• Suç ve Ceza'dan sonra okuduğum ikinci Dostoyevski romanıydı. Aslında psikolojik bir roman okumak istedim ve aklıma ilk Dostoyevski geldi. Nihayetinde psikolojinin uzmanı olduğunu düşünüyorum. Bir tavsiyeye binaen de okumaya karar verdim.
    Biraz yavaş aktı kitap, evet psikolojik bir kitap ama hala daha çözümleyemediğim tahliller var. Çok değişik bir psikolojiyi betimlemiş yazar; ama şunu da söylemeliyim ki herkes hiç olmazsa birkaç konuda kendi psikolojisinden bir şeyler bulacaktır bu kitapta.
    Kitap dünyaya küsmüş birinin -bir paranoyak da diyebilirim belki- iç çatışmalarını ve hezayanlarını anlatmış. İyi dediğine aniden kötü diyen, insanları bir dost bir düşman ilan eden, planladığını son anda bozan plansızlığa boğulan, cesur bir şekilde davranan ama son anda korkan, sevip sevmediğini bile anlayamayan hisleri tamamen düğüm olmuş baş karakterin bu çatışmalı dünyasını takip etmek yordu okurken açıkçası. Ama yine de birşeyler buldum kendimden ve herkes bulacaktır. İyi okumalar...
  • Siyasi ve hukuki sürecin demokratikleşmesi Türk siyaset sahnesini aşamalı olarak değiştirmekte ve onunla birlikte Kürtlerin de Türk siyasetindeki konumu da değişmektedir. Her ne kadar bu aşamalı ve aksak dönüşümün dinamikleri Türkiye’nin dışından, AB’nin siyasi ve hukuki süreçlerinden kaynaklansa da; Türk siyasi güçleri bu güne dek meşru bir biçimde "hukukun gücüne", yani devlete, sığınmak suretiyle reddettikleri meseleleri artık kaale almak ve bunlara cevap üretmek zorunda kalmışlardır. İsteksiz demokratlar, dehşete düşmüş sosyalistler, ürken muhafazakarlar ve paranoyak milliyetçiler, kendilerini Kürt kimliği ve siyasi ve kültürel hakları konusunu şimdilerde yeni bir bağlamda ele almak zorunda buluvermişlerdir. Kürtler halen egemenin ötekisi olmaya ve "hukuk ve şiddetin eşiğindeki" boşlukta kalmaya devam etseler de, ortada yavaş ve zorlu bir demokratik değişim sürecinin başladığını gösteren cesaret verici işaretler, ama yalnızca işaretler, yok değildir. Burada hemen, sözümona "güneydoğu" denilen tarihsel yaşam alanlarında, veya Türk metropolleri içinde ve çevresindeki diasporalarda bulunan Kürtler hakkında; onların tarihleri, cemaatleri, ekonomik hayatları, kültürleri, dilleri, müzik ve gelenekleri hakkında son dönemde akademi içi ve dışından kaynaklanan söylem çoğalmasına değinilmesi gerekmektedir. Her ne kadar genelgeçer bir biçimde "güneydoğu" olarak adlandırılan -ve aslında söylemdeki suskun- luğu-yoksunlugu sürdürmek için iktidar tarafından dayatılan bu terimin tekabül ettiği- o oldukça tuhaf coğrafi, kültürel ve toplumsal birimin sessiz mensupları olarak da olsa; şimdilerde Kürtler hakkında konuşmak, Kürtleri çalışmak ve Kürtler hakkında yazmak neredeyse bir moda olmuştur. Bu söylem çoğalması iktidarın müteyakkız bakışları altında ve sınırları nispeten bulanık bir meşruiyet dahilinde gerçekleşse de, Türkiye’de Kürtler ve Kürt kimliğine dair iktidarın algı ve işleyişinde büyük bir değişime işaret etmektedir. Kürtlerin sosyal ve siyasi söylemin, akademideki tarihsel, ekonomik ve psikolojik araştırmaların ve medyanın, özellikle de basının, konusu haline gelmeleri, iktidar süreç ve pratiklerine dahil edilmelerinin başlangıcını gösteriyor olabilir. İktidar, bu araştırmalar sonucunda üretilen bilgi türlerine nadiren ihtiyaç duyagelmiş- tir/duymaktadır. Bunlar, iktidarın işleyişindeki değişimin top- yekün parçası olup, Türkiye’de egemen güç tarafından uygulanan inkar ve baskı stratejilerinden tamamen farklı, yeni tahakküm ve kontrol stratejilerinin doğuşuna işaret etmektedirler. Eğer Foucault’ya inanacak olunursa, egemen-hukuki iktidar yavaş yavaş bio-iktidara, disiplin ve yönetişime, "ölüm üzerinde iktidardan" "yaşam üzerinde iktidara" doğru kaymaktadır (History of Sexuality, c. 1. 1978). Eğer bu hakikaten böyleyse, Foucault’yu izleyerek, Türk toplumunun modernliğin eşiğine henüz geldiğini mi düşünmeliyiz? Eleştirel akıl bizleri, günümüz Türkiye’si üzerine yapılan tarihi ve siyasi araştırmalardaki bu tür kuramsal genellemelere karşı uyarsa da, Türkiye’deki Kürtlerin 1923’tenbu yana tarihleri ve kaderleri sözkonusu olduğunda, yukarıda söz edilen hususlarda Fo- ucault ile hemfikir olmamak elde değildir.
    Abbas Vali
    Sayfa 10 - avesta yayınları
  • Bence Jose Saramago , şu edebiyat dünyasında kaçınılmaz gerçekleri , sorunları ve insanların farkında olup ama hiç umursamadıkları meseleleri espritüel bir yaklaşımla ve kara komedi şeklinde yazan en iyi yazardır.

    Ölüm diyoruz sürekli ama ölümden çok ölmekten korkuyoruz. Ölümün verdiği korku ve endişe ölmek kadar korkutmaz çoğu zaman bizleri. Ama insanoğluyuz işte öyle bir anlar geliyor ki ölmek istiyoruz ölsek de kurtulsak diyoruz. Çünkü biz insanız şu hayatta tek düşünme yetkisi olan canlıyız ama ne istediğimize karar veremeyecek kadar da paranoyak bir canlıyız.

    Ölüm bir gün eğer bizi terk etse ne olurdu ? Hiç ölmesek yani 90 yaşındasın ama ölmüyorsun o halde nefes alıyorsun ama sağlıklı değilsin ve ölmüyorsun acı şekilde yaşıyorsun. Ülkede ölüm olmasa ne olur ? Kitap aslında pardon yazar öldürmekten değil etkilemekten yana her kitabında bana sorarsanız.

    Ölüm yok ise devlet ve kurumların hali nice olurdu ? Emeklilik kurumları , sigorta şirketleri , cenaze işlemleri,din kurumları ve devlet en önemlisi devlet gerek nüfus artışından nasıl bir karmaşa içine girerdi ? Aslında sorun şu ölüm bir son değil aslında falan demeyeceğim çünkü bir inançla alakalı herkesin inancına saygımız sonsuz. Ama birinin ölümü sadece onun için fena bir şeydir ama kalanlar için kayıptan çok kazanç aslında çünkü ölünün üstünden en yakınları bile bir şeyler kazanmıyor mu ?

    Kısaca tek kaçınılmaz gerçeğin insanların üstündeki etkilerini
    yani ölüm ve ölümsüzlük ikileminde ebedi ile geçici olanı birbirinden ayırdığı bu eserde insanlık aydınlık ve karanlık arasındaki arafta kalmıştır..
  • insanlar sorun yaşadığı ilişkilerden sonra hayatlarına giren kişileri niye karıştırıyor ikisinin farklı insanlar olduğunu farklı kişilikler olduklarını anlamada sıkıntı yaşıyorlar halbuki onu tamamen nötr değerlendirmeli öbür türlü ya boş beklentilere giriyorlar ya da paranoyak olup karşıdakini de paranoyak ediyorlar
  • - Aslında, paranoyak bir pislikten başka bir şey değilsin.
  • Malcolm X’in hikâyesi, sadece bir şahsın veya bir ailenin değil, tüm Siyahların, hatta Siyahlara yaptıkları ile hâlâ gündemden çıkmayan bir yönetimin küçük ölçekli ama derinlikli bir hikâyesidir.
    Bazılarının “Amerika’yı titreten adam”, bazılarının “Amerika’da bir isyan çıkarabilecek veya bir isyanı bastırabilecek tek adam” dedikleri bir büyük mücadele adamının ibretlerle ve acılarla dolu bu hikâyesi, engellenemeyen bir özgürlük savaşının, ne pahasına olursa olsun hakikate ulaşma yoluna adanmış yenilmez bir iradenin, insanlık onurunun, insan dirayet ve haysiyetinin hikâyesidir...
    Bu hikâye aynı zamanda, yeryüzünün her bölgesinde yaptıkları ile tüm insanlığın “yüz karası” haline gelmiş, buna rağmen kendi tarihindeki ve kendi vicdanındaki “kara”yı görmeden, vatandaşlarından bir kısmının “kara”lığına takmış süper paranoyak bir gücün, köle ticaretinden bu yana yaptıklarından hiç pişman olmadığının ve başına gelenlerden hiç ders almadığının içeriden yapılmış gözlemlere dayalı bir belgesidir.
    Ölenin değil, öldürenin kaybettiği bir hikâye bu. Şehitlerin öldükten sonra da destansı hikâyeleriyle mücadeleye devam ettiklerini gösteren bu kitap, bizi önemli bir insanla tanıştırıyor; çünkü Malcolm’ü anlamak, insanlığı anlamaktır.
  • ''Ne kadar az yol almışım.Ne kadar az yolun başındaymışım meğer.Küçüğüm daha çok küçüğüm.Bu yüzden hatalarım''. Sezen Abla ne kadar güzel anlatıyor.
    #Paranoyak