyatı da burada aramak gerekiyor. AL SANCAK bizim İslama yaptığımız hizmettir. İslamın Kılıcı Türklerdir. Bu sebepledir ki Sancağımıza en çok yakışan bizi en iyi anlatan Al renktir. Bu toprakları nasıl kazandığımızı ve İslam Diyarı yaptığımızı anlatmak için daha güzel bir bayrak olabilir mi.

    (Yerin ve göğün hükümranı Allah'tır) Yerde de Gökte de, AL SANCAK; Rabbimin Hükümranlığını telkin ederek ve O'nun izniyle Türk Varlığını bu topraklarda Kıyamete kadar işaret edecektir.


    👉2-Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.

    Bu topraklarda son aile son kişi kalana kadar ümidini kaybetme , çünkü tümüyle yok edilmeden bu millet esir alınamaz ,türk milletinin bin i de biri de korkulacak cekinilecek kadar ürkütücü olduğu anlatılmak tadir.


    👉3-O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;

    3. dize Kur'an'da geçen bir ayetle ilgili. Şu anlamı taşıyor. YILDIZ o koca karanlığı delen ışık anlamında kullanılmış. Yani zor ve en çaresiz zamanların umudunu temsil ediyor. Mucize gibi. Allah'a kuvvetli iman olduğu sürece imkansız diye bir şey yok. Her zaman umut vardır. "o" yani bağımsızlığımızın temsili bayrak üzerindeki yıldız da milletimizin hiç dinmeyecek karanlıkta daima parlayacak olan umududur.


    👉4-O benimdir, o benim milletimindir ancak.

    Mehmet Akif; bu millete ve milletin içinde ki iman gücüne öyle inanmıştı ki bu milletin hürriyetinin devam edeceğine yürekten inanıyordu.
    İşte bu inancının sembolü olan sahiplik duygusuyla hitap ettiği " O benimdir, o benim milletimindir ancak..." dizesi hürriyet ve bağımsızlığımızın sembolü olan bayrağımızın yalnız ve yalnız bize yani milletimize ait olduğunu kesin ve net bir şekilde dile getirmiştir.
    Akif'in içindeki ruh; bütün Türk milletinin yaşadıklarına, kavuşmak istediği hürriyete, ideallerine tercüman olan ve bu milletin acılarıyla yoğurulan bir ruhtur. O'nun yazdıkları sadece bir şiir değil hürriyet ve vatan aşkıyla yanan bir milletin inanmışlık sembolü ve imanının ilânıdır. Bu millet yaşadıkça ona kimse el süremez, elimizden alamaz ve kanının son damlasına kadar bu vatan için canını veren bir fert kalmayıncaya kadar bu milletin bağımsızlığını yok edemez. Gökte ki yıldıza kimsenin eli dokunamayacağı gibi bu milletin yıldızı olan Al Sancağa da kimsenin eli uzanamaz ve el süremez. Bayrak bizimdir. Bayrak; bu milletin hürriyet sembolüdür. Atatürk'ün de dediği gibi; "Türk'ün hürriyetine asla dokunulamaz." Çünkü Bayrağın kaderi ile milletimizin kaderi birbirine bağlıdır.


    👉5-Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilâl!

    Burada Şair bayrağı nazlı bir sevgiliye benzetmiştir. Bayrakta ki hilal sevgilinin kaşıdır. Türk milletinin sevgilisi olan al bayrak tehlikede olduğu için kızgın ve öfkelidir.
    Bayrakta vatanı temsil eder vatanı olanın bayrağı olur bayrak yoksa vatan da yok demektir. Burada Şair bayrağa diyor ki "üzülme vatan var sen de varsın" demektedir. Bayrak bu milletin sevgilisidir. Kırgınlık, öfke, hırs gibi şeyler milletin sevgilisi olan bayrağa yakışmaz.O'nun gülümsemesi için bu milletin her ferdinin kanı kurban olur, feda olur. O'nun uğruna savaşanlar için hayat olur, can olur.


    👉6-Kahraman ırkıma bir gül... Ne bu şiddet, bu celâl?

    Bayrağımızın o zaman ki kırgın, küskün, öfkeli halini dile getiriyor. Türk vatanının bazı parçaları, işgal edilmiştir.
    Bu yüzden bazı bölgelerde bayraklarımız indirilmiş yerine düşman bayrakları asılmıştır. Kaş çatmak öfke halini ifade eder. Kaş ayrıca edebiyatımızda hilale benzetilir. Sevgilinin kaşları daima hilal şeklinde gösterilmiştir.
    Bayraktaki hilal de tıpkı nazlı bir sevgilinin kaşı gibi çatılmıştır. Kahraman Türk milletini üzmektedir. Türkün beklediği, özlediği gülen bir bayraktır.


    👉7-Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl;

    Türk milleti asırlar boyu savaşlarda kanlarının son damlasına kadar mücadele edip canlarını verdi. Gayesi ise bağımsızlığını sürdürebilmek ve bunun sembolü olan Türk bayrağımızın tüm dünyada güçlü bir biçimde dalgalanmasını sağlamaktı. Kimse canını bir hiç uğruna vermez. Canını özgürlük uğruna düşünmeden veren ecdadımızın bu milletten tek istediği bayrağımızın ilalebet dalgalanmasıdır. Milletimizin bu uğurda mücadele etmediğini görürlerse haklarını bizlere helal etmeyeceklerdir. Bunun için her zaman mücadeleye hazır beklemeliyiz. Yüce Atatürk'ün söylediği gibi Ya istiklal, Ya ölüm! diyerek o bayrağı dalgalandırmak bizlerin en büyük görevidir.


    👉8-Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl.

    İstiklâl yani bağımsızlık hakka yani Allah’a ve peygaberiyle göndermiş olduğu Kuran ve onun sünnetiyle şekil bulmuş islam şeriatına inanan milletimizin hakkıdır...


    👉9-Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.

    Şair burada 'ben' derken Türk ulusunu kast etmektedir. Türk ulusu ezelden beri bağımsız yaşayan, bağımsızlığına düşkün olup hiçbir şekilde esaret altına girmeyen ve ilelebet bu şekilde payidar kalacağını cesaretiyle ve Türk ulusuna güvenerek net bir şekilde ifade etmektedir.


    👉10-Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!

    7. yüzyılın ortalarıydı. Türklerin ilk özgürlük mücadelesi başlamak üzereydi. Bu mücadele Türklerin tarih boyunca hiç değişmeyecek olan özgürlük anlayışı hakkında ilk sinyalleri veriyordu. İç karışıklıklar yaşayan Göktürk Devleti bölünmüş, Doğu Göktürk Devleti ve Batı Göktürk Devleti olarak ikiye ayrılmıştı.

    Batı Göktürk, 659 yılında Çin himayesine girdi. Doğu Göktürk Devleti ise varlığını Batı Göktürk Devleti kadar sürdürememiş, 629 yılında yıkılmıştı. Kürşad ve binlerce Türk, Çinlilere esir düşmüştü. Çinlilerin esaretine giren Göktürkler bu esarete daha fazla dayanamayacaktı. Özgürlüğünü kaybedip Çin esareti altında yaşayan bir Türk'ün kaybedecek daha büyük neyi olabilirdi? Canı mı? Hayır!
    Özgürlüğüne canından daha fazla değer veren Türkler birkaç kez esaretten kurtulma girişiminde bulundu. Hepsinde de sonuç hüsrandı. Bu ayaklanmaların en önemlisi Kürşad'ın ayaklanmasıydı.
    Esaretin onuncu yılıydı. Çin, Türkleri asimile etme hedefine ulaşıyordu. Birisi bu gidişata dur demeliydi. Yanına kırk çerisini alan Kürşad, Çin hükümdarı Tay T-sung'u kaçırmak için Çin'e gidecekti. Hükümdar Ötüken'e kaçırılacak ve Türklerin bağımsızlığı ile takas edilecekti. Hükümdarı kaçırmak için, hükümdarın sokağa tebdil-i kıyafet gezintiye çıkacağı bir an kollanıyordu. Fakat yapacakları sokak baskını istedikleri gibi gitmedi. Planları o gece gerçekleşen sağanak yağmurdan dolayı ifşa olmuştu. Plan ortaya çıkınca direkt olarak saraya bir baskın yapmaya karar verildi. Ölmek vardı, dönmek yoktu. Yiğitlerimiz kanlarının son damlalarına kadar savaştılar ancak baskın başarılı olmadı. Tüm askerler ve Kürşad öldü. Burada odaklanılması gereken sonuç değil, nedendi. Niyet belliydi.
    Çinliler bu olay karşısında Türkleri asimile yapma fikrinden vazgeçip, belli bir bölgede Çin'e bağlı olmak şartı ile yaşamalarına izin verdiler. Bu böyle elli üç yıl devam etti. Ancak Kürşad ve askerlerinin kanı yerde mi kalacaktı?
    Türklerin, kazanması gereken bir bağımsızlık mücadelesi vardı önlerinde.Atamızın da deyişi ile:"Sahip oldukları kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttu."
    682 yılında 2. Göktürk Devleti kurulmuş ve Türkler özlemini duydukları bağımsızlıklarına kavuşmuşlardı.
    Bu mücadele böyle sonuçlanmıştı. Fakat Türklerin tarih boyunca hep düşmanları olacak ve bağımsızlık mücadeleleri hep devam edecekti.
    Eyvah! 20. yüzyılın başlarıydı. Türklerin bağımsızlıkları yine tehlikedeydi. Osmanlı Devleti 1. Dünya Savaşı'nda yenik düşmüştü. Bu savaş sonrası Mebusan Meclisi toplanmış, bu toplanmayı gören İngilizler Mebusan Meclisi'ni basıp, İstanbul'u işgal etmişti. Fakat Türk Milleti'nin Kürşad gibi daha nice yiğitleri vardı. Bu duruma göz yumulamazdı. Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktı ve Anadolu direnişini başlattı. Çocuğu, genci, yaşlısı, erkeği kadını;Türk Milleti top yekün cephedeydi. Büyük bir savaş yapıldı ve binlerce kayıp verildi. "Kurtuluş Savaşı" kazanılmıştı. Özgürlüğü için savaşan Türk milleti bağımsızlığına verdiği önemi bir kez daha tüm dünyaya göstermiş oldu. "Hangi çılgın Türklere zincir vuracaktı?" Evet Türklere zincir vurabileceğini düşünmek başlı başına bir çılgınlıktan ibaretti.

    Mehmet Akif:"Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım." derken, bu sözü binlerce yıllık bir özgürlük mücadesinin tüm dünyaya gösterdikleri ve yaşattıkları doğrultusunda söylüyor;Türklerin, tarihinin bilincinde olması gerektiğini, düşmanların ise ayaklarını denk alması gerektiğini ifade ediyordu. Mehmet Akif, bir cümleye bin anlam yüklemişti. Bu cümleden ilham alınarak binlerce sayfalık kitaplar yazılabilirdi.Fakat Mehmet Akif bizi bu yoğun cümlenin içine atmış, lafı uzatmamıştı..


    👉11-Kükremiş sel gibiyim: Bendimi çiğner, aşarım;

    Burada bent suyun önüne çekilen set anlamındadır. Garp hem ülkemizde bize bir sınır çiziyor hem de bu küçük parçada yaşam şeklimiz üzerine sınırlar çiziyor. Yani madden ve manen bizi sınırlandırmaya çalışıyor. Fakat bu Kahraman milletin Allah'tan gayrısına boyun eğmeyeceğini hesaba katmıyor. Türk milletinin çoşkun bir ırmak gibi setlerle önünün kesilemeyeceğini yüksek bir nara ile ifade ediyor.


    👉12-Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım.

    Önündeki seti yıkan ırmak normal akışından daha coşkun ve daha güçlü akar. Sabrı taşan Türkleri seti yıkan bir ırmağının önüne gelen herşeyi alıp denize götürmesisir. "Engin" uçsuz bucaksız bir alanı kast eder. Şair burada Türk milleti şahlandığında uçsuz bucaksız suyun denizlere sığmayıp taşımasını ifade ediyor. Bu özgüvenin altında yatan şey ise iman şuuru ve sorumluluğudur.


    👉13-Garb’ın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar;

    Garp (Batı) çelik zırhlarını kuşanmış, silahlarına güvenerek Türkiye’ye saldırmıştır. Düşmanın bu maddî üstünlüğüne karşın Türk‘ün sarsılmayan imanı vardır. İman, insanın taşıdığı manevi inançların bütünüdür. Batı’nın çelik zırhlı duvarları varsa Mehmetçiğin de iman dolu göğsü vardır. İnsanı üstün kılan maddî güç değil, imanıdır. Ordular ne kadar gelişmiş savaş aletleriyle donatılmış olurlarsa olsunlar eğer güçlü bir imana sahip değillerse başarılı olmaları mümkün değildir.


    👉14-Benim îman dolu göğsüm gibi serhaddim var.

    Düşmanlara karşı bizm vatanımızı korumak için silah , top , tüfek ve mermimiz olmayabilir ama vatanımızı düşmanların eline vermeyecek iman dolu göğsümüz var . Bu iman dolu göğsümüz olduğu sürece düşmana her şekilde Allah ' ın izniyle engel oluruz


    👉15-Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir îmânı boğar,

    Üstad'ımız Mehmet Akif'in bu dizeleri muhakkak hepimize bir umut, bir direniş azmi, bağımsızlık mücadelesi ruhunu aşılıyor teker teker. Öyle ki insan birbiri içinde ayrılması mümkün olmayan bu bağımsızlık marşını akın akın yüreğinde bir helecan hükmünde hissedip '' keşke o yıllarda ben de yaşasaydım da düşmana bir kurşun da ben sıksaydım '' dedirtiyor. Öyle ya korkma diye başlayan dizeleri ve her fırsatta sana doğacak günlerdir hakkın diyerek bizlere cesaret ve ümit bahşeden Şair-i Azam'ın seslendiği halkı nasıl geri dönmek istemeyebilir?

    Benim vazifeme gelince; "Ulusun korkma nasıl böyle bir imanı boğar?" dizesindeki hislerimi, üstadı anlamaya yönelik aczimi dile getirmeye çalışacağım biznillah.
    Buradaki '' Ulusun " kelimesini muhakkak birçoğumuz tek taraftan bakarak millet anlamı ile okuyup bahsini geçmişizdir. Fakat o dönemdeki tazı diline ve bir sonraki '' Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar" dizesine bakacak olursak, sadece millet anlamı değil eylem olarak da ele almamız gerektiği bahsi ortaya çıkıyor. Bu da Üstad Mehmet Akif'in sadece bir dizede bile insanı uzun uzun düşündürecek kaleminin güzelliği ve derinliğini ön plana çıkarıyor. Bu iki anlama kendi çerçevemden bakacak olursak:

    1. "Ulusun" kelimesini ulumak fiili olarak ele alırsak; bırakın o ruhu canavarlaşmış insanlar dilediği kadar ulusun. Karşısında asırlardır tarihi ile ün salmış, İki dünyanın saadeti peygamber (sav) 'in muştusunu kazanmış, ruhu islamla bütünleşmiş bir milletin karşısında nasıl durabilir? Anlamı,

    2.olarak bu kelimeyi halka ve askerlere sesleniş şeklinde ele alırsak, ey şehitleri ile alimleri ile halkı ve askeri ile bütünleşmiş Anadolu, korkmayın. Muhakkak ki Allah göğsü imanla dolu bu milleti zayi etmeyecektir. O'nun gölgesinde olanı kim mağlup edebilir ki? Anlamını taşımaktadır.

    Sonuç olarak Üstad, hangi düsturu kullanmış olursa olsun '' Korkma " diyor bize. İmanımızı hatırlatıyor, bizi diriltecek olan hakikati vurguluyor ve diyor ki korkma, sende böyle iman, hakikat ruhu varken hangi çehre seni öldürmeye gücü yetebilir? Gücümüzün esas kaynağı olan imanımızı gösteriyor, diriliş umudunu, bağımsızlığımızı asırlardır ruhumuza bütünleştirdiğimiz imanımızla kazanacağımızı bize gösteriyor.
    Ve öyle de oldu sahiden, Çanakkalede bunu gördük. Ve imanımız oldukça görmeye devam da edeceğiz.


    👉16-«Medeniyyet! » dediğin tek dişi kalmış canavar?

    Evvelâ burada sözü geçen "medeniyyet" marşın bütünüyle değerlendirildiğinde (ki başka türlüsü bizleri yanıltmaktan öteye gitmez.) lugâtlarda bahsi geçen ; şehirleri îmâr etmek, binâlar, fabrikalar yaparak, memleketleri kalkındırmak ve fenni ve her çeşit gelirleri milletlerin hürriyetleri, râhat ve huzûr içinde yaşamaları için kullanmak manasında değildir.Zira 'Süleymaniye Kürsüsünde' ve 'Asım' eserlerini okuyanlar Mehmet Akif'in asıl medeniyyet kıstaslarını açık bir lisanla izlenimleyip, ufkuna hayranlık duyacaklardır.
    Mehmet Akif'in burada sözünü ettiği, onsekizinci Asrın ikinci yarısı ve ondokuzuncu asırda husule gelen batı medeniyetinin sömürgeye teveccüh ve iltimasıdır.
    Akif'in yerden yere vurduğu "medeniyyet" İslâm medeniyetini ve bu medeniyyetin mensuplarını ve köklerini hiçe sayan, gün be gün milli ve manevî değerlerimizi yağmalayan, hiçbir insani ve içtimai dayanağı bulunmayan maddeci zihniyettir...Sözlerimi Sezai Karakoç'un şu nefis tespiti ile bitirmek istiyorum;
    "Sermayeyi, eşyayı, malı, parayı, ünü putlaştıran kişi özgür değil köledir."


    👉17-Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın;

    Arkadaş! diye şair bu ülkeyi gavura teslim etmeyecek fikre "Arka"çıkan insanlara sesleniyor. Zaten Arkdaş kelimesi de arka çıkan, destek veren, aynı yolda yürüyen demek. Burada ünlem bir silkme uyandırma yani kendine gel der gibi bir anlam yükleniyor. Ve yurduma alçakları uğratma sakın diyor. Burda alçaklardan kasıt bize savaş açanlar ve bizi sırtımızdan vuran hainleri bu ülkeye uğratmaması geretiğini söylüyor. Alçak her zaman alçaklığını yapar yeterki fırsatını bulsun. Bu ülkeye ihanet etmeye ve yıkmaya yeltenen kişiler hiç bitmedi. Bu yüzden buradaki Arkadaş! Ünlemi hep aklımızda olmalı ve uyanık olup fırsat vermemeliyiz unutmayın ki bu savaş halen bitmedi!


    👉18-Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.

    Düşmanlar her yandan saldırdığı bir ortam haberlesmenin düşmanın elinde ve Istanbul'a hakim olan düşmani, istediği kahraman(kendi çıkarları doğrultusunda hain ilan edip ya da kahraman ilan edecek seviyede olması bu sebeple milli mucadelenin önüne engel koymaya çalışmasını konu ediniyor.) Bu sebeple istedikleri yerleri kendi bahanelerle isgal etmesi ve buradaki halka zulmetmesini konu almaktadır.


    👉19-Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın...

    Vatanımız, bayrağımız adına gözünü kırpmadan yağmacı işgalcilere karşı canını siper eden kahraman Türk insanına Allah'ın kesin vadinin bir muştusu, bir müjdesi: Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın...
    İnsanlar bilir ki Allah'ın vaadi haktır ve elbet vuku bulacaktır...
    Bir parça toprak uğruna kadınıyla erkeğiyle alçak düşman ile çarpışan nice yiğitler cihat için hürriyet için istiklal için ve istikbalimiz için yardan, evlattan, gerekse yurttan ayrı kaldılar, can verdiler, can aldılar. Ama o hain düsmana asla geçit vermediler. Harp meydanlarında vatan müdafaası için al sancakla göğüslerini siper ederek şehadete yürüyen milletime güzel günler doğacaktır inşallah.
    Toprak sadece bir kara parçası değil ki milletimin gözünde. Bu toprak yüce İslam'ın ve medeniyetin toprağı. Müdafaası, elbette ki nice büyük mükafat sebebi ve de Hakk'ın katında gelecek o güzel bahar günlerinin tatlı bir habercisi...
    Dusmana karsi adeta etten bir siper olan tüm sehidlerimizin ruhu şad ola insallah. Rabbim sehadetlerini kutlu eylesin.


    👉20-Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

    Bir önceki mısrada Allah'ın vaadinin doğacağına olan inançtan burada da bu vaadin yakın olduğuna dikkat çekiyor şair. Allah'ın vaadinden bu kadar emin olmanın hak yolda doğru iş yapmakla alakası var. çünkü ayette; "kendini bilen rabbini bilir" diyor Allah. Kendini bilen ne yaptığını ve ne yapması gerektiğini bilen aklı selim bir millet vardı gövdesini vatana siper eden. Allah'ın vaadide küffara siper olanlar için açıktır. Bu dünya da da ahirette bu vaat geçerlidir. Bu siper sayesinde Rabbim bizi tekrar vatan sahibi kıldı. Hamdü senalar olsun. Unutmayın ki İstiklâl Marşı o günler için değil bugünler için de yazıldı. Toprağımıza yapılan hayasız akınlar hiç bir zaman bitmedi. Sosyal, kültürel, teknolojik, eğitimsel, sağlık gibi her alanda bu akınlar devam ediyor. Allah'ın vaadi de bitmiş deği. Bu akınlara aklıyla, iradesiyle, duruşu ve tavrıyla siper olanlar için Allahın vaadi kimbililr yarından da yakındır.


    👉21-Bastığın yerleri «toprak! » diyerek geçme, tanı!
    👆22-Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.

    İstiklal şairimiz M.akif bu iki dizeyle millete sesleniyor:Bastığın yerileri toprak deyip geçme tanı düşün altında binlerce kefensiz yatanı diyor. yani üzerinde yaşadığımız kara parçası bizler için yalnızca bir toprak değildir,bu toprağın her bir zerresi zamanında şehitlerimizin kanıyla ıslanmış,onların bir nevi mezarı olmuştur. Ve onlar bu mezarda maddi anlamda düşünürsek kefensiz yatıyorlar fakat biz biliyoruz ki dünyada bir mezarları olmasa da Allah katında en güzel saraylarda yaşıyorlar çünkü Yurdumuzun her bir tarafı düşmanla çevriliyken atalarımız hiç gözünü kırpmadan bağımsızlık için şehit oldular bizlere bu vatanı bıraktılar.peygamber efendimiz buyurmuştur ki vatanını savunurken ölen şehit olur. Öyleyse bizlerin de her daim bu yüce insanlar aklmıza gelmeli ve bizler için yaptıkları fedakarlıkları unutmamalıyız.


    👉23-Sen şehîd oğlusun, incitme, yazıktır, atanı

    Her mısrasında derin, ulvî, kıymetli hakikatler yatan, milletimize nasip olmuş, rahmetli Mehmet Akif Ersoy'a, Cenab-ı Hak tarafından yazdırılmış, okuduğumuzda ya da dinlediğimizde bizi etkisi altına alan ve tüylerimizi ürperten aziz şiirimiz, marşımız, her şeyimiz...
    Bizi, biz yapan şey, İstiklâl marşımız...
    Kendimce yorumladığım 23. mısraya gelince;
    "Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı"
    "Sen şehit oğlusun"; " kimsin sen?" sorusunun cevabı sanki, "sen" zamirini kullanıp, topluma vurgu yapıyor, bizim kim olduğumuzu bize kibarca bildiriyor; sen şehit oğlusun; sen değersiz değilsin, senin ataların değersiz değiller, şehitlik mertebesine erişmiş bir atanın çocuğusun; oğlusun, kızısın... : Kendine yakışmayacak bir şeyi yapma, kim olduğunu bil, haddini bil, yerini bil, atanı utandırma... "İncitme, yazıktır, atanı" Bir ata nasıl incinir, nasıl yazık olur o şehit cedde? Değer verdiği şeylerin, uğruna öldüğü şeylerin kıymetsiz hâle gelmesi değil midir inciten, yazık eden şey? Değerler... Toplumu toplum yapan şeyler... Değerlerin değersizleştirilmesi.. Değerlerine sahip çıkmayan bir nesil, atasını yalnızca incitmez, nankörlük de eder, belki hakkına bile girer... Değer dediğimiz şey nedir? Atalarının uğruna şehit oldukları cevherler.
    Din, değerin belirleyicisidir. Dinin bize öğütlediği şeyler bizim değerlerimizdir. Dinine sahip çıkarsan değerlerine de sahip çıkmış olursun, o ataya lâyık bir evlat olursun. İşin özü kanımca, "Dinini incitme, değerlerini yok etme ki atan da incinmesin, sana da yazık olmasın." demek istiyor sanki.
    Allah bize anlamayı ve yaşamayı nasip etsin.


    👉24-Verme, dünyâları alsan da, bu cennet vatanı.

    Kimine göre bir toprak parçasıydı sadece.
    Kimine göre paha biçilemez bir mücevher.
    Ama vatan millet demekti.
    Vatanı olmayanın milleti de olmazdı.
    Milletsiz vatan da, vatan olmazdı.
    Çünkü vatan namustu, şerefti.
    Bu şeref ki aziz milletimizin kanıydı.
    Vatan uğruna dökülmüş o kutsal kan.
    Ve yine o vatana sahip çıkacak olan da
    O aziz milletin evlâtlarıydı.
    Vatan; onu parsel parsel satanların değil,
    Uğruna can verenlerindir.
    Sahipsiz vatanın batması haktır,
    Sen sahip çıkarsan bu vatan batmayacaktır.


    👉25-Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ?

    Buradaki teşbih(benzetme) sanatı ilk göze çarpan unsur. Vatanı cennete benzetiyor şair. Burada vatanın cennete benzetmesini toprağı verimli, iklimi çeşitli, havası, suyu bol olduğu için demiyor sadece akla yalnızca bunlar gelmemeli, bunlar vatanın maddi özellikleri. Biliyoruz ki cennette iyi insanlar olacak o iyi insanların bir kısmı ahiret yurduna bu topraklarda göç etti. Onların bu topraklarda yaşamış oluşu bu vatanı manen de cennete çevirir. Çünkü bu topraklar çok güzel insanları bağrına bastı. Toprağımız o iyi insanların hikmeti, hikayesi ve mezarları ile dolu. Hakeza toprağı sıksan şehit fışkıracak. Bunlar da bu vatanı cennete çeviren kıymetlerdir. Ve Müslümanlar için bir hayat sürme alanı olarak elimizde kalmıştır. Bu cennet vatanın kıymetini ne yazık ki unutuyoruz daha kötüsü küffar bu cennet vatanın kıymetinin halen farkında ve onu bizden almak için birçok faaliyette bulunuyor. Bu yüzden mısradaki ilk kelime olan "Kim" e cevap vermek istiyorum. Herkes bu cennet vatan birşeyler feda etmeye hazır. Kafirlerde hazır. Bu cennet vatan için can vermeye her vakit hazır olmalıyız. Unutmamalıyız ki bu topraklar için hazır olan bilenenler pay kapma hevesinde olanlar var.


    👉26-Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!

    Hepimizin malumudur ki; I. Dünya Savaşı’nda okullara gidecek öğrenci dahi kalmamıştır ki öğrenciler bile savaş meydanlarında kahramanca çarpışmıştır. Vatanımızda genci yaşlısı binlerce şehitler verilmiştir. Sadece 1.Dünya Savaşı’nda değil; bu topraklarda her zaman bu topraklar için şehitler verilmiştir. 1453’e gitsek İstanbul’un her yeri nime’l-ceyş doludur. 1071’de bu toprakların kapılarını bizler için açan nice şehitler vardır.

    Şüheda= şehitler demektir. Şairimiz diyor ki : “Ülke topraklarımızı sıksak şehitler fışkırır” Şehit fışkırır demiyor ‘şehitler’ fışkırır, diyor. Üstelik bu kelimeyi hem cümle başında hem cümle sonunda kullanarak vurguluyor ; şehitler fışkıracak toprağı sıksan şehitler(fışkıracak). Şehit kelimesi çoğul olarak iki kere cümle içinde kullanılması (bence) şu manayı veriyor “Bu topraklar için canını veren milyonlar vardır, bu topraklar için nice kanlar akmıştır.”

    Bizlere gelince her karış toprağında şehitlerimizin kanı olan şu vatan toprağında yaşarken bir durup düşünmektir. Bunca insan niçin bu topraklar için kan döktü?! Kendilerinden sonra gelecek bizler için nasıl bir ülke bırakabilmek için canlarını verdiler?
    Bir de hamd bırakayım şuraya : Hamd olsun Allah’ım bu ülkeye, bu vatana, bu topraklara, bu millete.


    👉27-Cânı, cânânı, bütün vârımı alsın da Hudâ,

    İnsanlar vatanı için elinden gelen her şeyi verirler . Canlarını bu uğurda feda etmek onlar için çok büyük bir onur olur . Ve Allah ' ın bu uğurda onların canlarını veya diğer bütün varlarını alması onlar için çok güzel bir duygudur .


    👉28-Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ.

    Buradan anlamamız gereken bir kaç gerçek var :
    1-Dünyada Türkiye'den başka bir öz vatanımız yok
    2- ata toprağımız falan da yok! Moğolistanın çorak toprakları bizim ata toprağımız falan değil
    3- bizi tek Vatanımız olan Türkiye'den uzaklaştırmak için hem savaşta, hem masada hem de eğitim öğretim hayatında uzaklaştırma hevesi güdenler durmuyor.
    Bizim buradaki vatanımızdmn gideceğimiz tek Vatanımız Ahiret yurdudur. Allah kıyamete kadar bizi vatanımızdan cüda (uzakta) etmesin. Bir Türk, bir şehit torunu böyle dua eder ve bu dua için yaşar. Bu dua aynı zamanda fırsattır, bu dua dille değil tavırla yapılır. Bu tavrı göstermeyenler kendini belli ediyor. Fark etmek sizin kabiliyet ve algınıza kalmıştır.
    Buraya kadar nicel Cüda'dan yani uzaklıktan bahsettim. Mısra o kadar güzel ve derin ki.. uzaklık iki şehir yada iki insan arasındaki kilometrelerden ibaret değildir. İki gönül, iki kalp arası mesafeler de uzaklıktır. Uzaklığın en kötüsü de Rabbe olanıdır. Toprağımızın bir ruhu var, bir kalbi bir maneviyatı var. Bunlara olan uzaklık kilometre ile ölçülemez. Bu toprağın sevdası, şuuru ve ruhu ile yopurulmayan insan da bu vatana Cüda'dır yani Uzaktır.
    Allah'ım bizi bizi bu topraklardan ruhen ve bedenen uzakta bırakma. Uzaklaştırmaya çalışanlara fırsat verme.


    👉29-Rûhumun senden İlâhî şudur ancak emeli:

    Şair 29. Mısrada samimi bir duayla ruhi bir gayeyle kıt'a'ya giriş yapıyor. Çünkü o namahrem el değdiğinde Türk milletini ve Türkiye'nin ruhunda bozulmalar yıpranmalar meydana gelecektir. Bugünler bu mısranın önemine dikkat çekmek için önemli. Ülkemizin milletimizin başına gelenler, bölğnmeler ayrışmaşar hep o namahrem elin tüm hayatımıza müdahale etmesiyle oldu. Biz bu müdahaleye gönüllüce razı olduk. Eğer İstiklâl Marşı raflanmamış olup da anlatılsaydı. Tarihimize, şuurumuza uzanan o eli püskürtebilir hatta kırabilirdik. Geç kalmış da sayılmayız. İstiklâl Marşına kulak verip o eli ve uzantısı olan parmaklarını farkedip tek tek vücudumuzdan (vatanımızdan, Kimliğimizden, hayat tarzımızdan..) ayırmalıyız.


    👉30-Değmesin ma’bedimin göğsüne nâ-mahrem eli;

    Ma'bed in kelime anlamı ibadet edilen yer olarak ifade edilir. Bu mısrada Mehmed Akif Camileri mescitleri kastetmiyor sadece. Biliyorsunuz ki biz Müslümanlar için yeryüzü bir mescittir. Buradan yola çıkarsak vatanımızın tamamı bizim için bir Ma'beddir. Atalarımızın vatana verdiği değer kattığı anlam burada yatıyor. O bir toprak parçası değil Ma'bed'dir gören göze, işiten kulağa, hisseden kalbe..

    Ma'bedin göğsü diyor şair. Burada göğüsten kasıt kalptir. Uzuv olan kalp değil tabiki. Kur'an daki anlamıyla tam bir kalb'dir. Yani orayla hisseder, onun sesini dinleyerek Hakk'la hakikati görebilir. Eğerki bu kalbe namahrem el değerse o kalp gözü kapanır. Akif'in burada bahsettiği namahrem el kafirin fikridir, yaşayışı, davranışıdır. Eğer ki o Ma'bedin kalbine namahrem el değerse. O Mabed anlamını yitirir, o Mabed değerini kaybeder ve parayla ölçülen bir maddeye bürünür.


    👉31-Bu ezanlar -ki şehâdetleri dînin temeli-

    Şehadet etmek yani şahitlik etmektir. Yani bir şehirden ezan sesi geliyorsa ezan o şehrin İslami bir yer olduğuna şahitlik eder.
    Biliyoruz ki Sakarya savaşı öncesinde bir çok bölge işgal altında kaldığı için ezanlar sustu hatta Çanlar çalınmaya başladı. Konuyu açıklamak için Pek bilinmeyen ama İsmet Özel'in dedesinden öğrendiği bir marş vardır:
    Ezan sesi duyulmuyor/ Haç dikilmiş minbere/ Kafir yunan bayrak asmış/camilere her yere/ Öyle ise gel kardeşim / Hep verelim el ele/ Patlatalım bombaları/ Çanlar sussun her yerde.
    Çanları susturduk bu toprakların İslam diyarı olduğunu tekrar Türkiye karasında ve semalarında yankıbula gelen ezan bunun en büyük şahididir. Coğrafyamızın bilhassa vatanımızın Dar'ül İslam olduğuna şahitlik eden ezanın kıyamete kadar yankılanması duasıyla..


    👉32Ebedî, yurdumun üstünde benim inlemeli.

    Asırlardır, ezan duymamış kulaklara ezan duyurmaktı Türk'ün ülküsü. İslamı her beldeye yaymaktı. Tek hedefti Allah'ın adını her yerde duyurmak. Başardık da bunu. Her şeyini buna adamış milletin yurdunda, semalarda, O'nun adı duyulmalı değilmiydi zaten? Bakın ne diyor Süleyman Şah: "Bu topraklarda ezan sesinin işitilmediği şehir komadan bu dünyadan göçersem gözlerim açık gidecek." Âkif bunu dile getirmiş bence. Tek ülküsü bu olan millet, tabiiki semalarında ezan sesini inletecekti.
    Bu yüzden ülkede belli kesimi rahatsız eden ve kaldırılması istenen bir mısradır zaten. Ama bilmiyorlar ki, ezan sesini susturmak ile bayrağı indirmek hemen hemen aynı şeydir. Zira o bayrak, bu ezan için şehit olanların kanını taşır. Ki millet olarak ezansız tam 18 yıl geçirdik, bunun acısını da biliyoruz, ezana sahip çıkmalıyız. Ve o ezan semalarımızda inlesin diye, gerekirse canımızı da vermeliyiz.


    👉33-O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşı

    SECDE
    - Kainatın özü
    - Varlığın tek gayesi
    - Yaradılışta ki hikmet...
    Her şey; Yüce Allah(cc)' ın
    "Âdem’e secde edin!" (Kehf Suresi 50. Ayet)
    emriyle başladı. Melekler bu emri bi hakkın yerine getirmenin gayreti içinde rızayı ilahi şerbetini kana kana içtiler. Fakat içlerinden biri vardı ki, içmekten kendini mahrum bıraktı. Kimdi bu nasipsiz! Yaradılışı dumansız ateşten, cin taifesinden ŞEYTAN. Peki Yüce Allah(cc)’a hiç isyan etmemiş miydi? Reddedemeyeceği (Gururuna dokunmayan, Kibrini azdırmayan) teklifler alıyormuş gibi aldığı emirlere itaatleri vesilesiyle melekler katına yükselmiş ödüllendirilmişti. Fakat bu sefer ki emir başkaydı. Hiç öncekilere de benzemiyordu. Ve Benlik damarına dokunan bir kibirle küstahça dedi;
    "Ben ondan hayırlıyım. Çünkü beni ateşten yarattın. Onu ise çamurdan" (Araf Suresi 12. Ayet)
    aklınca zekasını konuşturmuştu. Bilemedi, anlayamadı, düşünemedi, düşünemezdi de. Aklı tutulmuş sefiller gibi takıldı zahirine, anlamını idrak edemedi. Oysa ateş yok edici, toprak var ediciydi. Bilemedi...
    Rabbinden ümidini kesmenin verdiği rahatlık içinde yine dedi;“onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım." (Araf Suresi 17. Ayet)
    Kendi kabahatini insana vermiş, yetmemiş kadere yüklemişti. Artık insan (bizler) en büyük düşmanıydı. Önümüzden, arkamızdan, sağımızdan ve solumuzdan kuşatılmıştık ki, Yüce rabbimiz imdadımıza yetişdi ve kurtuluşumuza; Aşağı (Secde) ve Yukarı (Dua) ‘yı vesile kıldı.
    Kalbinde açan iman gülünün kokusuyla gönlü hoş muhabbetle dolu mehmetçiğimizin anlı secdedeydi. Yüce yaratıcısına karşı haddini de bildi vazifesini de. Küffarlara boyun eğdiren güç bu kutlu tevazu, kulluk şuuru ve bilinciydi. Kalplerinde ki iman yüklü bulutlar düşmanların üzerine bir şimşek gibi çakıvermiş hadlerini bildirmişti. Şanlı Türk askeri büyük bir tevazu ile boyun eğdi haddini bildi. Allah da düşmanlarına boyun eğdirdi, hadlerini bildirtti.

    Tarihimiz, Geçmişten bir nişane, geleceğimiz için bir ders niteliğindedir. Günümüz islam aleminin bu dersi alabilmesi ümidiyle...


    👉34-Her cerîhamdan, İlâhî, boşanıp kanlı yaşım,

    Merhum Üstad Mehmet Akif şehit askerlere hitaben sesleniyor bu mısrada. Toprağın altında ki şehitlerin üzerinde ki cerehatından( yaralarından) çıkan kan ruh olarak yükselip gökyüzüne çıkar.
    Akif' in İstiklal Marşında Allah'tan dileği; şehit kanlarıyla sulanan vatan topraklarında, işgal ve savaş boyunca memleketin aldığı tüm yaralardan boşalan kanlı yaşlar, boşa akmamış olacak, şehitlerin ruhları ezan sesiyle Arş' a yükselecektir .

    "Allah, bir daha bu millete bir İstiklal Marşı yazdırmasın…
    Mehmet Akif, son günlerinde, hasta yatağında yatarken kendisine İstiklal Marşı için,
    “Acaba yeniden yazılsa daha iyi olmaz mı?” diye bir sual sorulmuş. Akif'in şu cevabı, bu marşın neyin destanı, neyin mahsulü olduğunu anlatacak bir vecizedir:“O şiir bir daha yazılamaz, onu ben de yazamam; onu yazmak için o günleri görmek, o günleri yaşamak lazım. Allah, bir daha bu millete bir İstiklal Marşı yazdırmasın.”


    👉35-Fışkırır rûh-i mücerred gibi yerden na’şım!

    Na'şım;demek kefene sarılıp mezara konulan ölü demektir.
    Mücerret ise soyut demektir.
    Ruh-i mücerred; "Soyulmus, çıplak, gözle görülmeyen soyut ruh manasındadır.


    İstiklale kavuştuktan sonra ölü bedenlerin dahi canlanmasının ve bu olaya sevinmesi ihtimalinden mahseder.
    Bu mısra aynı kıtanın diğer üç mısrasında olduğu gibi bir şehidin ağzından söylenmektedir.
    Burada ahiret günündeki diriliş fışkırmak ifadesiyle kuvvetlendirilmistir.
    Ruhun mücerret olarak nitelendirilmesi de şehide ait olmasından dolayıdır.
    "O zaman cesedim, bir ruh gibi fışkırarak göğe çıkar "


    👉36-O zaman yükselerek Arş’a değer, belki, başım.

    Bu mısrada "yükselmek" kelimesi fiziken değil, manevi olarak yukselmekten bahsetmektedir.. Miraç hadisesinde Efendimiz SAV Allah-u Teala'nın katına yükseltilmiş, orada Rabbiyle perdesiz, aracısız konuşmuştur. Orada Efendimiz SAV'e beş vakit namaz emredilmiş, Bakara Suresi'nin son ayetleri (Amener rasulü) nazil olmuştur. Hz.Ebubekir'e "sıddık" ünvanının verilmesi de yine bu olay sonrasında gerçekleşmiştir. Dolayısıyla Türk kültüründe yükselmenin (miracın)farklı ve özel bir yeri vardır.

    Şair bu mısrada "başının arşa değmesi"nden söz ediyor. Niyeti şüphesiz ki arşı aşmak değil, arşa başını değdirmek. Cebrail(A.S.)'in Peygamberimizi Allah(C.C.)'ın huzuruna getirirken belli bir sınırı geçmediğini, Efendimiz SAV'in sorusu üzerine de "Buradan bir parmak ucu ileri geçecek olursam yanarım" diye cevap verdiğini biliyoruz. Akif bu mısrada haddi aşmayanlardan olduğunu göstermek adına zirve noktasının ancak "arşa değmek" olabileceğini söylüyor. Ruh-u mücerred, miracını sınıra kadar önüne çıkan engelleri, bentleri aşarak tamamlıyor, sınıra gelince de Cebrail teslimiyyeti gösteriyor.
    Mahlûkun Hâlik’ine ittibaında “secde” arşa değecek kadar yükselişin adıdır.


    👉37-Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!

    “Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal! “Diyerek büyük vatan şairi Mehmet Âkif Ersoy bağımsızlığı belirtiyor. Ve şanlı bayrak sen de artık şafaklar gibi al renginle göklerde hür ve mesut olarak dalgalan. Özgürlük ve istiklal ülkemizin hakkıdır ve her zaman da olacaktır. Türk bayrağı göklerde her zaman dalgalanacaktır.


    👉38-Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.

    Bu uğurda dökülen kanların hepsi bayrağa, bağımsızlığa helal olsun demektedir. "Bu ülke için hürriyet ve istiklal için girdiğim savaşlardaki tüm kanlarım sana helal olsun hakkım da kanımda sana helaldir sen ancak dalgalandıkça bizim dökülen kanımız helaldir'' demektir.
    Bayragımız dalgalanmadığı takdirde; bu vatan ''müslüman'' vatanı olmaktan çıkarıldığı takdirde bizim de hakkımız bizden sonrakilere helal değildir.


    👉39-Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl:

    Türkler tarih boyunca büyük mücadeleler vermiş, dünyanın en büyük imparatorluklarından birini kurmuş, en büyük savaşlardan yaralansa da canı çok yakılsa da ayağa kalkmış ve kanla boyanmış o muhteşem bayrağı hep yüksekte tutmayı başarmıştır. Ne kadar çok şehit verilse de toprağın her karışı kanla sulansa da Rabbimiz Türk milletinin yok edilmesine izin vermemiştir ve bunu İnşaAllah kimse başaramayacak. M.A. Ersoya yazdırılan bu mısrada türk milletinin sonsuza kadar yıkılmayacağının ve yok olmayacağının müjdesi verilmiştir. Türklerin seçilmiş olduklarının birçok göstergesi vardır. Türk milletinin İslam'a girdikten sonra yüzyıllar boyunca İslam'ın bayraktarlığını yaptığını biliyoruz.Türkler İslamın yayılmasında öncü olmuşlardır ve olacaklardır.Türkler Osmanlı döneminde İslam aleminin hamiliğini yapmıştır. Peygamberimiz'in (s.a.v.) türklerle ilgili birçok sözü vardır. 'Türklerin dilini öğreniniz, çünkü onların uzun süren hakimiyyetleri olacaktır'. 'Onlar dünyaya iki kez hükmedeceklerdir', ' Türklere dokunmayın' sözü, bu milletin İslam'ın güçlenmesine yapacağı katkıya işaret olabilir. Bu sözlerden en bilineni ise şudur: “İstanbul elbette feth olunacaktır. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, onu fetheden ordu ne güzel ordudur”. Hz. Peygamber’in övgüsüne mazhar olma gururu türk milletine aittir. Allah bu şanlı bayrağı dünya durdukca dalgalandırsın İnşaAllah.


    👉40-Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyyet;
    Ezelden beridir hür yaşayan bayrağımın özgürlük hür olmak hakkıdır...


    👉41-Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin İstiklâl

    Son dokunuşla Mehmet Akif Ersoy marşı çok güzel özetlemis
    Mısranın 'Hak' kavramının iki manaya geldir;
    İlk anlamı: Allah manasındadır ki devlet ve millet ona (Allah'a) göre düzenler.
    İkinci anlamı ise: adalet ve hukuktur..
    Bağımsızlık, allah'a inananların en büyük hakkıdır.
    Türk milletinin Allah’a olan inancı ve bağlılığıyla İstiklal Savaşını kazandığını ortaya koyuyor.
    Bu ülkenin hürriyet ve istiklal hakkıdır, her zaman da var olmaya devam edecektir.

    @0000001 Eylül Türk sallapatti Mir'at-ı Cünun ~ DİLHUN ~ @rihle DAMLA @lilithintorunu amak-ı hayal Ruh-u Revan. ꧁ Ben Hakimim Masum Bey ꧂ Rumeysa Uzun Sevgi Kervancı
    Tekinsiz Ludovica @Gul_m Kübra Gözüdik (AyBüke) (Salim) @YILDIZIM
  • 248 syf.
    Anımsamıyor hiç kimse seni...

    Öncelikle inceleme içinde biraz yakınacağım okuyan kişi şimdiden mazur gör.
    Şu an sitede devam etmekte olan bir şiir etkinliği var. Herkes şiir okusun isteniyor -çok hoş- ama birbirimizin kopyası olmaktan öteye gidemiyoruz. Görmüşüz bir Nazım Hikmet’i, Cemal Süreya’yı, Attila İlhan’ı... izlerinden gidiyoruz sürekli. Sanıyoruz ki aşkı, yalnızlığı, umudu hatta umutsuzluğu, öfkeyi, kini, hüznü daha sayamadığım nice duyguları sanki sadece onlar anlattı, şiiri sadece onlar yazdı.
    Araştırmak ne demek hiç bilmiyoruz ve buna ben de dahilim.

    Mesela çok anlamsız bir şiir okuyoruz ama gerçekten de anlamsız.
    Şair tamamen estetiğe önem vermiş ve bir bütünlük yaratmaya çalışmış, fakat bir anlam yok ya da gerçekten herkesin anlayamayacağı kapalı bir anlatım var. O koskoca şiirin içinden bir cümle işaretliyoruz, “ben öyle yalnızım ki...”
    Sonra giriyoruz 1K alıntılar bölümüne;
    ..... şair ve ...... kitabı
    “Ben öyle yalnızdım ki...” hooop paylaş.
    Aşağıya gelen yorumlardan örnek vereyim hemen;
    “bu şair muhteşemmiş ya gerçekten ben de yalnızım hemen okumalıyım.”

    Sitede bir de şiir kitabına “kitap sayısı” gözüyle bakılıyor. 500 sayfalık bir romanı bir günde bitiremiyor ama 500 sayfalık bir şiir kitabını 2 saatte bitirebiliyor. Sonra bir de “huhu 1 günde kitap bitirdim artık bu şairin şiirlerine hakimim,” düşüncelerine kapılıyorlar herhalde. İnsanlığı sorguladım, genel olarak, kendimi de.


    .................. ERROR ................


    Bu yakınmamın sebebi ise Sabri Altınel’i kimsenin tanımamış olması. Böyle bir değerin arka planda kalması ciddi manada bana hayatı sorgulattırıyor.

    Mehmet Fuat da kendisi hakkında demiş ki;
    “Sabri Altınel gibi bir şair geliyor, kitaplar yayımlıyor, bir toplu çıkışın içinde olmadığı, şaklabanlıklar etmediği için, bir köşede ilgilerden uzak yaşıyor, sonra bir gün ölüyor, yazdıklarının bir bölümü dergilerde kalıyor, kimsenin aldırdığı yok.” diyor.

    İnsanı, insana verdiği değeri, işçinin değerini, köylüyü, zengini, çocukları, yaşlıları, hayatı, umudu, güzellikleri, özgürlüğü, barışı, iyilikleri, kötülüğü, gerçekleri... hepsini öyle güzel işledi ki ruhuma gerçekten her şiirinde bir duraksama yaşadım.

    O mutsuzluktan, umutsuzluktan beslenmedi!
    İkinci dünya savaşı sonrası toplumun halini anlattı. Ama insanların içinde umut yeşertmeye çalıştı. Herkesi cesaretlendirmeye, güçlendirmeye, hayatın çok güzel bir yer olduğunu anlatmaya çalıştı.
    Bence başardı da!

    “Neden karanlığında kalbimizin,
    Bir acı bir sıkıntı var?
    Öylesine güzel ki dünya;
    Yaşarız şunun şurasında,
    Yaşayabildiğimiz kadar.”


    Kimseyi kendine örnek almadı, hiçbir yere konamadı, anılmadı, özgün oldu, şiirlerini özgünleştirdi. Estetik kaygılarına girmeden şiirlerinin anlamına önem verdi. Toplumcu oldu, insanını düşündü.

    Ama içinde hep biraz da olsa bir isyan da barındırdı;

    “Siz öyledir diyorsunuz ya yalan
    Sevgiler gözyaşları söyleşiler
    Yaza sıcak güze soğuk deyişiniz
    Taşa sert toprağa yumuşak
    Duruşunuz yürüyüşünüz yalan

    Yoksa iyiyi severdiniz kötüyü sevmezdiniz
    Güzel olurdu çirkin olmazdı
    Gerçek olurdu uydurma olmazdı
    Kırgınlık duymazdınız bezginlik duymazdınız
    Boyun eğmezdiniz

    Siz öyledir diyorsunuz ya yalan”

    Şiirlerinde ölüm gibi bir gerçeği de hiçbir zaman unutmadı;

    “Ölmek de var bu işin içinde,
    Karanlık duvarları üstüne düşerek İstanbul’un,
    Tenha bir akşam vakti, kimsesiz;
    Türkiye’ni, ah o canım Türkiye’ni,
    Her şeyi bırakıp geride,
    Ölmek de var.

    Ama yaşamak istiyorsun şöyle kendince, hür,
    Garip de olsa, kimsesiz de olsa yaşamak;
    Bir gün bakarsın için ezilir, bunalırsın,
    Bir gün sabahleyin, hiç yoktan,
    Sevinirsin.”



    “En güzel çiçekler dünyada açar
    Dünyada verir ağaçlar en güzel meyvelerini
    Dünyada doğar bir sevişmeden çocuk
    Güçlüğün karşısında çaba
    Ölümün karşısında dirilik
    Dün varolduysa bunlar bugün de varolacak

    ....

    Benim sevincime katılın
    Suçun karşısında suçsuzluğum ben
    Umutsuzluğun karşısında umut
    Ölümün karşısında ölmezlik”



    Mesleği de öğretmenliktir;



    .....
    Okul bahçelerinde ağaçlar, soğuyan yağmurlar,
    Zil sesleri boşlukta ve adadım yaşamımı,
    Öğrendiğim her şeyi öğrettim.”




    .....
    Suyunu içmek için öldürdüler seni,
    Ekmeğini yemek için.

    Anaların yasları kapıları çalıyordu,
    Çığlıklar geçiyordu sokakları baştan başa;
    Çekilmiş yürekleri içinden örtülmüş düşüncelerin,
    Gözsüz umutların toprağa düşen yıldızların
    Soğuk taşların içinden.

    Özgürlük için savaştınız, yurtlarınız için,
    Esinlendi yaşam
    Yiğitçe ve hazin ölümünüzden;
    Onurlandırdınız çağınızı.”



    Sabri Altınel der ki;
    “İnsanoğlunun mutluluğunu düşledim hep.”
    “Yüreğim ve kafamla arıyorum yaşamın anlamını”


    En güzel şiiri ise en sona sakladım. Bu şiir beni her okuduğumda çok etkiliyor.

    İNSANIN DEĞERİ;

    Bir insan ne demektir bilmiyorsunuz
    Binlerce yıldan sonra
    Berrak bir su gibi ellerime dökülen
    Şu içinde yaşadığım an
    Kutsal dakika
    Kendimi sana bırakıyorum
    Sevinçlerimi gözyaşlarımı sana
    bırakıyorum

    Hani ballı ballı incirleri
    Hani buğulu üzümleri vardır dünyanın
    Hani çatlamış narları
    Başak başak buğdayı
    Suyu ateşi toprağı vardır hani
    Hani gecesi gündüzü vardır
    Yazı vardır güzü vardır
    İpeği bezi vardır
    Bir yanı başka yerdir
    Bir yanı başka yer
    Atan yüreği akan kanı
    İnsan gücü insan emeği vardır

    Alın teri vardır boncuk boncuk
    Yapılardaki alınteri
    Sevişmelerdeki alınteri
    Erdemlerdeki alınteri
    Beyaz siyah sarı
    Hani kederi mutluluğu yaşama sevinci vardır
    Düşüncesi bilimi şiiri vardır hani
    Hani öpülesi tapılası bir hali vardır dünyanın
    Bütün bunlar sensin
    Binlerce yıldan sonra
    Berrak bir su gibi
    Toprak gibi buğday gibi
    Avuçlarıma dolan
    Kutsal dakika
    Sen gene bunlardan başka bir şey değilsin
    İnsan da bunlardan başka bir şey değil
    Kendimi sana bırakıyorum
    Senin bu kadar kutlu
    Yaşanılası olduğunu biliyorum

    Körpe zeytin dalları havaya uzanır
    Bitkiler ballanır
    Bitkiler döllenir
    Erkekler başlarını dişilere eğer Güneşe çiçeğe aranıza
    Anne sevgileriyle kardeş sevgileriyle
    İnsanlar doğar
    Sen insanlarla varsın kutsal dakika
    Toprak da hava da insanla var
    Ateş de su da

    Elbette bir insan ne demektir bilmiyorsunuz
    Çünkü siz bir çiçeğin bir sabah nasıl açıverdiğini bilmiyorsunuz
    Suların nasıl hayat dolu akıp gittiğini bilmiyorsunuz
    Toprağın bereketini bilmiyorsunuz
    Aşklar nasıl kalplerden kalplere geçer bilmiyorsunuz
    Sevinci iyilikleri mutluluğu bilmiyorsunuz
    Nişanlılıkları düğünleri cümbüşleri

    Bu dünya bir hoş dünya
    Bu dünya sarhoş dünya
    İşte en sonuncusu
    Savaş alanlarında ölenler 32 milyon
    Hava bombardımanlarında ölenler 20 milyon
    Kamplarda ölenler 25 milyon
    Yaralananlar sakatlar 25 milyon
    Yoksulluğa düşenler 21 milyon
    İşte en sonuncusu
    Daha kolumda kafamda
    Yüreğimde acısı
    Yerle bir oldu bütün dünya
    Kişinin el emeği göz emeği
    Ev dükkân okul
    60 milyondan fazla
    Yer değiştirenler 80 milyon
    Doğduğu illerden başka illere göçenler 34 milyon
    12 milyon çocuk anasız babasız kaldı
    Çocukları kaybolan ana babalar 46 milyon
    bütün çocukları kaybolanların
    13 bini deli şimdi
    400 bini yarı deli
    Giden dünya varlığı milyarları aşıyor
    İşte en sonuncusu
    İkinci dünya savaşı
    Ölü sayısıyla iki Fransa devleti yeniden kurulabilir
    Yıkılan evle Avrupa kıtası baştanbaşa donanabilir
    Gül gibi geçinirdi bütün insanlar
    Giden dünya varlığıyla tam 60 yıl
    İşte bu en sonuncusu
    Ah yürekler acısı

    Elbette bir insan ne demektir bilmiyorsunuz
    Bir sürü yalan dolan
    Milletler devletler
    Bir sürü ağlayan gülen
    Gilbert Du Fay Edison
    Elektriği buldularsa eğer
    Gecelerimiz aydın olsun diyedir
    Franklin yıldırımlığı bulduysa
    Yıldırımlar evimize düşmesin diyedir
    Radyoyu bulduysa Marconi
    Şarkılar söylensin diyedir
    Villon Dante Yunus şiirler yazdılarsa
    Güzellikleri iyilikleri
    Birbirimize söyleyelim diyedir
    Descartes Diderot Kant
    Sonrakiler düşündülerse
    İnsanoğlu tabiatı daha çok eline alsın diyedir
    Bir çiftçi uzakta tenha bir ovada
    Sabanını toprağın bereketine daldırdıysa
    Gecenin içinde bir anne
    Yavrusuna ninni söylediyse
    Bir nişanlı sokulduysa nişanlısının koluna
    Bir işçi işini aldıysa eline
    Bütün bunlar bizim içindir
    Bizim mutluluğumuz içindir

    Elbette bir insan ne demektir bilmiyorsunuz
    Karanlıkta gizli konuşuluyor
    Karanlıkta düşer kor
    Otlar yapraklar üstüne
    Halılar tahtalar üstüne
    Buğdaylar ipekler üstüne
    Madenler topraklar üstüne
    Karanlıkta düşer kor
    Hadi yeni baştan ateş
    Hadi yeni baştan dövüş
    Hadi yeni baştan kin
    Hadi yeni baştan kan

    II

    Zeytin dalları havaya uzanıyor
    Bitkiler ballanıyor
    Bitkiler dölleniyor
    Çekip gidiyor karanlık
    Köyler şehirler ışıyor
    Uzakta sütbeyaz bir horoz
    Ayağıyla toprağı eşiyor
    Bir umut bir mutluluk
    Göllerde sazan balıkları kasnalar
    Irmaklarda alabalıklar
    Havada kuşlar
    Evlerde eşler
    Yollarda laleler yabangülleri
    Beyazları pembeleri alları
    Yollarda üzümler
    Üzümlerde şarap
    Buğdaylar pamuklar tütünler
    Erkek çocukları kız çocukları gelinler
    Ekşi elmalar mürdümerikleri
    Dağların karlı dorukları
    Dağların kekikli etekleri
    Kendimi sana bırakıyorum kutsal dakika
    Sevinçlerimi gözyaşlarımı sana bırakıyorum
    Yaşamak sensin işte
    Ölmemek sensin işte

    İçerim aydınlanıyor
    Umutlanıyorum yeniden
    Umut zaman demektir
    Yaşamak demek
    Umut bir çocuğun öpen ağzı demektir
    İyi niyetli çalışkan yüreği bir adamın
    Bir kadının gülen yüzü demektir
    Çiçekler içinden
    Kutsal dakikayı yaşıyor onlar
    Güzeli yaşıyorlar doğruyu iyiyi
    İpek böceği gibi

    Umut bu türlü yaşamaktır
    Onlar çocukların önemini biliyor
    İçerim aydınlanıyor
  • 464 syf.
    ·9 günde·Beğendi·10/10
    1984'ü YouTube üzerinden de yorumladım. Kitabı okumadan önce faydalı bilgiler edinebilirsiniz;
    ->> https://youtu.be/ZbCVXncwnvE
    _________________________________________________

    Totalitarizmi iliklerinize kadar hissedeceksiniz!

    Bu bir UYARI ve UYANDIRMA servisidir! Algılarınızı açınız!

    Bir seçeneğiniz var ve bu seçenek size altın tepsi de sunulmuyor. Ya Büyük Birader’i sever, sistemin “medarı iftiharı” olursunuz ya da kül olur, sessizce BUHARLAŞIRSINIZ!

    Mikrodalgadan çıkmış bir beyin ne kadar işe yaramazsa, sistemin tekelinde ki bir beyin de o kadar işe yaramaz!

    Suratınızın tam ortasına postallarıyla basıp geçiyorlar, ne düşündüğünüz ya da hissettiğiniz umurlarında dahi değil! İnsanlığın cesaretini “Parti” üzerinden tuzla buz ederken, başrolde Büyük Birader, Düşüncesuçu, Barış Bakanlığı, Gerçek Bakanlığı, Sevgi Bakanlığı ve Varlık Bakanlığı bulunuyor!

    Yazıldığı yılı bir kenara bırakırsak, bugünü ve yarını en net biçimde görebileceğiniz, hayal dahi etmeden etrafa bakarak gözünüzle görebileceğiniz, tam olarak içinde yaşadığınız ülkenin sınırları içinde nelerin dikta edildiği ve neleri kabul ettiğinizi daha iyi sentezleyebileceğiniz bir sistem eleştirisidir 1984. Bindokuzyüzseksendört’ün hangi sistem ya da dönem üzerine yazılmış olduğunu unutun ve kendinizi onun kollarına bırakın, çünkü; geçerliliğini günümüzde korumakla kalmıyor hedefi de tam on ikiden vuruyor!

    Geçmişinizin yok edildiği, belleğinizin silindiği, “Yenisöylem” ile dilinizin çarpıtıldığı, düşüncenizin olmadığı, direnmenin ve başkaldırın kelime olarak dünyadan kaldırıldığı, eylemsel olarak ise akla hayale bile getirilemediği bir dünyanın içinde sindirilmenin dehşeti içinde yok olacaksınız.

    Kitabı okurken, ilk aklıma gelenler Yevgeni İvanoviç Zamyatin ‘in Biz ‘i, Ray Bradbury ‘nin Fahrenheit 451 ‘i ve son olarak Netflix’te izlediğim Polonya yapımı 1983 dizisi. (https://www.turkcealtyazi.org/mov/7371666/1983.html) Daha okumadığım, 1984 incelemesi sonrasında başlayacağım Cesur Yeni Dünya ise biraz daha yumuşatılmış hali olarak karşımıza çıkıyor. Döneme damga vurmuş iki özel kitap.

    Kitabı okuduktan sonra ya da önce fark etmez bir şekilde 1983 dizisini izlemenizi ve sistemin nasıl kafalarda oluşturulduğunu, nasıl zihinlere girdiğini, insanların nasıl geçmişten koparıldığını ve yeni dünya düzeni adı altında nasıl kandırıldığına şahit olacaksınız. Başkaldırının bastırıldığı, düşüncenin suç haline geldiği yani gerçekleşme ihtimali olmayan şeyler üzerinden bile suçlandığınız, işkence edildiğiniz, hain ilan edildiğiniz sistemin damarlarında gezeceksiniz.

    ***

    “İnsan varmış ya da yokmuş sistem varmış ya da yokmuş hepsinin canı cehenneme. Bir gün var bir gün yokuz, ölümün yerine yeni doğum, yeni sistemler var olduktan sonra, işleyiş değişmedikten, dünya pisliğe battıktan sonra neyin ne önemi var. Çoğunluğun itaat ettiği, azınlığın baskı gördüğü, güçlünün güçsüzü yok ettiği bu düzende var olmak da dedir? Yok olmak en müspet gerçektir!”

    “Yıkık Ülke” adı ile 10 bölümlük sitem eleştirisi temalı yazı dizisi yazmaya başladım. İlk bölümünü paylaştım. Bu linkten erişebilirsiniz -->>> #38482321

    ***

    2+2=5 eder mi? Eder! Yeri gelir üç eder, yeri gelir altı eder, yeri gelir sıfır eder. Senin kafandaki gerçeklik ilkesi bunu reddedebilir ama 2+2=4’tür sonucu ne kadar gerçekse 2+2=5’te o kadar gerçektir. Sistemin içinde ki güç o kadar büyük ve yücedir ki, senin ne düşündüğün ve senin gerçeklerin onların yalanlarının gerçekleri içinde ezilip tuzla buz edilir! Seni doğduğuna pişman ederler, ciğerini söker, hayatını kaydırırlar, yalnız bundan kurtuluşun ölüm değildir, hayır hayır… Bundan tek bir kurtuluşun var, o da sistemi gerçekten kabul etmendir. Onu sevmendir!

    Seni öldürüp kahraman yapmak istemezler. Sindirip, kendi sistemlerine uyup, sistemin içinde kaybolmanı sağlarlar. Seni bir hiç yapmak varken neden devrim şehidi yapsınlar. Devrimin olduğu yerde her zaman karşıdevrim vardır. Fakat; Büyük Birader’in ülkesinde bu hataya yer yoktur. Seni şehit yapmazlar, senin içini öyle bir doldururlar ki, yıllar sonra bile hatırlanmazsın. Bir bakmışsın sistem içinde ki yalanın bir gerçeği olmuşsun.

    "Yönetmek ve yönetimi sürekli kılmak istiyorsan, gerçeklik duygusunu yolundan çıkaracaksın." #38333163

    "Parti, gözlerinizle gördüğünüze, kulaklarınızla duyduğunuza inanmamanızı söylüyordu." #38129834

    Gerçek dediğin nedir? Neyin gerçek neyin yalan olduğunu sen belirleyecek değilsin. Parti ne derse gerçek odur. Parti senin için ne düşünüyorsa, senin iyiliğin içindir.

    Düşünmeyeceksin,
    İtaat edeceksin,
    Parti’ye karşı olanları ihbar edeceksin,
    Dinlenmeyecek, Parti için çalışacaksın,
    İlişkiye girmeyeceksin,
    Duygusallıktan yoksun olacaksın,
    Kimse ile yakınlaşmayacaksın,
    Arkadaş edinmeyeceksin!
    Parti’nin düşmanı Ploterler ile konuşmayacaksın,
    Propagandalara eşlik edecek, en önde koşacaksın,

    Eğer bunları yapmazsan…

    BUHARLAŞIRSIN!

    Kim ki, PARTİ’nin karşısında direniş düşüncesi ile doludur, o kişi veya kişiler DÜŞÜNCE POLİSİ tarafından yakalanır ve işkencelere maruz kalır, sindirilir, belki tekrardan salınır ama kesin bir şey var ki, BUHARLAŞIR!

    Unutma; BÜYÜK BİRADER seni izliyor, dinliyor. Yazdığından, içtiğinden, düşündüğünden, nereye gittiğinden, yürüdüğünden, koştuğundan, oturduğundan haberi var. Tele-ekranlar sayesinde seni görüyor, gizli mikrofonlar sayesinde seni izliyorlar. En güvendiklerin seni ihbar ediyor. Bu gücün karşısında yapacağın tek şey uyumlu olmak. Seni yakalamak istedikleri zaman yakalarlar, ne zaman nerede ve nasıl dinlendiğini bilemezsin, en güvenli yer en güvensiz yer olur. En güvendiğin insan, seni kalleşçe arkandan vuran olur. Kendinden başkasına güvenemezsin.

    Parti’nin sloganlarını ezberlemek senin görevindir! Bu sloganlar her yerdedir! Aklından çıkarma!

    "SAVAŞ BARIŞTIR

    ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR

    CEHALET GÜÇTÜR"
    #38037814

    "Geçmişi denetim altında tutan, geleceği de denetim altında tutar; şimdiyi denetim altında tutan, geçmişi de denetim altında tutar."

    Barış Bakanlığı savaşın,
    Gerçek Bakanlığı yalanların,
    Sevgi Bakanlığı işkencenin,
    Varlık Bakanlığı yokluğun bakanlığıdır.

    Her şey “çiftdüşün” sistemi ile kontrol altına alınmıştır. Bir yalanı söylerken o yalanın gerçekliğine de inanmalısın. Yalanın yalan olmadığını bilmek aynı zamanda yalan olduğunu bilmek zorundasın. Gerçek ile yalan arasındaki ince çizgide hangisinin ne olduğunu bilmelisin. Karşındakine söylediğin şeyin yalan olduğunu bilirken, inanmışçasına gerçek olduğunu söylemeli ve onu da buna inandırmalısın. İkisinin ayırdına varmak yeteneklerin arasında olmalıdır.

    "Zekilik kadar aptallık da gerekliydi, ama aptalca davranmak da zekice davranmak kadar zordu."

    Okyanusya da yaşamak bunu gerektiriyordu. Rol yapmalı ve buna herkesi inandırmalıydın. Geçmiş tarihin kötü, şimdiki yaşadığın yılların daha iyi olduğunu bilmeliydin. Bütün her şey Okyanusya tarafından bulunmuş idi. Matbaa bile! İnsanların zihnini temizledikten, bütün delilleri ortadan kaldırdıktan sonra bu o kadar kolaydı ki. Karşı tez sunacak bir kanıt ortada yok, Parti ne diyorsa gerçekte o oluyordu.

    İnsanlara hükmetmek için Acı Çektirmen gerekmektedir. İnsan ruhu uyum sürecini hızlıca atlatabildiği gibi hiçbir kışkırtmaya müdahil kalmasa bile, köşeye sıkıştığında ayağa kalkıp, söz de ona verilmiş hakkını arar. Biraz büyük düşünmekte yarar var ki, Büyük Birader bunları herkesten önce düşünmüştü zaten. O yüzden insanların sindirilmeye ve acı çekerek baskı altında yaşamaya sesleri çıkmayacak, haykırırcasına destek verecek ve alanları dolduracak, savaş esnasında kazanılan zaferlerde kendilerinden geçercesine kutlamalar yapacaklardı.

    ***

    1984’ü okurken aklınızdan birçok şey geçiyor. Bunların neler olduğunu aşağı yukarı tahmin edebilirim. Çünkü en iyi kitap, bize düşündüklerimizi okutan kitaptır.

    "Parti ne denli güçlenirse, o ölçüde hoşgörüsüzleşecek: Muhalefet ne denli zayıflarsa, zorbalık o ölçüde artacak."

    Ne kadar katlanırsak, o kadar yeniliriz,
    Ne kadar sessiz olursak, o kadar sindiriliriz,
    Ne kadar görmezden gelirsek, o kadar yok oluruz,
    Ne kadar başkaldırmazsak, o kadar köle oluruz!

    "Bilinçleninceye kadar asla başkaldırmayacaklar, ama başkaldırmadıkça da bilinçlenemezler."

    Bugünü kurtarmak için, feda etmen gereken şeyler var. Sen sustukça, ses çıkarmadıkça, sana dokunmayan yılana sürekli yol verdikçe kaybeden tarafta olacaksın. Bugünü gözlemleyip, kısa bir analiz yapmayı denediğinde, çarpık ve yetersiz bir şeylerin olduğunu net olarak görebilirsin. Bilgi ve birikimin yetmediği, beceriksiz idarecilerin seni kendi yalanları ile yönetmeye çalıştığını anlayabilirsin. Siyasetin yalanlarına karnını tok tutmazsan, basit usulde kandırılıp, seneler sonra pişman olacağın konuma gelirsin.

    "....bir süre çalışacak, yakalanacak, itiraf edecek, sonra da öleceksiniz. Görüp göreceğiniz tek sonuç bunlar olacak. Bizim yaşadığımız dönemde gözle görülür bir değişiklik olma olasılığı sıfır. Biz ölüyüz. Bizim biricik gerçek yaşamımız gelecekte. O da, bir avuç toprak ve kemik parçaları olarak. Ama bu gelecek ne kadar uzakta, bilen yok(...)"

    Sanma ki ses çıkarmak asiliktir. Hayır, hakkın olanı savunmak senin hakkındır. Vaktinde yapmadığın her şey yıllar sonra senin aleyhine gelişecektir.

    Düşüncenin bile suç olduğu bir yerde yaşayabilir misin? Ütopik eserlerin gerçek olmak gibi huyları vardır. Dün yazanların, bugünü hayal ettiği bir gerçektir. Düşüncelerinde ki şeylerin gerçek olmayacağı öngörülemez. İnsanın olduğu her yerde, her şey olabilir.

    Teknoloji geliştikçe, gizlilik azalmaya başladı. 1984’ün tele-ekranları telefonlarımız oldu çıktı. Her an seni izleyebilir ve dinleyebilirler. Bunun aksini düşünüyor olman senin peri malasında yaşadığına kanıttır. İnsan vücuduna yerleştirilen çipler ile, kişi bazlı veri toplamak artık mümkün. Kullandığın web sitelerinden bile seninle ilgili bilgiler topluyor, alışkanlıklarını öğreniyor ve sana ona göre bir yaşam alanı sunuyorlar. Tüketim toplumu, her gün daha da oburlaşıyor. Tükettikçe, tükeniyor, umursamaz ve bilinçsiz oluyor.

    Bilinçlenmedikçe her şeyin olabileceğini düşünmek tatlı bir hayal değil, tam olarak gerçekliktir.

    Dünü bilmeden bugünü yaşayamaz, yarını da düşünemeyiz. Geçmişin hatalarını bilip, yarın olacaklara set çekmeliyiz.

    Önümüze konulan söz de en iyiler, bizim değil, onların düşündükleri en iyiler. Kendi işlerine gelen, kendi yarar ve çıkarlarına hizmet eden en iyiler! İktidar, iktidarda kalmak için İktidar olur! Seni düşünmek bir kenara, umurunda dahi olmazsın!

    Umurlarında olsan, sen aç karnını doyurmaya çalışırken, onlar saraylarda yaşar mı sanıyorsun?

    Okumalısınız! En başta önerdiğim kitapları okuyup, diziyi de izlemelisiniz.

    Birinci ve İkini Bölüm sizi bütün her şeye hazırlıyor, Üçüncü bölüm ise ciğerinizi söküp, algınızı yerle bir ediyor!

    Kitap hakkında kısaca birkaç bilgi:

    *Orwell bu kitabı yazdığında hemen bastırabildi mi hayır. Çünkü dönem itibari ile Sovyet eleştirisi içeriyordu. Bunu yayınlamak biraz da olsa Sovyetlere karşı bir tutum sergilemekti, zaten Orwell bir hain olarak adlandırılıyordu. Kitabı, Katalonyaya Selam'ı da basan, Secker & Warburg yayınevi basacaktı.

    *Orwell, kitabı yazarken gözetim altında tutuluyor ve tüberküloz ile boğuşuyordu.

    *Orwell "1984" ve "Hayvan Çiftliği" kitapları yayımlandıktan sonra, 40 yıl boyunca iki kitabıyla birden en çok dile çevrilen yazar olma rekorun sahibiydi. 65 Dile çevrilmişti.

    *Orwell, kitabı yazdıktan 7 ay sonra hayata gözlerini yumdu ve bize böyle derin etkiler yaratan eserler bıraktı. Günümüzde güncelliğini koruyan bu eser, gelecekte de kendinden fazlasıyla söz ettirecektir.

    ***

    Kitabın Ciltli Özel basımı için hazırladığım rehbere buradan ulaşabilirsiniz: --->>> #38010724

    ***

    10 üzerinden puan vermem gerekirse 100!

    Unutmayın;

    "Gerçekler, ne yaparsanız yapın, gizlenemezdi." #38230708