• 332 syf.
    ·12 günde·Puan vermedi
    Herkese Merhabalar.☆
    Spoi vermeden bilgilendirmek istiyorum sizi. Bu benim için biraz güç olsa da...:))

    Dickens'ın okuduğum ilk kitabı olmasının yanı sıra 1993 yılı basımıyla birlikte çok başarılı bulduğum, küçük ayrıntılar ve bir kaç cümle bütününün anlamsızlığı dışında çok başarılı bir şekilde çevrilmiş bir eser olarak buldum.

    Yoksullukla yaşayan ve gençliğinin bolluğu içinde ruh değişimleri geçiren kahramanımız Pip'in ruhsal çözümlemeleri ve asıl gayenin içe dönük olduğunu belirten, çalışmaya ve kendi azmine inanması gerektiğini çözümleyen bir yaşantı. Acı, pişmanlık, toplumsal eleştirileri bir arada tutan bir bütünsellik içerir.
    Böylece yazar neye yönelmemiz gerektiğini ince olay örgüleriyle başarılı bir biçimde yansıtmıştır.

    Sevgiyle okumanızı diliyorum♡☆
  • Haz ilkesinin ötesindeki dirimsel yineleme eğilimi insanın kendine eziyet ettirme alışkanlığını açıklamak üzere bulunmuştu. İnsanda bir acı çekme isteğinin bulunduğu varsayılmıştı.Bu, ölüm içgüdüsü kuramına tıpa tıp uyuyordu.Sözün kısası, Freud ruhsal yapının işleyişinde bulduğu yasaları ruhun dirimsel temeline aktardı.
  • Yine Frances Burnett’in çok baskı yapmasının yanında çizgi filmiyle de geniş kitlelere ulaşmış bir diğer kitabında idealize kız figürüne ilginç bir örnek bulmak olanaklıdır. Küçük Lord adlı romanında idealize erkek çocuk figürü çizen Burnett, bu kez idealize kız çocuk figürü çizmektedir.
    Roman kahramanı Sara'nın annesi ölmüştür. Bir önceki roman olan Küçük Lord'da da Cedric'in babası ölmüştü. Yazar bu şekilde kız ve erkek kahramanların önünde onlara asıl idealize örnek oluşturacak ve özdeşleşebilecekleri anne ve baba figürlerini ortadan kaldırmakta ve kendisine, onlara daha özgür biçim verme olanağını yaratmaktadır. Eğer anne ve babaları olsaydı o zaman onlarla özdeşleştirmek zorunda kalacak ve asıl mesajını verememiş olacaktı.
    Sara, yüzbaşı olan babasıyla bir süre Hindistan'da yaşar ve sonra eğitimini tamamlamak üzere İngiltere’ye gelir. Yedi yaşındadır ve çok akıllıdır. Almanca, İngilizce ve Fransızcayı çok iyi konuşur ve okur.
    Oysa Sara Creve sadece yedisindeydi. Ama Sara sürekli hayal kuran, düşünen bir çocuktu. Hep büyüklerle ve onların dünyasıyla ilgilenirdi. Ayrıca küçük kıza sanki çok ama çok uzun bir süre yaşamış gibi geliyordu.
    Kitabın daha başında çizilen bu figürle Sara'nın yetişkinler dünyasına atlatıldığını görüyoruz. Okuma-yazma öğrenir öğrenmez büyüklerin okuduğu kitapları ve gazeteleri eline alan Küçük Lord gibi Sara da yetişkinler dünyasına geçivermiştir. Üstelik kendini çok uzun bir süre yaşamış hissetmekle çocukluğu da bir çırpıda atlanıvermiştir.
    Annesi, Sara'yı dünyaya getirirken ölmüştü. Çocuk onu tanımamış, anne özlemi de duymamıştı.
    Pamuk Prenses'in annesi de onu dünyaya getirirken ölür. Ancak Sara şanslıdır, hiç değilse üvey annesi yoktur. Ama anne sevgisinden yoksundur ve yazar onun anne özlemi duymadığını söylemekle bir yönünü yok etmiş gibidir. Üvey anne figürünü de Sara'nın yerleştirildiği yatılı okulun müdiresi Bayan Minchin tamamlar.
    Sara'nın kaldığı yatılı okuldaki doğal çocuk özellikleri taşıyan Ermengarde ise Sara'ya hayran edilerek edilginleştiriliyor. Ayrıca Ermengarde'nin oldukça kültürlü olan babası onun üzerinde büyük bir kimlik baskısı oluşturuyor.
    Bayan St. John'un asıl derdi son derece akıllı bir babasının olmasıydı. Bazen bu durum kıza korkunç bir felaketmiş gibi geliyordu. Babası yedi sekiz dil biliyordu ve evde binlerce cilt kitap vardı. Bunları da adeta ezberlemişti. Böyle bir baba kızının hiç olmazsa ders kitaplarında yazılı olan şeyleri bilmesini isterdi tabii. Tarih kitaplarındaki olayları hatırlamasını, Fransızca ödevini kolaylıkla yapmasını da. İşte Ermengarde St. John'un babası da, kendi çocuğunun hiçbir konuda kendisini gösteremeyen, durgun zekâlı bir yaratık olmasına akıl erdiremiyordu.
    Ermengarde'nin doğal gelişim hakkı, baskın bir figür çizen babası tarafından engelleniyor ve böylece bu çocuk figürü bir yana itilmiş oluyor. Oysa Ermengarde korkuları, sevgi arayışı, oyuna duyduğu istekle olağan bir çocuk figürü çiziyor.
    Sara figürüne alçakgönüllülük ve eli açıklık da ekleniyor. Sara'nın hiçbir zaman üstünlük taslamadığı doğruydu. Her şeyini cömertlikle başkalarıyla paylaşan, iyi niyetli bir çocuktu. On, on iki yaşındaki büyük öğrencilerin aşağı gördükleri ve yanlarından uzaklaştırdıkları küçük öğrencilere çok iyi davranıyordu. Okulun en çok kıskanılan kızı olduğu halde çok iyi yürekliydi. Küçüklerden biri düşüp dizlerini acıtacak olsa hemen yardıma koşuyordu. Onu ayağa kaldırıyor, okşuyor, cebindeki şeker gibi şeyleri canı yanan küçüğe veriyordu. Kendisinden küçükleri asla itip kakmıyor, aşağı görmüyordu.
    İdeal kız figüründe alçakgönüllülük, yardımseverlik, eli açıklık, küçükleri koruma, sevecen yaklaşma da önemli özelliklerden. Sara yedi yaşında olmasına karşın tüm bu özellikleri de kendinde taşıyor. Ayrıca hizmetçi kız Becky'i hor görmemesi ve onu mutlu etmeye çalışması da kendini beğenmiş olmadığını kanıtlıyor.
    Sara kanının başına çıktığını ve kulaklarının uğuldadığını hissetti. Ama kendisini tuttu. Bir prenses böyle öfkeye kapılmazdı. Elini indirdi ve bir saniye öylece hareketsiz kaldı. Konuşmaya başladığında sesi sakin ve güvenliydi.
    İdeal çocuk ne kadar öfkelenirse öfkelensin asla öfkesini belli etmez. Bu onun için hiç iyi görüntü sağlamaz. Öfkesini yenebilmek ve sakin ve emin tepki göstermek güçlülüğün simgesidir.
    Bayan Minchin paradan söz ettiği zaman Sara ondan nefret ediyordu. Oysa insanın büyüklerinden nefret etmesi saygısızlıktı.
    Sara, zengin olmasına karşın para hırsı olmayan bir çocuktur. Ayrıca büyüklere – ne denli yanlış şeyler yapsalar da – saygılı davranması gerektiğinin bilincinde.
    Bunun yanında Sara, acılara da dayanıklı olduğunu gösterir, tıpkı Küçük Lord gibi. Cedric de annesinden ayrılmasına, kontluğun elden gitmesine hiç tepki göstermemiştir. Sara da babasının iflas edip öldüğünü duyunca hiç tepki göstermez.
    Olanları söyleyince durup o iri gözleriyle bana baktı. Gözleri gittikçe büyüdü ve rengi soldu. Sözlerimi bitirince bir kaç saniye öyle hareketsiz kaldı. Sonra çenesi titremeye başladı. Sonunda dönüp odadan çıktı. Koşa koşa yukarı gitti.
    Çok ender olarak ağlardı. Yine ağlamadı. Emilly'i kucağına alarak başını onun yanağına dayadı. Hiç sesini çıkarmadan, öyle hareketsiz oturdu.
    İdeal çocuk öfkelenmez, acılara büyük bir özveriyle karşı koyar, ne denli acı çekse de ağlamaz, güçlüdür.
    Sara kimseden bir şey beklemiyordu. Yanında rahatsız olan kızlarla arkadaşlık etmek istemeyecek kadar gururluydu.
    Kendisini aşağılayan insanlara karşı gururludur. Onların acımasızlığına direnir. Onurundan hiç ödün vermez.
    Sara , “Sen benden çok daha iyi kalplisin” diye mırıldandı. “Ben seninle yeniden dost olmaya çalışmayacak kadar kibirliydim. Bak görüyor musun, bu olaylar benim hiç de iyi bir çocuk olmadığımı ortaya koydu. Böyle olacağından korkuyordum zaten. Belki de...” alnını kırıştırdı, “Tüm sıkıntılar bu yüzden insanın karşısına çıkıyor.”
    Sara aynı zamanda özeleştiri yapabilen bir çocuktur. Ancak bu özeleştiride kadercilik vardır, kendini aşağılama vardır. Ama bu aşağılama, kendini kendi kafasında abartılı bir yere oturttuğu içindir.
    Ve sonunda Sara ağlar:
    “Sen sadece bir bebeksin,” diyerek ağlıyordu. “ Sadece bir bebek. Bir bebeksin! Hiçbir şeye aldırmıyorsun. İçin saman dolu. Hiçbir zaman kalbin olmadı. Hiçbir şey duygulanmanı sağlayamaz. Sadece bebeksin.”
    Fantezi dünyasında bir işlevi olan bebeği gerçek hayatta işlevsiz kalınca tepki gösterir ve kendisinin de canlı ve tepkileri olan bir varlık olduğunu anımsar. Ağlamak onu gerçeğe dönüşüdür, kısa bir süre olsa bile. Ardından yine düşlerine sığınır.
    Ben paçavralar içinde bir prensesim. Altından dokunmuş giysiler içindeyken insanın prenses olması çok kolay. Ama böyle benim durumumda prenses olabilmek çok daha büyük bir başarıdır.
    Düş dünyası onun savunma mekanizmasıdır. Ama edilgen bir savunma mekanizması.
    “Ben bir prensesim,” diyordu. “Ben bir prensesim, her şeyimi halkımla paylaşmam gerekir. Tahtından atılan yoksul kalan prensesler bile, her şeylerini kendilerinden daha kötü durumdakilerle paylaşırlar.”
    Aç bir çocuk gördüğünde gösterdiği tepkidir bu. Oysa kendisi de açtır. Bir yüzbaşı kızı olan Sara'nın kendisini bütünüyle prenses hissetmesinin ruhsal açıdan ne denli doğru olduğunu düşünmek gerekir.
    Burjuva düşüncesinin soylulukta karşı çıktığı şey toplumsal-töresel konumun kan bağıyla geçmesidir. Davranışlarıyla soylu olan Sara da, bu yüzden prensesliğe layık görülmüştür. Zorlama da olsa bu görüş, dönemine göre ileri düşünceyi göstermektedir. Ve Sara'nın kaderci bekleyişi sonunda ödüllendirilir. Babası iflas etmemiştir. Bir yanlış anlama olmuştur. Sara her zamanki gibi zengindir, hatta zenginliği daha da artmıştır. Nihayet beklenen kurtarıcı gelir ve Sara hep mutlu süreceği düşünülen bir hayata başlar.
    Bu mutlu sonla, çizilen idealize kız figürüne zafer kazandırılmış olur. Bu zafer aynı zamanda burjuva dünya görüşünün çizdiği idealize figürün aristokrasiye zaferidir ve soyluluğun kan bağıyla olmadığının bir kanıtıdır.
    Küçük Lord ve Küçük Prenses Aydınlanma'nın ve burjuva dünya görüşünün katı idealize yansımalarıydı. Şimdi ele alacağım kitap olan Pinokyo'da idealize figüre olabildiğince özgür bir süreç tanınmaktadır. Her ne kadar idealize figüre ulaşılmak isteniyorsa da bu süreçte çocuğa hata yapma hakkı ve çocukluğunu yaşama hakkı tanınmaktadır.
    (Necdet Neydim)
  • Hafif fakat derin ağrı; ince acı. Fiziksel acı ve ağrılar için kullanıldığı gibi, ruhsal acıları tarifte de kullanılmaktadır. Türkçe kökenli olan kelimenin yanma sesinden türetildiği rivayet edilmektedir.
  • Oysa bedensel acı, ruhsal acının yanında hiç kalır.
    Victor Hugo
    Sayfa 19 - Karbon Kitaplar
  • DİNDEN UZAKLAŞMANIN RUHSAL BOZUKLUKLARDAKİ ETKİSİ
    Topluma uyumsuzluk başta olmak üzere, akıl hastalıklarına kadar giden ruhî teşevvüşler (karışıklıklar) ve bunlara bağlı beden hastalıkları, şimdi, dünyada, birinci plânda mütalâa edilen bir büyük problem haline gelmiştir.

    Niçin ruhî teşevvüşler?

    Nerede?

    Ve nasıl olmaktadır?

    Acaba, hakikaten dünya düşünürleri de, dinî bağlarda çözülmeği, ruhî bozukluklarda bir sebeb olarak görüyor mu?

    Buna dair mütalâa ve müşahedeler var mıdır?

    Bir kaç misal verelim:

    FAHREDDİN KERİM BEY hocamız kitabında:

    “Eskiden beri me­deniyetin sinirler üzerinde tahripkâr tesiri bulunduğu ve medeni­yetin terakkisile birlikte sinir hastalıklarının çoğaldığı iddia edil­mektedir. Her halde medeniyetle beraber umumî ihtiyaçların artması, zevk ve eğlenceye düşkünlük, ahlaksızlığın artması gibi sebeplerin sinirler üzerinde yorucu bir tesir yapmakta olduğuna ve uykusuzluğun sebepler arasında bu­lunduğuna şüphe yoktur.”

    “Yalnız ‘Toplum bilimi, sosyoloji’ ile iştigal edenlerle bazı psikologların dinî akidelerin çözülmesinin akıl hastalıklarının ve bilhassa intiharların çoğalmasında rol oynadığını zikret­mektedirler.” diye yazar.

    SİR DAVİD HENDERSON da hocamızın fikrine : “ekonomik yük zamanın sık görülen akıl hastalıkları ile irtibatlıdır.” demek suretiyle bu fikre katılır.

    JUNG’da aynı görüşü başka şekilde ifadelendirir:

    “Nefsi ile muhalefette bulunmak, medenileşmiş insanın özellikli ayırıcı bir delilidir. Sinir hastası sadece nefsiyle ihtilafa düşmüş medenî insanın ferdî bir ör­neğidir. Bilindiği üzere medeniyetin ilerlemesi insanda hayvanlık­tan ne varsa onları sıkıştırıp tıkıştırmaktan ibarettir.”

    PAUL TOURNİER de şöyle konuşur:

    “Bu asabî hastalıkların çoğal­ması dünya ahlâkının sükûtundan ileri gelmektedir, diye mütalâa ediliyor. Bu düşünce ki hakikatte bütün sonuçlarıyla aile içinde, mes­lek hayatında, cemiyette menfaat çarpışmalarının meydana getir­diği hayatî meselelerin artmasından aynı şekilde cemiyet problem­lerinin artmasından, heyecanî şoklardan, şüphe ve korkmalardan, namus ve itimatta sükuttan, aynı zamanda heyecanî efkârda ve ebe­diyete inançta sükuttan ileri gelmektedir.”

    “Bu sinirliler arasında bilhassa kadınlar fazladır. Bu kadının sosyal ve ruhî şartları sonucudur ki son yarım asırdır bu hale inkilap etmiştir. Sevmediği bir kimse ile, anne babası vasıtasiyle evlendiği zaman o egoisminin kur­banı oluyor ve kocasının otoritesi karşısında şüphesiz ızdırap çeki­yordu. Fakat o bunu tabiî kabul ediyordu. Zira adabı muaşeret de ona boşanmak ümidini vermiyordu. Bu gün ise, o boşanmağı düşü­nüyor. Bunu düşündüğü günden beridir de sıkıntıları onun için tahammül bırakmayan görünüyor. Kocası ile münakaşaları ona ağır geliyor, daha fazla bir ızdırap halinde neticeleniyor.”

    “Asrımızın talihsiz­liği hakikî, bir ahlâk ile düzenlenmemiş, kokuşmuş etmiş bir ahlâkın mevcut oluşudur.”

    “GEÇEN ASIRLARIN DEHŞETİ BÜYÜK EPİDEMİLERDİ. (SALGIN HASTALIK) [2] KOLERA, ÇİÇEK, VEBA., GİBİ. BU ASIRDA DA ASABÎ HASTALIKLAR.”

    Ve A. CARREL de:

    “Görünüşe göre, akıl zaafı ve delilik, endüstriyel medeniyet ve onun yaşama tarzımızda yapmış olduğu değişik­likler için vereceğimiz kurtuluş fidyesidir.”

    “Akıl zaafı ve deliliğin artışını kolaylaştıran şartlar, daha çok hayatın endişeli, intizamsız ve telâşlı, ahlakî disiplinin yıkılmış, olduğu cemiyetlerde tezahür etmektedir.”

    “Modern medeniyetin harikaları arasında insanın şahsiyeti eriyip kaybolmağa mütemayildir.”

    “Gazetelerin, radyola­rın ve sinemaların geniş surette etkili yayılımı, cemiyetin entelektüel sı­nıflarını en aşağı derecede iteklemiştir. Hele radyolar, kalabalı­ğın zevkine giden bayağılığı, herkesin yuvasına kadar sokmuştur.”

    Caniler ve cahillerle bir arada yaşayanlar da cani veya cahil olmak tabiidir.

    “Şuur faaliyetlerinin vahdete ircaı, ahşaî ve asabî fonksiyonlar arasında daha büyük bir ahengi netice verir. Ahlâk duygusu ile zekânın aynı zamanda geliştiği içtimaî topluluklarda, bes­lenme ve sinir hastalıkları, cinayet ve delilik nadirdir. İnsanlar ora­da mes’uttur.” demektedir.

    B. MALBERG ise :

    “Amerika’da artan akıl hastalıkları, nüfusun artması veya hastaneler organizasyonları ile alâkalı değil ve fakat yegâne sebebi modern hayat ve sinirli, gergin tansiyona bağlıdır.” fik­rini ileriye sürer.

    BARRERTT isimli müellif de :

    “Geride kalıp ve yabancılık çekerek cinnet geçirip çıldırma yani akıl zaafı ve akıl hastalıkları, sosyal uyumsuzluk ve anormal ruhî davranışlar değil bunlarda ortak husus, şahsiyet, kişilik, karakter, benliktir ki, bu şahsiyeti muhtelif vesilelerle ruhî halle­ri kontrole ve şahsı şevke muktedir olamıyor.” kanaatindedir.

    LE DECLİNE DE L’AUTORİTE ET LA JEUNESSE ACTUELLE. [3] LES CAUSES ET LE REMEDES[4]

    “Zamanımızın gençliği ve otoritenin çöküşü. Sebebleri ve tedavisi, kitabında) DR. GİLBERT ROBİN :

    “Bu gençlik, tamamiyle an’aneye düşman, marifete düşman, ahlâka düşman, hayasızlık ve tecavüzkar bir hali, bu saydıklarımızın yerine geçirmek istiyorlar. Fakat esasta gençlik, sabırsızdır, istikbale karşı emniyetsiz, sıkıntı, azap çeken, ümitsiz., yeni ahlâk düsturları peşindedir. Netice o, şiddetli modernizmin yayılışı karşısında, adapte olabilmek için, yeni denge unsuru aramaktadır.” diye zamanın gençliğini kendi görüşüne göre tahlil et­tikten sonra, buna sebep olarak ilkönce ebeveyn otoritesinin yokluğunu göstermektedir.

    Yazarın buna karşı ilâcı ise: TERBİYE VE AHLÂKÎ HİJYEN’dir.”

    DR. M. POTAT, HYGİENE MENTALE kitabında, ruhî sebebler bahsin­de: ruhî surmenage. (Sürekli ve aşırı çalışmadan doğan yorgunluk; bitkinlik). Acı veren hallerden heyacanı zikrettikten sonra;

    “Bazı sinema filmleri de psişik bocalama veya karışıklıklara sebep olmak­tadır.” demekte, ayrıca;

    “hayatta tatmin olmamayı, terbiye ile fena şekilde yetiştirilmeyi, gurur, ihtiras, kıskançlık, sınıflar arası kinle­ri” ve nihayet, alkolizma ve firengiyi saymaktadır

    Alkol bahsinde, LELAND E. HİNSİE:

    “Alkol, ruhî sorunları gizleyen, icad edilmiş bir maskedir” demekte ve

    “Alkol gibi diğer toksik madde alışkanlıkları da, aynen, bir baş ağrısı bir zafiyet., tarzında bir arazdan ibarettir.”

    “Bir şizoid[5] (Algı çarpıklığı ve düşünme bozukluğu) korkusunu ve tansiyonu­nu azaltmak gayesiyle serbest olabilmek için içer. Bu şekilde, cemi­yete intibak edebilmek için, alkol, şahsî arzularında, onu cesaret­lendirir. Artık bizzat kendi önünde ve başkaları önünde kendisini aşağı hissetmez.” mütalâasını ileriye sürmektedir.

    D. HENDERSON da bu bahiste aynı fikirdedir :

    “Alkolizme, pek muhtemelen bir sıkıntı halinin (bir arazıdır.

    T. G. Campanella [6] ve G. Fossi, akıl hastanelerine kapatılmış 445 müzmin alkolik hasta üzerinde tetkikat yapmışlar ve kronik alko­lizma ile sıkıntı (etat depressil) ve intihar teşebbüsleri arasındaki münasebetleri göstermişlerdir. Bu müelliflere göre de, kronik alkolizmayı, sıkıntı halleri tevlid etmektedir.

    Sonuçta görülüyor ki :

    1) Akıl hastalıkları veya davranış kusurları, ahlâk, terbiye, an’ane, âdet gibi mefhumlar ile veya doğrudan doğruya ismen zikretmek suretiyle (din-ahlak)a bağlanmaktadır.

    2) Medeniyet lafı ile hâdiseyi izaha kalkanlar da vardır ki, bu medeniyet lafı ile de neticede, Jung’un belirttiği şekilde:

    “Medeniyetin ilerlemesi insanda hayvanlıktan ne varsa onları sıkıştırıp tı-
    kıştırmaktan ibarettir.” denmek suretiyle aldatıcı, doğru olmayan, dolaylı olarak yine (din) hissedilip kast edilmektedir. Nitekim, Fahreddin Kerim Bey hocamız da, medeniyetin ilerlemesiYle sefahatin artmasını bir olarak mütalâa ediyor ki, sefahat denen nesnenin de, dinî çözülmeden başka bir manası yoktur. O halde, medeniyet lafı ile de, dinî akidelerin sarsılması mes’elesine dolaylı olarak geliniyor.

    Hakikaten, asfalt yollar kimin canını sıkıyor?

    Rengârenk, pırıl pırıl otomobillerle yapılan sefalar, cefa mıdır?

    Elektrik ışığının ter­temiz aydınlığımı, çıra, fener, gaz lambasının sisli aydınlığı mı ru­ha ferahlık verir?

    Odunların ve kömürlerin kül ve kokuların­dan ibaret ocak ve sobaları mı, kaloriferli evlerde yaşayan insanlar çok arzuladıkları için bunaltıdadır?

    Medeniyetin, kendisine mede­niyet ismini verdiren hangi bir vasıtası hangi bir şekilde insanı rahatsız ve taciz ediyor?

    Yoksa insan taciz edildiği için, angoisse'(Sıkıntı) da olduğu için mi, medeniyete bir kurtuluş simidi gibi sarılıp, kalkan gibi kullanmağa kalkarak, ruh hastalıklarının ve cemiyete uyumsuzlukların sebebi işte budur diye işin içinden sıyrılmağa kalkmış­tır?

    3) Bir diğer sözde adaptasyon. (Yani kendi şahsına, sonra derece derece etrafındaki insanlara yani aileye yani cemiyete yani dünya­ya uymak.) Bu fikirde olanlar da diyorlar ki :

    “İnsanlar kendine uya­mıyor, insan, ailesine insan cemiyete ve insan dünyaya uyamıyor o a onun için ruh hastası oluyor.” Ve hakikaten MENİNGER isimli yazar; Sante Mantal (Ruh Sağlığı) diyor,

    “Beşerî varlıkların, dünyaya ve diğer beşerî varlıklara, azamî huzur içinde adaptasyonudur.”

    O halde bu adaptasyon ne ile mümkündür?

    Çok misâllerle gösterdik ve yerleri gelince de işaret ettik ki, din gerek insanın kendi kendisine, gerek diğer fertlerle olan münasebetlerinde ve sonuçta dünyaya tam bir uyum sağlanmasında (adaptasyon), tek ve yegâne denebi­lecek kudrette aynı zamanda bir (Adaptasyon sistemi) dir. Daha başka veya buna mümasil kudrette ikinci bir Adaptation sistemi gösterebilir misiniz?

    İşte, anti sosyal (cemiyete mugayir) davranış­larda bulunanlar: ayrılanlar, boşananlar, darılanlar, alkol ve toksik maddelere alışan, öfkelenen, kin güden, intihar eden, cinayet işliyen vb. bir sürü uyum sorunu gösterenler, ne ile önlenebilir?

    Veya ne önliyebilir?, Sualin cevabı olarak, hepiniz birden, içinizden, benim gibi

    “Evet yalnız din önleyebilir” demiyor musunuz, O halde, adaptation (intibak) lafı da geliyor din’e ister doğrudan doğruya söylenmiş ister dolaylı bazı kelimeler konarak ifade edilmiş olsun, apaçık görülüyor ki,

    AKIL HASTALIKLARININ VE DAVRANIŞ KUSURLARININ ZUHURUNDA HAKİKÎ SEBEB, DİNÎ ÇÖZÜLMEDİR. Yani, DİNÎ İSTİKAMETTEN AYRILMADIR.



    HÜLASA

    istisnaî haller haricinde, türlü davranış kusurlarının, PSİKOMATİK veya PSİŞİK (ruhî) hastalıkların sebebinin ruhî faktörlerdir. ruhî faktörün, temelinde ise, dinî istikametin kaybından (dinî tatminsizlik ) ibaret olduğunu, dinî tatminsizliğin, ruhî tatminsizlik halinde Angoisse’ (Sıkıntı) nın teşekkülüne sebep olacağını bundan dolayı türlü davranış kusurlarının, Psikosomatik hastalıkların ve akıl hastalıklarının Angoisse’ın devamı ve şiddeti ile uygun olarak meydana çıkmaktadır

    Diğer taraftan, Psikanaliz ismini, Pierre Janet‘nin “Analyse Psychologique” tabirinden alan Freud’un, ruhî tatminsizliğe sebeb cinsî tatminsizliktir diyen cinsiyet nazariyesi de çıkışını dinî istikametin kaybından aldığı bu bilgilerle açığa çıkmış oldu.

    Sonuçta her olay ve durum inancın bir getirisidir.
  • "insanı en çok yaralayan şey (ki bu hem yetişkinler hem de cezalandırılan çocuklar için geçerlidir) fiziksel acı değil, haksızlığın, mantıksızlığın verdiği ruhsal ıstıraptır."