• Jung'un İslam ile ilişkisi, bununla beraber, biraz gizemlidir. Onun Arap simyası ile olan derin ilgisi, eski gizli sanat ile bireyselleşmenin modern keşfi arasındaki paralellikleri gösteren pek çok eserinde açıkca gözükmektedir. Onun Kur'anı hiç değilse makul ölçülerde bildiğini, sûnnî inancına göre yetiştirilmiş bir Somaliliden öğreniyoruz; bu kişî Jung'u 'Kitabın İnsani' olarak nİtelendirmektedir. (Yeniden Doğuş Hakkında, cilt 9, Kısım I, s. 143) Aynı makalede İslâm tasavvufunda ölnemli bîr rol oynayan Hızır'dan uzun uzadıya zekice söz etmektedir. (Hızır hakkında daha ayrıntılı bilgi daha sonra verilecektir.) Budizm, Hinduizm ve Hıristiyanlık açısından bilgi veren değerli çalışmalarını düşündüğümüz zaman ise, İslâm ve Sûfîzm hakkında şimdiye kadar bir makale yazmamış olması oldukça şaşırtıcıdır. Yahudilik, Yunan çok-tanrıcılığı, Hıristiyanlık ve Batı insan ruhunun temellerim kapsayan olgunluk dönemi deneyimlerinde ve evrensel rüyalarında bir müslüman imgesinin bulunmaması dikkat çekicidir, 'Anılar' s. 293-295).
  • Bu kitabı okumak oldukça zor oldu benim için. Uzun bir süreye yayılması da bundandır. Bu kitapla birlikte okuduğum üç farklı kitap çabucak biterken bu kitabı 22 gün gibi uzun bir sürede bitirebildim. Kitap iki kısım toplamda 11 bölümden oluşuyor. İlk kısımda Batı Düşüncesinin Temelleri başlığı altında Tekamül ve Yaratma, Kültür ve Uygarlık, Sanat, Ahlâk, Kültür ve Tarih, Dram ve Ütopya konuları işlenirken, ikinci kısımda İslâm: İki Kutuplu Birlik başlığı altında Musa,İsa,Hz. Muhammed (sav), İslâm ve Din , Hukukun İslâmî Mahiyeti, Saf Dinin ve Saf Materyalizmin İmkansızlığı ve İslâm’ın dışında üçüncü yol konuları ele alınmaktadır. Uzun bir süreye yayıldığı için açıkçası toparlamak güç olacak. Genel olarak değerlendirmek gerekirse Aliya İzzetbegoviç ele aldığı konular ile Batı’ın yanlış yolda olduğunu vurgulamaya çalışırken, İslâmiyet’te herşeyin gayet tabi ve doğal olduğunu, aşırılığın bulunmadığını, adaletin her zaman İslâmiyet ile yayıldığını ve kurtuluşun sadece İslâmiyet’te olduğunu vurgulamaya çalıştığını düşünüyorum. Bu kitabı okuyanlar var ise farklı şeyler düşünmüş olması muhtemel. Benim şahsi görüşüm bu yönde. Birde şunu söylemek istiyorum. Bu kitabı okumanızı tavsiye ediyorum tabi ki fakat okurken dikkat etmeniz gereken husus dünya tarihi ile ilginizin olmasıdır. Aksi takdirde ben gibi zorlanabilirsiniz.


    #doğubatıarasındaislam #aliyaizzetbegoviç #okudumbitti #felsefiakıloyunları #robertzimmer #okumayabaşladım
  • "Aşık mıyım? Kesinlikle. Eski filozoflara, ressamlara, klasik yazarlara ve uzun zaman önce ölen müzisyenlere aşığım. Ben tutkulu bir aşığım. Bu insanları çok sevdim, onlara kalbimi ve ruhumu verdim." James Dean \ 🌻
    ~
  • Günlerden bir gün sitede gezinirken, bazı alıntılara denk geldim. Ahmet Erhan'ın Ölüm Nedeni: Bilinmiyor kitabından yapılan alıntılardı. Bir çok kullanıcı Ahmet Erhan'ın kitaplarını okuyordu. Meğer o gün şairin ölüm yıldönümüymüş. Ben bırakın öldüğü gün olduğunu, Ahmet Erhan'ı bilmiyordum bile. Utanç duyuyorum... Bazen böyle daha kitabı çıkmamış gizli şair veya yazarların olduğunu düşünüyorum. Ya da daha benim tanıma fırsatı bulamadığım sayısız yazar ve şairin olduğunu...
    Ahmet Erhan'ı tanımamı sağladıkları için o okuyuculara ve 1000k 'ya teşekkür ederim.

    Ben şiir okuma alışkanlığını yeni edindim diyebilirim. Belirli bazı şairler ve şiirleri dışında bu sanata pek bir ilgim yoktu. Sanat diyorum çünkü bence diğer yazı türlerinden fazlasıyla farklı bir alan.

    Şiir duygu demek. Öfkeyi, aşkı, bencilliği (...) insana ait ne kadar duygu varsa bunları kelimelere iliştirir şiir.
    Ama öyle bir hissiyat var ki insanı bu yazdığım duygulardan daha çok ilgilendirmesi gereken -bu duyguların temelini oluşturan bir hissiyat...
    Benim en çok ilgimi çeken bu hissiyat oldu Ahmet Erhan'da.
    O da ölüm...
    Bu konu da 'zaman' gibi anlaşılması bile zor iken, yazılması daha da zor olan bir kavram.
    Ölüm üzerinde düşünürken sonuç hep hiçliğe varıyor. Belirli bir sınırdan sonra daha fazla ileriye gidilemiyor. Belirli bir sınır? O çok ayrı bir mesele. Şimdi değil.

    Tam da böyle düşünceler kalemime dolanınca, yazacağım/yazmakta olduğum bu yazıların da anlamsız olduğu gerçeği gözüme çarpıyor. Ahmet Erhan burada değil. "Hayır burada, biz onu okuyoruz! Sesini yazıları sayesinde duyuyoruz. " demeyin. Kendi kendimize kurduğumuz sayısız oyunlardan biri bu da. Ölüm her şeyi soluklaştırıyor, yutuyor. Hatta bu 'zaman' dediğimiz şey onu ölümden de öte bir yere taşıyor. Ölümden ötesi mi var? Var. Var ama bunu tanımlayabilen biri yok daha. Ruhsal olarak hissediyoruz hepimiz. Ya da sadece ben hissediyorum...

    O yazdı. Kendini yazıyı kullanarak ifade etmeye çabaladı ama diyor ki:

    " Yaşamın somut koşullarıyla yazının çelişkisini yaşıyorum. Sonunda ikisi de zarar görüyor. Ama bazan her şey bir kurmaca gibi geliyor bana, kafadaki dünyadan, dünyada bir kafaya dönüşmeyi, bunu ne zaman öğreneceğim? Bunu öğrenme olanağını yitirmenin düşüncesi bile korkutuyor beni. O zaman niye yazmalı? Yağmurlar da nasılsa toprağa bir şeyler yazıyor. Bu dünyadaki her şey bir şeyler yazıyor bir yerlere. Ama benim eylem biçimim neden yazmak olsun? "


    Arafta kalmak...
    Bir şair hakkında yazı yazmak gerçekten çok zor. Tedirginim. Tedirgin değilim.
    Emin değil o da bir çok şeyden. Emin olduğu bir şey var ki, o da ölümün verdiği hissiyat.
    'Şey' kelimesi bir anlama gelir mi sizce? 'Şey' hiçliktir. Peki 'hiçliğin' anlamı hangi kelimede? O da 'Şey'de barınıyor.
    Emin olduğu bir 'şey' ölümün verdiği hissiyat diyorum ya, yani bu hissiyat da hiçliğin bir tasavvuru olmuş oluyor.

    Derinliği olan bir kelime 'şey'...


    Kelimeleri, bir parçada verilmek istenen anlam doğrultusunda yazı metinlerinde kullanmak, onları hapsetmekle aynı duruma getiriyor. Ahmet Erhan bunu yapmıyor. Onun yazılarında kelimeler özgür.
    Şairler çok farklı... Ilhan Berk'in şiirler ve şairler üzerine dediği bu cümleleri yazmasam olmaz:

    " Şiir çünkü insanlara en yakın sanattır. Yalnız şiir dünyaya aracısız bakmayı öğretir bize. Bir ağaç -yalnız şiirde ağacın kendinden daha gerçektir. Insanlar bir gün şiirin bu gerçeğine vardıklarında, dünyalarının değiştiğini göreceklerdir. Bu da büyük bir şeydir elbet. Nasıl bir dünyada yaşarsak yaşayalım, ister güzellikle kucak kucağa, ister pisliklerle burun buruna yaşayalım, şiir hep yanında olacaktır insanların. Şairler bunun için var. "

    Bu yazdıklarımın gerçeklikle bir alakası yoktur.
  • "Her sanat eseri gibi, mimari eserler de tarihin belli bir döneminde, belirli mahalli şartlar içinde oluşan, varlığın yapısına yöneik bir inancın ürünüdür. 'O zaman' ve 'o yerde' mevcut doğru ve yanlışlar, bunların oluşumu hakkındaki inanç ve değerlendirmeler, sanat eserinin ve mimarinin temel özelliklerini belirler."
  • Dünyayı ve insanoğlunu değiştiremezsin. Hiç değilse kendi dünyanı değiştir. “

    Ferit Edgü’nün 1977-1996 yılları arasında tutmuş olduğu ders notlarından oluşan deneme kitabı, her biri birer aforizma olacak cümlelerden oluşsa da, okuyucuyu asla sıkmıyor, bunaltmıyor. Felsefe, sanat, politika, yaşam gibi farklı konular hakkında adeta beyin jimnastiği yaptıran bir kitap.

    Cümlelerin hemen hepsinin, dörtlük ya da mısralar şeklinde yazılmasıyla birlikte, hepsinde bir duygu yoğunluğu hakim. Üstüne oldukça düşünülerek yazılmış bu notlar, okuyucusunu düşünmeye sevk etmekle kalmıyor, onu sanki Edgü’yle birlikte düşündürüyor. Demem o ki, bu kitabı okuyup da düşünmemek mümkün değil.

    Yazılarına dair düşüncesini “Yeni Ders Notları”nda bir Çin atasözüne dayandırır Edgü. “Yazıları uzun okuyun, kısa yazın.” der Çin atasözü. İronik bir yaklaşımla yazarın dilinin altındakinin “sözcük” olduğunu söyleyen Edgü, yanıtını bilmediği soruları da soracak genişlikte bakmayı yeğlemiştir yazma sürecine, “sözcük” ve ”söze” hakkını vermek niyetiyle. Amacını ve zamanını aşan yapıtın dilin “devrimci” ve “siyasal” halleriyle ilintili olduğunu da vurgular bu açıdan. Bireyi “düzen” bir düzene inat bireyin anlatısı savunulmalıdır ona göre. Günlük gerçeklik, yaşam ayrıntıları bir süzgeçten geçerek anlatıdaki yerini en yalın haliyle bulur sonuçta Edgü anlatısında. Yazarın bir başka “minimal” anlatısındaki ironi de bireye yüklenen “kahramanlık” imgesini, mitleştirilen bir dizi kavramı sorgular niteliktedir.


    Ferit Edgü’nün yazınsal yaratıcılıkta izlediği yol -onun Beckett için söylediğini biraz değiştirirsek- “cümlelerle başlayan, sözcüklerle süren, sonunda hecelere ulaşan” bir serüven. Ancak Edgü, hiçbir zaman -her şeye karşın- salt bir formalist olmamıştır.

    Nihayetinde Edgü’nün anlatı evreni cennetten kovulmuş insanın aslında dünya adını verilen cehenneminde yaşamın, ölüm, yanılsama, aşk, coşku, zaferden başka düpedüz sözcüklerle dolu olduğu gerçeğinin farkındalık halidir. Yazmayı eyleme dönüştüren süreç de sözcüğün doğası gereği politik oluşuyla söz konusu olmuştur.

    https://www.soylentidergi.com/...-notlari-ferit-edgu/
  • En uzağa gidebilirsin. Yaşadığın şehri değiştirir, ya da ülkeyi kimsenin içmediği içkiyi içebilir, ismini telaffuz dahi edemeyeceğim bir şehre yerleşebilirsin. Güzel bir çatı katında yaşayabilir ya da matematiksel alanda, bir gökdelenin yirmi sekizinci katında huzuru arayabilirsin. Zor değil. Sevdiğin bir kadın vardı, böyle söylerdin. Hayallerin ve hedeflerin vardı. Benim hedeflerimin imkansız oluşunun aksine gerçekçiydi ve ilerliyordu. Hep doğru zaman değil, şimdi hazır değilim derdi. Huzuru enine boyuna serdiğin ve sır gibi sakladığın güzel fotoğrafların vardı. Ne oldu şimdi hepsine? Zor değil, insanların gözlerini boyayabilirsin. Nihayetinde tapınmak insanın genlerinde var. İnsanlar bir süre sana da tapabilir. Peki, kimsin sen? Bir kadın vardı, gitti. Yak sigarayı, koy rakıyı, aç Müslüm'ü Rakı tek içilmez, masaya birini koy, rolü eski dost; yeni sevgili olsun. Dudakların dudaklarına karışsın, üç şiir yaz, beş şarkı oku. Bu mu hayat? Yanıp sönen ışıklar beni hep rahatsız eder. Saatin çıtırtısı da ve ağustos böceklerinin sesi de öyle. Sessizliğin bir uğultusu var benim çantamda, başımın altına onu koymadan uyuyamam dediğim "kitap" ve içinde birkaç not kimse sormadı neden bu kitap hep çantanda diye bikmadin mi aynı kitabı okumaktan, yok bundan kimene.. Akıl hastalığı nedir, biliyorum. Pençesindeyim ve her gece bununla mücadele ediyorum. Zihnimi kemiren tuhaf bir ağrı, hacmi kötü kokan bir cisim var. Bir insana bakınca hiçbir duygu hissetmiyorum ve öfkeden kuduruyorum. Takıntıları koy bir kenara, alışkanlıklarını cebine sakla. Aynaya bak. Aldığın kaşlarının eğrisine doğrusuna yarıçapına değil, gözlerinin tam ortasına bak. Kim var orada? Cebinde bilmem kaç anahtarın, cüzdanında birkaç düzine insanın hatıra vesikalık fotoğrafı var. bir kişiyi sığdıramadığın kalbine kaçını sığdırdın hakikaten? Evvelki haziranın sonunda, temmuzun başında… Bir Akdeniz şehrinde elimi çekip kaburgalarının üzerine bastırmıştın. Orası ağrıyordu, huzursuzdun, tepiniyordun ve bende bu kadar hasta değildim. Yanıp sönen ışıklarda uyuyamasam da hala saatin sesine tahammül edebiliyordum. Yanımda sen vardın huzurluydum seni o şehirde sevmiştim gecesi bir balkon senfonisi sabahı sensiz bir yolculuk daha..Çok seven bir kadın vardı, reddettiğim de vardı. Her sabah en güzel parfümü sıkıyordum ve fotoğraf makinemle birkaç uğursuzlukta sanat arıyordum. Bulamadım. Bulamayacaksın. Kendini de bulamadın. Bulamayacaksın. Aç gözlerini. Geç aynın karşısına. Bak! Gözaltı torbalarına ya da akan rimeline değil bu sefer kendine bak.