Salih Mirzabeyoğlu
Gözyaşı yüklü bulut toprak altında kaynak
Sakarya'nın derdine kıvrılır Yeşilırmak

Bizdendir onun âşkı emanet ve anahtar
Benzerler benzeşirler zamanı işte akar

Nasıl ki Allah emri O ol deyince olur
Yeşilırmak nefsinde emre uyarken budur

Fikir aşk ve hürriyet ayrılmazlar güzelden
Sırrı malûm sırrında sözleşmişler ezelden

O ki güneşe ayna akis kapan bir görgü
Yıldız yıldız kıvılcım yeni çağda bir örgü

İşte düğümün ucu işde insan ve toplum
Sakarya'nın kalbinde zaman ölçümü buldum

Ne varlık ne de oluş yok da yoktu bir zaman
Ruhum eşyadan gafil ne zaman ne de zaman

Hayat dediğin masal çırpınan suyun sesi
Tek marifet dünyada harcamamak nefesi

İmân sahici imân ateş hattında koşu
Bir günü bir gününe eş olmama buluşu

Yeşilırmak'da hamle sahibi ona kefil
Sakarya'nın ruhunu lif lif açan yeni dil

Fikir fiil ve sanat tek gaye gerçek emek
Bütün dava olmakta Allah'a görünerek

Budur insan rüyâsı gecenin yarısında
Karayılan yelkovan ve akrep arasında

İnkılâba dayanmış saatler döne döne
Büyük Doğu bayrağı İBDA ile en öne

Mânâsını öğrenmiş kurtuluş alayları
Hakikat çevresinde şehitlik adayları

Toplum nedir bilmişler inananlar elele
Sümüklüler kovulmuş ayıklanmış hergele

-'Selam size akıncı!'-'Size selam!' iâde
Doğruyu Allah bilir bizce tamadır vâde

1984

CEM AKDAG, Ne Demek İstanbul, Bebek Niye Bebek?'i inceledi.
4 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 6/10 puan

107 sayfa Bazıları rivayet , bazıları beklenmedik yerden vuruyor ,bazılarına hadi canım diyorsunuz . Ancak eğlendirici ve ilginç bilgiler var.

kitaptan ilginç bir hikaye :AKINTIBURNU HİKAYESİ

İstanbul Kültür ve Sanat Ansiklopedisi Tercüman ( 1982,s537-538.)

Akıntıburnu’nda yalı sahibi “zamanın zevk ve keyif ehli adamlarından biri dostlarına bir ziyafet verir. Bunların arasında İstanbul’un zarafet ve hoş sohbetleriyle tanınmış kimseleri, saz ve ses üstatları varmış.
İçmişler ,şarkılar, besteler, semailer ve peşrevler çalınmış, söylenmiş.
Ve bir zaman gelmiş ki bu alemi içlerine hava gibi sindirenler, yatak odalarına çekilmişler.
Misafirlerden Aşir isminde birinin yattığı oda deniz üstündeymiş. Aşir yatağa girip başını yastığa koymuş, gözleri yavaş yavaş kapanmaya başlarken bir se:
-Aşir !
Diye gürlemiş. Cevap vermiş:
-Buyur!
-Yat !
-Başüsütüne efendim !?
Emre itaat etmiş, başını yastığa koyup hafif hafif kestirmeye başlamış, yarım saat sonra aynı ses bu sefer daha yüksek perdeden haykırmış:
-Aşir !
Adamcağız fırlamış, korkak ve şaşkın:
-Emret, bir şey mi istiyorsun? Demiş.
-Yat!
-Peki efendim !
Zavallı bütün geceyi böyle geçirmiş.
Yarım saatte bir kalkmış yatmış, uyumuş uyanmış!
Sabahleyin misafirler kalkmış, yeni baştan hazırlanan sofranın başına geçmişler. Misafirlerin yüzünde rahat geçen bir gecenin izleri belirlendiği halde Hafız Aşir’in yüzünün harap olduğunu gören ev sahibi sormuş.
-Geceleyin rahatsız mı oldunuz ? Uyku mu tutmadı ?
Aşir, akşam işittiği sesleri ,ikide bir isminin çağrıldığını ve bu yüzden hacıyatmaz gibi yatıp kalkarak sabahladığını anlattıktan sonra:
-Bunu yapan kimse, doğrusu yaman adammış der... Uykusuz kaldım ama ,bu hodbinlik benim hoşuma gitti.

Ev sahibi kahkahayı basmış:
-Yanılıyorsunuz, demiş. Mesele büsbütün bambaşka. Malum ya burası Akıntıburnu, kayıkçılar akıntıyı kürekle geçemezler, kıtadaki yedekçiler kayıklardan atılan palamarları omuzlarına vurup kayıkları çekerler. Bizim yalının önü aşağı taraf gibi serbest değildir. Direkler vardır Tam buraya gelince yedek palamarını direkten aşırtmadan sandalı çekmek, yedeklemek mümkün değildir. Bunu bilen kayıkçı “aşır” diye bağırır. Yat emrine gelince ,onun manası şudur: “Yedek çekmeğe yat!” Bütün mesele , isminizin “Aşir “ olmasında ,yoksa bu işte muziplik filan yok.”

Orhan Pamuk'un Beyaz Kalesi üzerine eleştiri:
Orhan Pamuk, Beyaz Kale Romanı ve Kurmacalar Üzerinden Tarihimiz

Bir kaç hafta önce Orhan Pamuk’un 1986 basımlı post – modern etkiler de taşıyan romanı Beyaz Kale’yi okudum. Kitap, tarihi bir roman olma özelliği de taşıyor. Fakat, kitap ben de biraz hayal kırıklığı oluşturdu. Dünya edebiyatında, benzer temalı romanlarda neredeyse hiç karşılaşmayacağımız biçimde, yazar, Beyaz Kale’nin konusunun geçtiği toplumun sosyal hayatını gerçekte olmadığı şekilde sunmakta, bana göre bunu da gerçeğe dayanmayan kurmacalar üzerinden yapmış görünmeketdir.

Roman’da Orhan Pamuk, 4. Mehmet (Avcı Mehmet) dönemi Osmanlı toplumunu ve İstanbul’u tasvir eder. Türk Gemiciler tarafından esir düşen bir Venedikli romanın baş kahramanıdır. Bu esir diğerlerinden farklı olarak mühendislik, edebiyat ve anatomi alanında eğitim görmüştür. Venedikli, zindanda özellikle doktorluk bilgisi ile dikkat çekmeyi başarır ve “Paşa” (Osmanlı idaresinde güçlü) tarafından makamında kabul edilir. Burada kendisine çok benzeyen bir şahsiyet olan “Hoca” ile tanışır. Daha sonra Paşa tarafından zindan alınıp bu Hoca’nın yanına yerleştirilen Venedikli, Hoca ile Paşa için görkemli bir havai fişek gösterisi yapar, sonrasında da Padişah’ın dikkatini çeker. Venedikli, görevlendirildiği önemli icat ve incelemeleri Paşa ile birlikte yaparlarken, aynı zamanda birlikte bir çok yazı yazmaya da başlarlar. Bu yazma sürecinde “Venedikli” ile “Hoca” karakterlerinin farklılıkları okurun zihninde daha belirgin hale gelir. Roman boyunca Venedikli, Hoca kadar hatta bazen ondan daha kabiliyetli bir şahsiyet halinde tasvir edilir.

Venedikli’nin Hoca’dan daha bilgili, daya yetenekli olması, Hoca’nın bir çok konuda Venedikli ile çatışmalarına neden olur. Çatışmalarda Hoca Venedikli’ye gör hep haksız, hep kötü duygulu, kötü niyetli olarak görünür; Batı iyi, Doğu kötü…..

Romanın sonunda post modern eserlerin genel özelliği olan okuyucuyu yanıltma hali karşımıza çıkar; Hoca Venedikli’nin yerini alarak İtalya’ya gider. Venedikli esir de Hocanın yerini alır gibi görünürken aslında bu esirin Hoca’nın bir hayali kurmacası olduğunun anlaşılması ile roman da biter.

Orhan Pamuk tasarladığı bu iki karakterin sırtına Doğu ve Batı’nın değerlerini yüklemiş, bu iki zıt kavramı bireyler üzerinden anlatarak okuyucuya sunmuştur.

Orhan Pamuk’un bu tarihi romanı, içerdiği tasvirlerle, sunuları ve anlatısı ile aklımızda bir çok soru işareti oluşmasına neden oluyıor. Öncelikle, yazarın her ne kadar kurguda özgür olması gerekse de bir tarihi roman, tarihi bu denli yaşanmamış kurmalarla okuyucuya nasıl sunabilir ? Bu, o topluma, o sosyal yapıya bir haksızlık olamz mı ? Haksızlık olursa etik sorunlar taşıamz mı ? “Roman’da “kasıt yapılmış”  yorumlarına neden olamz mı ? Ayrıca, Roman boyu Orhan Pamuk, bazı tarihi olayları olduğu gibi almış, bazılarını ise kurmaca olarak işlemiştir. Eğer Orhan Pamuk Beyaz Kale’yi gerçek bir kurmaca amacı ile tasarlamış ise ve o dönemi kendince yorumlamayı amaçlıyor ise o zaman işlenen dönemdeki bazı tarihi gerçeklikleri olduğu gibi alıp bazılarını neden göz ardı etmeyi ve kendince değiştirmeyi tercih etmiştir ? Dahası, neden kurmaca yolunu tercih ettiği olaylar ve tiplemeler Osmanlı tarihinin en hassas en belirleyici noktaları olurken, gerçekte olduğu gibi aldığı kısımlar ya genel bilinen isimler, olaylar ya da dönemde yaşanan idari zayıflıklar olmuştur ?

Romanın genelinde okur yükselen ve üstünleşen yüksek ahlaklı bir Batı ve güçlü olsa da zayıflamaya yüz tutmuş, ahlaki değerlei zayıflamış bir Doğu ile karşılaşmaktadır. 17. yüzyıla doğru uzanan bir tarihte bu tasvir bazı yönleri ile kabul edilebilir, ancak, Osmanlı ve Türk toplumu üzerinden yazılan yanlış kurmacalar Türk tarihinin ve Osmanlı portresinin özellikle yabancı ve Osmanlı tarihine uzak okurların zihninde ister istemez yanlış şekilde şekillenmelere, yanlışlar gerçekmiş gibi kanaatlere neden olmaktadır.

Bu bağlamda, Pamuk’un yaptığı bazı tasvirleri şu şekilde sıralayabiliriz;

Bütün direklerin tepesine sancaklar çektiler, bizim bayrakları (Venedik), Meryem Ana tasvirlerini, haçları tersinden asıp külhanbeylerine aşağıdan oklattılar. Askerlerimizi (Venedik) gülünç göstermek için zırhlarını ters giydirdiler, kaptanların ve subayların boyunlarına demir çemberler taktılar. (syf 14)1

Osmanlı tarihinde gerek toplum gerekse de yönetici kesim Türk töresinin ve İslam’ın emirlerinin doğrultusunda hep hoşgörüyü tercih etmiş, düşmanın kültürüne, esirlere, tüccarlara karşı Pamuk’un betimlediği gibi davranışlarda bulunmamıştır. Dahası Meryem Ana bizce de mübarek bir kadın değil midir ? Bu özelliklerimiz aslında Türk tarihi karakteri bakımından en hassas noktalardan birisidir, Batılı sömürgeci ve emperyal zihniyetten farklı bir büyük devlet ve millet oluşumuzun da kanıtıdır. Işte bu noktada Orhan Pamuk Osmanlı’nın en hassas ve temel noktasında çok zıt bir kurmaca ile okuyucuyu karşı karşıya bırakmaktadır: 

Paşa derdini öyle bir anlatmaya başladı ki, bunun, “düşman iftiraları”1 ile Allah’ı kandırdıkları için yeryüzünde bir tek bu Paşa’nın yakalandığı özel bir hastalık olduğunu düşünmeye başladım. Oysa derdi nefes darlığı idi. (syf16) 1

O dönemde, Paşa rütbesi ile anılan bir çok asker veya yüksek devlet memuru çocukluktan itibaren Enderun Mektebi gibi özel okullarda özenle yetiştirilmiş, üstün yetenekli ve hayatlarını devlete adamış kimselerdi. Bir çok Türk ve yabancı tarihçilerin bu kişilerin kahramanlıklarının, üstün yeteneklerinin ve çalışkanlılıklarının altı çizilirken, açıkça görülmektedir ki Orhan Pamuk bir Osmanlı askerini ‘zayıf’ bir karakter olarak betimleyerek, adeta onu, onun tiplemesinde Osmanlı Paşa’sını alçaltmıştır:

Din değiştirmeyeceğimi söyleyince, Paşa bana öfkelendi. Hücreme döndüm.  Müslüman olmazsam Paşa boynumun hemen vurulmasını emretmiş. Kalakaldım. (syf 26) 1

Her dönemde hoşgörüsü ve saygısıyla anılan, bunu temel özelliği olarak taşıyan Osmanlı, Beyaz Kale’de tamamen tersine çevirilerek okyucuya sunulmuş haldedir. Hiç din değiştirmedi diye boynu vurulan bir kişi bizim tarihimizde var mıdır ? Tam tersi, kuruluşundan yıkılışına Osmanlı Devleti, tebasını dininde açıkca serbest ve devlet güvencesi altına almamış mıydı ?

Gerçek tarihe zıt düşen bu anlatılar, baştan aşağı kurgulanmış bir imparatorluk (hayali), karakterler ve şehirden bahsetseydi “bir tarihi tema işleyen kuramsal roman haliyle” kabule edilebilir olurdu. Fakat, Orhan Pamuk Osmanlı tarihinde geçen gerçek olaylara, isimlere, karakterlere ve İstanbul’a romanında yer vermiştir; Padişah 4. Mehmet’e yer verilmiş, Evliya Çelebi’ye gönderme yapılmış, Sokullu Mehmet Paşa’nın ismi geçmiş, Havai Fişek gösterileri, siyasi bağlamda Hoca aracılığı ile anlatılan müneccimbaşı meselesi, ve dönem siyaseti ile ilgili bazı kesitleri gerçek tarihten doğruca alıntılamıştır.2 Bu vurgularla Beyaz Kale, doğrudan Osmanlı’nın bir dönemini işlemektedir; tasvirleri ve kurmacaları ile de o dönemi “kötü Doğu” olarak tanıtmaktadır.  

Ortalam bilgi sahibi bir Türk okur veya Osmanlı tarihini ortalama seviyede bilen bir okur, romanın anlatısının tarihi gerçeklik ile örtüşmediğini ve çoğu yerde yazarın kurmacaları olduğunu açıkça anlayabilir. Ama bunu, etkilenmiş Batıcı aydın zihniyetine ya da yabancı (küresel) okuyucu kitlesine vurduğumuz da durum çok değişebilmektedir. Batıcı aydın ya da Batılı okuyucu, 16. – 17. Yüzyıl Osmanlı’sını bu denli yaşanandan tam tersi şekide anlatan bir tarihi romanı okuyunca, ya görmek istediği “kötü Doğu”yu görecek ve ön yargılarına doğruluk gerekçeleri bulacak, ya da, iyimser bir ifadeyle yanlışlar ile gerçekte olmayanlar ile bizi tanıyacaktır. O zaman, bir Batlı kişi, önce iyi niyetli bile olsa, bu tür romanları okuduktan sonra, bizi Batı’ya göre “öteki” yapan zihniyeti haklı görmeye başlayacaktır.  Boşuna bir yığın ödül vermez Batılılar Doğu’dan insanlara…

Başta değindiğim iki soru ile tüm bu argümanları birlikte değerlendiricek olursak; Orhan Pamuk,  Beyaz Kale’de, hayal gücünün ürünü olan bir (hayali) kurmaca yaratmaktan ziyade, gerçekte var olanı farklı (kötü ve yanlış) göstermeye dayalı bir romancılık ile okuyucunun karşısına çıkmıştır.

Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın, Pamuk’un şahsına yaptığı “toplumun alışkanlık ve kültürünü doğru bilmeden Nobel Ödülü almış olsa bile doğru eserler çıkarması beklenemez” şeklindeki eleştirisi de tüm bu bahsettiklerimi desteklemektedir.

Tartışılmasına rağmen altını çizmemiz gereken önemli bir nokta da, İlber Ortaylı ve bir çok Türk entelektüel tarafından ciddi şekilde eleştirilmesi ve hatalı bulunmasına rağmen Orhan Pamuk’a  Publishers Weekly, The Intepended, New York Timesgibi en büyük yayın kuruluşlarında olumlu eleştiriler yapılmasıdır. O ve eserleri, Emperyal Batı’lı edebiyat tarafından benimsenmiş, sevilmiş ve dünyaya tanıtılmıştr. Acaba, Beyaz Kale’de sunulan “Doğu” ve hep özenilen, arzulanan “Batı” tasvirleri nedeniyle mi sayın Pamuk bu kesimlerce çok sevilmiş ve kabul edilmiştir ?

Sonuç olarak, Beyaz Kale’den aldığım ders, romancı gerçekte yaşanmış bir tarihi, çeşitli nedenlerle kurmacalarıyla kötülediği an asgari edebiyat değerinin ve hatta estetiğinin dışına çıkmış demektir. Yazımda, bahsettiğim gerçeği yıpratan kurmacaya yazar özgür olmalı eleştirileri gelebilir. Bu eleştiriyi yapanlara söylemek isterim ki, gerçek bir romancı kurmacada özgür olduğu kadar, sanatını siyasetten, emparyal güçlerden, kariyer, yükselme ve tanınma arzusundan ve bunun gibi daha bir çok yan beklentiden de uzak tutmalıdır. Aksi halde o sanat güdümlü, toplum mühendisliğine maksatlı bir çalışma haline gelir. Son olarak şunu da belirtmek isterim; edebiyatçı ya da sanatçı üzerinde uğraşacağı medeniyetin dilini, kültürünü, insanlarını ve tarihini olabildiğince en iyi şekilde bilerek yola çıkmalıdır. Beyaz Kale’nin buna bir örnek olması dileğiyle !

Dipnotlar

1- Orhan Pamuk: Beyaz Kale, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları
2- Bensu Funda Gür; Hacettepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü: Orhan Pamuk’un Romancılığı ve Beyaz Kale (Makale)

http://www.kirmizilar.com/...-uzerinden-tarihimiz

İlköğretim Türkçe Programı'ında (2018);
OKUMA KÜLTÜRÜ (5)
İLETİŞİM (6)
BİLİM VE TEKNOLOJİ (9)
SANAT (13)
olmak üzere bu 4 tema dikkatimi çekti. Nedenini açıklıyorum.
Okuma Kültürü ;
Öğretmenler, öğrencilere bir kültür aşılayacaklar ama bunu nasıl yapacaklar? Cevapları kendileri de bilmiyorlar. Bizzat stajımda gördüm. Benim ilkokul öğretmenim sırf biz okuma hırsımız olsun, okumayı sevelim diye hızlı okuma yarışması yaptırırdı ve haftada 2 saati okuma saati olarak ayırırdı ve kendisi de okurdu. Her hafta bize en az iki kitap bitirtir ve gerçekten okuduğumuzu kontrol etmek için özet isterdi bizden. Şimdi ise "okudunuz mu çocuklar?" "Evet öğretmenim" bitti. Gerçekten okudu mu peki çocuk? İşte orası muamma.
.
İletişim
Evet belki de en en önemli tema ama kimin umru kii? İletişim için ne yapıyor hocalar? Stajlarımda bizzat gördüm. Çok söz alan öğrenciler, öğretmenin af edersiniz ama yalakası olan öğrenciler hep ön sıralarda ve daima söz onlar da. Peki ya diğerleri? Hemen söyleyim en arkada ve söz alıp yanlış bir şey söyleyince hakarete maruz kalanlar. Nerde kaldı kazandırılması gereken iletişim?
.
Bilim ve Teknoloji
En yanlış anlaşılan ünite. Neden mi? Teknoloji ve bilimin iç içe olması vurgulanması gerekirken öğretmenler teknoloji olmadan bilimin bir işe yaramayacağını anlatıyor. Bilim, bilgisizlik gibi gösteriliyor.
.
Sanat
Hiçbir zaman son zamanlar değeri olmayan bir şey. Neden? Çünkü bir bakın etrafa. Ressam olana, heykeltıraş olana, seramikçi olana sadece işsiz gözü ile bakılıyor. Peki ya bu estetik güzellikler ne olacak? Onlar olmadan nasıl güzelleşecek bu dünya? En basit örneği ;Mersin sokaklarını karış karış boyayan ablamız. Ondan mutlusu var mı? Sanatını icra ediyor sevdiği işi yapıyor. Bu işler basit gibi görünüyor herkese. Peki sen o işsiz olarak gördüğün insanın yaptığı sanatı icra edebilir misin? Tabii ki yapamazsın.
.
.
Bunlar benim şahsi düşüncelerim. Bir şeyi eleştirmek falan değil amacım. Sadece bana göre yanlış olan ve yanlış aşılanan şeyleri belirtmek istedim. Burada içimi dökmek istedim.

Fırat Mişe, bir alıntı ekledi.
Dün 04:22 · Kitabı okudu · 10/10 puan

Sahi Niçin ?
İnsan niçin her zaman, günlük kavgadan ve daha iyi bir yaşamdan ziyade, bu dünyayı ve kendini düşünüyor. Derin düşüncelerde ve şüphe dolu kalp atışlarında, yüksek hayallerde boğulup kayboluyor.

Dert, kalbine pençe atar ve tanınmayan bir gamın gölgesi vücuduna düşüyor. Neşe ve sevinçten uzak, kendi sıkıntılı yalnızlığında oturuyor. Başını iki elinin arasına alıp “yan ağlamaklı bir şekilde kendi kendine konuşuyor" Ölüm gününe, buradaki hayatının sonuna, “o dünya”ya yaklaştıkça sevinç duyuyor; çocukça neşelerle kendini bir serçeden daha hafif hissediyor!

Derinlik ve yükseklik, can ve ruh, düşünce ve sanat niçin daima sıkıntıyla, ahmâklık, alçaklık ve çöküş ise sevinçle içiçedir?

İdeallerin Yenilgisi, Ali Şeriatiİdeallerin Yenilgisi, Ali Şeriati
Semih, Eski Ustalar'ı inceledi.
 22 May 20:55 · Kitabı okudu · 10 günde · 10/10 puan

Thomas Bernhard'ın okuduğum 4. kitabı oldu. Eski Ustalar isimli bu kitabını okurken bir kez daha Bernhard'ın zihnindeydim ve bu sefer hiç acele etmedim, kendimi tamamen onun çılgın düşüncelerine teslim ettim. Açıkçası şu ana kadar okuduğum en nefret dolu, en öfke dolu, en siyasi ve dolayısıyla en rahatsız edici kitabıydı. Çünkü Bernhard'ın düşünceleri ve fikirleri başlı başına rahatsız edici.

Kitabın başından sonuna inanılmaz bir öfke ve nefret hakim. Thomas Bernhard öylesine öfkeli ki, çocukluğunu, ebeveynlerini, devleti, hükümeti, hukuku, müziği, felsefeyi, gazeteciliği, politikacıları, öğretmenleri, sanatçıları, sanat tarihçilerini yerden yere vuruyor. En önemlisi de edebiyatı ve edebiyatçıları yerden yere vuruyor. İlerleyen sayfalarda fark ediyorsunuz ki, edebiyatçılarla ilgili nefreti bir türlü dinmek bilmiyor. Böyle olunca, bir kez daha onları yerden kaldırıyor ve bu sefer sert bir şekilde duvara çarpıyor. Aklına kim gelirse, adeta kılıcından geçiriyor ve paramparça ediyor. Bernhard'ın karşısında durmak gerçekten çok zor. Freni patlamış kamyon misali önüne geleni eze eze yoluna devam ediyor. Bu yolculuk esnasında kim ölmüş kim kalmış umursamıyor. Çünkü içinde yaşattığı nefret hiçbir zaman dinmiyor. Zaten Bernhard'ın en büyük serveti de sanırım bu nefreti...

Kitabın adı "Eski Ustalar" olduğu için Thomas Bernhard'ın sevdiği usta yazarları açıklayacağını, onları öveceğini sanmıştım; ama tamamen yanılmışım. Adam hemen hemen hiçbir yazarı veya eseri övmüyor. Sadece küçücük bir yerde Montaigne'i, Pascal'ı ve Voltaire'yi sevdiğini söylüyor. Ama bu yazarları da resmen ağzından cımbızla alıyoruz. Konu sevgi olduğunda, yazarımız maalesef nefret ederken kullandığı gibi rahat rahat açıklamalar yapamıyor. Bu yönüyle, kitabın isminin beni ters köşe yaptığını açık yüreklilikle itiraf etmek zorundayım.

Dikkatimi çeken bir diğer konu da yazarın, kendini bir kitap okuyucusu olarak değil, sayfa çeviricisi olarak nitelemesiydi. Oldukça ilginç bir takım tespitler yapıyor bu bölümde ve şu cümlesi sanırım özet niteliğinde olabilir: "Dört yüz sayfalık bir kitabın topu topu üç sayfasını normal bir okuyucudan bin kez daha dikkatli okumamız, hepsini okuyan, ama bir tek sayfasını bile dikkatli okumayandan daha iyidir."

Ayrıca Bernhard'ın bu kitabında ilk defa bir sevgi kıpırtısı da gördüm. Büyük bir tesadüf değil mi, en nefret dolu kitabının içerisinde sevgi kıpırtısı bulmak? Kitaptaki karakter karısını çok seven ve ölümü dolayısıyla karısını bir türlü unutamayan bir kişi. Karısının ölümünden belediyeyi ve hükümeti sorumlu tutuyor ve hiçbir zaman onları içinden bağışlamıyor. Hep nefret kusuyor belediyeye ve hükümete. Ölen karısının arkasından ise şöyle bir cümle kuruyor: "Biz bir insanı benim karımı sevdiğim gibi durdurulamaz bir aşkla seversek, onun sonsuza kadar ve sonsuzluğa doğru yaşayacağı gerçeğine inanırız."

Thomas Bernhard'ı çok seviyorum. Ben onun kadar nefret dolu olamam hiçbir zaman; ama onun düşüncelerini de saygıyla okumaya devam ederim. Thomas Bernhard'ın elimdeki bu son kitabını da bitirmenin üzüntüsünü yaşarken size onun nefret dolu bazı cümlelerini sunarak yazımı sonlandırıyorum. Yazarımız biraz uzun cümleler kurduğu için 1,2,3,4 olarak sıralandırdığım paragraflardan istediğiniz birisini seçip okumanız da yeterlidir. Ne de olsa, dört alıntının yalnızca bir tanesini normal bir okuyucudan bin kez daha dikkatli okumanız, hepsini okuyan, ama bir tek paragrafını bile dikkatli okumayandan daha iyidir... Lütfen sinirlenmeden, keyifle okuyun ve özellikle dördüncü paragrafı ülkemizdeki yazarlar yazsa şimdi nerede olurlardı bir düşünün...

1- "Öğretmenler tamamen küçük burjuvadır ve içgüdüsel olarak öğrencilerindeki sanat hayranlığına ve coşkusuna karşı, sanatı ve sanatla ilgili her şeyi kendilerine has bunaltıcı, budala acemiliklerine indirgeyerek bir davranış geliştirirler ve okullarda sanatı ve sanatla ilgili her şeyi de, öğrencileri mutlaka iten, iğrenç flüt çalma ve aynı biçimde iğrenç ve duygusuz koro şarkıları haline getirirler. Öğretmenler böylece daha başlangıçta öğrencilerine sanata açılan kapıları kilitlerler. Öğretmenler sanatın ne olduğunu bilmezler, böylece öğrencilerine de anlatamaz ve sanatın ne olduğunu öğretemezler ve onları sanata doğru değil de, sanatın dışına iterler o iğrenç, duygusal, şarkılı ve enstrümanlı, öğrencileri usandırması gereken uygulamalı sanatlarıyla. Öğretmenlerinkinden daha ucuz bir sanat zevki yoktur. Öğretmenler daha ilkokulda öğrencilerin sanat zevkini mahvederler, öğrencilerden sanatı henüz başlangıçta söküp atarlar, onlara sanatı ve özellikle de müziği açıklayıp müziğin yaşam sevincine dönüşmesini sağlayacakları yerde. Zaten öğretmenler yalnızca sanatla ilgili olarak engelleyici ve yok edici değildirler, öğretmenler zaten her anlamda hep yaşam ve varoluş engelleyicileri olmuşlardır, genç insanlara yaşamı öğretecek, onlara yaşamı açacak, yaşamı kendi doğalarının gerçekten de akıl almaz zenginliğine dönüştürecekleri yerde, onların içlerinde öldürürler yaşamlarını, onu içlerinde öldürmek için her şeyi yaparlar. Bizim öğretmenlerimizin çoğunluğu zavallı yaratıklardır, onların yaşamdaki görevleri, öyle görülüyor ki genç insanların yaşamlarını engellemek ve mutlaka bu yaşamı bunalıma dönüştürmektir. Öğretmenlik mesleğine de zaten aşağı orta sınıftan duygusal ve sapkın küçük kafalılar yapışıyor. Öğretmenler devletin yamaklarıdır.''

2- "İnsan gördüğümüzde, yalnızca devlet insanlarını görürüz, devlet hizmetlilerini, ne kadar doğru söylenmiş bir sözdür bu, doğal insanlar görmeyiz, tersine tamamen yapaylaşmış, devlet hizmetlileri olmuş, ömürleri boyunca devlete hizmet eden ve dolayısıyla ömürleri boyunca yapaylığa hizmet eden devlet insanlarını görürüz. İnsan gördüğümüzde, yalnızca devlet ahmaklığının hizmetine girmiş, yapaylaşmış devlet insanları görürüz. İnsan gördüğümüzde, yalnızca devlete teslim olmuş ve devlete hizmet eden, devletin kapanma düşmüş insanlar görürüz. Bizim gördüğümüz insanlar devlet kurbanlarıdır ve gördüğümüz insanlık, devlet yeminden başka bir şey değildir, onunla gittikçe daha oburlaşan devlet beslenir. İnsanlık, artık yalnızca devlet insanlığıdır ve yüzyıllardan beri, yani devletin varoluşundan bu yana kimliğini yitirmiştir, diye düşünüyorum. İnsanlık bugün artık kendisi devlet olmuş insanlıkdışılıktan başka bir şey değildir, diye düşünüyorum. Bugün insan artık yalnızca devlet insanıdır ve bu yüzden de o bugün artık mahvedilmiş insandır ve devlet insanı, düşünülebilecek en insan olabilen insandır, diye düşünüyorum. Doğal insan artık asla olamaz, diye düşünüyorum. Büyük kentlerde yığılmış milyonlarca devlet insanını gördüğümüzde midemiz bulanır, çünkü devleti gördüğümüzde de midemiz bulanmaktadır. Her gün uyandığımızda, şu bizim devletimiz yüzünden midemiz bulanır ve sokağa çıktığımızda, bu devletin nüfusu olan devlet insanlarından midemiz bulanır. İnsanlık devasa bir devlettir, ondan, eğer doğruyu söyleyecek olursak, her uyandığımızda midemiz bulanır. Her insan gibi ben de uyandığımda midemi bulandıran bir devlette yaşıyorum. Bizdeki öğretmenler insanlara devleti öğretirler ve devletin tüm korkunçluğunu ve ürkütücülüğünü ve devletin tüm yalancılığını, bir tek tüm bu korkunçluğun ve ürkütücülüğün ve yalancılığın devletin kendisi olduğunu öğretmezler."

3-"Ana babama en ufak bir saygı duymak zorunda değilim, onlar en ufak bir saygıyı hak etmiyorlar, dedi. Bana karşı iki suç işlediler, iki ağır suç, dedi, beni yaptılar ve bana baskı yaptılar, beni bana sormadan yaptılar ve beni yapıp dünyaya fırlattıktan sonra bana baskı yaptılar, beni yapma suçunu ve baskı altına alma suçunu işlediler."

4-"Bu ülkeden daha yalancı ve daha sahtekar ve daha kötü bir ülke daha yoktur diyoruz, ama bu ülkenin dışına çıktığımızda ya da dışına baktığımızda, ülkemizin dışında da yalnız kötülük ve sahtekarlık ve yalan ve alçaklığın egemen olduğunu görüyoruz. Biz insanın düşünebileceği en iğrenç hükümete sahibiz, en sahtekarına, en kötüsüne, en hainine ve aynı zamanda en budalasına, diyoruz ve düşündüğümüz doğru da ve bunu her an söylüyoruz da, dedi Reger, ama biz bu alçak, sahtekar ve kötü ve yalancı ve budala ülkeden dışarıya baktığımızda, öteki ülkelerin de aynı biçimde yalancı ve sahtekar ve kısacası aynı biçimde aşağılık olduğunu görüyoruz, dedi Reger. Ama bu diğer ülkeler bizi o kadar ilgilendirmiyor, dedi Reger, yalnız bizim ülkemiz bizi ilgilendiriyor ve bu yüzden her gün kafamıza öylesine vuruyor ki bu, arada çoktan gerçekten baygın olarak, hükümetin hain ve budala ve sahtekar ve yalancı ve üstelik de akıl almaz biçimde aptal olduğu bir ülkede varlığımızı sürdürmek zorunda kalıyoruz. Düşündüğümüz zaman her gün, sahtekar ve yalancı ve hain bir hükümet tarafından, üstelik de düşünülebilecek en aptal hükümet tarafından yönetildiğimizi hissediyoruz, dedi Reger, ve bunu hiçbir biçimde değiştiremeyeceğimizi düşünüyoruz, en korkunç olanı da bu, bunu hiçbir biçimde değiştiremeyeceğimiz, hem de bu hükümetin her geçen gün daha da yalancı ve sahtekar ve hain ve alçak oluşunu baygın durumda seyretmek zorunda oluşumuz, yani bu hükümetin gittikçe daha beter ve gittikçe daha çekilmez oluşunu üç aşağı beş yukarı sürekli bir şaşkınlık durumu içinde seyretmek zorunda oluşumuz. Ama yalnız hükümet değil yalancı ve sahtekar ve hain ve alçak olan, parlamento da öyle, dedi Reger, ve bazen bana öyle geliyor ki parlamento hükümetten daha da sahtekar ve yalancı ve nihayet bu ülkedeki hukuk ve bu ülkedeki basın ve nihayet bu ülkedeki kültür ve nihayet bu ülkedeki her şey ne kadar yalancı ve hain; bu ülkede onlarca yıldır yalnız yalancılık ve sahtekarlık hâkim ve hainlik ve alçaklık, dedi Reger."

Çocuk Kral TUTANKAMON
Çocuk Kral Tutankamon (Tutankhamun, Tutankhaton) Tutankhamun ya da Tutankamon, (Amun'un yaşayan resmi ve Amun şerefesi adına) Mısır'lı bir firavundur. M.Ö. 1333 - M.Ö. 1323 yılları arasında hüküm sürmüştür. Asıl adı, Tutankhaton'dur. Tektanrılı Aton dinini kuran, IV. Amenotep (Akhenaton)'in oğludur. Babası ölünce, başka bir anneden olan yarı kız kardeşi Ankhesenamen ile evlenerek tahta çıktı. Saltanatının ilk çağlarında, Mısır'ın eski çoktanrılı dinine dönüş yaşandı. Kendisi de Tutankhaton adı yerine Tutankhamun adını aldı. Böylece, IV. Amenetep'in kurduğu Aton dini söndü. Tutankhamun'un çağı barış içinde geçti. Çok genç yaşta ölen bu kraldan sonra, babasına vezirlik, kendisine de küçüklüğünde naiplik yapmış olan Ay, dul kraliçe ile evlenerek tahta çıktı. Firavun mezarlarından sadece biri istisna olarak hiç soyulmadan günümüze kadar gelebilmeyi başarmıştır. [1]
Tutankamon'un Kolyesinin Esrarı Mısır'ın efsanevi firavunlarından Tutankamon'un kolyesindeki taşların Dünya dışından kaynaklanan bir patlamayla yeryüzünde oluşmuş bir cam olduğu düşünülüyor.
Mısır'ın başkenti Kahire'deki Mısır Medeniyetleri Müzesi'nde 1996 yılında araştırma yapan İtalyan arkeolog Vincenzo de Michele, Tutankamon'un sarı-yeşil renkli bir kolyesini incelemeye aldı. De Michele, değerli bir taş olduğu var sayılan bu kolyenin aslında camdan olduğunu ve Mısır uygarlığından dahi çok daha önce yapıldığını ortaya çıkardı. Bu tespit Mısır arkeologları arasında şaşkınlık yarattı. Mısırlı jeolog Ali Bereket de söz konusu camın, doğada Sahra Çölü'nün gözden ırak bir bölgesinde kumun içine karışmış şekilde bulunduğunu ortaya çıkardı.
Tutankamon'un kolyesini süsleyen bu taşın nereden geldiği, kimler tarafından şekillendirildiği ise bir soru işareti olarak kaldı.
DÜNYA DIŞINDAN KAYNAKLI Avusturyalı astronom Christian Koeberl, söz konusu camın ancak çok yüksek bir sıcaklıkta meydana gelebileceğini, bu sıcaklığa ise yeryüzünde ulaşmanın mümkün olmadığını öne sürdü. Koeberl, camın uzaydan Dünya'ya geldiğini iddia etti. Ancak, camın bulunduğu bölgede meteor düşmesine kanıt sağlayacak herhangi bir bulgu yoktu.
Mısırlı uzman Ali Bereket Tutankamon'un kolyesindeki taşın aslında Sahra Çölü'nde bulunan bir cam olduğunu ortaya çıkardı.
ABD'li jeofizikçi John Wasson ise camın solüsyonunun Sibirya kökenili olduğunu öne sürdü. Wasson, uzaydan gelen göktaşlarının daha önce gökyüzünde şiddetli patlamalara yol açtığını ve benzer bir patlamanın da Mısır çöllerinde gerçekleşmiş olabileceğini belirtiyor. ATOM BOMBASINDAN DAHA GÜÇLÜ OLMALI İlk atom bombası için 1945 yılında yapılan denemelerde yapılan patlamalardan sonra New Mexico Çölü kumlarında incecik bir can tabakası meydana gelmişti. Ancak Mısır Sahra Çölü'ndeki kumlardaki cam tabakasını atom bombası deneylerinin yarattığından çok daha kalın. Bilim insanları, çölde atom bombasının etkisinden daha kalın bir cam tabakası yaratacak patlamanın ne olduğunu sorguluyor. Tutankamon'un yüz,ü şimdiye dek bulunan heykeller ölçü alınarak bilgisayarda yeniden yaratılmıştı.
Böylesine bir patlama ilk kez 1994'te, Shoemaker-Levy kuyrukluyıldızı Jüpiter'le çarpıştığında meydana geldi. Hubble Teleskopu bu çarpışmada Jüpiter'in atmosferinde oluşan şimdiye dek bilinen en büyük ateş topunu gözlemledi. TARİHTE ÖRNEĞİ VAR John Wasson, Güneydoğu Asya'da 800.000 yıl önce gerçekleşmiş doğal bir patlamada Sahra Çölü'nde meydana geldiği düşünülen patlamadan çok daha büyük bir etki yarattığını ortaya attı. Bu patlamadan sonra da 750 kilometre kare'ye yayılan bir alan yüzeyinde cam tabaka bıraktı. Patlamada herhangi bir krater deliğinin olmaması göktaşı ihtimalini de devre dışı bırakıyor. Wasson, bu patlama esnasında bölgedeki insanlar dahil tüm canlıların da öleceğini vurguluyor.
Watson'a göre, benzer bir olay Sibirya'nın Tunguska bölgesinde de gerçekleşti; hatta Hiroşima'ya atılan bombanın da benzer bir etkisi olmuştu. PATLAMANIN KAYNAĞI SORU İŞARETİ Sanda Ulusal Laboratuarı'nda görevli Mark Boslough, Jüpiter'i etkileyen söz konusu dev patlamayı süper bilgisayarda Dünya için bir simülasyonunu yaptı. Boslough, böylesi bir patlamanın yüzeyde 1.800 santigrat derece bir sıcaklık yaratacağını vurguluyor. Mark Boslough'a göre Tutankamon'un kolyesindeki camın oluşması için atom bombasının on binlerce katı büyüklüğünde bir patlamanın gerçekleşmiş olması gerek.
Simülasyonda böylesi bir patlamanın Sahra Çölü'nde bulunan ve Tutankamon'un kolyesini süsleyecek kalınlıkta bir camın da meydana gelebileceği ortaya çıktı. Simülasyonla ilgili olarak Boslough şunları söyledi; “Tutankamon'un kolyesindeki camın oluşması için atom bombasının tesirinin on binlerce katı bir patlamanın meydana gelmiş olması gerekiyor. Şimdi esas soru bu şiddete ulaşacak patlamanın yeryüzündeki kaynağı nedir?” [2]
Ailesi Baba: IV. Amenhotep (Akhenaton) oldu. Anne: Prenses Kia Kardeşleri: Smenkhkare Eşi: Ankhesenpaaten Oğulları: yok Kızları: yok [1] Akhenaton'un ölümünün hemen ardından, bütün ülkeye bu haberi duyurmak için ulaklar çıkartılmıştır. Bu haber, tüm ülkede üzüntü ve endişe yaratırken toplumun değişik kesimlerinde farklı duygular uyandırmıştır. Buna en çok sevinen kesim ise rahipler ve askerler olmuştur. Akhenaton o zamana kadar yapılmış olan süslü mezarların aksine basit bir mezar yaptırmış, süslemelerinde ise karısı Neferriti'nin imgelerini kazıtmıştı. Yapılan araştırmalarda Tutankamon'un babasının Akhenaton olduğu anlaşılmaktadır. Buna rağmen birlikte hiç resimleri kazınmamıştır. Tutankamon birisi hariç hepsi kendisinden büyük olan, altı üvey kardeşi prensesle birlikte kraliyet çocuk evinde büyüdü. Burada resim yapmayı ve kumlu arazide araba sürmeyi öğreniyordu. Babası şehri terk etmediği için kendisi de avlanmaya gidemiyordu. Sarayda bazı olayların kendisinden sakladığını, gelen mektupların gizlendiğini fark etti. Bunların yazılarının kendi yazılarına benzemediğini anlaması geç olmadı. Bu tabletler o zamanın uluslararası dili olan Akad dili ile yazılmıştı. Akhenaton'un ölümü ile kraliyet ailesi son yetişkinlerini de kaybetmiş oldu. Tutanhamon kraliyet soyundan kalan tek erkek çocuk olmasına rağmen henüz on yaşında idi. Yaşının küçük olması sebebiyle sarayda görevli memurlar arasında makam ve mevki kapma savaşı başladı. Bunun en büyük etkeni ise rahiplerden oluşmaktadır. Bu dönemde vezir Ay rahiplerin arasında üstünlüğünü kabul ettirerek diğerlerinden öne çıkar.
Taç giyme töreni için Teb'e yola çıkıldığında Tutankamon ve Anhesenamon ilk defa Amarna dışına çıkmışlardır. Eski Mısır'a döndükleri için yirmi yıldır kullanılmayan saraylar yeniden tamir edilir ve hazır hale getirilir. Tutankamon taç giyme törenini Karnak Tapınağında avluyu dolduran din adamları ve halkın huzurunda yapar. Kısa bir süre sonra kral ve kraliçe Armarna'ya geri dönerler. Fakat babalarının ölümünden sonra şehir eski canlılığını kaybetmiştir, sadece bir yıl kalabilirler. İki yıl içinde kraliyet tekrar Teb'e taşınır. Bir müddet sonra Armarna tamamen boşalır ve kimse kalmaz. Bunun üzerine Armarna'ya işçiler gönderilerek oradaki taş bloklar sökülerek başka projeler için kullanılır. [3]
Tutankamon'un Ölümü Dünya tarihinin en büyük arkeolojik keşfinin, “Tutankamon'un mezarının ortaya çıkarılması” olduğu söylenegelir. Oysa ki Tutankamon, Mısır tarihinin çok önemli firavunlarından biri değildir. Ramses hiç değildir. Peki arkeolojik açıdan onu bu denli önemli kılan olay nedir? Genç yaşında hayata gözlerini yuman firavun olmasının etkisi vardır elbette. Onu diğer tüm firavunlardan ayıran esas özellik, mezarı hiç soyulmayan ve tüm hazinesi günümüze kadar ulaşan tek firavun olmasında gizlidir. Yani mezar hırsızlarının gözünden kaçırdığı bir ayrıntı olmasa, Mısır tarihi içinde onca önemli firavun varken bugün Tutankamon'un pek de esamisi okunmayacaktı (Mısır hükümeti, ülkenin tanıtımında Tutankamon'un yüz maskesini kullanıyor.) Tutanhamun'un mezarını 1922'de İngiliz arkeologu Howard Carter buldu. Mezarında Mısır tarihini aydınlatan belgeler, çok değerli sanat eserleri vardı. Bazı kaynaklar, bu firavunun rahip tarafından öldürüldüğünü yazar ancak mezardaki mumyanın bulguları ünlü firavunun genç yaşında ölmesi sebebinin bacağındaki kırıklar olduğunu belirtir. Tutanhamun'un zehirlendiği söylentisi de vardır. Mumyasını bulan ve ilgisi olanların da çok yaşamadığı boş rivayetler arasındadır. Gerçekten de bu firavunun çok genç yaşlarda çıktığı tahta yirmili yaşların başında veda ettiği bilinmektedir. Bulunanlar arasında Tutankamon'un kolyesini incelemeye alan De Michele değerli bir taş olduğu var sayılan bu kolyenin aslında camdan olduğunu ve Mısır uygarlığından çok daha önce yapıldığını ortaya çıkardı. Söz konusu camın ancak çok yüksek bir sıcaklıkta meydana gelebileceğini, bu sıcaklığa ise yeryüzünde ulaşmanın mümkün olmadığı öne sürüldü. Uzaydan gelen gök taşlarının daha önce gökyüzünde şiddetli patlamalara yol açtığı ve benzer bir patlamanın da Mısır çöllerinde gerçekleşmiş olabileceği belirtiliyor. Ancak, camın bulunduğu bölgede meteora kanıt olabilecek herhangi bir bulgu yok.“Tutankamon'un kolyesindeki camın oluşması için atom bombasının tesirinin on binlerce katı bir patlamanın meydana gelmiş olması gerekiyor. Esas soru, bu şiddete ulaşacak patlamanın yeryüzündeki kaynağı nedir?” [1] Bilim insanları, Tutankamon'un birçok kişinin düşündüğü gibi öldürülmediğini, av sırasında savaş arabasından düşerek öldüğünü belirttiler. Tutankamon'un 1922’de arkeolog Howard Carter tarafından lahdinin bulunmasının ardından mumyasının 1968’te röntgen cihazından geçirilmesiyle birlikte kafatasında bir çöküntü fark edilmiş ve kafasına vurularak öldürüldüğü düşünülmüştü.
Ancak gelişen tıp cihazları sayesinde yeniden çekilen ayrıntılı röntgenlerde yapılan incelemeler sonucunda Tutankamon'un ölmeden hemen önce bacağının kırıldığı tespit edildi. Mumya üzerinde son yapılan incelemeler ise çocuk kralın atlı arabada ava çıktığında arabadan düşüp bacağını kırarak kan zehirlenmesinden öldüğünü ortaya koydu. [4]
Bir Cinayet Şüphesi Sonbaharın sonlarında on sekizinci yılını yaşamakta olan Tutankamon, tek başına uyumaya gider. Mısırlı köylüler eşleriyle beraber yatarken Mısır firavunları kraliçelerinden ve haremlerinden ayrı yaşarlardı. Tutankamon, basit eşyalarla döşenmiş bir odada uyumaktadır. Nöbetçilerden kurtularak gizlice odaya girmeyi başaran bir kişi pelerininin altında saklamış olduğu Mısır topuzu diye tabir edilen bir silahla kafasına vurarak yaralar ve geldiği gibi sessizce gider. Ertesi sabah hizmetçiler tarafından yaralı bir şekilde bulunur. Derhal vezir Ay ile karısı Anhesenamon'a haber verilir. Tapınaktan kafa yaralanmalarında uzman olan bir hekim çağırılır. Hekim firavunun kafasının tıraş edilmesi talimatını verir. Tıraştan sonra kafasındaki büyük bir yara görür. Kafasından darbe almış olduğu yerde kemik parçaları yoktu. Hekim aletlerini çıkararak yarayı temizler, fakat iyileşmesi ile ilgili yapabileceği fazla bir şey olmadığını, ölürse kendisinin suçlanacağını anlar ve tedavinin zaman alacağını ima eder. Kraliçe Anhesenamon üzüntü içinde büyücüleri çağırır. Büyücüler tarafından hazırlanan karışımla tedavi edilmeye çalışılır. Önce iyileşmiş gibi görünen firavun bir müddet sonra ağrıları artar ve ölür. Genç kral öldüğünde Krallar vadisinde bulunan ve yeni tamamlanmış olan bir mezara gömülür. Tutankamon'un bedeni mumyalanarak sonsuzluğa hazırlanmıştır.
Mumyalama işlemi fiziksel bir süreçtir. Her aşamasında dini törenler yapılır. En önemli aşaması ise vücudun çürümemesi için bedendeki nemin olduğunca çabuk bir şekilde kurutulması gerekmektedir. Mısırlılar ikinci bir hayata inandıkları için mumyalama işlemi yapmaktadırlar. Bu işlem sırasında yalnız kalbi vücutta kalır, işlevini bilmedikleri beyni atılarak geri kalan bütün organları tekrar dirildiği zaman tam olması için saklanırdı. Mumyalar sargılarla sarılarak süslenmiş tabutlara konur ve mezarında hayatta iken yapmış olduğu olaylar anlatılırdı. Ayinde hayvanlar kesilerek kurban edilirdi. Törenden sonra yemek verilir, kullanılan bütün malzemeler kırılarak bir çukura gömülür. [3] Mezarı Eski Mısır firavunlarından (krallarından) Tutankamon günümüze kadar bozulmadan ulaşabilmiş mezarıyla tanınır. Mısır'ın güneyin­de, Luksor yakınlarındaki Krallar Vadisi'nde yer alan bu mezar, 1922'de Lord Carnarvon'un yönetimindeki bir araştırma gezisine katılan İngiliz arkeolog Howard Carter tarafından ortaya çıkarıldı. Eski Mısır'da herkes gibi, ölen krallar da mumyalanır, ölümden sonraki yaşam için gerekli olduğuna inanılan çeşitli yiyecekler, içecekler ve değerli eşyalar­la birlikte gömülürlerdi. Bu yüzden kral mezarlarının bir çoğu sık sık hırsızlarca yağmalanmıştır. Tutanhamon'un mezarı, içindeki bütün değerli eşyalarla bir­likte el değmemiş olarak ortaya çıkarılan ender örneklerden biridir. Howard Carter bu büyüleyici mezarın en iç bölümündeki odalara ulaştığında, kendi deyimiyle "olağanüstü şeylerle karşılaştı. Tutanhamon'un mumyası iç içe geçmiş üç tabutun içine yerleştirilmişti. Dıştaki iki tabut altın kakmalı tahtadan, en içteki tabut ise som altındandı. Tabutlar daha sonra taştan oyul­muş bir lahde konmuştu. Mumyanın başı kralın yüzüne benzeyen, değerli taşlarla be­zenmiş altın bir maskeyle örtülüydü. Mumya­nın üzerine ve sargıların arasına çeşitli değerli taşlar ve tılsımlar yerleştirilmişti. Eski Mısır' da mumyanın başına yerleştirilen maskenin ölen kişiyi onurlandırmak, ruhlar dünyasına ulaşmasını kolaylaştırmak, ölen kişiyi kötü ruhlara karşı korumak ya da ölen kişinin ruhlar dünyasıyla ilişki kurmasına yardımcı olmak gibi işlevleri olduğuna inanılırdı. Mezarda, lahdin bulunduğu odadan başka üç oda daha vardı. Bu odalarda heykeller, yataklar, sandalyeler, sandıklar, kutular, bir savaş arabası, silahlar, elbiseler, mücevher­ler, tıpkı gerçek yaşamdaki gibi ölümden sonraki yaşamda da gerekli olacağına inanılan çeşitli eşyalar, gereçler, şarap ve yiyecekler bulundu. Altın ve değerli taşlarla bezenmiş mobilyaların en güzel parçalarından biri de aslan başlarıyla süslenmiş, altın kaplama ah­şap bir tahttı. Buluntular arasında en ilginç parçalardan biri de hâlâ çalınabilir durumda olan basit bir trompettir. Bu paha biçilmez hazine M.Ö. 14. yüzyılda Eski Mısır'da kralların ne kadar zengin ve görkemli bir yaşam sürdüğünü göstermektedir. Ne var ki, Eski Mısır'daki öteki kral mezarlarıyla karşılaştırıldığında Tutanhamon'un mezarının sıradan bir kral mezarı olduğu söylenebilir. Mezardan çıkan buluntuların çoğu Tutanhamon'un sağ­lığında kullandığı özel eşyalardır. Yapılan inceleme ve araştırmalar bize Eski Mısırlıların günlük yaşantıları, alışkanlıkları ve geleneklerine ilişkin önemli bilgiler sağlamıştır. Kral Tutanhamon'un mezarından çıkan buluntular Kahire'deki Mısır Müzesi'ne kondu. Ama mumya ve lahit Luksor'da kaldı. Tutanhamon Eski Mısır'da yaklaşık 200 yıl hüküm süren 18. hanedandan (M.Ö. yaklaşık 1539-1320) geliyordu. Tahta çıktığında henüz dokuz yaşındaydı; bu yüzden ülke yönetimini firavun naibi ve baş rahip Ay ile başkomutan Horemheb üstlendi. 10 yaşlarındayken krallı­ğını yasallaştırmak amacıyla, yönetimi sırasın­da Güneş tanrısı Aton'a dayalı tek tanrılı bir din oluşturmaya çalışan Kral Akhenaton'un üçüncü kızıyla evlendi. Tutanhamon hükümdarlığının ilk üç yılında önce Akhenaton'un benimsediği dinsel görüşleri değiştirmek ve tanrı Amon'a dönülmesini sağla­mak amacıyla, doğduğunda kendisine verilen Tutankaton adını Tutanhamon olarak değiştirdi. Eski tapınakları açtırdı, Amon rahiplerine ayrıcalıklarını geri verdi. Başkenti bugün Kahire yakınlarında bir kent olan Menfis'e taşıdı. Tutanhamon'un 18 yaşındayken bek­lenmedik bir biçimde ölümü ülkede şaşkınlık yarattı. Cenaze hazırlıkları acele bir biçimde yapıldı. Bazı uzmanların ileri sürdüğüne göre Tutanhamon Ay'ın kendisi için yaptırdığı mezara kondu. Tutanhamon'un Eski Mısır'ın siyasal tarihinde önemli bir yeri yoktu. Hatta mezarının yeri bile unutulmuştu. 20. hanedan döneminde mezarın üzerine VI. Ramses'in mezarı yapılmıştı. Eğer mezarı bulunmasaydı birkaç uzman dışında adını kimse bilmeyecekti. Mezarının el değmemiş bir biçimde ortaya çıkarılmış olması Tutan­hamon'un günümüzde adından en çok söz et­tiren firavun olmasını sağladı. Eskiden Tutanhamon'un mezarına giren kimsenin, kutsal olan bir şeye saygısızlık ettiği için ceza olarak beklenmedik bir biçimde öleceğine inanılırdı. Lord Carnarvon'un me­zarın bulunmasından yaklaşık beş ay sonra sivrisinek ısırması sonucu ölmesi bu boş inan­cın yeniden canlanmasına yol açtı. [6] Tutankamon'un mezarı krallar vadisi'nde yer almakta dır. Tutankhamun'un mumyası haricinde mezardan çıkarılanlar Kahire müzesinde sergilenmektedir. Mezar diğer mezarların görkemi yanında sönük kalır. Bugün bile bunun nedeni bilinmemektedir. Sanki Tutankamon aceleyle gömülmüştür. Araştırmacılara göre mezar bir soylu için hazırlanmaktaydı fakat o sırada Tutankamon ölünce aceleyle buraya gömdürüldü. Tutankamon'un mezarı iki odadan ve ilk odaya inen bir merdivenden oluşmaktadır. İlk odada bir at arabası, Tutankamon'un tahtı ve bunlar gibi Tutankamon'un hayattayken kullandığı paha biçilemez eserler bulunmuştur. Bu oda bulunduğunda, odanın Krallar Vadisi'nde yer almasından dolayı, bir mezar olması gerektiğini düşünen Howard Carter ve arkadaşları odanın duvarlarına vurarak duvarın arkasındaki boşlukları aradılar. Sonunda bir boşluk bulundu ve duvar kırıldı. Duvarın arkasındaki bir odada, yeni bir oda gibi görünen kocaman bir tahta kutu vardı. Kutu mühürlüydü. Howard Carter, mührü hayatında gördüğü ve göreceği en güzel şeyi görmüştü. Bir lahitin içindeki som altından tabut mum ışığında bile parlıyordu. Mükemmel Mısır işçiliği bu fazla bilinmeyen firavunun mezarında bile tüm gösterişiyle parlıyordu. Howard Carter bu keşfi ile kendisine iyi bir kariyer sağlasa bile fakirlik ve unutulmuşluk içinde ölürken cenazesine bir iki kişi dışında kimse katılmamıştır. Ayrıca mezara giren kişilerin ateşli bir hastalıktan teker teker ölmesi de firavunun laneti adında bir hurafe başlatmıştır. [1] Mezarındaki Meyveler Mısır'da firavun Tutankamon'un mezarında 3.000 yılı aşkın ve göreli iyi korunmuş 8 sepet meyve bulundu. Mısır Eski Eserler Yüksek Konseyi'nin açıklamasında, arkeolojik keşfin, Konsey Başkanı Zahi Havas başkanlığında bir Mısırlı arkeolog ekibi tarafından, Krallar Vadisi'ndeki Tutankamon mezarının hazine odasında yapıldığı belirtildi. 50 cm boyundaki sepetlerde bulunan ve Eski Mısır'da ölülere sunulan bir tür hurma olan palmiye meyvesinin hala iyi durumda bulunduğunu belirten Mısırlı arkeologlar, buradaki kazılarda ayrıca 20 adet bir metre yüksekliğinde armut biçimli kaplara rastlandığını, bunların firavunun öteki dünyaya yolculuğu için erzakla doldurulmak üzere konulduğunu düşündüklerini kaydettiler. [5]
Tutankamon'un Yüzü Bilgisayarda Yeniden Canlandırıldı Eski Mısır firavunlarından Tutankamon'un mumyası tomografi ile taranarak yüzü bilgisayarda yeniden yapılandırıldı.
Tutankamon'un bilgisayarda yaratılan resmi, firavunun Eski Mısırlı ressamlar tarafından yapılan portrelerine şaşırtıcı bir benzerlik gösteriyor. Eski Mısır'da bebek yüzlü olarak resmedilen firavunun robot resmi de ergenlik çağında bir genci andırıyor. Tutankamon 18 yaşında nedeni belirlenemeyen bir şekilde ölmüştü.
BEBEK YÜZLÜ FİRAVUN Bilgisayarda oluşturulan resim ile 1922 yılında İngiliz antropolog Howard Carter'in firavunun mezarında bulduğu altın heykel arasındaki ciddi benzerlik bilim insanlarını şaşırttı. Uzmanlar bunu Eski Mısır'da resim sanatının son derece ilerlemiş olmasına bağlıyor.
Bilgisayar resminde, Tutankamon sakalsız yüzü, yumuşak hatları, küçük çenesi ve çocuksu görüntüsüyle dikkat çekiyor. Tutankamon göz kalemiyle yüz hatlarını güçlendirmek makyaj yapıyordu. Tutankamon'un güçlü ve uzun üst dudağı, firavun hanedanının kalıtsal bir özelliği olarak kabul ediliyor.
1.700 ADET RESİM ÇIKARILDI Fransız, Mısırlı ve ABD'li bilim insanlarının katıldığı çalışmada, 3300 yıl önce yaşamış olan firavunun tomografiden elde edilen bin 700 adet görüntüsü harmanlandı. Mısır Antik Tarih Konseyi Zahi Havas, elde edilen nihai fotoğrafın Tutankamon'un Güneş Tanrısı olarak resmedildiği rölyeflerdeki portrelerine benzediği belirtti. Firavun Tutankamon'un öldüğü sırada sağlıklı olduğu ve 1.68 metre boyunda olduğu belirtildi.
AYAĞINDA KANGREN VARDI Firavunun mumyası 5 Ocak 2005'te mezarından çıkarılarak tomografisi çekilmişti. Tomografi çalışmaları bir yana, bilim insanları 9 yaşında tahta çıkan Eski Mısır'ın bu firavununun esrarengiz ölümünü aydınlatamıyor. Bilim ekibi Tutankamon'un başına sert bir cisimle vurularak öldürüldüğünü savunan teoriyi doğrulamaya yönelik bir kanıt bulamadı. Ancak genç firavunun ölümünü açıklayacak yeni bir bulguya ulaşıldı.
Tutankamon'un sol bacağını kırdığı ve kırığın deriyi yırtarak bir yara açtığı belirlendi. Bilim ekibi, firavunun bu yaradan enfeksiyon kapmış olabileceğini ya da kırığın kangrene dönüşmüş olabileceğini vurguluyor.
ÖLÜMÜ SIR PERDESİ Tutankamon'un bedeninin 1968'de röntgeni çekilmiş ve kafatasında bir çatlak tespit edilmişti. Bu bulgu firavunun başına vurularak öldürüldüğü şeklinde yorumlanmıştı. Tutankamon'un, kendisinden önceki firavunun lağvettiği çoktanrılılığı geri getirmeye çalıştığı için öldürüldüğü sanılıyor. Bir diğer açıklama da, genç firavunun kendinden sonra başa geçen başkumandanı Ay tarafından öldürüldüğünü ileri sürüyor.

Veronikayra, bir alıntı ekledi.
20 May 14:30 · Kitabı okuyor

Picasso sanat yaparken hiçbir zaman hoşa gitmeyi hedeflememişti. Ismarlama işlerden uzak durduğunu, istediği şeyleri çizdiğini ve insanların ilgi göstermesini beklediğini söylüyor oğlu.

National Geographic Türkiye - Mayıs 2018, Kolektif (Sayfa 71)National Geographic Türkiye - Mayıs 2018, Kolektif (Sayfa 71)
Şevval, Mucize'yi inceledi.
20 May 13:52 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 10/10 puan

Gecikmiş olsam bile bunun gibi bir kitabın incelemesini yapmadan bırakmak istemiyorum. Sanırım bu yaşıma kadar okuduğum en anlamlı kitaplardan biriydi.

Yazar R.J. Palacio aslında Mucize'yi yazmadan önce uzun yıllar grafik tasarımcısı ve aynı zamanda bir sanat yönetmeniymiş. Şimdilerde ise gündüzleri grafik tasarıma devam ediyor gece ise yazarlık yapıyormuş. Sen de bir mucizesin R.J. Palacio!

Kitaba gelecek olursak; ana karakterimiz August Pullman. Arkadaşın doğuştan gelen bir rahatsızlığı var, bu rahatsızlık genetik ve görülme olasılığı çok düşük olmasına rağmen August bu genetik sıkıntıyı taşıyan nadir insanlardan biri olarak bize kitap boyunca çok güzel dersler veriyor. Kendini daha ilk sayfalarda okura şöyle anlatıyor August: "Size nasıl göründüğümü anlatmayacağım. Aklınıza ne geliyorsa muhtemelen ondan daha kötü görünüyorumdur.'' Evet, daha işin başında, ilk sayfalarda bile okuyucunun hayal gücünü zorlayan efsane bir ana karakter kendisi.

Yüzündeki bazı dengesizlikler ve bozukluklar yüzünden insanlar tarafından farklı tepkiler alan, küçük yaşlarda olduğu ve yaşıtları bunu fark ettiğinde vereceği tepkiyi kontrol edemeyeceği kadar olgun olmadığından aslında hayatının her alanında çok fazla kırıcı durumlar yaşayan August her şeye rağmen bununla barışık ve çok güçlü biri.

Hikaye Auggie, ailesi ve sıkı arkadaşları ile devam ediyor. Auggie rahatsızlığına rağmen tüm yaşıtları gibi normal bir okula gitmek istiyor, bunu kaldırabilecek kadar güçlü biri. Okulunda ilk başlarda yıpranıyor elbette, yaş ortalaması itibariyle çocuklar söylediklerinin karşı tarafta ne gibi hisler uyandıracağını, ne kadar kıracağını düşünmeden konuşuyorlar Auggie ile. Yalnız kalıyor zaman zaman Auggie ama her şeye rağmen tüm kitap boyunca yıkılmıyor. Arkadaşlarının ihanetlerine uğruyor, kalbi kırılıyor ama yıkılmıyor. Zamanla oturan, sağlam arkadaşlıklar kuruyor. Bu arkadaşlıklardan çok şey öğreniyorsunuz. Arkadaşlığın nasıl bir kavram olduğunu gerçek anlamıyla öğreniyorsunuz

Özetle Mucize bence aslında bir kişisel gelişim kitabı da sayılabilir. Mükemmel derecede akıcı ve hayatım boyunca bir günde 200 sayfasını birden okuduğum tek kitap olma özelliğini hala koruyor. Farkında olmadan okuyuveriyorsunuz yüzlerce sayfasını. Auggie'nin okuldaki muhteşem başarılarına, muhteşem zekasına, duygularına hayran kala kala akıp gidiyor kitap. Okurken öğretiyor gerçek anlamda. Filminin de olduğunu biliyorum fakat henüz izlemedim. Eğer okumadıysanız hemen her şeyi bırakıp okuyun derim.

Ferda Çalışır, bir alıntı ekledi.
20 May 12:25 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

“Ah!” dedi. “Artık sanat eserinden kaçıyorum. Artık yalnızca güneşe tapmak istiyorum. Dikkat ettiniz mi, güneş düşünceden nefret eder; düşünceyi her zaman korkutup gölgelerin arasına kaçırır. Düşünce, önceleri Mısır’da yaşardı; güneş, Mısır’ı fethetti. Sonra uzun zaman Yunanistan’da yaşadı; güneş, Yunanistan’ı fethetti. Ardından İtalya, sonra da Fransa. Artık düşünce tümüyle Norveç ve Rusya’ya, güneşin hiç girmediği yerlere çekilmiş durumda. Güneş, sanat yapıtını kıskanır.”
Güneşe tapmak, yaşama tapmaktı.

De Profundis, Oscar Wilde (Sayfa 15 - Can Yayınları)De Profundis, Oscar Wilde (Sayfa 15 - Can Yayınları)