• Fatih Sultan Mehmet, işlerinde ciddi ve titiz, öğrenmeye meraklı ve araştırmacı, üstün zeka sahibi, çok az gülen, öfkeli ama merhametli, ileri görüşlü, yeniliklere açık, manevi değerlere tavizsiz bir şekilde bağlı, bilime ve sanata ilgili, bilim ve sanat adamlarına karşı saygılı, sabırlı, adil, cesur, olgun ve ağırbaşlı, oldukça cömert, başladığı her işi bitiren, sorumlu ve kararlı bir devlet adamıydı.

    Aşırı soğuğa ve sıcağa, açlığa ve susuzluğu karşı dayanıklıydı. Hiç kimseden çekinmez ve az fakat kesin konuşurdu. Zevk ve eğlence onun hayatında yer almazdı. Çok kitap okur ve her gün okumaya belli bir zaman ayırırdı. Askerlik ve coğrafya bilimlerine büyük ilgi duyardı. Üstün bir matematik zekası vardı. Bir makina mühendisiydi. Avrupa ülkeleri dahil bütün komşu ülkelerin askeri, siyasi, sosyal, ekonomik ve coğrafya şartlarını çok iyi bilir, stratejisini buna göre belirlerdi.
  • Dünyanın ilk süperstarı sarah bernhardt (1844-1923), etkileyici fiziği, yeteneği ve çelik gibi iradesiyle yıllar içinde fransa’nın itibarlı tiyatrosu comédie française’in en dikkat çekici aktrisi olmuş, sonra kendi tiyatrosunu kurarak kimi zaman mali açıdan zorlansa da sahnelerden kazandığını yine mesleğine yatırmış ve paris’e enfes bir tiyatro binası kazandırmıştır. sadece seyircisini esir eden müthiş oyunculuğuyla ve erkekleri bağlayan baskın kişiliğiyle değil, aklına estiği gibi yaşamasıyla, aşk skandallarıyla ve geniş çevresiyle de her zaman kendinden söz ettirmiştir. sahnede yüzden fazla karakter canlandırmıştır. hem ophelia’yı hem de hamlet’i oynama başarısını gösteren sayılı oyunculardandır. alexandre dumas’nın kamelyalı kadın’ı ile oscar wilde’ın salomé’sine ilham vermiştir. marcel proust tarafından kayıp zamanın izinde’deki berma karakteriyle ölümsüzleştirilmiştir. avrupa’ya, amerika’ya, rusya’ya defalarca turne yapacak kadar izleyici çeken, abd’de red kit çizgi romanına dahil olan, istanbul’da abdülhamit’ten ihsanlar alan büyük aktris, bacağı kesildikten sonra bile kopmadığı sahne tutkusunu ve coşkulu hayatını hakkıyla dile getiren elinizdeki biyografide hayat buluyor.

    “sarah bernhardt’ın bir benzeri yoktur. bütün zekâsını, bütün içgüdülerini ve deneyimlerinden edindiği sahne bilgisini rolüne katar.”
  • geleneğe başkaldıran, alışılmışın dışında mecralara açılan, farklı disiplinleri bağdaştıran, uzmanlığa, ustalığa yüz vermeyen kolektif dada girişiminin zürih’teki başlangıcında, kabare voltaire’deki gösterilerin oluşumunda iki kadın dadacının hatırı sayılır katkıları vardı: emmy hennings ve sophie taeuber. bu iki sıradışı kadın dada gösterilerinde yaratıcılıklarına açılan bir alan buldular. becerilerini, yeteneklerini sınayacakları işbirliklerine girdiler. alışılagelmiş toplumsal normları ihlal ettiler, sanatsal kategorileri aştılar.
    1906’da, 21 yaşındayken gezici bir tiyatro kumpanyasına katılan hennings, sonraları turnelerde, operetlerde, gece kulüplerinde gösterilere çıktı; almanya haricinde moskova’dan budapeşte’ye, birçok yerde çalıştı. bir yandan da şiir yazıyordu. morfin bağımlısıydı. hep para sıkıntısı çekti. 1911-1914 arasında defalarca tutuklandı. birkaç kez hırsızlıktan, bir kez de sokaklarda fahişelik yaptığı için. bu yüzden vesikalı oldu. hennings bir romantikti; başta fahişeler, toplumun dışladığı kişilere derin bir yakınlık duyuyordu. son tutuklanışı savaştan kaçmak isteyenlere sahte pasaport hazırlaması dolayısıyla oldu. o ta başından savaşa karşıydı. halbuki hugo ball dahil ekspresyonist çevredekiler her ne kadar sonradan savaşa şiddetle karşı çıksalar da, önceleri savaşın wilhelm dönemi almanya’sının sonunu getireceğine ve yeni bir başlangıca yol açacağına inanmışlardı.
    hennings hem cinsel çekiciliği olan bir kadındı hem de çocuksu ve naif; hem toplumun geleneksel değerlerine meydan okuyan cüretkâr bir dişiydi hem dünyevilikten uzak saf bir varlık. hugo ball’la birlikte aniden zürih’i terk edip altı ay kadar bir köye çekildiklerinde katolik gizemciliğe kapılacaklardı. hatta zürih’e geri döndüklerinde, hennings dördüncü dada suaresinde tanrı’nın gizemine dair bazı ortaçağ metinlerinden bölümler okuyacaktı. hayatı o kadar ilginçti ki, insanlar çoğu zaman onun gösterileri ve şiirleriyle ilgilenmek yerine hayat hikâyesine odaklandılar. 1948’de ölümünden birkaç ay önce günlüğüne “kimsenin benden bir yapıt talep ettiği yok” diye yazmıştı, “kendim için bunu arzu eden yalnızca benim; insanların istedikleri ise kişi olarak ben’im.”
  • Her şeyden tiksiniyorum. İnsan varoluşunun göte sürülecek kadar kıymeti yok. İğrenç, iğrenç. Kendi canına kıyacak kadar kendini ciddiye almak da alçaklık. Aptallık. Zaten saçma gelmeyen bir şey kaldı mı bana? Yapılmaya, bilinmeye değer bir kaç şey vardı o da bitti. Depresyon, depresyon. Tanımaya değer kim kaldı? Herkes otomat gibi aynı şeyleri geveliyor. Hepimiz tek bir kör iradeye bağlıymışız gibi aynı kalıptan çıkmayız. Toplanıp bir araya gelip kikirdiyorlar. Bilinçlerini başkalarının bilinciyle birleştirmeye çabalayınca yalnızlıklarından kaçabileceklerini sanıyorlar. Beyin ve omurilikten oluşan bir ahtapotuz. Et organlar politikayla, bilimle, sanat ve kendisine her ne zıkkım isim layık görülmüşse onunla uğraşadursun bazı ruhlar acıyla kıvranıyor ve karın ağrılarının sebebi dünyevi gerçekliğin kendisi. Bütün kirli olasılıkların içinden çıkıp bedenlere tünemiş bu iğrenç yaşamın kendisi. Kitleler türlü türlü psikozlar yaratmış, bunlara sığınıyor. Hakikatin sonsuz bilinemezliği ve dehşet verici hacmi karşısında günlük uğraşların otomatik bönlüğüne kaçıp kendilerine suni huzur anları yaratıyorlar. Dinlerin ve tanrının doğasında müthiş bir hezeyan yatıyor. Benim uğruna aklımı kaybedecek kadar deştiğim hayatın özüne bir kulp takıp onu isimlendirilebilir ve tapınılabilir kılan nice çıldırmış zihinle aynı düzlemde yaşamak bile kalbimi kendi ellerimle söküp yemem için makul bir sebep. Bir şeyler duru ve yatışmış bir izlenim sunar, haftalar haftasonlarını kovalar, mağaza reyonları mide ve bağırsaklar gibi dolup boşalırken her şey yolunda gözükür ama birden bir sezgi vurur ve dünya tersine dönebilir. Düşmanlık duygularını araçsallaştırıp paraya çevirmiş türlü türlü şebek, varlığın kendisinden doğan acıya yanıltıcı isimler koyarak öznenin huzursuzluğuyla ceplerini şişirmek isteyebilir. Öyle bir noktaya gelinir ki; en doğal dürtü, en hakikatli söz dahi hastalıklarla ilintilidir. Delilikle aklın at başı gittiği bu alemde hiçbir kararlı ve savunulabilir hükmün olmadığını düşünen biri olarak hakikatin tanınamaz ve oldukça kapalı bilgeliği karşısında gevezece suskunum. Öyle düşüncelere dalıyorum ki yalnızlık hissim zamanın kendisi kadar engin bir hâl alıyor ve işte o vakit çıkagelen bir doğa olayı beni kurtarır gibi oluyor: yağmurlar, rüzgarlar, seller. Öyle büyüyor ki zihnim, bedenime sığamıyorum. Bedenlere sığamıyorum, kendimi işaretlenebilir ve adlandırılabilir herhangi bir şeye benzetemez olduğumda kökten bilince kadar uyanan bir ejderin alevli nefesinde kavrulup küle dönüyorum. Geceler günleri, ahiret yaşamının ve zevk molalarının eşlik ettiği bir çirkeflikle kovalarken inildemelerime çocukluk düşlerim ve kaybolmuş geçmiş zaman katılıveriyor. Ve en içinden çıkılmazmış gibi görünen anların kara büyüsü, çoğu kez esrik bir yellenmede sağalıp sönerek uçup gidiyor. Ardından gene geliyor ve sokaklara çıkıp bağırarak kötü çevrilmiş Shakespeare soneleri okumak istiyorum. Her kelime her hecemin birer komut sayıldığı, karanlık ruhumun bir ejderhanın hararetli bilgeliğinde beslenip uyuduğu bir gelecek düşleyerek bu sınırlı bedenin seraplar dünyasını reddediyor. Sonra an geliyor kapıldığım semavi, görkem dolu hayaller ve karın deşen kabusların pençesinden sıyrılıp zavallı zihinsel hastalığımın sefalet dolu toprağına patates çuvalı gibi düşüyor, sıfır noktama geri dönüyorum. İşte benim yolculuğum.
  • Öte yandan, benim o şenlikli saatlerimde yaşadıklarımı, benim için haz, yaşantı, cazibe ve huşu sayılan şeyleri dünya bilemedin sanat yapıtlarından tanıyor, sanat yapıtlarında arayıp seviyor onları. Yaşamın içinde ise hepsini kaçıkca buluyor. Ve doğrusu dünya haklıysa, kafeteryalardaki bu müzik, bu kitlesel eğlenmeler, az şeyle yetinen bu Amerikalılaşmış insanlar haklıysalar, o zaman sık sık kendime verdiğim isimle bir bozkırkurduyum, yolunu şaşırıp yabancı ve anlaşılmaz dünyada gözünü açan bir hayvanım, eski vatanının havası ve yiyeceği elinden çıkıp gitmiş bir hayvan.
  • Einstein'in bu kitabını felsefe hocam sayesinde okumuş oluyorum. Kendisi de yıllar önce okumuş; o sıralar tekrar okumaya başlamıştı. Okula kendisini ziyaret ettiğimde yeni öğrencilerine içinden bazı bölümler okuyordu. O an aklımda pek bir şey kalmamıştı ama sanırım eğitim hakkında birkaç paragraf okumuştu. Okuduğum kitapların hikayeleri olmasını sevdiğimden buraya bu hikayesini de not düşmek istedim.

    Şekil özelliklerinden bahsederek kitap ve içeriği hakkında bilgi vermek istiyorum. Kitap çok yönlü bir düşünce kitabı. 4 bölümden oluşuyor.

    1. bölümde çeşitli kişilere (meslektaşları genelde) ve grup ile topluluklara (öğrenciler, gazeteciler...) mesaj şeklinde yazılmış. Bu kısımlardan fazla bir şey kazanamayacağınızı düşünebilirsiniz, fakat Einstein, bu bölümlerde de evrensel değerlerden bahsettiği için beklemediğiniz ölçüde mesajlar alıyorsunuz kendinizce. Bunun dışında çeşitli konu başlıkları var:
    - Zenginlik Üzerine
    - Özgürlük Üzerine
    - Din Üzerine
    - Eğitim Üzerine
    - Hayatın Anlamı
    - Toplum ve Kişilik bu başlıklardan bazıları. Bu bölüm üzerine söyleyeceğim son şey de bir iki başlığın biraz zorlaması. Fizik veya felsefi konularda eğer ilgili değilseniz o kısımları anlamıyorsunuz ama bu kısımlar 50 sayfada en fazla 5 sayfa oluyor.

    2. bölümde Einstein beni şaşırtan derecede politik konulara eğiliyor. Aslında düşündüğüm zaman neden bunu yaptığına dair iki sonuç buldum. Birinci sebebi kendisin bir iki yerde söylediği gibi atom bombası ve silahlar sorununda kendi payının az da olsa katkısı olması ve bunda kendini sorumlu hissetmesi; ikinci sebepse o zamanlar bir dünya savaşının yıkıntısı üzerinde yükselen faşist eğilimler ve yeni bir dünya savaşı tehlikesinin var oluşu. Bunları düşününce politik konulara eğilmesini haklı ve doğru buluyorum.
    Kendisi gibi bilim insanlarının politik sahada bu yıkıcı etkileri fazla olan silahların kullanımını engellemek için çaba sarf etmesinin gerekliliğinden söz ediyor Einstein.
    Sonra burada Einstein'in çok etkili bir dili olduğunu söyleyeceğim. Hem dili çok iyi ve etkili hem de çeviri bunu çok iyi yansıtmış.
    Einstein, politik sahada bu bölümde çokça tekrar ettiği - fakat bunaltacak kadar değil- silahsızlanmadan, zorunlu askerlikten, kalıcı bir barışı temin edebilmek için şovenizm gibi sığ düşüncelerden uzaklaşmamız gerektiğini anlatıyor ve kendi önerisi olan uluslar üstü bir kurumun oluşturulmasından bahsediyor. Siyaset okuyan birisi olduğum için Einstein'in uluslar üstü kurumunun gerçekleşmesinin çok zor olduğunu söylemek istiyorum. Özellikle o dönemlerde yükselen faşist rejimlerin, önceki savaşın yıkıntılarının ve İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşan kutuplaşmayı da göz önünde bulundurunca pek de olmasını düşünemiyorum. Fakat Einstein'in barış yanlısı tutumunu destekliyorum. Yine de farklı çözümler gerekir.
    Bu bölümde Einstein, dönemini oldukça iyi analiz etmiş görünüyor. Özellikle olayların içinde olduğunu da düşündüğünüzde günümüz analizlerini aratmayacak olan sözleri çok iyi. Belki olayların açık seçikliği de bunu kolaylaştırmıştır.
    Bu bölüm için son olarak Einstein'in kapitalizm analizi yaptığını ve sosyalizmi incelediğini söyleyecek ve bazı örnek başlıklar ekleyeceğim:
    - Üretim ve İş
    - Zorunlu Askerlik
    - Savaş Kazanıldı: Barış Değil
    - Nükleer Savaş veya Barış
    - Barış
    - Askeri Zihniyet
    - Savaş Tehlikesini Ortadan Kaldırmak
    - Neden Sosyalizm?

    3. ve 4. bölümlerde de "Yahudi Halkı Üzerine" ve "Almanya Üzerine" Einstein 3. bölümde haklı olarak -kendisi de bir Yahudi olduğundan (bunu belirtiyor)- yaşadıkları sıkıntıları anlatıyor, Filistin'deki yerleşmelerden ve orada Araplarla olması gereken ilişkilerden bahsediyor. 4. bölümde de Almanya üzerine bazı yazdıkları var ve akademilerle olan mektuplaşmaları verilmiş. Bu iki bölüm içerik ve sayfa sayısı olarak kısa olduğundan bir arada verdim. ( 3. bölüm belki yeteri kadardır, bilemiyorum.)

    İncelememde 1. ve en çok 2. bölüme yer ayırdım, çünkü girdiğim siyaset derslerinin bazılarından daha yararlı oldu, başka açılardan baktım ve başka şeyler öğrendim. Ve tabii bu kadar yer ayırmamda bir başka etken de bu bölümlerin uzun olması ve benim siyaset okumam...

    Bu kitaptan bu incelemeyi yazmadan önce tam 185 alıntı eklemişim. Kitap, yine bu incelemeden önce 8 kişi tarafından -tabii bu sitede- okunmuş. Belki bu inceleme ve eklediğim alıntılarla bu kitabın değerinin farkına varılır.

    Fazlasıyla uzattığımı biliyorum ve o yüzden son olarak şunları eklemek istiyorum. Yaptığım alıntılar o an için tam istediğim şekilde beğenilmedi. Fakat genel olarak düşününce oldukça etkili oldu. Kitap zaten kendisinin çok yönlülüğü sayesinde ( bilim, politika, eğitim, kültür-sanat alanlarından bahsetmesi) gereken hakkı kazanacaktır. Tabii benim daha fazla ilgilenileceğini düşündüğüm alıntılar ters etki yaptı bazı yerlerde ama olsun. İyi okumalar.
  • Bu sitede en çok alıntı yaptığım kitap Nietzsche ‘ nin Aforizmaları oldu. İlgi Kültür Sanat yayınlarından okudum kitabı. Boyut olarak küçük olsa da yazıları da küçük olduğuna bitmesi biraz zaman aldı. Tabiki aforizma türünde olduğunda her sözü sindire sindire okuma durumu uzattı biraz süreyi.
    Kitabın giriş kısmında Nietzsche’nin hayatı da anlatılıyor. Orası da okunarak başlanmalı bence. Bazı sözleriyle muhakkak başka yerlerde karşılaşmışsınızdır. Beni tek şaşırtan onun kadınlar hakkındaki sözleri oldu. Kafası karışık olarak düşünüyorum bu konuyu. Zira aşk hayatını da okuduğumda bu belli oluyor. Uzun bir süre ailenin kadınlarının arasında tek yaşaması da etkiledi belki de. Zamanına göre düşünce yapısı ve kendini ifade ediş biçimini takdir ettiğim bir yazar. Okunmalı :)