• “İnsanların düşleri dümensiz bir tekne gibidir, sessiz ve parıltılı sularda amaçsızca sürüklenir, gemi omurgası birdenbire bir tümseğe oturana kadar bir o yana bir bu yana sallanmak hoş gelir.”
  • Ana-Beyit mezarlığının bir efsanesi, Juan-Juanlar’ın bozkırı işgal ettikleri çağlara dayanan bir hikâyesi vardı: Sarı-Özek’i işgal eden Juan-Juanlar tutsaklara korkunç işkenceler yaparlarmış. Bazen de onları komşu ülkelere köle olarak satarlarmış. Satılanlar şanslı sayılırmış, çünkü bunlar bazen bir fırsatını bulup kaçar, ülkelerine dönerek Juan-Juanlar’ın yaptığı işkenceleri anlatırlarmış. Ama asıl işkenceyi, genç ve güçlü oldukları için satmadıkları esirlere yaparlarmış. İnsanın hafızasını yitirmesine, deli olmasına yol açan bir işkence usulleri varmış. Önce esirin başını kazır, saçları tek tek kökünden çıkarırlarmış. Bunu yaparken usta bir kasap oracıkta bir deveyi yatırıp keser, derisini yüzermiş. Derinin en kalın yeri boyun kısmı imiş ve oradan başlarmış yüzmeye. Sonra bu deriyi parçalara ayırır, taze taze, esirin kan içinde olan kazınmış başına sımsıkı sararlarmış. Böylece sarılan deri, bugün yüzücülerin kullandığı kauçuk başlığa benzermiş. Buna “Deri geçirme işkencesi” derlermiş. Böyle bir işkenceye maruz kalan tutsak ya acılar içinde kıvranarak ölür, ya da hafızasını tamamen yitiren, ölünceye kadar geçmişini hatırlamayan bir mankurt, yani geçmişini bilmeyen bir köle olurmuş. Bir devenin boynundan beş-altı kişinin başını saracak deri çıkıyormuş. Bundan sonra, deri geçirilen tutsağın boynuna, başını yere sürtmesin diye, bir kütük ya da tahta kalıp bağlar, yürek parçalayan çığlıkları duyulmasın diye uzak, ıssız bir yere götürürler, elleri ayakları bağlı, aç, susuz, yakan güneşin altında öylece birkaç gün bırakırlarmış. Bu tutsaklar birer mankurt olmadan yakınları bir baskın düzenleyip onları kurtarmasın diye, yanlarına gözcüler koyarlarmış. Açık bozkırda her taraf kolayca görüldüğü için gizlice gelip baskın yapmak kolay olmazmış.

    Juan-Juanlar’ın bir tutsağı mankurt yaptıkları duyulur, öğrenilirse, artık onu en yakınları bile gerek zorla, gerek fidye vererek kurtarmak istemezlermiş. Çünkü bir mankurt, eski vücuduna saman doldurulmuş bir korkuluktan, bir mankenden farksız olurmuş onlar için.

    Bununla birlikte, bir defasında, adı tarihe Nayman Ana olarak geçen bir göçebe kadın, oğlunun başına gelenlere dayanamamış, onu kurtarmak istemiş. Efsane böyle anlatır. Ana-Beyit mezarlığının adı da buradan gelir. “Ana-Beyit” ‘ana barınağı, ana huzuru’ demektir.

    Sarı-Özek’in kızgın güneşine ‘mankurt’ olmaları için bırakılan tutsakların çoğu ölür, beş-altı kişiden ancak bir ya da ikisi sağ kalırmış. Onları öldüren açlık ya da susuzluk değil, başlarına geçirilen soğumamış deve derisinin güneşte kuruyup büzülmesi, başlarını mengene gibi sıkıp dayanılmaz acılar vermesiymiş. Bir yandan deve derisi büzülüyor, bir yandan da kazınan saçlar büyüyüp başına batıyormuş. Asyalılar’ın saçları fırça gibi sert olur zaten. Kıllar üste doğru çıkamayınca içeri doğru uzar ve diken gibi batarmış. Bu dayanılmaz acılar sonunda tutsak ya ölür ya da aklını, hafızasını yitirirmiş. Juan-Juanlar işkencenin beşinci günü, ‘sağ kalan var mı?’ diye gelip bakarlarmış. Bir teki bile sağ kalmışsa, amaçlarına ulaşmış sayarlarmış kendilerini. Hafızasını yitirmiş tutsağı alır, boynundaki kalıbı çıkarır, ona yiyecek içecek verirlermiş. Köle zamanla kendine gelir, yeyip içerek gücünü toplarmış. Ama o bir mankurt imiş artık ve böyle bir köle, pazarlarda, güçlü-kuvvetli on tutsak değerinde sayılırmış. Hatta Juan-Juanlar arasında bir gelenek varmış ki buna göre, aralarında çıkan bir kavgada bir mankurt öldürülürse, bunun için ödenecek bedel, hür bir insanın ölümü için ödenecek bedelden üç kat fazla olurmuş.

    Bir mankurt kim olduğunu, hangi soydan, hangi kabileden geldiğini, anasını, babasını, çocukluğunu bilmezmiş. İnsan olduğunun bile farkında değilmiş. Bilinci, benliği olmadığı için, efendisine büyük avantaj sağlarmış. Ağzı var, dili yok, itaatli bir hayvandan farksız, kaçmayı düşünmeyen, bu yüzden de hiç tehlike arzetmeyen bir köle imiş. Köle sahibi için en büyük tehlike, kölenin başkaldırması, kaçmasıdır. Ama mankurt isyanı, itaatsizliği düşünemeyen tek varlıkmış. Efendisine köpek gibi sadık, onun sözünden asla çıkmayan, başkalarını dinlemeyen, karnını doyurmaktan başka bir şey düşünemeyen bir yaratık.. En pis, en güç işleri, büyük sabır isteyen çekilmez işleri gık demeden yaparlarmış. Sarı-Özek’in ıssız, engin, kavurucu çöllerine ancak bir mankurt dayanabileceği için, buralarda deve sürülerini gütme işi onlara verilirmiş. Böyle yitik yerlerde, bir mankurt birkaç kişiye bedelmiş. Yanına yiyeceğini, içeceğini verince, kış demeden, yaz demeden, o ilkel hayata dönüşten dolayı sızlanmayı düşünmeden kalabilirmiş bozkırda. Onun için önemli olan tek şey efendisinin emirlerini yerine getirmekmiş. Açlıktan ölmemesi için yiyecek, donmaması için eski-püskü giyecek verdiniz mi, başka bir şey istemezmiş...

    Bir tutsağın içine korku salmak için ona kafasının uçurulacağını ya da başka bir yerinin kesileceğini bildirmek; onun hafızasını silme, son nefesine kadar taşıyacağı ve başkalarının anlayamayacağı yegâne kazancı olan bilincini kökünden yok etme cezası yanında hiç kalır. İşte, göçebe Juan-Juanlar, o kısa tarihlerinde, insanın bu gizli özüne kastetmek gibi en büyük vahşet örneğini çıkardılar. Tutsakların yaşayan anılarını elinden almak usulünü bulmakla, insanlığa karşı en korkunç cinayeti işlemiş oldular. İşte Nayman Ana oğlunun mankurt olduğunu öğrenince, dayanılmaz bir acı ve umutsuzluk içinde, aşağıdaki ağıtı bunun için yakmıştı:

    “Oy balam, oy! Hafızan kökünden sükülüp alınanda, başına sardıkları deve derisi kuruyup büzülerek ceviz kırar gibi beynini sıkıştıranda, o görünmez çember gözlerini kanlı yaşla dolduranda, Sarı-Özek’in dumansız ateşinde cayır cayır yananda, ölüm susuzluğundan çatlayan dudaklarına bir damlacık yağmur düşmedi! Oy balam, oy! Can balam oy! Yeryüzüne hayat veren güneş, senin için kapkara bir yıldız oldu da bir damla ışık vermedi! Ondan nefret etmedin mi oy balam oy! Can balam oy!.

    “Acı çığlıkların bozkırda yankı yankı yayılanda, gece-gündüz Tengri! deyip yana-yakıla gökyüzü boşluğuna seslendiğinde, dayanılmaz acılarla kıvrananda, kusmukların, pisliklerin, sidiklerin içinde boğulanda, balam oy, vücudun yıkılıp üzerine sinekler üşüşende, yavaş yavaş aklını yitirip gittiğinde, hepimizi yaratıp sonra da kendi hâlimize salıveren Tengri’ye son gücünü toplayıp isyan etmedin mi? Oy balam oy! Can balam oy!

    “İşkenceyle sakatlanan aklını karanlığın örtüsü yavaş yavaş kapladığında, zorla elinden alınan hafızan geçmişle bağlantısını koparanda, öz ananı dağ dibinden akan ve kıyısında oyun oynadığın derenin şırıltısını, kendi adını, babanın adını, sana utana utana bakarak gülümseyen kızın adını, aralarında büyüdüğün bacı-kardeş, hısım-yoldaş herkesin hayali gözünde silinende, seni karnında taşıyıp bu günleri göstermek için doğuran anana kargışlar okumadın mı? Oy balam, oy! Can balam, oy!..”

    Bu efsane, Juan-Juanlar’ın güney-doğu Asya sınırlarından sürülünce, kuzeye akın ederek Sarı-Özek’i ele geçirdikleri zamana aittir. Buraya geldikten sonra topraklarını genişletmek ve köle toplamak için ardı arkası kesilmeyen savaşlar yaptıkları dönemle ilgilidir. İlk zamanlarda pek çok tutsak almışlar. Bunların arasında kadınlar ve çocuklar çokmuş ve hepsi köle yapılmış. Zamanla direniş başlamış, yerliler toplanıp silahlanmış, bir ordu kurmuşlar, savaşmışlar. Ama Juan-Juanlar sürülerini beslemeye çok elverişli olan Sarı-Özek bozkırlarını terketmemişler, buraya iyice yerleşmek için saldırılarını daha da arttırmışlar. Topraklarının elden çıkmasına razı olmayan yerliler de yabancıları ülkelerinden sürüp çıkarmayı hak ve görev saydıkları için savaşlar sürüp gitmiş. Bazen bunlar kazanmış, bazen onlar..

    Savaşsız, sessiz dönemler de oluyormuş bazen. İşte bu savaşsız dönemlerin birinde, Naymanlar’ın ülkesine bir tüccar kervanı gelmiş. Bu tüccarlar çay içerken, çevresinde Juan-Juanlar’ın oturduğu kuyuların yanından geçtikleri sırada deve sürüsü güden genç bir çobanla karşılaştıklarını söylemiş ve gördüklerini anlatmaya başlamışlar. Çobanla konuşmak isteyen tüccarlar onun bir mankurt olduğunu hemen anlamışlar. İlk bakışta sağlıklı biri gibi görünüyormuş, onun bir mankurt olduğu, başına böyle bir felâket geldiği hiç belli değilmiş. Bıyıkları yeni terlemiş, oldukça yakışıklı bir genç imiş. Daha önce akıllı, konuşkan olduğu da besbelliymiş. Ama, yeni doğmuş gibi, hiçbir şey bilmiyormuş. Ne kendisinin adını biliyormuş, ne anasının, ne babasının adını. Juan-Juanlar’ın ona yaptıklarını da hiç hatırlamıyormuş. Sorulan her soruya ya evet, ya hayır diyor, ya da hiçbir şey söylemiyormuş. Başına sımsıkı yapıştırdığı şapkasını da hiç çıkarmıyormuş. Çok ayıp, çok acı bir şey olsa da, insanlar bazen sakatlarla alay etmekten hoşlanırlar. Tüccarlar, bazı mankurtların başındaki deve derisinin kendi derisine çıkmamasıya yapıştığını bildiklerinden, onunla gülüp alay etmeye başlamışlar. Böyle bir mankurta “Gel başını buharlayalım da o deve derisini koparalım” demekten daha korkutucu bir şey olmazmış. Bu sözü duyan mankurt yaban ayısı gibi tepinir, kafasına kimseyi dokundurmazmış. Böyleleri şapkalarını başlarından hiç çıkarmaz, gece-gündüz onunla yatıp kalkarlarmış. Konuk tüccarların anlattıklarına göre mankurt ne kadar sarsak olsa da, işini çok iyi yapıyormuş. Tüccarların kervanı onun otlattığı develerden uzaklaşıncaya kadar gözlerini onlardan ayırmamış. Gidecekleri sırada tüccarlardan biri ona takılmak için:

    - Uzun yola gidiyoruz, çok yer göreceğiz, selâm göndereceğin biri, meselâ bir yavuklun var mı? demiş. Nerde yavuklun? Haydi, utanma, söyle. İşitiyor musun? Belki bir mendil verirsin, ona götürürüz.

    Mankurt tüccara uzun uzun baktıktan sonra şöyle demiş:

    - Her gün ben Ay’a bakarım, o da bana bakar. Birbirimizi işitmeyiz. Ama biliyorum, orada oturan biri var...

    Çadırda tüccarları dinleyenler arasında, onlara çay veren bir kadın varmış. Nayman Ana imiş bu. Sarı-Özek efsanesinde kadının adı böyle geçer.

    Nayman Ana konuk tüccarlara hiçbir şey belli etmemiş. Anlattıkları olayın onu nasıl etkilediğini hiçbiri anlayamamış. Kadın, sorular sorup daha fazla bilgi almak istiyormuş ama, bir yandan da daha fazlasını öğrenmekten korkuyormuş. Bu yüzden dilini tutmuş, yaralı bir kuşun çığlığı gibi içinde doğan acı sesi bastırabilmiş. Bu sırada sohbet konusu değişmiş, kimse zavallı mankurttan söz etmiyormuş artık. Dünyada böyle şeylere rastlanır, diye düşünmüş olsalar gerek. Ama Nayman Ana hâlâ vücudunu saran korkuyu atmaya, ellerinin titremesini gizlemeye, içinde çığlık atan o kuşu boğmaya çalışıyormuş. Yas için bağladığı ve nice zamandır herkesin görmeye alıştığı ağarmış saçlarını örten yağlığı biraz, daha indirmiş alnına.

    Az sonra kervan yoluna koyulmuş. O gece gözlerine uyku girmeyen Nayman Ana, Sarı-Özek bozkırında çobanlık eden bu mankurtu bulmadan, onun kendi oğlu olup olmadığını öğrenmeden asla rahat edemeyeceğini anlamış. Uzun zamandan beri oğlunun savaş meydanlarında ölmediği, yine uzun zamandan beri kimseye söyleyemediği bir his, bir sezgi varmış içinde. İşte bu korkunç düşünce yine uyanmış onun ana yüreğinde. Bir an için, böyle kemirici bir şüphe, böyle büyük bir korku ve acı içinde yaşamaktansa, oğlunu iki defa gömmesi daha iyi olurdu herhalde...

    *

    Oğlunun Sarı-Özek’te, Juan-Juanlar’la yapılan bir savaşta öldüğü söylenmişti. Kocası ise bundan bir yıl önce yapılan bir savaşta ölmüştü. Kocası, Naymanlar arasında ün yapmış, sevilen, sayılan bir adamdı. Onun ölümünden sonra yapılan ilk savaşa, babasının öcünü almak için oğlu da katılmış. Ölenleri asla savaş meydanında bırakmazlarmış ama, bu defa onun oğlunun ölüsünü getirmek mümkün olmamış. Arkadaşları çarpışma sırasında, birçokları, delikanlının vurulup atının yelesine abandığını görmüş. Onu almak istedikleri zaman savaş gürültüsünden korkuya kapılan at hızla kaçmaya başlamış. Derken delikanlı da yuvarlanmış attan. Yuvarlanmış ama yere düşmemiş, ayağı üzengiye takılı kalmış, iyice korkuya kapılan at, ölü binicisini sürükleyip götürmüş uzaklara. Paniğe kapılan at aksi gibi düşman safına doğru kaçmış. Kıyasıya savaş sürerken delikanlının iki arkadaşı onun ölüsünü kurtarmak için atın peşinden gitmişler. Ama örgülü saçlı Juan-Juan atlıları derede pusu kurmuş onlara. Sonra, ansızın çıkıp naralar atarak saldırmışlar. Naymanlar’dan biri okla vurulup ölmüş, öbürü de ağır yaralanmış ve atının gemini çevirip geri kaçmak zorunda kalmış, arkadaşlarının yanına gelince de devrilmiş atından. Naymanlar, pusudaki Juan-Juanlar’ın savaşın en kızgın zamanında kanattan baskın yapacaklarını o zaman anlamışlar ve bunun üzerine yeniden toparlanıp hücuma geçmek için geri çekilmişler. O sırada Nayman Ana’nın oğlunun başına gelenler unutulmuş. Onun ölüsünü almak için giden, sonra da ağır yaralanıp geri dönen Nayman, ölüyü sürükleyen atın bilinmeyen bir yöne gidip gözden kaybolduğunu söylemiş onlara...

    Birkaç gün sonra Naymanlar savaş meydanına gidip gencin ölüsünü aramışlar. Ama ne ölüsünü bulmuşlar, ne atını, ne silahını, ne de herhangi bir iz.. Onun öldüğünden kimsenin şüphesi kalmamış. Savaş sırasında ölmeyip sadece yaralanmış olsa bile, kan kaybından ya da susuzluktan çoktan ölmüş olacağını düşünmüşler. Böylece, onun ölüsünü aramaya, ondan bir iz bulmaya gidenler, elleri boş dönünce, delikanlının Sarı-Özek bozkırında kefensiz, mezarsız yattığını düşünerek ağlamışlar. Onu bu halde bıraktıkları, yitirdikleri için utanç duyuyorlarmış. Nayman Ana’nın çadırında, onunla birlikte ağlaşan kadınlar ağıt yakarken bir yandan da kocalarını, erkek kardeşlerini yeriyor, suçluyorlarmış:

    - Akbabalar vücudunu didik didik etti, çakallar alıp götürdü, siz de kendinize erkek diyorsunuz! Papağınız yere batsın!..

    O günden sonra Nayman Ana için dünya bomboş kalmış, günleri acılarla dolu olarak geçmeye başlamış. Bir yiğidin savaş meydanında vurulup ölmesini anlıyor, ama onun bir kefene sarılmadan, bir mezara gömülmeden orada bırakılmasını kabul edemiyor, dövünüyormuş. Rahatı, huzuru kalmamış. Üzüntüler ve kara kara düşünceler ana yüreğini parça parça ediyormuş. Derdini kimselere açamıyor içini kimselere dökemiyormuş. Allah’tan başka başvuracağı kimse kalmamış.

    Bu kara düşüncelerden, dayanılmaz acılardan kurtulmak için, işin doğrusunu anlamak, çocuğunun ölüsünü gözleriyle görmek istiyormuş kadıncağız. Eğer gerçekten ölmüşse, kaderi böyleymiş diyecek, olanı kabullenecekmiş. Onu en çok şüpheye düşüren, oğlunun atının hiçbir iz bırakmadan yok olmasıymış. Hayvan vurulmamış, yıkılmamış, ürkmüş ve bir yerlere kaçıp gitmişti. Bütün yılkı atları gibi onun da bir gün sürüye dönmesi ve üzengisine takılan binicisini sürükleyip getirmesi gerekirdi, diye düşünüyormuş. Çocuğunun ölüsünü böyle görmeye de razıymış. O zaman, o korkunç olay karşısında kanlı gözyaşları döker, saçını başını yolar, öyle acılı sözler söylermiş ki, belki Allah’ın bile gücüne gidermiş. Ama hiç olmazsa artık içindeki şüphe gider, daha fazla uzamasını istemediği ömrünü bitirmeye, soğukkanlılıkla kendini ölüme hazırlamaya koyulabilirmiş...

    Ne yazık ki oğlunun ölüsü bulunmamış, bindiği at geri gelmemişti. Kabilenin öbür insanları zamanla olayı unutmuşlardı ama oğlunu unutamayan ananın acıları dinmiyor, şüpheler aklından çıkmıyordu. Ata ne olmuştu. Koşumlar, silahlar ne olmuştu? Bunlardan birini bulsa, oğlunun başına gelenleri de tahmin edebilirdi. Koşa koşa gücünü yitiren atı, Juan-Juanlar yakalamış olabilirlerdi. Koşumlu bir at da iyi bir ganimet sayılırdı çünkü. Atı yakalayanlar üzengide sürüklenen oğlunu ne yapmışlardı? Onu görmüşler miydi yoksa kurda kuşa yem olsun diye çöle mi atmışlardı? Eğer bir mucize olmuş da ölmemişse, onlar mı öldürmüş ve acısına son vermişlerdi? Yoksa, öylece bırakmışlar mıydı?

    Bu sorular, bu şüpheler hiç çıkmamıştı Nayman Ana’nın aklından. Bozkıra gelen tüccarlar çaylarını içerken, yolda bir mankurta rastladıklarını söyleyince işte bu acılarla yaşayan Nayman Ana’nın yüreğine yeni bir kıvılcım düşürdüklerinin farkında değillerdi. O günden sonra o mankurtun kendi oğlu olabileceği düşüncesi aklından çıkmadı. Bu mankurtu bulmadan, onun kendi oğlu olup olmadığını anlamadan rahat edemeyecekti.

    *

    Naymanlar’ın yaylakları olan yarı kuru dağ eteklerinde, taşlı-çıngıllı küçük dereler akardı. Nayman Ana bütün gece o derelerin şarıltısını dinledi. Onun tedirgin, allak-bullak olmuş ruh haliyle taban tabana zıd bu şırıltılar ona ne mırıldanıyor, ne anlatıyordu? Ruhu yatışmalı, huzur bulmalıydı artık. Sarı-Özek’in mutlak sessizliğine dalıp gitmeden önce, o monoton berrak şarıltıyı doya doya içer gibi kulaklarına doldurmalı, yüreğini serinletmeliydi. Sarı-Özek bozkırına tek başına gitmesi çok tehlikeliydi ama bu niyetinden kimseye söz açamaz, kimseye güvenemezdi. Çünkü kimse anlamazdı onu. En yakın dostları bile böyle bir işe girişmesini istemezlerdi. “Çoktan ölmüş olan bir insanı aramak için çöllere düşülür mü?” derlerdi. Büyük bir tesadüf eseri olarak sağ kalmış olsa bile onu aramak yine anlamsızdı. Çünkü bu takdirde onu mutlaka mankurt yapmışlardı ve bir mankurt, dışı insan içi saman bir korkuluk idi. Geçmişini bilemezdi...

    Nayman Ana, karar verdiği yolculuğa başlamadan, o gece birkaç defa çadırdan çıktı, çevresine kulak verip dinledi, ufukları süzdü, düşüncelerini derleyip toparlamaya çalıştı. Vakit geceyarısıydı. Bulutsuz gökyüzünde parlayan Ay, süt rengi soluk ışığını yeryüzüne yayıyordu. Dağın eteğine serpilmiş beyaz yurtlar (çadırlar), şırıltılı derelerin kıyısında gecelemek için konmuş iri kuş sürülerini andırıyordu. Avılın (köyün) ötesinde koyun ağılları vardı. Daha da ileride yılkıların otladığı vadilerden köpek havlamaları ve bazı anlaşılmaz insan sesleri duyuluyordu. Nayman Ana’yı en çok duygulandıran, avıl yakınında koyun sürülerini bekleyen genç kızların yanık türküleri oldu. Bir zamanlar o da söylemişti bu türküleri... Buraya gelin geldiğinden beri her yaz tam bu bölgede yaylaya çıkarlardı ve şimdi o yılları da hatırlıyordu. Bütün gençliği, bütün ömrü burada geçmişti. Aileleri büyüdükten sonra dört yurt kurmaya başlamışlardı burada: Birinde yemek pişirilir, mutfak olarak kullanılırdı. İkincisinde yemek yerlerdi. Diğer ikisi de oturmak, yatmak içindi. Sonra Juan-Juanlar’ın istilası başlamıştı ve o yapayalnız kalmıştı...

    Ve işte şimdi, o da terkedecekti bu tenha çadırı..

    Yol için gerekli hazırlığı akşamdan yapmıştı. Yiyecek ve gereğinden fazla su almıştı yanına. Sarı-Özek bozkırında belki kuyuya rastlayamaz, susuz kalabilirdi. Onun için iki tulumu ağzına kadar doldurmuştu. Üzerine bineceği dişi deve Akmaya’yı da hazırlamıştı ve hayvan ileride bir kazığa bağlı olarak bekliyordu. Bu deve onun hem yoldaşı, hem umudu olacaktı. Ona güveniyordu. Akmaya gibi güçlü ve hızlı yürüyen bir devesi olmasa, o ıssız, o engin bozkır yolculuğuna nasıl çıkabilirdi? O yıl Akmaya gebe değildi. Üst üste iki yavrudan sonra kısır kalmıştı ve gücünün doruğunda bulunuyordu. Sağlam, uzun bacaklı, çevik, kıvrak yürüyüşlü, çift hörgüçlü idi. Hörgüçleri kaya gibi sağlamdı. Ağır yük taşımaktan ya da kocamışlıktan tabanları aşınmış değildi. Uzun, güçlü boynu, zarif bir başı, soluk aldıkça kelebek kanadı gibi açılıp kapanan burun delikleri ile, beyaz renkli Akmaya bir sürüye bedeldi. Herkes imreniyordu ona. Ona sahip olmak, onun cinsinden develer üretmek için on tane genç deve vermeye hazır olanlar vardı. Nayman Ana’nın eski zenginliğinden kala kala bu dişi deve kalmıştı elinde. Bütün malını mülkünü ölen yakınlarının kırkıncı gün yemeklerinde, daha sonra da kocası ve oğlu için verilen yas şölenlerinde harcamış, elindeki avucundaki savrulup gitmişti.

    Şimdi, sezgilerle ve dayanılmaz acılarla aramaya çıkacağı oğlu için de, bir süre önce büyük bir anma şöleni düzenlemiş, yöredeki bütün Naymanlar’ı davet etmişti...

    Şafak sökerken Nayman Ana çadırından çıktı. Yolculuk için bütün hazırlığı tamamdı. Eşikten bir adım atınca durdu. Sırtını kapıya yaslayarak, derin uykuda olan avılına son bir defa göz gezdirdi, düşüncelere daldı. Nayman Ana, gençliğini yitirmiş olsa da güzelliğini henüz yitirmemişti. İnce, uzun boylu, sağlam yapılı idi. Uzak yol için uygun düşecek şekilde giyinmişti. Ayaklarına çizmelerini çekmiş, beline kuşağını bağlamış, entarisinin üzerine bir yelek geçirmiş, geniş bir şalvar giymiş, sırtına bir manto atmıştı. Başına ak bir yazma dolamış, uçlarını ensesinden bağlamıştı. Bu ak yazmayı geceleyin düşüncelere daldığı sırada bağlamaya karar vermişti. Madem ki oğlunun yaşadığını ümit ediyordu, öyleyse kara yazma bağlaması gerekmezdi. Eğer onun yaşadığından ümidini keserse, kara yazmasını yeniden bağlar ve bir daha hiç çıkarmazdı başından. Sabahın alaca karanlığı ağarmış saçlarını, derin acıların izleri olan alnındaki kırışıkları göstermiyordu henüz. O anda gözleri doldu, derin bir ah çekti. Bir gün böyle bir durumla karşılaşacağı aklına gelir miydi? Kendini toparladı, fısıltı hâlinde bir âyetin ilk sözlerini okudu: “Eşhedüen lâ ilâhe illallah!” Bundan sonra kararlı adımlarla devesine doğru yürüdü ve onu ıhtırdı, elindeki heybeyi hayvanın sırtına attı ve kendisi de üzerine oturdu. Akmaya tekrar doğruldu ve sahibini tâ yukarıya kaldırarak yürümeye hazırlandı. Uzun bir yola çıkacaklarını o da anlamıştı...

    Nayman Ana’ya ev işlerinde yardım eden eltisinden başka, avılda onun yola çıktığını gören, bilen olmadı. Nayman Ana, esneye esneye kalkan eltisine bir gün önce torkunlarına (kendi akrabalarına), oradan da, kendisiyle birlikte gelmek isteyen olursa, Kıpçak ülkesindeki evliya Yesevî[10] dedenin türbesini ziyarete gideceğini söylemişti.

    Yola böyle erkenden ve kimseye görünmeden çıkışının sebebi, soru yağmuruna tutulmaktan kurtulmak idi. Avıldan çıktıktan sonra devesinin başını San-Özek’e çevirdi. Önünde hareketsiz bir boşluk gibi uzanan engin Sarı-Özek’e...

    *

    Bu yerlerde trenler doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir.. gider gelirdi..
    Bu yerlerde demiryolunun her iki yanında, ıssız, engin, sarı kumlu bozkırların özeği Sarı-Özek uzar giderdi.
    Coğrafyada uzaklıklar nasıl Greenwich meridyeninden başlıyorsa, bu yerlerde de mesafeler demiryoluna göre hesaplanırdı.
    Trenler ise doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir.. gider gelirdi..

    “Konvansiyon” uçak gemisinden, yörünge istasyonu Parite’deki denetleyici iki kozmonota şifreli yeni bir telsiz bildirisi daha gönderildi. Bunda, Güneş sistemi dışında bulunan Parite 1-2 ve Parite 2-1 kozmonotlarıyla bağlantı kurmamaları, onların istasyona dönebilmeleri için uygun zamanı bildirmemeleri nazik bir dille ama kesin olarak emrediliyor, Ortak Yönetim Merkezi’nden talimat beklemeleri bildiriliyordu.

    Okyanusta orta şiddette bir fırtına vardı. Kabaran dalgalar dev geminin gövdesini dövüyor ve gemi sallanıyordu. Güneş kapalı değildi, beyaz köpükleri parlatıyor, rüzgârın hızı da ayni tempoda devam ediyordu.

    Konvansiyon uçak gemisinin, pilotlar ve güvenlik görevlileri de dahil, bütün mürettebatı, işlerinin başında, tetikte bekliyorlardı...

    * * *

    Ak deve Akmaya, inler gibi hafif ve monoton bir ses çıkararak, ayaklarını belli belirsiz bir hışırtıyla yere dokundurarak, uçsuz, bucaksız bozkırın düzünde bayırında, günlerden beri yürüyor, yürüyordu... Nayman Ana, bu kavurucu ıssız topraklarda devesinin daha fazla yavaşlamasına izin vermeden sürüyor, pek nadir olarak karşılarına çıkan bir kuyu başında ve ancak geceleri duruyor, sabah olur olmaz devam ediyordu yoluna... Sarı-Özek’in sayısız tümseklerinden birinin ardında büyük bir deve sürüsüyle karşılaşacağı ânı bekliyordu kadın. İki günden beri, kırmızı kumlu geniş Malakumduçap vadisinin yakınında idi. Avıla gelen tüccarların, büyük bir deve sürüsünü güden mankurtla karşılaştıklarını söyledikleri yer burasıydı. Kilometrelerce uzanan Malakumduçap vadisinin çevresinde iki günden beri umutla dolanıyor, bir yandan da Juan-Juanlar’la karşılaşmaktan korkuyordu. Aradı, taradı ve yalnız uzayıp giden bozkırı gördü. Bozkır ve serap... Bir defa, kıvrım kıvrım yanan bir yolun ilerisinde koca bir şehir gördü. Camileri, minareleri, kale surları gibi yüksek duvarları vardı bu şehrin. Büyük bir umuda kapıldı. Akmaya’yı hızlandırdı. Oğlunu belki orada bir köle pazarında bulabilirdi. Onu alır, Akmaya’ya bindirir, köyün yolunu tutarlardı. Akmaya öyle koşardı ki kimse yetişemezdi arkalarından.. Ne yazık ki, bir seraptı bu! Çöl yolculuğu ağır ve yorucudur ve bu yüzden sık sık böyle aldatıcı hayaller görür insan.

    Elbette, Sarı-Özek çölünde bir adam arayıp bulmak hiç de kolay bir iş değildi. Ama bu adamın etrafında, geniş düzlüğe yayılmış büyük bir deve sürüsü varsa, iş kolaylaşır. İnsan er-geç bu develerden birini görür. Sonra bütün sürüyü, sonra çobanını... İşte Nayman Ana’nın umudu, güveni bu idi.

    Ama Nayman Ana sürünün ne kendisine rastlıyordu ne de izine. İçine bir korku düştü: Ya sürü başka bir otlağa gitmişse? Ya Juan-Juanlar develerini satmak için Hive ya da Buhara gibi şehirlerin pazarlarına göndermişlerse?.. Eğer sürüyü satmak için götürmüşlerse, mankurt çoban o kadar uzaktan geri dönebilir miydi? Köyden çıkarken, kaygılar, şüphelerle yanıp tutuşurken, tek arzusu vardı: Çocuğunu sağ olarak görsün de nasıl görürse görsün. İster mankurt olsun, ister her şeyi, bütün geçmişi unutmuş olsun, yeter ki sağ olsun, yaşıyor olsun.. Bu kadarına da razıydı. Ama şimdi, Sarı-Özek bozkırında, aradığı çobanı bulabileceği yere yaklaştıkça, beyinsiz, deli bir yaratıkla karşılaşmaktan korkmaya, rastlayacağı böyle bir çobanın kendi oğlu olmaması, başka bir zavallı olması için Tanrı’ya dua etmeye hazırdı. Şimdi bu mankurtu, gözleriyle görüp, oğlunun yaşadığı şüphesini kafasından atmak istiyordu. Onu kendi gözleriyle gördükten sonra evine dönecek, bir daha kendine işkence etmeyecek, ömrünün geri kalan bölümünü, kaderine razı olarak sessizce geçirecekti... Sonra, birdenbire yine oğlunu görmek özlemiyle yanıyor, ne olursa olsun, o mankurtun bir başkası değil, kendi oğlu olmasını istiyordu.

    İşte, bu çelişkili duygularla ilerlerken, alçak bir tepeyi aşınca, birdenbire büyük bir deve sürüsüyle karşılaştı! Geniş vadiye yayılan semirmeye bırakılmış develer, bodur otların ve dikenlerin uçlarını kopara kopara dolaşıyorlardı. Nayman Ana, Akmaya’yı hızlandırdı, iyice koşturdu. Önce büyük bir sevince kapılmıştı, hemen sonra da mankurt yapılmış bir oğulla karşılaşacağı korkusu düştü içine. Korkudan ürperdi. Ama, nasıl olduğunu anlamadan, yine bir sevince kapıldı. Böylesine karışık, çelişkili duygular içinde ne yapacağını bilemiyor ve Akmaya’yı sürüyor, sürüyordu.

    Aradığı sürü işte karşısındaydı. Ya çoban? Nerede çoban? Uzaklarda olamazdı. Ha, evet, oradaydı işte. Vadinin karşı yamacında. Uzaktan yüz hatları pek belli değildi. Uzun bir sopa vardı elinde. Semerli ve onun eşyalarıyla yüklü bir deveyi yedeğinde tutuyor, gözlerine kadar indirdiği şapkasının siperi altından sakin sakin ona bakıyordu.

    Nayman Ana, iyice yaklaşınca oğlunu tanıdı ve nasıl olduğunu anlamadan kendini yerde buldu. Daha sonra oğlunu görünce deveden indiğini değil düştüğünü hatırlayacaktı. Ama şimdi bunu düşünecek durumda değildi. İkisini birbirinden ayıran çalılıklar arasından atılarak bağırdı:

    - Oğlum! Oğul balam benim! Her yerde seni arıyorum. Ben senin annenim!

    Ama ayni anda da acı gerçeği anlamıştı. Hıçkıra hıçkıra ağlıyor, tepiniyor, acı gözyaşları döküyordu. Düşmemek için oğlunun omuzlarına asılmıştı. Toparlanmaya, titreyen dudaklarını büzüp susmaya çalıştı ama tutamadı kendini. Oğlu, öylece, kayıtsız duruyordu. Nice zamandır yüreğinden pençesini çekemeyen acılar şimdi onu yere sermişti. Tutamadığı gözyaşları arasından, gözlerine düşen ağarmış ıslak saçlarının arasından, gözyaşlarından çamurlaşmış yolun tozunu yüzüne buladığı titrek parmakları arasından, oğlunun yüzüne, görüp tanıdığı yüz hatlarına bakıyordu. Bir an göz göze gelince onun kendisini tanıyacağını umuyor, bunu bekliyordu. Bir oğulun öz anasını tanımasından daha kolay ne vardı?

    Gel gör ki, onun karşısına dikilmesi, bu hâli, oğlunun üzerinde en küçük bir etki, bir tepki yaratmadı. Sanki her zaman burada yaşıyor, ya da her gün onu görmeye geliyordu. Çoban ona kim olduğunu, niçin ağladığını bile sormadı. Bir süre öyle durduktan sonra kadının elini kendi omuzundan çekip itti, yanından hiç ayırmadığı yüklü binek devesini yedeğine alıp, oyuna dalan köşeklerin (deve yavrularının) uzaklaşıp uzaklaşmadığına bakmak için sürünün öbür başına doğru yürüyüp gitti.

    Nayman Ana çöktü kaldı oracıkta. Ellerini yüzüne götürdü ve başını yerden kaldırmadan hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam etti. Neden sonra biraz toparlandı, kalkıp yine oğlunun yanına gitti. Çoban onun geldiğini görüyor, başına sımsıkı geçirdiği şapkasının altından ona, hiçbir şey olmamış gibi anlamsız, kayıtsız bakıyordu. Ama, güneşin, rüzgârın kavurduğu zayıf yüzünde belli belirsiz bir gülümseme vardı sanki. Yüzü gülümsüyor gibiydi ama gözleri bomboş, pek ilgisizdi.

    Oğlunun yanına gelen Nayman Ana derin bir ah çekerek:

    - Gel şuraya otur da biraz konuşalım, dedi.

    Yere oturdular.

    - Beni tanıdın mı?

    Mankurt ‘hayır’ anlamında başını salladı.

    - Adın ne senin?

    - Mankurt.

    - Bu senin şimdiki adın. Eski adın neydi? Asıl adını hatırlamaya çalış bakalım.

    Mankurt sustu. Hiç konuşmuyordu. Ama, iki kaşının arasında ter tanelerinin birikmesinden, gözlerinin bir sis perdesi ardında kalmış gibi görünmesinden hatırlamaya çalıştığı belliydi. Hatırlamasını engelleyen kalın bir duvarı aşamadığı da anlaşılıyordu...

    - Peki, babanı hatırlıyor musun? Babanın adı neydi? Kimsin, kimlerdensin? Hiç olmazsa doğduğun yeri, memleketini hatırla..

    Hayır, mankurt hiçbir şey bilmiyor, hiçbir şey hatırlamıyordu.

    - Vah yavrum, ne yapmışlar sana!

    Böyle diyen Nayman Ana’nın dudakları acı ve hiddetten titredi, kendini tutamayıp yine hüngür hüngür ağlamaya başladı. Ama mankurt yine öyle kayıtsız duruyordu.

    - Bir insanın elinden malı-mülkü, bütün zenginliği hatta hayatı bile alınabilir, diye söylendi, ama insanın hafızasını almak gibi bir cinayet işlenir mi? Ey rızık veren Tanrı! Eğer varsan, insanların aklına böyle bir şeyi nasıl getirirsin? Yeryüzünde zulüm, kötülük az mı ki!

    Böyle diyen Nayman Ana, gözlerini mankurt oğlundan ayırmadan, Sarı-Özek’te söylenen o meşhur ağıta başladı. Bu, Sarı-Özek tarihini, kültürünü bilen kişilerin çok iyi hatırlayacağı bir ağıttı. Talihsiz, dertli ananın, Güneşle, Tanrı ile ve kendisiyle ilgili olarak söylediği yakınmalardı. Geleneklere bağlı olanlar onu ezbere bilir ve bugün bile söylerler. Bu ağıtın başlangıç sözleri şöyleydi:

    Men, batası ölgen boz maya
    Tulıbın kelip iskegen...

    Uçsuz bucaksız Sarı-Özek bozkırının ortasında, dertli ana, gönül avutmaz, dert söndürmez ağıtlarını hıçkırıklar arasında söylemeye devam etti.

    Heyhat, mankurtun kılı bile kıpırdamıyordu.

    Nayman Ana oğluna kim olduğunu hatırlatarak değil, söyleyerek, tekrar ederek bildirmeye karar verdi:

    - Senin adın Colamandır[12]. İşitiyor musun? Sen Colamansın. Babanın adı Dönenbay idi. Babanı da hatırlamıyor musun? Küçüklüğünde ok atmayı sana o öğretti. Ben ise senin ananım, sen de benim oğlumsun. Naymanlar kabilesindensin. Anlıyor musun? Sen bir Nayman’sın...

    Mankurt, kadının söylediklerini en küçük bir tepki göstermeden ve umursamadan dinliyordu. Sanki o sözlerinin hiçbir anlamı yoktu. Otlar arasında cırlayıp duran çekirgelerin sesini de böyle dinliyordu.

    Nayman Ana mankurt oğluna sordu:

    - Sen buraya gelmeden önce neler oldu?

    - Hiçbir şey olmadı.

    - Gece miydi, gündüz müydü?

    - Hiçbir şey değildi.

    - Kiminle konuşmak isterdin?

    - Ay ile konuşmak isterim. Ama birbirimizi işitmiyoruz. Orda oturan biri var.

    - Başka ne isterdin?

    - Efendiminki gibi örgülü saçımın olmasını.

    Nayman Ana elini mankurtun başına uzatarak:

    - Uzat başını da sana ne yaptıklarını göreyim.. dedi.

    Mankurt birden geri çekildi. Şapkasını iyice bastırdı. Başını öbür tarafa çevirmiş, annesinin yüzüne bile bakmıyordu. Nayman Ana o zaman ona asla başından söz etmemek gerektiğini anladı.

    Bu sırada uzaktan, deveye binmiş bir adamın onlara doğru geldiği görüldü.

    - Kim bu gelen? dedi Nayman Ana.

    - Bana yiyecek getiriyor.

    Nayman Ana telâşlandı. Böyle bir anda birdenbire ortaya çıkan Juan-Juan’a görünmemek için devesini ıhtırdı ve üzerine bindi. Oradan ayrılırken:

    - Ona bir şey söyleme, dedi, ben az sonra yine gelirim.

    Oğlu bir cevap vermedi. Hiçbir şey umurunda değildi zaten.

    Nayman Ana, yayılan sürünün arasından devesine binerek gitmekle büyük hata ettiğini anladı. Yaklaşan Juan-Juan, onu Akmaya’nın üzerinde kolayca görebilirdi. Akmaya’yı yedeğine alıp develerin arasından yürüyerek gitseydi görünmeden uzaklaşabilirdi. Ama artık geç kalmıştı bunu yapmak için.

    Otlaktan epeyce uzaklaştıktan sonra, yamaçlarında öbek öbek pelinlerin bulunduğu derin bir vadiye girdi. Orada devesinden indi ve hayvanı görünmesin diye ıhtırılmış olarak bıraktı. Sonra da sinip gözetlemeye başladı. Yanılmıştı. Juan-Juan görmüştü onu. Devesini mahmuzlaya mahmuzlaya koşturuyordu. Telâşlıydı. Elinde uzun bir kargı, omuzunda yay ve oklar vardı. Nayman Ana’yı otlakta gördüğü yerde dolanmaya başladı. Belli ki Nayman Ana’nın ne yana gittiğini anlayamamıştı. Bir o yana bir bu yana dolandıktan sonra Nayman Ana’nın saklandığı derenin yakınından geçti. İyi ki Nayman Ana yazmasıyla Akmaya’nın çenesini bağlamayı da akıl etmişti. Yoksa hayvan ses çıkarır, yerini belli edebilirdi. Gizlendiği pelinlerin arasından Juan-Juan’ı iyice yakından gördü. Uzun tüylü bir deveye binmişti. Şişik, gergin yüzlüydü. Kenarları yukarı doğru kıvrılmış, kayığa benzeyen kara bir şapkası vardı. Ensesinden çift örgülü saçları sarkıyordu. Üzengide doğrulup, şimşek gibi çakan gözleriyle sağa sola bakıyor, kargısını da hazır tutuyordu. Nayman Ana, Sarı-Özek’i istilâ eden, birçok Nayman’ı tutsak alan ve ailesine bunca felâketler getiren Juan-Juanlar’ın bir savaşçısıyla karşı karşıya idi şimdi. Ama, silahsız bir kadın vahşi bir Juan-Juan savaşçısına karşı ne yapabilirdi ki? Kendi kendine de soruyordu: Bu insanlar hangi şartlar altında, nasıl bir hayat yaşıyorlardı ki böylesine vahşi, barbar olabiliyorlar? Esir ettiklerinin hafızasını da bu kadar acımasız yok edebiliyorlar?

    Juan-Juan devesini o yana bu yana koşturarak çevreye göz attıktan sonra sürüsünün yanına gitti.

    Artık akşam olmuştu. Batmakta olan güneşin son ışınları bozkır ufkunu yangın kızıllığına çevirmişti. Ama az sonra, hava birden karardı, gecenin suskun karanlığı çöktü.

    Nayman Ana, o geceyi, bozkırın ortasında tek başına geçirdi. Zavallı oğlunun yakınındaydı ama, Juan-Juan’ın sürünün başından ayrılmamış olacağını düşünmüş ve oğlunun yanına gitmekten korkmuştu.

    O gece düşünüp taşınan Nayman Ana, oğlunu buralarda köle olarak bırakmamaya karar verdi. Varsın bir mankurt olsun, varsın hiçbir şeyi anlamasın, yine de kendi ülkesinde, kendi soydaşlarının arasında bulunması, Sarı-Özek bozkırında Juan-Juanlar’a çobanlık etmekten daha iyi olurdu. Ana yüreği ona böyle düşündürüyordu. Başkaları gibi oğlunun başına gelenlere, bir şey yapmadan katlanamaz, kendi canından, kendi kanından olan oğlunu kölelikte bırakıp gidemezdi. Belki oğlu doğduğu yere dönünce aklı başına gelir, çocukluk günlerini hatırlayabilirdi...

    Sabah olunca Nayman Ana, Akmaya’ya bindi. Uzaktan, kenardan dolanarak, geceleyin bir hayli dağılmış sürünün yanına sokuldu. İyice sokulmadan önce Juan-Juan’ın hâlâ orada olup olmadığını anlamak için dikkatle baktı etrafına. Onun orada olmadığına, gittiğine karar verince de oğluna asıl adıyla seslendi:

    - Colaman! Selam Colaman!

    Oğlu dönüp baktı ve kadın bir sevinç çığlığı attı. Fakat, çocuğun onu tanıdığı, adını hatırladığı için değil, sadece bir ses duyduğu için dönüp baktığını hemen anladı. Yine de, onun silinmiş hafızasını canlandırmak, uyandırmak için devam etti konuşmaya:

    - Adını hatırlıyor musun? Hatırlamaya çalış oğlum... diye yalvardı.

    - Hatırla yavrum, babanın adı Dönenbay idi. Unuttun mu? Senin adın da mankurt değil. Colaman senin adın.. Colaman! Sana bu adı verdik, çünkü sen yolda, Naymanlar’ın büyük bir göçü sırasında doğdun. Doğduğun yerde üç gün konakladık, üç gün şenlik yaptık.

    Bütün bu sözler Mankurt’a hiçbir şey hatırlatmıyor, ona hiçbir etki yapmıyordu. Ama Nayman Ana anlatmaya, oğlunun karanlık bilincinde bir şeyler uyandırabilme umuduyla konuşmaya devam ediyordu. Tekrar tekrar konuşuyor, sımsıkı kapalı bir kapıyı döver gibi, ısrarla ayni soruları soruyordu:

    - Adını hatırlıyor musun? Babanın adı Dönenbay idi!

    Bundan sonra, getirdiği yiyeceklerle oğlunun karnını doyurdu, içeceklerden içirdi ve ona ninniler söyledi.

    Mankurt ninniden çok hoşlanmıştı. Rüzgârın sertleştirdiği, güneşin kavurup kararttığı yüzünde tatlı bir yumuşama, bir hoşlanma dalgası görüldü. Onun yüzündeki bu değişmeyi gören ana sevindi, umutlandı ve buraları, Juan-Juanlar’ı terkedip kendisiyle köylerine, doğup büyüdüğü yere gelmesini istedi ondan. Ama Mankurt’un aklı almıyordu bunu. Buralardan çekip giderse sürü ne olacaktı? Efendisi ona hayvanların yanından ayrılmamasını emretmişti. Efendisi ne söylerse o olurdu sürüden asla uzaklaşamazdı...

    Nayman Ana yitik hafızanın kapısını, bir daha, bir daha zorladı:

    - Kim olduğunu hatırlıyor musun? Adın neydi? Babanın adı Dönenbay!..

    Kadının çabası boşunaydı. O sımsıkı kapanmış kapıyı aralamak için uğraşırken vaktin geçtiğini farketmedi. Tam da o sırada, sürünün öbür başında bir Juan-Juan’ın yaklaştığını gördü. Bu defa çok daha yakındı ve bindiği deveyi daha hızlı sürüyordu. Nayman Ana hemen kalktı, kendi devesine bindi ve aksi yönden giderek uzaklaşmak istedi oradan. Ama ikinci bir Juan-Juan yolunu kesti. Bunun üzerine Nayman Ana, Akmaya’yı ikisinin arasından sürdü, olanca hızıyla koşturmaya başladı. İki Juan-Juan da kargılarını sallayarak düştüler peşine. Bereket versin dişi deve Akmaya çok hızlı koşan bir deveydi ve kısa zamanda arayı açıp uzaklaştırdı Nayman Ana’yı. Juan-Juanlar’ın uzun kıllı develeri Akmaya’ya yetişebilir miydi hiç! Sarı-Özek bozkırında inanılmaz bir hızla koşup uzaklaşıyordu Akmaya.

    Juan-Juanlar kadına yetişemeyeceklerini anlayınca kovalamaktan vazgeçtiler. Onların, sürünün başına döndüklerinde mankurtu ölesiye dövdüklerini zavallı ana bilemezdi. Adamlar onu döve döve o yabancının kim olduğunu, niçin geldiğini soruyor, ama hep ayni cevabı alıyorlardı mankurttan.

    - Bilmiyorum, annem olduğunu söylüyor.

    - Hayır, annen değil, senin annen yok! Onun buraya niçin geldiğini biliyor musun? O kadın senin şapkanı çıkarıp başını buğulamak istiyor! Onun için geldi buraya!

    Bu sözleri duyan zavallı mankurtun yüzü korkudan sapsarı oldu. Boynunu omuzlarına çekti, şapkasını iki eliyle tutup başına bastırdı. Ürkmüş yabani bir hayvan gibi etrafına bakındı.

    Juan-Juanlar’dan yaşlı olanı:

    - Hadi artık korkma! Al bakalım şunları! dedi.

    Böyle derken mankurtun eline bir yay ve birkaç ok tutuşturdu. Daha genç olan Juan-Juan da şapkasını havaya fırlatarak:

    - Haydi, iyi nişan al! Vur bakalım!

    Ve ok, havaya fırlatılan şapkayı delip geçti.

    - Gördün mü? dedi şapkanın sahibi. Başındaki hafızasını yitirmiş ama elinin hafızasını yitirmemiş.

    Nayman Ana, yuvasından ürkütülmüş bir kuş gibi, Sarı-Özek bozkırında oradan oraya koşturuyor, ne yapacağını bilemiyordu. Juan-Juanlar sürüyü alıp başka bir yere götürmüşlerse? Çocuğunu da alıp gitmişlerse? Gittikleri yer kendi obalarına çok yakınsa? Ya sürüyü bırakıp onu bulmak için iz sürmeye başlamışlarsa?

    Bu düşüncelerle kaygılanıyor, kimseye görünmemeye çalışarak ve dört tarafına bakınarak dolanıp duruyordu çölün ortasında. Sonra birden, iki Juan-Juan’ın sürüyü bırakıp gitmekte olduklarını gördü. Yanyana gidiyor, geriye dönüp bakmıyorlardı bile. Buna çok sevindi. Juan-Juanlar iyice uzaklaşınca tekrar oğlunun yanına dönmeye karar verdi. Bu defa ne olursa olsun çocuğunu kaçırıp götürmek istiyordu. Çocuğun başına ne geldiyse gelmişti ama bu onun suçu değildi. Düşmanlar yok etmişti onun bilincini, hafızasını. Kaderi böyleymiş. Ne olursa olsun, anası onu köle olarak bırakamazdı. Onu Naymanlar’ın arasına götürecek ve barbar Juan-Juanlar’ın tutsak ettikleri Nayman yiğitlerine neler yaptıklarını herkese gösterecekti. Bunu görüp silaha sarılırlardı. Mesele toprak değildi. Herkese yetecek kadar toprak vardı buralarda. Mesele, Juan-Juanlar’ın dayanılmaz kötülüğünde idi. Uzak bir komşu olarak da tahammül edilmezdi onlara!

    Nayman Ana bu düşüncelerle oğlunun bulunduğu yere doğru ilerledi. Bir yandan, onu hemen bu gece kendisiyle gelmeye nasıl razı edeceğini düşünüyordu.

    Engin Sarı-Özek bozkırında akşam oluyor, derelerin, tepelerin arasında hava kararıyordu. Batmakta olan güneşin kızıl ışınlarıyla, geçmiş ve gelecek sayısız gecelerden biri daha yavaş yavaş iniyordu bozkırın üzerine. Beyaz deve Akmaya binicisini, hafif, serbest bir yürüyüşle deve sürüsünün bulunduğu yere götürüyor, batan güneşin kızıl ışınları Nayman Ana’nın yüzüne vuruyor, net bir görüntü veriyordu. Nayman Ana dikkatli, kaygılı, yüzü sararmış, hatları iyice gerilmişti. Ağarmış saçları, kırışıkları alnına ve gözlerine nakşedilen düşünceleri, Sarı-Özek’in alacakaranlığı gibi, dinmeyen yürek acılarının yüzüne yansımasından başka bir şey değildi.

    Nihayet deve sürüsünün yanına geldi ama develerin arasında boş yere dolandı bakışları. Onun öteberisini taşıyan devesi, yularını yerde sürüyerek dolaşıp duruyordu kendi başına. Çoban yoktu! Neler olmuştu? Nerelere gitmişti?

    - Colaman! Colaman! Neredesin oğlum? diye bağırdı Nayman Ana.

    Cevap veren olmadı, görünen yoktu.

    - Colaman! Neredesin? Ben geldim, ben, annen! Neredesin?

    Nayman Ana merakla her tarafa göz gezdirirken, mankurt oğlunun bir devenin ardında diz çökmüş, yayını germiş, ok atmaya hazır beklediğini göremiyordu. Mankurtun gözüne güneş ışığı düşüyor ve bu yüzden tam nişan alabilmek için uygun ânı bekliyordu.

    Oğlunun başına bir şey gelmiş olmasından korkan Nayman Ana ise seslenmeye devam etti:

    - Colaman! Oğlum!

    Nayman Ana birden eyerin üzerinde döndü ve oğlunun kendisine nişan aldığını gördü.

    - Dur! Atma!

    Ancak bunu diyecek kadar zamanı olmuştu. Deveyi mahmuzlayıp hızlandırmak istemişti ama fırlatılan ok vınlayarak sol böğrüne saplanmıştı bile!

    Darbe öldürücüydü. Nayman Ana’nın başı sarktı, devenin boynuna sarılmak istediyse de tutunamadı, yere yuvarlandı. Ama kendisinden evvel beyaz yazması düştü başından. Ve bu beyaz yazma bir kuş olup havalandı. Ana’nın ağzından çıkan son sözleri tekrar ede ede gökyüzüne uçtu gitti: “Adını hatırla! Kim olduğunu hatırla! Babanın adı Dönenbay! Dönenbay! Dönenbay!”

    İşte o gün bugün, Dönenbay kuşu, Sarı-Özek bozkırında geceleri uçar dururmuş. Bir yolcuya rastlayınca onun yanına sokulur, “Adını biliyor musun? Kim olduğunu biliyor musun? Babanın adı Dönenbay! Dönenbay! Dönenbay!” diye ötermiş.

    Sarı-Özek’te Nayman Ana’nın gömüldüğü yere Ana- Beyit (Ana’nın yattığı yer) diyorlar. Mezarlığın adı bundan geliyor...

    Ak deve Akmaya’nın soyundan gelen develer üreyip çoğalmış. Onun soyundan gelen bütün dişi develer tıpkı onun gibi ak başlı imişler. Yine onun soyundan gelen erkek develer ise, tıpkı Karanar gibi kara renkli, iri ve çok güçlü olurlarmış...

    Şimdi Ana-Beyit’e gömmek üzere götürdükleri merhum Kazangap, Boranlı Karanar’ın, Nayman Ana’nın ölümünden sonra Sarı-Özek bozkırında kalan ünlü ak deve Akmaya’nın soyundan geldiğini anlatırdı.

    Yedigey, Kazangap’ın devesi için anlattıklarına inanırdı. Niçin inanmayacaktı? Boranlı Karanar buna lâyıktı.. İyi günlerde, kötü günlerde birçok sınavdan geçmiş, sahibini hiçbir zaman darda, çaresiz bırakmamıştı. Yalnız, kızışma zamanında çok azgınlaşırdı. Kızışması da hep kara kışa rastlardı. O zaman iyice azgınlaşır, kara kış gibi dayanılmaz, zaptedilmez olurdu. Yedigey, hem kara kış, hem devesi ile uğraşmak zorunda kaldığı için, ayni anda iki kışı birden yaşardı. Bir keresinde Karanar ona öyle bir iş yapmış, öyle eziyet çektirmişti ki, anasından emdiği süt burnundan geldi. Eğer o bir hayvan değil de, bilinci, mantığı olan ama insan olmayan bir yaratık olsaydı, Yedigey onu asla bağışlamazdı. Ama, çiftleşme zamanında azmasın da ne yapsın! Aslında mesele o da değil. Bazıları hayvanı suçlu, sorumlu sayar. Oysa hayvanın yaradılışı, kaderi öyledir. Kazangap bunu çok iyi biliyordu ve Yedigey’in yanlış bir şey yapmasını engellemişti. Yoksa Karanar’ın sonu kimbilir ne olurdu...
  • Muradına Eren Dilber

    Yıllar yıllar önce ihtiyar dul bir kadının, al yanaklı, gül dudaklı biricik kızı varmış. Kız odasında kanaviçe işlerken penceresine bir kuş konmuş ve kuş;

    Sultanım, küçük sultan!
    Bir ölü başında duracaksın,
    Kırk gün bekleyeceksin,
    Muradına ereceksin!

    Demiş. Kız ve anası bir korkuya kapılıp bu diyardan göç etmişler. Yolda giderken uyuya kaldıkları sırada kuş gelip kızı kaçırmış ve bir sarayda ölü gibi yatan genç bir adamın yanına bırakmış. Kız, kuşun sözlerini hatırlayıp kaderinin böyle olduğunu kabullenmiş ve ölünün başında beklemeye başlamış. Kırkıncı gün gelip çattığı sırada boğazdan bir gemi geçmekteymiş. Kız, bu gemiye bir kese altın atarak can yoldaşı olması için bir cariye satın almış. Cariyeye “adamın başında beklemesini sarayı bir dolaşıp geleceğini” söyler. Tam gittiği sırada şehzade uyanır ve cariyeye “kırk gün başında bekleyenin kim olduğunu” sorar. Cariye de kendisinin beklediğini esas kızında bir cariye olduğunu” söyler. Bunun üzerine yalancı cariye ile şehzade düğün dernek yapar ve evlenir. Zavallı kızcağız da bu oyuna sessiz kalmıştır. Şehzadenin içi karısına bir türlü ısınamamaktadır fakat aklına bu oyunda gelmemektedir. Günlerden bir gün Yemen’e sefere gideceğinde karısına ne istediği sorar, karısı ondan çok pahalı bir elmas küpe ister. Cariye kılığındaki kıza sorduğunda kız ondan bir” sabır taşı istediğini” söyler. Şehzade, bu kızın tok gözlülüğünden çok etkilenir. Şehzade, karısının isteği küpeleri alır fakat cariyenin istediği sabır taşını unutur. Dönüş yoluna çıktıklarında denizde fırtınalar olur, kapkara bulutlarla yolları kapanır. Şehzade sabır taşını unuttuğunu hatırlar ve kızın kalbinin temizliğini düşünür. Taşı almak için dönerler. Karısına küpeleri verir. Cariyeye de taşı verir. Gece gözüne uykuya dair bir damla girmez. Kalkar cariyenin odasına gider ve aralık kapıdan içeri baktığında kızın sabır taşına başından geçen her şeyi anlatır. Sabır taşı, şişer şişer çatlar. Kız taşa; “sen bile dayanamadın, ben nasıl dayanayım” der ve kendini asmak üzereyken şehzade yetişir ve kurtarır. Yalancı cariyeyi idamla cezalandırır. Esas kızla da kırk gün kırk gece düğün yapar. Kızın anasını da yanlarına alıp bir ömür boyu mutlu mesut yaşamışlar.

    Muradına Eremeyen Dilber

    Çok eski zamanlarda yoksul bir aile varmış. Bu ailenin bebeği olacakmış fakat ev doğuma hiç uygun olmadığı için kadıncağız köyün hamamında doğurmaya karar vermiş. Doğurmuş doğurmasına ama duvarlar yarılmış içinden dervişler çıkmış. Dervişler, bu kızın bileğine bir bilezik takmış ve bunu asla çıkarmaması gerektiğini söylemiş.” Gülünce; yüzünde güller açılsın, yıkandıkça; başından altın düşsün, ağladıkça; gözünden inciler dökülsün, bastığı yerlerde; çimler bitsin” demişler ve gitmişler. Kadın, bebeği yıkarken başından su döktüğünde gerçekten altınlar dökülmüş. Bebek ve ailesi sarayları aratmayan bir konağa taşınmış, uşaklar ve hizmetçiler tutup rahata ermişler. Derken, yıllar yıllar geçmiş kız büyüyüp güzelleşmiş ve ünü yedi diyara yayılmış. Zengin bir ülkenin prensi bu kızla evlenmek istemiş ve anasını yollamış. Anası, kızın ailesinin konağına vardığında pek güzel ağırlanmış. Kızın, gerçekten de güldükçe yüzünde güller açarmış, oğlanın anası kızın koluna bir çimdik atmış ve kızın gözünden gerçekten de inciler dökülmüş. Oğlanın anası kızı istemiş, kızın anası da vermiş. Kızın, gelin gitme günü gelmiş çatmış. Anası, kızın yanında gitmesi için sütninesi yollamış. Sütninesi, kendi kızını da almış gemi yolculuğuna çıkmışlar. Yolculukta kıza pastırma yedirmişler kız çok susamış ve su istemiş; sütninesi, karşılığında kızın gözlerini istemiş. Zavallı kız, dirense de gözlerini vermek zorunda kalmış. Bir diyarda kızı bırakmışlar; zavallı kız, ağlaya ağlaya yoldan geçen bir adamcağızdan yardım istemiş. Sütnine ise planını uygulamakla meşgulmüş. Kendi kızını gelin diye şehzade ile evlendirmiş. Şehzade, gülünce açılan gülleri görmeyip sorunca da ona; “her zaman olmadığını, yılda bir kere olduğunu söylemişler”. Şehzade, mecbur inanmış. Zavallı kızı yolda bulan adam, eve götürmüş ve kız sayesinde zengin olmuşlar. Kızı da çok sevmişler. Kız, babasına yanağında açan çiçekleri vermiş, “bunları sarayın bahçesine gir sat, karşılığında da iki çift göz iste” demiş. Babası gitmiş, karşılığında da gözleri almış. Zavallı kız, gözlerini yerine takmış. Sütninenin kızı da aldığı gülleri şehzadeye verip “yanaklarında açan güllerin bunlar olduğunu” söylemiş. Şehzade, gülleri öyle içli koklamış ki içinde eremeyen dilber türbesi” olmasını istemiş. Sütnine ve kızı da zavallı kızı öldürme planları yapmış ve kızın kolundaki bileziği çalmanın bir yolunu bulmuşlar. Zavallı kız, ölmüş ve türbeye yatırılmış. Şehzadenin yolu, şans eseri bu türbenin yanına düşmüş. Türbeden bir ağlama sesi gelirmiş. Şehzade, türbeye girdiğinde erkek bir bebekle karşılaşmış. Bebeği pek sevmiş ve almış saraya getirmiş. Bebek, oyun oynarken sandıkta anasının bileziğini bulmuş. Şehzade, bileziği görünce türbede gördüğü kızın bilezik izini hatırlamış ve bileziği yanına alarak türbeye gitmiş. Bileziği kızın koluna takınca kız uyanmış ve bütün gerçekler ortaya çıkmış. Bebek de şehzade kızın güllerini koklayınca oluşmuş. Sütnine ve kızı idam edilmiş. Şehzade ve kız evlenip bir ömür boyu mutlu olmuşlar.

    Tasa Kuşu

    Ülkelerden birinde padişahın biricik kızı varmış. Üstüne öyle titrenirmiş ki dert tasa nedir bilmezmiş. Günlerden bir gün hoca hanımla otururken hoca hanım “bir derdinin olduğunu” söylemiş. Kız gülüp dalga geçmiş. Hoca hanım öyle kinlenmiş ki, kıza bir tasa kuşu satın alıp, hediye etmiş. Sultan, bir gün bahçede dolaşırken kuşu da çıkarmış. Kimsenin görmediği kuş kızı alıp götürmüş, bir dağ başına bırakmış. Kızcağız bir çobandan erkek kıyafetleri almış ve kasabaya inmiş. Bir çaycıdan iş istemiş, geceleri dükkân da kalırmış. Bir gece derin uykulardayken kuş gelmiş. Bütün bardakları kırmış, dükkânı dağıtıp gitmiş. Sabah ustası gelince kızı evire çevire dövmüş ve dükkândan kovmuş. Kızcağız bu seferde bir terzinin yanında işe başlamış. Terzi kızı işe almış gece olmuş kız dükkânda uykuya dalmış, kuş yine gelmiş. Dikili elbiseleri, top kumaşları yırtmış, ortalığı bir güzel dağıtıp gitmiş. Sabah olunca ustası kıza bir güzel dayak atmış ve kovmuş. Kız bir avizecinin yanında işe başlamış ki kuş gelip gece bütün lambaları, kandilleri kırmış, dökmüş. Sabah olunca kandilci gelip kızı bir güzel dövmüş ve kovmuş. Zavallı sultan başını alıp dağlara gitmiş. Dağda onu sarayın şehzadesi görmüş, almış saraya getirmiş. Saray da sultanın güzelce bir kız olduğunu gören şehzade kıza âşık olmuş. Kırk gün kırk gece düğün yapmışlar. Derken kızın bir bebeği olmuş. Tasa kuşu gece yine gelmiş ve sultanın bebeğini kaçırmış ağzına da kan sürüp gitmiş. Padişah kızı idam etmek istese de şehzade kabul etmemiş. Doğan diğer iki bebeğe de aynı şey olunca kızı celladın eline vermişler. Cellat kıza acımış ve onu serbest bırakmış. Kuş yine gelmiş kızı almış büyükçe bir saraya varmışlar. Sarayın bahçesindeki suya girmiş ve bir delikanlıya dönüşmüş. Kuş annesinin ona ilenci yüzünden tasa kuşuna döndüğünü, sultanın kuşu hiç ele vermemesinden dolayı lanet bozulmuş. Kız sarayın bahçesinde 3 tane küçük çocuk görmüş, bu çocuklar kaçırılan çocuklarıymış. Sultan çocuklarına sarılmış, ağlamış. Şehzadenin sarayında görevli afyoncunun, kullukçu başının ve hazinedar ağanın yolu bu saraya düşmüş. Delikanlı, türlü türlü oyunlar etmiş bunlara da üçünün de aklı hayali karışmış, olup biteni şehzadeye anlatmışlar. Şehzade varmış bu saraya gitmiş. Orada sultanı ve evlatlarını görünce sarılıp, ağlamışlar. Köleye dönüşen delikanlıyı azat etmişler. Şehzade ve sultan yeniden güzel bir düğün yapmışlar. Bir ömür boyu mutlu yaşamışlar.

    İğci Baba

    Bir şehrin kenar mahallesinde üç kız kardeş yaşarmış. Yün eğirip, örgü örerek geçimlerini sağlarlarmış. Bir gün iğci baba kapılarını çalmış ve kızlara iğlerini göstermiş. Kızlara evde başka iğlerinin olduğunu gelip onlara bakmalarını söylemiş. En büyükleri iğci babanın peşinden gitmiş bir de ne görsün bir sürü insan parçası asılı evinde. İğci baba kıza bu parçalardan pişirtirmiş. Kız yemeyince parmağından bir parça vermiş. Kız bunu camdan dışarı atmış. Parmağıyla konuşan iğci baba kızın parmağı yemediğini öğrenince kızın kafasını kesmiş. Ortanca kardeşi ablan zengin koca buldu sana da bulurum diye kandırmış ona da aynı halleri etmiş. Küçük kardeşi almış götürmüş. Küçük kardeş parmağı kediye yedirmiş. İğci baba bu kızı sevmiş ve kız ona normal yemekler yapmış, iğci babayı insan etinden soğutmuş. Sarayın 41 anahtarı varmış. İğci baba 41’inci odayı açmamasını söylemiş. Kız, merakına yenik düşmüş ve odayı açtığında ne görsün; tavana saçlarından asılmış bir delikanlı. Delikanlı kıza iğci babanın saçından üç tel koparmasını onun 41 gün uykulara dalacağını sonra da beraber kaçmalarını söylemiş. İğci baba uykudayken kaçmışlar. Evlenip yuva kurmuşlar. İğci baba, uyandığında intikam peşine düşmüş. Varmış gitmiş yaşlı bir seferi rolünde evlerine gitmiş. Delikanlı, şüphelenmiş fakat uyku büyüsüne yakalanmış. İğci baba kızı döverken, büyü bozulmuş. Delikanlı uyanıp cadıyı bir güzel dövüp, ateşe atmış. Böylece cadının gazabından kurtulmuşlar. Kırk gün kırk gece mutlu yaşamışlar.

    Hırsız ile Yankesici

    Bir kadının iki kocası varmış biri hırsız biri yankesiciymiş. Hırsız gündüz gelir, yankesici gece gelirmiş. Böylece ikisini de idare edermiş. Bir tesadüf eseri gerçek ortaya çıkmış. Kadın ve iki kocası kadıya gitmişler. Kadı, “marifetini en iyi sergileyen kadının alır” demiş. Hırsız, bir gerdanlık bulmuş. Gerdanlığı, bozdurmak için kuyumcuya her gittiğinde gerdanlığı bulamaz. Yan kesici her seferinde gerdanlığı çalar. Marifetini böyle gösterir. Hırsız, yankesiciyi yanına alır. Gece saraya giderler, sarayın en etli butlu kazını çalar. Padişaha uykusunda hikâyelerini anlatır, padişahın hikâye çok hoşuna gider fakat hırsızı lalası sanmaktadır. Hırsız, padişaha sorar, sizce kadını kim hak eder diye. Padişah tabi ki sarayımdan en gözde kazı çalan hak eder der. Hırsız ve yankesici eve dönerler, kazı hep birlikte bir güzel yerler. Öteki gün padişah başında duranın gerçekten hırsız olduğunu anlar. Hırsızın evini buldurur ve kapısına gider. Kadını hırsızın hak ettiğini söyler. Hırsızı yanına alır ve onu çırak yapar. Yankesici bu diyarlardan çekip gider. Hırsız ve karısı da mutlu mesut yaşar.

    Sefa ile Cefa

    Ülkelerden birinde bir padişah ile lalasının çocuğu olmazmış. Bir derviş bunlara bir elma verir ve ortadan bölüp yemelerini söyler. Elmadan sonra padişah ve lalanın birer çocuğu olur. Derviş gelir adlarını “Sefa ile Cefa” koyar. Bahçede dolaştıkları sırada bir kuş Sefa’ya güzeller güzeli bir kızın fotoğrafını getirir. Sefa, kara sevdadan yataklara düşer. Kimse Sefa’nın hastalığının sebebini bilemez. Padişah, Cefa’dan sebebini bulmasını yoksa onu idam edeceğini söyler. Sefa, kendine gelince Cefa ‘ya her şeyi anlatır. Kız Yemen padişahının kızından başkası değildir. Sefa ile Cefa beraber yollara düşerler. Yemen’e vardıklarında şans eseri kızın hocasına rastlarlar fakat şöyle bir sorun vardır. Sultan hanım, Hint padişahının oğluna gelin gitmek üzeredir. Hoca hanım oğlanları alır eve getirir, yedirir, içirir. Onlar oradayken saraydan görevliler kadını ve misafirlerini saraya davet ederler. Oğlanlar, kadın kılığına girer. Sarayda bir güzel eğlenirler hep beraber sohbet ederler. Diğer gün Cefa, kıza olan biten her şeyi anlatır. Kız, Sefa’ya kaçmayı kabul eder. Cefa’yla plan kurarlar. Gelin kılığına Cefa girecektir. Hint padişahıyla gidecek sonra da kaçacaktır. Planı gerçekten de uygularlar. Cefa, gelin kılığında Hint padişahının sarayına gider. Davetliler, yemekler, eğlenceler içerisinde kimse Cefa’nın erkek olduğunu fark etmez. Hint padişahının kızı ile cefa şans eseri tanışırlar ve âşık olurlar. Onlarda saraydan kaçmaya karar verirler. Yolda bir derviş onlara rastlar ve önlerine çıkan büyülü hayvanlara bir avuç toprak atmalarını söyler. At sırtında koşarak Sefa ve sultan hanımın yanına giderler. Dört kişi yolculuğa başlarlar. Derken yollarına irice büyü gibi bir geyik çıkar. Sefa bu geyiği saraya babasına hediye götürmek istese de Cefa geyiğe bir avuç toprak atar ve geyik ölür. Sefa buna çok kinlenir ve saraya varır varmaz Cefa’nın idamını ister. Cellat, Cefa’ya kıyamaz ve onu serbest bırakır. Biz gelelim Sefa’ya… Sefa, yaptığından çok pişman olmuştur, hele ki Hint padişahının kızı dervişin söylediklerinden bahsedince kardeşini aramaya dağlara çıkar. Bari mezarı belli olsun der. Dağda bir dere kenarında ölmek üzere olan Cefa’ya rastlarlar. Cefa’yı alıp saraya getirirler. Bir güzel bakar iyileştirirler. Ömürleri boyunca da dört kişi pek mutlu yaşayıp gitmişler.

    Alicengiz Oyunu

    Bir padişahın canı çok sıkılır yüzü hiç gülmezmiş. Bütün saray eşrafı onu eğlendirmeye çalışsa da bir fayda etmezmiş. Padişahın canı alicengiz oyunu izlemek istemiş. “Bilen var mı?” Diye sormuş fakat ses çıkaran olmamış. Zayıfça bir oğlan, çıkıp padişahın izni olursa en kısa zamanda öğreneceğini söylemiş. Padişahın bu fikir hoşuna gitmiş, oğlana bir kese altın vermiş. Oğlan yollara düşmüş ki yolda bir derviş ile karşılaşmış. Derviş oğlanı almış, alicengiz oyunu öğreteceğim diye bir dağ başına götürmüş. Mağaraya sokmuş, mağarada oğlan bir kızı görmüş kız ona bir takım tembihlerde bulunmuş ve dervişin kötü niyetli olduğunu söylemiş. Oğlan, kızın tavsiyesi üzerine dervişi alt etmiş ve kaçmış. Oğlan koç kılığına girip saraya satılmış, at kılığına girip giderken derviş oğlanı yakalamış. Oğlan, kuş olup kaçmış. Derviş de atmaca olmuş. Saraya varmışlar. Oğlan, elmaya dönüşmüş, mısıra dönüşmüş; derviş tavuğa dönüşmüş, mısırları yerken; oğlan sansara dönüşüp dervişi boğmuş. Daha sonra da insan haline geri dönmüş. Bütün bunlardan etkilenen padişah, oğlanı çok beğenmiş. Yanına almış, yüksek rütbeler vermiş. Oğlan, mağaradaki kızı kurtarmış ve evlenmişler. Bir ömür boyu mutlu yaşamışlar.

    Saka Güzeli

    Ülkelerin birinde bir padişahın ve vezirin kardeş gibi büyüyen güzeller güzeli kızları varmış. Bahçede dolaştıkları sırada yoldan geçen saka güzeline “hangimiz daha güzel?” diye sormuşlar. Saka güzeli, “vezir kızının daha güzel olduğunu” söylemiş. Padişah kızı buna pek sinirlenmiş. Türlü oyunlarla kızın başını vurdurtmayı babasından istemiş. Vezir, biricik kızına kıyamamış ve bir köpeğin kanını götürmüş. Kızını da sandığa saklayıp bitpazarına yollamış. Saka güzeli Allah’ın işiyle bu sandığı satın almış ve evine götürmüş. Vezir kızı bin bir maharet ve güzellikle saka güzelinin kalbini çalmış, evlenip mutlu olmuşlar. Günler geçerken kızın anne ve babasına özlemi artmış. Gitmiş varmış anne babasının kapısına. Annesiyle hamama gittikleri gün, padişahın kızı da oradaymış. Kızın güzelliği hamamdaki herkesi büyülemiş de kimse dönüp padişah kızına bakmamış. Padişah kızının aklına yine bir kötülük düşmüş. Saka güzeline karısının kötü yola düştüğünü yazmış. Saka güzeli mektubu alır almaz, eline bir bıçak alıp kızın kapısına dayanmış. Kız akıllılık edip kaçmış ve kendini dereye atmış. Akıntı bunu üç balıkçının karşısına çıkarmış. Balıkçılar kız için kavga ede dursun kız oradan da kaçmış. Yolda bir Yahudi kızın başına bela olmuş. Kız elindeki gümüş şamdanı verip yine kaçmış. Dağda bir çeşme başında uykuya dalmış. Onu gören şehzade çok beğenmiş ve kızı sarayına gelin etmiş. Kız şehzadeden tanıştıkları çeşmenin başına onun resmini yaptırmasını istemiş. Böylece gelen geçen herkesten hayır duası alacağını söylemiş. Şehzade çeşmeyi yaptırmış. Tesadüf çelmenin başında üç balıkçı, Yahudi ve saka güzeli toplanmış. Kız hepsini toplattırıp saraya götürmüş ve şehzadeye ettikleri kötülükleri bir bir anlatmış. Şehzade üç balıkçıya falaka, Yahudi’ye ölüm cezası vermiş de saka güzeline kızın kıyamadığını anlayıp; onları yeniden evlendirmiş. Saka güzeli ve vezir kızı çoluğa çocuğa karışmış. Mutlu mesut yaşayıp gitmişler.

    Karayılan

    Ülkelerin birinde bir cihan padişahının hiç çocuğu olmazmış. Padişah dertlenir, buna bir çözüm ararmış. Lalası ile taşraya çıkmışlar ve bir derviş ile karşılaşmışlar. Padişah, dervişe; “bir oğlum olsun da isterse yılandan olsun” demiş. Derviş, padişaha bir elma vermiş; “bu elmayı karınla ikiye bölüp yiyin” demiş. Padişah, dervişin sözünü tutmuş. Günler, aylar sonra sultan hanımın doğum vakti gelmiş çatmış. Çatmış ama yılandan bebek bir türlü doğmazmış. Elini uzatan ebeyi de sokarmış. Diyarda ebe kalmayana kadar hepsini kırmış geçirmiş. Padişah, adamlarını şehre salıp “doğum yaptırabilen var mı?” diye aratmış da korkudan kimse ağzını açamamış. Şehir de üvey anası ve kardeşleriyle zavallı bir kız yaşarmış. Bu kızcağızı üvey anası zorla saraya yollamış. Yolda giderlerken kız anasının mezarına uğramak istemiş. Anası kıza; “bir süt kazanı koymasını yılan bebeğin böylece doğacağını” söylemiş. Kız, anasının sözünü tutmuş ve yılan bebek sütün içine akıvermiş. Kıza bir sürü hediyelerle evine gönderilmiş. Yılan bebeğin okuma zamanı gelmiş çatmış. Nice hocalar ön kapıdan canlı arka kapıdan ölü çıkmış da kimse okutamamış. Kızı, evinden yine almışlar. Kız, anasının mezarından geçerken anasından öğüt almış. Kırk bir tane gül çubuğu ile vura vura okumayı da öğretmiş. Yine bir sürü hediye ile gitmiş varmış. Yılan şehzadenin evlenme zamanı gelmiş. Civardaki bütün gelin kızlar kaçmış, kaçamayanda yılanla evlendirilip, ölüvermiş. Yine bu kızın kapısını çalmışlar. Kız, anasının mezarına uğramış. Anası; “kırk bir kirpinin derisinden vücudunu kaplamasını, yılan soyun derse de önce onun soyunmasını söyle derisini de al yanan ateşlere at” demiş. Kız, anasının dediğini aynen yapmış. Derisi yanan yılan, gencecik bir delikanlıya dönüşmüş. Herkes buna çok sevinmiş. Gelin kız ve şehzade mutlu mutlu yaşarlarken; şehzade gezip görmek umuduyla sefere çıkmış. Seferden biricik eşine aşk mektubu yazmış yollamış. Cariyeler merakına dayanamamış ve mektubu açmışlar. Güzel cümleler, derin hasretler karşısında kıskançlıktan kara yürekleri kabarmış. Mektubu değiştirip, karısının öldürülmesini emrettiği bir mektup yazmışlar. Karısının ise mektuptan haberi olunca kaçmış, gitmiş dağlara. Mağaranın birinde bir delikanlıyla karşılaşmış. Bir kuş bu delikanlıyı esir etmiş, kuşun korkusuna kaçamazmış. Kızı gizleyerek bir süre yaşamışlar ve kız hamile kalmış. Oğlan, kızın burada doğuramayacağını gitmesi gerektiğini söylemiş. Kız, çeşme başında yaşlı bir kadınla karşılaşmış ve yardım istemiş. Kadın, kızcağızı alıp konağına getirmiş. Kızı pek güzel ağırlamışlar ve kız bebeğini sapasağlam doğurmuş. Bebeğin babası her gece bebeğini görmeye gelirmiş. Konaktaki kızlardan biri bu konuşmaları duymuş. Delikanlının yıllar önce kuş tarafından kaçırılan kardeşleri olduğunu düşünmüş. Ertesi gece büyük ablası da öyle düşününce ortaya çıkmışlar. Bahtiyar, kardeşleri ve anası ile bir güzel sarılıp hasret gidermiş ama kuşun ailesine edeceklerinden korkmuş, gitmek istemiş. Bahtiyar’ı zorla tutmuşlar. Kuş, gelmiş; konağın bahçesinde bir oraya bir buraya vurmuş ve çatlamış ölmüş. Mutlu mesut yaşarlarken karayılan şehzade kızı bulur ve götürmek istediğini söyler. Kız da onunla gitmek ister. Bebek babasıyla kalır. Bu masalda kimine mutluluk kimine hüzün düşmüş.

    Mercan Kız

    Ülkelerin birinde haylaz mı haylaz bir şehzade varmış. Oku ve yayıyla bütün gün zarar ziyan edermiş. Çeşme başından elinde testi ile giden yaşlı bir kadıncağızın testisini vurmuş. Yaşlı kadın sinirlenmiş ve “Mercan kıza âşık olasın” diye beddua etmiş. Oğlanın içine bir ateş düşmüş ki yerinde durması imkânsız. Babasının iznini alarak mercan kızı aramaya çıkmış. Dağ, dere, tepe aşmış da bir kaya dibinde dinlenmiş, durmuş. Aşağıya uçuruma bakınca bir ormanda dev çıkagelmiş. “Mercan kız uzat saçını da al ananı yukarı” demiş. Mağaranın kapağı açılmış ve güzellikte bir numara bir kız sırma gibi saçlarını uzatarak anasını yukarı çekmiş. Gündüz olup dev ormana gidince şehzade kıza numara yapmış ve dev anasının sesini taklit edip kendisini yukarı çektirmiş. Derken birbirlerine alışmışlar hoş sohbetler etmişler. Devin gelme vakti gelmiş çatmış. Kız, delikanlıyı kapı arkasında bir süpürgeye çevirmiş. Ertesi gün olmuş dev anası gitmiş. Kız ve oğlan kaçmaya karar vermişler. Atlarına atlayıp üç günlük yol gitmişler de devin haberi olunca bu üç günlük yolu bir çırpıda koşuvermiş. Kız, cebinden iğne çıkarıp yere atmış her yer iğne tarlası olmuş. Dev, bu yolu üç günde geçmiş ama kız ile oğlana yine yetişmiş. Kız, devin yoluna sabun atmış. Dev yine üç gün oyalansa da yine yetişmiş. Kız, bu sefer de bir su atar ve devle aralarına azgın sular girer. Dev, bu suları geçemez ve kızın arkasından” yedi yıl hasretlik çekiniz” diye ilenir. Saraya üç adımlık mesafe kaldığında kız çeşme başında durur. Oğlana, “anam bize ilendi, daha sonra ilenci çekeceğimize şimdi başımızdan savalım, burada yedi ay seni bekleyeyim” demiş. Oğlan, çaresiz kabul etmiş. Saraydan bir cariye çeşmenin başına gelmiş, ağacın tepesinde kızı görünce kıskançlığından kara kalbi kabarmış. Kıza yalvar yakar yanına çıkmış. Aylardır ağaç başında olan kız, can yoldaşı bulmanın sevinci ile başından geçenleri bir bir anlatır. Hem kalbi hem yüzü çirkin olan bu kapkara kız kızın tılsımını sorar. Saf kızcağızda başındaki üç iğneden, birçok şeye hükmedebildiğinden ve üçü birden çıkarsa kuş olacağından bahseder. Kara kız bir yolunu bulur bunları alır ve kız bir kuşa dönüşür uçar gider. Kavuşma günü geldiğinde şehzade kara kızı görünce şaşırır ama ağaç tepesinde yaşamaktan böyle olduğunu yıkandıkça ağaracağını düşünür. Derken evlenip bir de bebek yaparlar ama kız bir türlü düzelmez. Sarayın bahçesindeki ağaçlara bir kuş gelir her gün aynı saatte konar ve ağaçları kurutur. Şehzade, bu kuşu yakalatır ve altın kafese koyar. Kuşunu da pek sever herkesten korur. Kara kız şehzade seferdeyken kuşu kestirir, bir güzel yer ama gel gör ki kuşun bir damla kanından bir selvi ağacı yükselir, büyür. Kuşunun acısını bu üç günde yükselen selvi ağacı ile unutur. Kara kız bu selvi ağacını da kestirip, bebeğine beşik yaptırır. Kesim sırasında biraz yongayı evine götüren koca karı; bir de ne görsün, yoncanın içinden güzeller güzeli bir kız çıkar ve beraber yaşamaya başlarlar. Padişah sefere çıkmadan saraydaki hayvanları halka dağıtacağını söyler. Herkes kapıya gider padişahtan hayvan ister. Koca karıda gider ama onun yaşlılığına bakıp bir kötürüm tay verirler. Mercan kız, padişah seferden dönene kadar tayı bir küheylana çevirir. Atı almaya gelen görevliler şoka girer ve atı ahırdan çıkaramaz. Bunu duyan padişah merakına yenilir ve ahıra gelir. Atı kim bu hale getirdiyse ahırdan da o çıkarsın der. Mercan kız çıkar gelir. Padişah ve mercan kız tekrar evlenir, mutlu mesut yaşarlar. Kara kız ise kırk katır ile cezalandırılır.
  • Sessiz batan bi gemi kimsenin si*klemediği .
  • Bir gemi alıp götürsün beni bu şehirden, sessiz...