• Ama her defasında ben, aradan geçen süre boyunca, "Doktor acaba ben paranoyak mıyım?" başlıklı metinleri yazıp yazıp bozuyordum. Pek keyifli olmuyordu.
    İlhami Algör
    Sayfa 15 - İletişim Yayınları ~ Bir
  • Bir şeyin gerçekte öyle mi olduğu yoksa bana mı öyle geldiği konusu her zaman kafamı karıştırırdı. Gerçi sezilerim bir süre sonra hayat tarafından doğrulanırdı. Ama her defasında ben, aradan geçen süre boyunca, "Doktor acaba ben paranoyak mıyım?" başlıklı metinleri yazıp yazıp bozuyordum. Pek keyifli olmuyordu. Özellikle Müzeyyen'in gözlerinden başka biri bakmaya başladıktan sonra, doktorla iç muhabbetim artmıştı. Bir şeyler hissediyor, ama reddediyordum. Bana öyle geliyordu. Aynı hikaye iş hayatımda da beynimş yemişti. Bir tarafım haklı olduğumu söylüyor, diğer tarafım "sana öyle geliyor" diyordu.
  • Nizamülmülk, Ömer Hayyam ve Hasan Sabbah arasındaki ilişki güzel bir şekilde irdelenmiş.Kitabı okuyunca şöyle bir şey geçiyor aklınızdan: Her insan yaptığı her şeyi inandığı nedenler uğruna yapıyor.Tarihin en acımasız ve amaçsız katillerinden biri olarak kabul edilen Hasan Sabbah, bir bakıyorsunuz ne kadar idealist ve romantik (duygusal anlamda elbette, ilişki olarak değil).Nizamülmülk, elde ettiklerinin bedelini paranoyak bir hayatla ödüyor ve Ömer Hayyam aralarında belki en normali ve en amaçsızı, nihayetinde bir amaca ulaşanı.Ben çok sevdim, sindire sindire okudum.Tavsiye ederim.
  • Jonas Ramnerö ve Nıklas Törneke'nin beraber kaleme aldığı bir kitaptır. Hop hop hop! Kitap mı? Sadece kitap öyle mi? Aşağıya bak.

    Hey hey buradayım!

    Davranış bilimleri deyince aklınıza ne geliyor? 'Iıı, davranışları inceleyen bilim dalı geliyor.' Güzel ama biraz daha ayrıntılı bakalım.

    Davranış bilimleri, sadece kişinin öfkesini, mutluluğunu, heyecanını, nefretini, aşkını, sevgisini, hüznünü gözlemlemez. Davranış bilimi, içerisine çıkarım bilimi, soru bilimleri ve yazı bilimini(grafoloji) de içine alır.

    Kitap o kadar ağır ki... 'ayy, o halde okumayacağım.' Durunuz bayan(veya bay) ağırlıktan kastım bilgi birikiminin yoğunluğu. Heh, anlaştık mı? İyi.

    Kitap konu başlıklarına ayırılmış, günümüzde sizlerinde en azından birçoğunuzun kendi kendine 'bilinçsiz' teşhis koyduğu veya merak ettiği birçok başlık verilerek terapist aracılığıyla daha iyi bir şekilde aktarılmış.

    'Pardon, bilinçsiz derken neyi kastettiniz?'

    Depresyona girdiğini düşünen birinin antidepresan kullanması gibi. Oysa sadece anlık bir reaksiyon, ama farkında olmadığı için kendi kendine teşhis koyduğu için bu yola başvurmakta. İçe kapanık diye şizoid mi oluryorsun? Buraya dikkat edin, evet size soruyorum! 'Birçok' şeye şüphe etmiş gibi yaklaşman seni paranoyak mı yapıyor? Herhangi bir konuyu 'mantıkdışı' olarak nitelendirmen seni obsesif mi yapar? Hadi işine bre cahil!

    Kitapta önemli ve geniş çaplı ki bu mükemmel bir birikim sağladı. Daha önce bu kadar ilgili olmama rağmen duymadığım birçok şey öğretip karşılıklı konuştuk. Evet, terapist ben, hasta bir başkası oluyordu. Mesela, Şema Terapi, Ego Durumları, Psikoterapi Vaka Formülasyonu, Bağlanma Kuramı, Kişilik Bozuklukları(en sevdiğim konu), Depresyon Uyarlamalı, Psikanalitik Psikoterapilerin Karşılaştırılması, Kendilik Bozuklukları, Çocukluk ve Ergenlere Bilişsel Terapi(bu konu hakkında belgesel isteyenler yazabilir, yabancı kaynaklı belgesellerim var), Mutluluk Tuzağı, Boderline Yetişkinlerde Psikoterapi gibi...

    Konuyu değiştirmeden ağırlık kısmına açıklık getireyim. Öyle düzenli ve öyle titiz hazırlanmış ki, kitabın içinde olmak derler ya, ha işte aynen öyle bir durum. Bazen kitabı elinizden bırakmak istiyorsunuz, bitmesini istemediğiniz için. Bazen hiç açmamak istiyorsunuz, çünkü öğrendiklerinizi uygulamak istiyorsunuz. Bakın, ben küçüklüğümden beri dışarıyı çıkmayı sevmeyen biriyim. Annem zorla çıkarırdı. Yaklaşık 12 yaşlarında dışarıda bakkalın önünde bir merdiven ve 150 metre gibi bir mesafede de bir lise vardı. Dışarı çıkar, hemcinslerimden uzak okul çıkışını beklerdim. Okul çıkışı geldiğinde karşıdan gelenlerden birilerini veya birini gözüme kestiri, çıkarım yapardım.

    Mesela, yine böyle bir günde hatırladığım kadarıyla yazmak istiyorum. 1.80 boylarında, gömlek yakalar dirseğe kadar sıyırılmış, kitap katlanmış, kravay düzensiz bir şekilde sola kaymış, saçları jöle olmasına rağmen çok feci dağılmış, ayakkabısının sanırım sol ayakkabısında hafiften bir toz izi, pantolonunda ise silinmiş ama izi kalmış bir tükürük vardı. Evet, ne çıkarım yaptınız? Hadi birkaç dakika düşünün....


    Zor bir çıkarımdı, zamana ihtiyacım vardı tam hayal kırıklığı derken yaklaşık 30 metre kala bir arkadaşının aracılığıyla durdu ve konuşmaya başladı hemen onu daha da süzüp bir sonuca vardım. Öncelikle ki birçok kişi gibi aklıma ilk kavga geldi ama yüzünde ne bir darp izi, ne bir kırışıklık ne de mimiklerinde sinirli bir ifade vardı. Öyleysee... o halde bu bir 'kız arkadaş' vakasıydı. Nasıl mı, hemen bakalım.

    Size yukarıda jöle kullandığı halde dedim, sabah uyanır, yaklaşık 30 dakika hazırlanır, saçını, gömleğini ki son derece düzenli ve temizdi. Hemen sonra ayakkabısını giyer, aşağıya iner, kız arkadaşının yanına gider, biraz konuşurlar ve muhtemelen alıngan bir arkadaş olduğunu için baya bağırır, sinirlenir, gömleğini sıyırır ama fiziki bir müdahale de bulunamaz çünkü buranın erkekleri şiddeti sevmezdi. Üstelik bir kişinin yüz ifadesi, onun karakterini çoğunlukla ortaya koyabilir. Neyse, elinden gelmeyen bir şey olduğunda ya gerçekten fiziki müdahale de bulunursunuz, ya da bir şeyleri kırarsınız. Sanırım bu arkadaş ayağını sertçe yere vurmuş ve yerden sıçrayan toprak ki ayakkabısını silmeye de çalışmış ama izi duruyordu. Sonra daraldığını hissedip kravatını sertçe sağa sola açmaya çalışmış, bu ilişkiyi ki düzenli olduğunu da sanmıyordum ve biraz da arkadaşıyla konuşurken 'bitti' sözünü duyarak vardım. Karşılıklı bitiş sonrası kızın doğal tepkisinin ona tükürdüğünü ama bunu farkedip bir adım geri çekildiği ve bacağının diz kapağının üst kısmına gelmişti. Bu gibi birçok hikaye... çoğunluğunu teyit ettirmek için onları takip ederdim. :)

    Bla bla... bu arada, kitabı tedarik etmenizi ve davranış bilimleri hakkında bilginizin olmasını hepinizden çok isterim ama gerçekten tedarik etmek zordu. 4 gün bekledim, eski kitapyurdu'na göre tabi, şimdisini düşünün. :)

    Son olarak kitaptan çok zekice ve uygulanmış bir bilgi vereceğim, onun haricinde ilk kez bir kitabı tam bitirmeden inceleme yapıyorum; ne kadar iyi olduğunu düşünün artık.

    Zamanın birinde MIT öğrencileri, yaz boyunca çeşitli zamanlarda Harward futbol stadyumuna sızarak orada kuşlara yem vermişlerdir. Önce düdük çalıp ardından kuşyemini serpmişler. Kuşlar sayıları artarak gelmiş ve ziyafet çekmişler. Sonra futbol sezonu başlamış, her şey ilk oyun için hazırlanmış. Seyirciler oturmuş, oyuncular sahaya çıkmış, yan hakemler çizgilere geçmişler ve birinci hakem işareti vermek için saha yerini almış ve evet, düdükle birlikte oyun başlamış. Ne oldu anladınız değil mi? :) Yinede yazayım. Kuşlar aniden, bütün bir yaz boyunca yaptıkları gibi sahaya yem toplamak için gelerek, tüm sahayı kaplamışlar. Sahadaki kuş sürüsü oyunun başlamasına engel olmuş.
    (Bu başlık, Edimsel Koşullanma: Uyaran Kontrolü) altına girer.

    Keyifli okumalar.
  • Kendisi sakar, şapşal, takıntılı ve paranoyak olmasına rağmen çok zeki. Mitat Karaman (h yok, adamın h’si bile yok, o kadar bahtsız yani), onda kendinizi bulmanız muhtemel bir karakter. Bu kitap dizi veya filme uyarlanmalı ve yine bence Engin Günaydın, Mitat Karaman rolü için biçilmiş kaftan.
    .
    36 yaşında olmasına rağmen yaşını göstermeyen kahramanımız... Pardon Karaman’ımız, sürekli hiçbir işe yaramadığından yakınan, bu dünyaya hiç mi faydası olmayacak diye merak eden, insanlarla ilişkileri oldukça sınırlı olan bir adam. Peki bu adamın hayatı bir anda nasıl değişebilir ve odak noktası haline gelebilir? Şapşallığıyla ünlü karakterimiz bir gecenin köründe çalan zil sonrasında tek yapması gereken diyafondaki iki tuştan birine basıp gelenin kim olduğunu öğrenmek olmasına rağmen diğer tuşa basarak kapıyı açar. Aynı gece apartmanda gizemli bir cinayet vuku bulur ve sonrasında olaylar bir başlar ki, tutabilene aşk olsun!
    .
    Kısa sürede koyu bir Doğu Yücel fanboyuna dönüştüğümü bu kitabı bitirdikten sonra kendime resmen ispatlamış bulunuyorum. ⭐️ Mitat karakterinde zaman zaman kendimi bulduğum da oldu, ona yardım etmek istediğim de. Böylesine güzel bir kurguyu başka kim inşa edebilir ki zaten?
    .
    Kitapta mevlit sahnesindeki “dondurmalı irmik helvası” olayına, yine mevlitte Mitat’ın dövmeleriyle mücadelesine, Ceylan’ın pop müziğe olan aşkıyla Mitat’ın tanışmasına ve Sfenks’e yapılan Gargoyle benzetmesine durup kaç dakika güldüm bilmiyorum. Mitat’ın Hera’yla tanıştıkları kısma, Olimpos Cafe detayına, “sinemaya tek başına gidenler”e yapılan göndermeye bayıldım! Bir de asla ama asla tahmin edemeyeceğim sürprizli finali okurken şk (evet, patlangaçlı o harfiyle) oldum! Bence, “kimse göründüğü gibi değildir” bu kitabın en kısa özeti olmalı. Sonuç olarak kitap benim favorilerim arasına girdi, geriye iki tane Doğu Yücel kitabım kaldı, onları idareli okumalıyım.
  • O akşam son durağa iki durak kala değişik bir şey oldu. Her zamankinden farklı olarak tek kalmadım otobüste. Biri daha vardı. Kızıl saçlı kız. Paltosunun yakasından dökülen saçlarını eliyle topladı ve çantasından çıkarttığı tokayla saçını atkuyruğu yaptı. Arkadan görüyordum, aramızda dört koltuk vardı. Ineceğim durağa geldim, inmek için yerimden kalktım ve otobüs şoförüyle dikiz aynasında göz göze geldim. Düğmeye basmak için kapıya gittim. Sonra kızın benden sonra otobüste yalnız kalacağı aklıma geldi. Muhtemelen bir sonraki durakta ya da kesinlikle son durakta inecekti. Ama o zamana kadar şoförle yalnız kalacaktı. Zeynep ve Elif aklıma geldi. Ikisi de bu kız gibi öğrenciydi başka şehirlerde. Böyle otobüsle okula gidip geliyorlardı. Her telefonda tembihliyordum, “Geç saate kadar dışarda kalmayın, hava kararmadan eve gidin, otobüste, dolmuşta tek kalırsamz, durağa gelmeden inin, başka otobüse binin” diye. Bu haberler, gazeteler paranoyak yapmıştı hepimizi. Sonuçta şoför de ekmeğinin peşinde. O da aile babası, o da ahlaklı, namuslu, delikanlı adam ama yine de abiyim ben. İçine bir kurt düşünce duramıyor insan. Kıyamıyorum kızlara, sade bizim kızlara değil, hiçbirine kıyamıyorum. Otobüs şoförüne tekrar baktim, adam normal görünüyordu ama sanki gözü de göz değildi. Otuz yaşında falan ya var ya yok; genç. Kız ondan daha da genç, üstelik güzel. Yani kesinlikle o gözle bakmıyorum, kardeşim yerindedir ama Allah için kız güzel.
    Butona basmadım ama şoför otobüsü durdurdu beni ayakta görünce. Zaten her akşam aynı durakta iniyordum. Öğretmendim evet ama okul çıkışı bir kitapçıda çalışıyor, saat onda kitapçı kapaninca, 22.45 otobüsüne biniyor ve aynı durakta iniyordum. Bu kez inmedim. Hemen oracığa oturuverdim. Şöför ters ters baktı ama bakarsa baksın. Butona basmamışım kardeşim, inecek var dememişim, müsait bir yerde de dememişim, sadece ayağa kalkmışım, sana mı dert, inmiyorum dedim içimden, kasıldım koltuğa. Bir sonraki durakta kız inerse ben de inecektim, inmedi, bekledim. Son durağa kadar ilk kez geliyordum. Otobüs şoförü otobüsü park etti ve kapıyı açtı. Beklememi gerektirecek bir şey yoktu, indim. Kız da arkamdan indi. İnince bekleyemedim, beklerdim aslında ama inmişsin otobüsten niye bekleyeceksin? Kıza baktım çok yavaş yürüyor ama yürüyor, ben de otobüsün aksi istikametinde yürüdüm, iki durak aşağıya doğru saldım kendimi. Geriye dönüp bakmadım. Kızı tedirgin etmek istemedim. Yoksa evine kadar takip edebilir, eve girdiğinden emin olunca dönebilirdim. Bir şey olmazdı artık zaten, sokakta evler var, kız bir bağırsa illa birileri çıkar; zaten yolda tekel bayii de var, onu gördüm, gece on ikiye kadar açıktır onlar. En kötü kızın sesine o çıkar, kurtarırdı kızı. Mühim olan otobüsten inmesi kızm. Sonrasında her kadın savunabilirdi kendini ama otobüste tek kalırsan adamın elindesin, sürüverse otobüsü başka yere, bitti. Bin çeşit insan var. Belki de iyi bir adam ama yine de ne bileyim, Allah affetsin. En iyisini yaptım diye düşündüm. Benim de kız kardeşlerim var, ne olur ne olmaz. 0 iki durağı yürümem yarım saatimi aldı. Hava soğuktu, kabanıma sıkıca sarındım, atkımı boynuma sardım. Yol yokuş aşağıya iniyordu, hızlı hızlı yürüyünce biraz daha ısındım. Eve girdiğimde saat on ikiydi. Sabah altıda kalkacak ve derse gidecektim. Bu düzen iki senedir böyleydi ve iki sene daha devam edecekti.