• Duygudaşlık kavramı, Hume’un ahlak ve siyaset teorisini şekillendirdiği gibi siyasî iktisat (political economy) anlayışını da şekillendirir. Ona göre, ticarî toplum; duygudaşlığın doğal bağlarında toplum içinde bir diğerine farklı bağlarla bağlı olan kişiler arasında hizmetlerin ve malların kişisel olmayan değişimi üzerine kurulu toplumdur. Mandeville’nin yorumlarından hareketle Hume, 'modernleşme taraftarları gibi-bencilliğin doğru şekilde yönlendirildiğinde uyumlu toplumsal dünya yaratacağını göstermeye çalışmıştır. Nitekim ona göre, yenilen yemeğin ve içilen şeyin kaynağı fırıncı, kasap ve biracının cömertliği değil onların da kendi çıkarlarıni gözetmesidir (Monk, 2005: 175). C. Hendel’e göre, Hume’un anlayışında “fayda; bireysel özel ilgilerden ziyade toplumsal veya kamu çıkarından meydana gelen ahlak ayrımların gerçek temelidir." (Hendel,l955: xxxv).

    Hume, fayda veya çıkar kavramına felsefesinde önemli yer ayım ve faydayı klasik faydacılar gibi kişisel olmaktan daha çok toplumsal anlamda algılar. Faydanın yalnızca bireysel değil etkileşim nedeniyle kolektif yapıya sahip olduğunu iddia eder. Hem bireysel hem kolektif düzeyde bizi güdüleyici olarak gördüğü çıkar ve fayda üzerinde odaklanır. Birçok pasajda faydayı çıkara alternatif olarak kullanır (Hardin, 2007: 32-33). Faydayı toplumun mutluluk kaynağı gören Hume, toplumsal fayda ölçütünü ahlakın temel ilkesi olan zamanın iki yaklaşma alternatif olarak sunar. Bu iki yaklaşım; din ve ahlak vaizleri. ahlak teorilerinin merkezi olan yardımseverlik ve iyilik gibi olan faydacı yaklaşım ile tüm ahlakiliği fiilen merkezî değer olarak üreten ve öz-sevgiye bağlı olan zamanın Epikürcü filozoflarının yaklaşımıdır (Cohen, 2011: 2).
  • Vurulan değil vuran güçlüdür.
  • SABAHATTİN ALİ VE KURTARILAMAYAN ŞAHESER ADLI ÖYKÜSÜNÜN İNCELENMESİ
    Hatice BARAN
    Sabahattin Ali, 1907 tarihinde Bulgaristan’ın Eğri Dere Köyü’nde dünyaya gelir. Babası, bir piyade yüzbaşıydı ve bu yüzden görev yeri sık sık değişmektedir. Babasının mesleğinden dolayı Anadolu’nun birçok şehrini yakından tanıma fırsatı bulur. Sabahattin Ali’nin bu şehirlerdeki izlenimleri ve deneyimleri eserlerine yansıması kaçınılmaz bir sonuç olup bu durum yazarın kalemini daha da güçlendirmektedir. Toplumsal gerçekçi bir yazar olan Sabahattin Ali, toplumun sorunlarına değinmenin yanında kapitalizm ve modern dünyanın değiştirdiği toplum ve değerler içinde debelenen bireyin trajedisine de yer verir. Ana karakter üzerinden hem toplum hem de birey sorunu harmanlanarak eserlerini oluşturur. Bu sıralanan özelliklere sahip eserlerinin başında hiç şüphesiz “Kuyucaklı Yusuf ve Kürk Mantolu Madonna” gelir. Kuyucaklı Yusuf’ta Yusuf adlı başkahraman kapitalist sistemin çürüttüğü, yozlaşmış bir kültür içinde debelenen bireyi yansıtır. Van ilinin Edremit ilçesinde geçmesi 1937 yılında yayımlanan bu eseri zengin-fakir, iyi-kötüçatışması ile hala günümüze kadar güncelliğini koruyan sorunları içermektedir. Kürk Mantolu Madonna da ise Raif Efendi üzerinden toplumsal bir mesaj vermenin yanında bireyin iç bunalımlarını ve ruhsal tahlillerini o dönemden yola çıkarak çok güzel bir şekilde tasvir ederek karşımıza çıkar. Sabahattin Ali bu eserinin başkahramanı olan Raif Efendi için şöyle der; Dünyanın en basit, en zavallı hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir! Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahlûku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz? İnsanın çeşitliliğine ve çözülmesi zor bir varlık olmasına göndermelerde bulunur.Bu romanlardaki kahramanları olaylar karşısında genellikle pasiftir. Sabahattin Ali, sadece bir roman yazarı değildir. Öykü ve şiir türünde de edebiyatımıza güzel ürünler bıraktığı görülmektedir. Kısa ama edebiyat yönünden bereketli bir hayat yaşar. 1948 yılında ardında birçok eser bırakarak ebedi yolculuğa çıkan Sabahattin Ali, edebiyatımızın unutulmaz yazar ve şairidir.
    “Değirmen” adlı öykü Sabahattin Ali’nin birçok öyküsünün bir araya getirilmesinin ürünüdür. Esere adını veren “Değirmen” adlı öykü eserin başında boy göstermektedir. Eserin ikinci öyküsü olan “Kurtarılamayan Şaheser” adlı öyküde yazarın birçok eserinde bunalımlı, pasif olan başkahraman burada bambaşka bir hale bürünüp daha dirençli biri olarak karşımıza çıkar. Bu öyküdeki başkahraman sevgilisine beğendirmek ve onu şiirleriyle fethetmek için şiir yazan bir şairdir. Şiirlerini sevgiliye beğendirme gayesi içinde olan şair, sevgiliye sunulan şiirlere sevgili burun kıvırdıkça şair daha da hırslanıp sevgilinin gönlünü mest edecek daha güzel şiirler yazmak için yollara düşer. Olgunlaşmak daha iyi şiirler yazmak adına diyar diyar gezer, birçok bilgin, felsefeci ile edebiyat ve şiir üzerine sohbete koyulur, şairlerin şiirlerini zenginleştiren tabiattan beslenmek için ormanları, denizleri, çölleri; kara kuru çorak yerlerden ve tabiatın her yemişini bünyesinde barındıran yerlere kadar yurdun birçok yerinigezip durur. Bu farklı tabiatlarda gezerken günlerce sevgiliye özlem duyup ona layık şiirler yazmaya çalışır. Yıllarca yaptığı bu yolculuk süresince sevgiliye iki kere uğrayıp yazdığı şiirleri sunan şair ikisinde de hüsranla ayrılır. “Güzel yazıyorsun ey şair, derin ve azametlisin, fakat Fuzuli daha derin, Goethe daha azametli değil miydi? Söyle, ihtiras ve çılgınlıkta Shakespeare’i, istihza ve ıstırapta Dante’yi geçebilir misin? Belki şiirlerin bizzat hayat kadar tesirli ve tatlı yazılmıştı, saf ve iyilikle doluydular; fakat söyle, Horatius senden kat kat tesirli ve tatlı değil miydi? Vergilius, ilahi Vergilius kadar temiz ve hayır isteyici olmak elinden geliyor mu?(s. 22-23) Bu sözleri sarf eden sevgili, şairi yerden yere vurur. Sabahattin Ali sevgiliye söylettirdiği bu sözlerle tarihte yer edinmiş edebi eserleriyle güçlü bir şekilde varlıklarını sürdüren yazarları da telmih sanatına başvurarak onları anmaktadır. Öyküde yer yer bu hatırlatmalar başka isimler üzerinden tekrarlanmaktadır. Şair bu sözler karşısında çok üzülür. Fakat yılmaz, içten içe “bu sıraladığın şahsiyetlerden daha mükemmel bir eser oluşturup geleceğim” diyerek hırslanarak yollara düşer. Okumadığı kitap kalmaz, eksikliğini gidermek için edebiyat, şiir alanındaki yaşayan kişilere de uğrar onlardan da yararlanıp yeni eseri ile sevgilinin karşısına gelir. Bu arada sevgiliye beğendirmek için yazılan bu eser sekiz yıllık bir çabanın, çilenin ürünüdür.Bu süreç şairi çok yıpratmış, zayıflatmış ve şair gözleri körlük derecesine gelmiş bir şekilde sevgiliye eseri ile döner. Sevgili şaheser karşısında nutku tutulur ve şöyle der: Artık hiçbir kadının benimle bir olmadığını hissediyorum. Artık Leyla benim yanımda minimini ve Juliet pek zavallıdır, ben Beatrice’ye bile gururla bakıyorum ve bundan sonra Süleyman’ın sevgilileri de benimle boy ölçüşemeyeceklerdir. Yalnız bu kitap dehanı ve kudretini bana gösterdikten sonra aramızda lüzumsuz olmaya başlıyor… Ve görüyorum ki o seni hemen hemen benim kadar alakadar edecek(s.32-33). Bu sözlerin ardından şairin sekiz yıllık ürünü olan şaheseri şömineye fırlatır. Fırlatmasıyla şairin çığlığı yürekleri dağlayacak derecede kopar. Şair, sevgilinin bencil davranışı karşısında kendini kaybedip sevgilinin boğazına yapışır ve oracıkta sevgili can verir. Şaheserini ateşten kurtaramayıp kül olduğunu gören şair bu acı ile o da oracıkta can verir ve hikâye sonlanır.
    Hikâyede yazma sürecinin ne kadar çetrefilli bir yolculuk olduğu ve tatlı muhabbeti ile vazgeçilmez bir alışkanlığa, sevgiye dönüşebileceği görülür. Zaman; en iyileştirici ve olgunlaştırıcı bir unsurdur. Eser oluşturmada da bu durum söz konusudur. Bu süreç genellikle model almayla başlar. Her zaman ilk aşamada özgün olunamayabilir. Fakat belli bir etkilenme ve pişme sürecinden sonra özgünlük kaçınılmaz olmaktadır. Özgünlük bambaşka bir bakış açısıyla konunun çeşitlenmesini sağlar, bir diğer açının da olduğunu gözler önüne serer. Ortaya çıkan ürün yazan için çok kıymetlidir. Bencilce bir yaklaşım hem ürüne hem o ürünü ortaya çıkarırken verilen zahmete hem de yazarın emeğine hürmetsizliktir. Sanayi devriminin makinaları aktif, bireyleri pasif kıldığı; soluksuz bir hızla gelişen teknolojik aletler de kitap ve insan arasındaki bağı pasifleştirmesi de bu çirkin durumu somutlaştırmaktadır. Teknolojik aletler aracılığıyla istenilen bilgiye kısa zamanda ulaşma olanağı ile bu pasiflik bir hastalığa kadar gitmekte ve bilginin, estetik zevkin en güzel olanağını sunan kitapların değeri git gide azalmaktadır. Yine de edebiyat alanı için en güzel şekilde uğraş vermeye çalışan, popüler kültürün çarkına tutulmadan özgün eserler ortaya çıkarmak isteyen bireyler varlığını sürdürmeye devam etmektedir.Hiç şüphesiz bunların arasında Sabahattin Ali, güçlü kalemiyle yankısını yıllardır sürdürenlerden biridir.
    Kadın olgusu; toplumda bir anne ve derleyen, toplayan, yapıcı bir değer olarak görülür. Fakat bu hikâyede daha çok bencil ve kendini güçlü saydığı hemcinsleriyle bir tutup hırs küpüne dönüşen bir kadın ortaya çıkar. Egosunu tatmin etmek adına emeği hiçe sayacak kadar hırslı ve bencil. Burada derleyen değil de yakıp yıkan bir kadın vuku eder. Maneviyattan yoksun ve sadece güç kavramının etrafında dönüp duran ona odaklanıp onu isteyen bir kadın.Diğer yandan da kadının toplumda sevgiye ne kadar ihtiyaç duyduğu ortaya çıkmaktadır. Eline geçirdiği kozu sadece çok sevilmek ve varoluşunu ispatlamak adına kullanır. İnsan elde etmek istediği bir şeyler için bir savaş verebilir. Fakat bu sevgi adına bile olsa sonu bencillikle hüsrana uğratılmamalıdır. Kadın güç verendir; bu değerinden uzaklaşıp istekleri uğruna kendini kaybeden bir varlık değildir. Manevi yönü ve annelik vasfı ile yüksek olan bir değerdir.
    Sonuç olarak Sabahattin Ali, Değirmen adlı eserinin bu öyküsünde ve diğer öykülerinde de toplumu yakından ilgilendirentoplumsal ilişkilerdeki hiyerarşinin çatışmalarını, sorunlarını ve toplumsal sorunların yanı sıra değişen toplumda bunalımlı bireylerin ruhsal tahlillerini de sıkça işlemesi yönünden çok yönlü bir yazardır.
    Not: Yazım A-Kalemler dergisinin 20. sayısında yayımlandı.
  • ETKİLİ ANA BABA EĞİTİMİ

    Yazar: Dr. Thomas GORDON

    Bölüm1. ANA-BABALAR SUÇLU DEĞİL AMA EĞİTİMSİZLER

    Ebeynliğin zorluğuna, kutsalligina rağmen hicbirsekilde eğitime tabi tutulmadığı ve hepimizin çaresiz kaldığı yerlerde bu kitaptaki yöntem ve becerileri öğrenip ve onları ne zaman ve hangi amaçla kullanilacagi anlatılıyor. Etkili anne baba olma eğitimi ile sorunlara çözüm sunuluyor

    Bölüm2. ANA-BABALAR TANRI DEĞİL İNSANDIRLAR
    Burda biz anne babalara sürekli tekrarlanan anne baba aynı fikirde olmamalı ve tutarlı olmalı kuralına aykırı yazar buna katılmadığını belirtmiş.
    *Etkili bir ana baba olmak için tutarlı olmak zorunda değilsiniz. Ana babaların tutarsız olması kaçınılmazdır. Tutarlı olmaya çalışırlarsa gerçekçi olamazlar.

    *Eğer çocuğun davranışını kabul edemiyorsanız, ediyor gibi davranmamalısınız. İçinizden sevgi gelmiyorsa seviyormuş gibi görünmemelisiniz. Ayırım yapmış olmamak için yapmacık kabul ve sevgi göstermek zorunda değilsiniz. (Dürüstlük). Çocuğun gerçek duyguyu anlamasıdır.

    *Eşiniz ve siz çocuklarınızla olan ilişkilerinizde ortak bir cephe oluşturmak zorunda değilsiniz.(Ana baba dan birinin yapmacık olması söz konusudur)

    *Yapmanız gereken en önemli şey duygularınızı tanımayı öğrenmektir.

    *Çocukların yaptığı ya da söylediği pek çok şeyi kabullenen (gerçekten, samimi) ana babalar kişi olarak kabullendikleri duygusu taşıyan çocuklar yetiştirecekledir.

    *Sınır koyarak yasaklayarak çocuğun davranışlarını değiştirmeye çalışmayın. Bütün çocuklar yasaklardan nefret eder.

    *Çocuklara kendi problemlerini kendileri çözmeleri için onlara fırsat tanima gerekliligi bu da etkin dinleme ile olacaktır..

    Bölüm3.ÇOCUKLARIN SİZINLE KONUŞMASI İÇİN ONLARI NASIL DINLEMELİSİNİZ?
    💥Kabul Dili ile💥

    * Bir insan bir başkası tarafından olduğu gibi kabul edildiğini hissedince o zaman bulunduğu yerden kımıldamayan,nasıl değişeceğini, gelişeceğini,farklı olacağını ve olduğundan dâhâ iyi olabileceği düşünmeye başlayacaktır.

    * Kabul, minicik bir toplumun içinde gelişip, olabileceği en güzel çiçeğe dönüşmesine yardım eden verimli bir toprak gibidir.

    * Çocuğa ne kadar çok ne olduğunu söylersen onu olur.

    * En etkili olanlar kendilerine yardım istemek için gelenlerini gerçekten kabul ettiklerini onlara iletebilendir.

    * Ana babaların çocuğu kabul etmesi başka bir şey bunu ona hissettirmesi başka şeydir. Ana babanın kabulü çocuğa ulaşmadıkça onun üzerinde hiç bir etkisi olmaz.

    * İyi bir danışman olmak için psikoloji bilgisi ya da insanların akıl düzeyinde anlamak gerekmediğini biliyoruz. Önemli olan, öncelikle insanlarla yapıcı bir şekilde nasıl konuşulacağını öğrenmektir. Psikologlar buna "terapötik İletişim” derler. (İnsanlara kendilerini iyi hissettirebilmek, konuşmaya yüreklendirmek, duygularını açıklamasına yardım etmek, korku ve göz dağı duygusunu azaltmak.)

    * Ana babalar çocuğa karışmayarak onu kabul ettiklerini gösterebilirler. Genelde babalar çocukların kendi uğraşlarına yalnız kalmalarına izin vermiyor ve ellerini çocuklardan çekmek onlara çok zor geliyor.

    * Genellikle ana babalar, terapistler ve danışmanlar tarafından “Tipik On İki" denilen sözlü tepkileri kullanırlar. Kullanmamız gereken 12;

    1) Emir vermek, yönlendirmek;

    2) Uyarmak. gözdağı vermek

    3) Ahlak dersi vermek;

    4) Öğüt vermek, çözüm ve öneri getirmek

    5) Öğretmek, nutuk çekmek, mantıklı düşünceler öne sürmek;

    6) Yargılamak ,eleştirmek, suçlamak;

    7) Övmek, aynı düşüncede olmak;

    8) Ad takmak, alay etmek

    9) Yorumlamak, analiz etmek tanı kovmak;

    10) Güven vermek, desteklemek, avutmak, duygularını paylaşmak;

    11) Soru sormak, sınamak, çapraz sorgulamak;

    12) Sözünden dönmek oyalamak, şakacı davranmak, konuyu saptırmak;

    başlıkları altında toplanabilecek cevaplardır. Bu cevapların hepsi yapıcı değil yıkıcıdır ve terapist ve danışmanlar çocuklarla çalışırken bu 12 sözlü tepkiyi kullanmazlar.

    * Sözlü iletimde 2 önemli husus vardır:

    1-) Basit Kapı Aralayıcılar

    2-) Etkin dinleme.

    Basit Kapı Aralayıcılar: Çocuğun duygularını hiçbir yaralama ve görüş beyan etmeden ve daha etkili bir şekilde aktarmasını sağlama "Anlıyorum", "Oh", "Hımm' “olur”, "Bana ondan söz et', "Duymak istiyorum", "Senin görüşün ilgimi çekiyor", "Bu konuda konuşmak istermisin bunu tartışalım", Anlatacaklarını dinlemek istiyorum" "Bana her şeyi anlatmanı istiyorum", "Bu konuda bir şeyler söyleyecek gibisin”, "Bu senin için önemli gibi görünüyor”, “Duygularını âçıklamaya hakkın var", Senden öğreneceğim, şeyler olabilir”, "Senin görüşünü gerçekten öğrenmek istiyorum .Bu tip yaklaşım sâdece çocukları değil yetişkinleri de yakınlaştırır. Temelde değerli olduğunu, sayıldığını, önemli olduğunu hissettirmek esastır.

    Etkin Dinleme: Temelde çocuktan gelen mesajı doğru çözümleyip geri gönderme vardır,yani herhangi bir şekilde kendi düşüncesini katmadan karşı tarafın ne anlatmak istediğini anlayıp tekrar geri iade etme: Bir kaç örnek:

    I-Çocuk:Bu yıl ki öğretmenimi hiç sevmedim.

    Anne baba: Öğretmeninden hoşlanmadığın için düş kırıklığına uğramışsın

    Çocuk: Evet öyle

    2-Çocuk:Yemek ne zaman hazır olur.

    Anne: Acıkmışsın. Yemeğe kadar biraz yağlı ekmek ister misin? Baba gelmeden yemek yiyemeyiz. O da bir saati bulur.

    Çocuk: İyi olur. Biraz atıştırayım. :

    ·Etkin dinleme bastırılarak unutulmaya çalışılan duyguları boşaltmaya yardım eder.

    ·Etkin dinleme çocukları ana babalarının söylediklerini ve düşündüklerini dinlemeye daha istekli yapar.

    ·Etkin dinleme topu çocukta bırakır.

    Etkin Dinlemeyi kullanmak İçin Gerekli Yaklaşımlar:

    *Çocuğun söyleyeceği şeyi duymak istemelisiniz. Bu
    onu dinlemek için zaman ayırmak istemeniz anlamına gelir.

    *O sırada yaşadığı problem konusunda yardımcı olmayı gerçekten istemelisiniz. İstemezseniz, isteyinceye kadar bekleyin.

    *Hisleri ne olursa olsun sizinkilerden ne denli farklı olursa olsun onun hissettiklerini gerçekten kabul ediyor olmalısınız.

    *Çocuğun duygulayla başa çıkabileceğine onların üstüne gidebilecegine,çözüm bulabileceğine tam olarak güvenmelisiniz. (Bu güveni,tam olarak çocuğun sorunlarını çözdüğünü görerek elde edeceksiniz)

    *Duyguların kalıcı değil geçici olduğunu bilmelisiniz. Duygular değişir, nefret sevgiye dönüşebilir.

    *Çocuğu sizden ayrı bir birey olarak görebilmelisiniz. Bu, "ayrı"olma durumu çocuğun kendine ait duygularının olmasına ve çevresini kendi açısından algılamasına "izin" vermenize destek olur.ayrıca bu  "Ayrılığı" yalnızca hissetseniz bile çocuğa yardımcı olabilirsiniz. Çocuğunuz sorun yaşarken onunla birlikte değil sadece onun "yanında" olmalısınız(ama karışmamalısınız)

    💥Etkin Dinlemenin Riskleri:
    Etkin dinleme kendi duygu ve düşüncelerinizi askıya alıp çocuğun duygularını dikkate alma,onlarla geri bildirim yapma ile olur buda sizin fikirlerinizin,tavirlarinizin degismesi gibi riskler getirebilir.

    Bölüm4. ETKİN DİNLEME BECERİSİNİ KULLANMAK

    *Bunun için en uygun zaman;çocuğun sorunu olduğu zamandır. Ama sorun ana-babadayken uygun değildir.

    *Etkin dinleme,sorunu olan bir kişinin kendi çözümünü bulamazsa yardımcı ,olarak güçlü bir yöntem olur. Oysa ana-babaların çoğu çocuklarının sorunlarını üstlenmeye yatkındırlar bu ise çocukla aralarındaki ilişkinin kötüleşmesine neden olur ve çocuklarına etkili danışmanlık yapma şansını kaçırır.

    Güzel Bir Etkin Dinleme Örneği

    Çocuk: Matteo  benimle oynamak istemeyecek.Benim yapmak istediğim hiçbirşeyi yapmak istemiyor.

    Anne: Matteo'ya biraz kızgınsın(Etkin Dinleme)

    Çocuk: Evet. Bir daha onunla oynamayacağım.O artik benim arkadaşım değil.

    Anne: Ona öyle kızgınsın ki onu bir daha görmek bile istemiyorsun.

    Çocuk: Doğru. Ama o arkadaşım olmazsa oynayacak başka kimsem yok.

    Anne: tek başına kalmaktan nefret ediyorsun

    Çocuk: Evet. Sanırım onunla iyi geçinmeliyim. Ama ona sinir olmamak benim için gerçekten zor.

    Anne: Matteo'yla daha iyi geçinmek istiyorsun. Ama ona kızmamak sana zor gelecek

    Çocuk: Eskiden böyle değildi, ona kızmazdım, çünkü ne istersem onu yapardı. Artık onu yönetmeme izin vermiyor.

    Anne: Matteo artık senin istedikleri kabul etmiyor.

    Çocuk: Öyle. Artık büyüdü. Ama aslında şimdi daha çok eğleniyoruz.

    Anne: Onu bu haliyle daha çok beğeniyorsun.

    Çocuk: Evet. Ama onu yönetmekten vazgeçmek biraz bana zor geliyor. Buna alışmışım. Arada bir onun istediğini yaparsak belki daha az dövüşürüz. İşe yarar mı dersin.

    Anne: Onu bazen rahat bırakmanın ise yarayip yaramayacağını düşünüyorsun
    Çocuk: Evet belki ise yarar.Bunu deneyeceğim.
    Gibi birkaç etkin dinleme örnekleri var..
    💥Etkin Dinleme Kullanılırken Sık Yapılan Hatalar; *rehberlik yoluyla çocukları yönetmek
    *kapıyı açıp sonrada yüzüne kapatmak(konuşmanın "etkin dinleme" ile başlayıp "değerlendirme" "tavsiye" "çözüm önerisinde bulunma" şeklinde ilerlemesiyle)
    *Papağanlaşan ebeveyn (duyguya inmeyip sözlere takılı kalıp tekrar ederek) (yapılması gereken "kodu yineleme" değil "duyguyu geri iletme" olmalı)
    *empatisiz dinleme
    *yanlış zamanlarda etkin dinleme(iki tarafta hazır olmali. Çocuğun yüz,ifadesinden hazır olmadığını anlasilinca yapılmamalı)


    Bölüm5. KONUŞAMAYAN BEBEKLER NASIL DİNLENİR? Onların ihtiyaçlarını karşılamaya çalışarak(aslında bunu tüm ebeveynler yapıyor.ağlayan çocuğa şu mama emzik kucak oyuncak verip hangisinde sustugu ile etkin dinleyerek)

    Bölüm6. ÇOCUKLARIN SİZİ DİNLEMELERİ İÇİN NASIL KONUŞMALISINIZ?

    *Çözüm iletisi göndermeyerek! "Çözüm iletileri" nelerdir; 1.emir vermek yönlendirmek
    2.Uyarmak gözdağı vermek
    3.ahlak dersi vermek
    4.öğüt vermek,çözüm önerileri sunmak..
    *"Engelleyici ileti" göndermek;  1.yargılamak,eleştirmek,suçlamak
    2.ad takmak,alay etmek,utandırmak, 3.yorumlamak tanı koymak, analiz etmek, 4.öğretmek, nasıl yapılacağını söylemek
    Peki Bunlar Ne Yapar;  -kişinin yaşamı boyunca engellenmesinin tohumlarını atar. (Su damlalarının mermeri delmesi gibi her gün kullanılan bu bastırıcı iletiler de yavaş yavaş hissedilmeden çocuklar üzerinde yıkıcı etki bırakırlar.) -Çocuklar pismanlik ve suçluluk duyarlar. -Çocuklar ebeveynlerinin tarafsız olmadığını düşünürler(yanlış birşey yapmamistim diye) -çocuklar sevilmediklerini reddedildiklerini düşünürler -çocuklar bu tür iletilere karşı koyar,değişime direnirler -eleştiriyi yansıtırlar(ama sende....diyerek) -çocuklar yetersiz olduklarını hissederler.
    💥Çocuklarla yüzleşmenin etkili yolları
    *"sen iletileri" ve "ben iletileri"

    *"Sen İletileri" ana-babanın duygularını iletmede yetersiz kalırlar.(Yapma şunu, yaramazlık yapıyorsun, daha iyi öğrenmelisin, çünkü çocuk bunları ya ne yapması gerektiği(çözüm îletme) ya da kötü olduğu (suçlama ve değerlendirme) şeklinde çözümleyecektir.

    *Ben İletileri ise çocuğun ana-babanın kabul edemediği davranışını değiştirmesinde daha etkili olduğu gibi, çocuk ana baba ilişkisi de daha sağlıklıdır. (Yorgun olduğum için canım oyun oynamak istemiyor. Akşam yemeğini zamanında yetiştiremeyeceğimden endişeleniyorum. Tertemiz mutfağımın kirlendiğini görünce üzülüyorum..

    Bölüm7. BEN İLETİLERİNE İŞLEV KAZANDIRMAK

    E. A.E. yi yeni öğrenen ana-babaların yaptığı yanlış b"Ben iletileri"
    1.kılık degistirmis sen iletisi(düşünüyorum hissediyorum gibi(becerisizsin=beceriksiz olduğunu düşünüyorum gibi)

    2.olumsuzu vurgulamayin
    3.çocuktan yetişkinden bekleneni beklemeyin
    4.patlayan vezüz(tüm kızgınlık kırgınlığı ben diyerek aktarmak.
    💥Çocuklarımıza günlük olaylarda "ders vermeye" olan isteğimiz, onlara çok daha önemli konularda ders verme şansımızı kaybettirir.

    💥Genellikle ana babaların çocuklarına olan kızgınlığı ikincil duygudur. Yani birincil duyguyu yaşattığı için ders vermek, cezalandırmak için takınılan bir tavır. Aslında kızgınlık her ne kadar gerçek bir duyguysa da daha gerçek olan bilir şey varsa insanın kendi kendini kızdırdığıdır.(AVM de kaybolan çocuğu ararken telaşlanıp korkmamiz,buldugumuzda neden yanımdan ayrıldın diye kızmamiz gibi)

    Bölüm 8.ORTAMI DEĞİŞTİREREK KABUL EDİLMEYEN DAVRANIŞI DEĞİŞTİRMEK

    1-Ortamı zenginleştirmek,

    2 Ortamı yoksullaştırmak,

    3-Ortamı yalınlaştırmak,

    4-Ortamı kısıtlanmak,

    5-Ortamı çocuğa uygun hale getirmek,

    6-Bir uğraş yerine başkasını koymak,

    7-Çocuğu ortamdaki değişikliğe hazırlamak.

    8-Daha büyük çocuklarla geleceğe yönelik düzenlemeler yapmak.

    Bölüm9. EBEVEYN-ÇOCUK ÇATIŞMALARI:KİM KAZANMALI?
      E.A.E de iki kazan-kaybet yöntemi.yöntem 1;ebeveynler kazanır yöntem2; Çocuklar kazanır.(ikisi de etkisizdir...bolum11 de kaybeden yok kuralı tavsiye edilmemektedir)

    💥Verilen işleri yapmaya yanaşmayan çocukların ana babaları, aslında işbirliği için çocuklarına şans tanımazlar. Çocuğu bir şey yapılmaya zorlayarak hiç bir zaman işbirliği elde edilemez.

    💥Ana-babalar güç ve otoritelerini kullanarak çocuğu bir şey yapmaya her zorlayışlarında kendini denetleme ve sorumluluk edinmeyi öğrenme şansını elinden aldıklarını bilmeliler.
    Bölüm1O. EBEVEYNGÜCÜ; GEREKLİ Mİ, HAKLI GÖRÜLEBİLİR Mİ?

    *Ergenler ana-babalarına değil onların gücüne isyan ederler.
    *Ana-babalar çocuklarını yetiştirirken güce dayanmayan yöntemleri kullanırlarsa çocuklar ergen olduğunda, isyan edecek bir şey bulamazlar.
    *Çocuklarını güç kullanarak eğitmeye çalışan ana-bâbalâr güçlerini düşündüklerinden de erken bir zamanda yitirme riskiyle karşı karşıyadırlar.

    *Ebeveyn gücünün çocuk üzerindeki etkileri: 1.Karşı koyma, meydan okumak, başkaldırma olumsuz davranma  2.küskünlük, kızgınlık, düşmanlık, 3.saldırı, öç alma, tokada tokatla karşılık verme, 4.yalan söyleme, duyguları saklama 5.başkalarını suçlama dedikodu yapma aldatma 6.hükmetme,zorbalik etme 7.kazanma isteği,kaybetmekten nefret etme 8.Birleşik Cephe oluşturma 9.uysallık boyun eğme 10.yağcılık 11.uyma,yaratıcılığın olmaması, yeni birşey denemekten kaçınma 12.içe dönme,kaçma,hayal kurma geri çekilme

    💥Ana babalar çocuklara kendi ana babaları onlara aynı şeyi yaptığından dolayı hükmetmek ister.

    💥Çocuklar ödüllü ve cezası bol bir ortamda yetiştirilince "iyi" görünme ve kazanma ya da "kötü" görünmekten ve kaybetmekten kaçınma gereksinimi duyabilirler. Olumlu değerlendirmeleri çok yapan ,para ,armağan türü ödülleri bol veren ana babaların evlerinde bu geçerlidir.

    💥Ödülün alandan çok alamayana zararı vardır.
    💥Çocuklar ana babasına kabul edilemez gelen davranışını değiştirebilmek için onların bu davranışla ilgili durumlarını bilmek ister. Ancak otorite kullanıldığı zaman davranışı değiştirmek istemezler. Kısaca çocuklar davranışlarının değiştirilmesini ya da kısıtlanması gerektiğini anlarlarsa bunu kendileri yapmak ve yetişkinler gibi davranışları üzerinde kendi otoritelerini kullanmak isterler.

    💥Paradoksal olmakla birlikte gerçek durum şudur; Ana-babalar güç kullanarak çocukları üzerindeki etkilerini kaybederler. Güç kullanmaktan vazgeçtiklerinde ise etkileri artar.

    Bölüm11. ÇATIŞMALARI ÇÖZMEK İÇİN "KAYBEDEN YOK" YÖNTEMİ
    Yöntem 1 ve yöntem2 nin aksine yöntem 3(kaybeden yok)  her iki tarafıda memnun eder. *Çocuk bu yöntemi uygulamaya daha isteklidir *çocukların düşünme becerilerini geliştirir *az düşmanlık çok sevgi *az zorlama *güç kullanımı gerekmez *yöntem3 otorite ihtiyacını bertaraf eder * gerçek sorunları yakalar *çocuklar için terapi gibidir.
    💥Ana baba ve çocuğun gereksinimlerinin çatıştığı bir durumda karşılaştıklarını varsayalım.

    Ana baba her ikisince kabul edilebilecek bir çözümü birlikte aramaları için çocuktan katılım ister.

    Biri ya da ikisi de çözümler önerebilir. Çözümler, değerlendirirler ve sonunda ikisine de uygun gelen birinde anlaşırlar. Hiçbiri çözüme gelmeyeceği için güç kullanarak birbirlerine boyun eğdirmeye çalışmazlar.
    insanlar alınmasında katkıları olan kararları uygulamaya kendilerine zorla kabul ettirilen kararları uygulamaktan daha çok istekli olurlar.

    💥Kaybeden yok yöntemi çocuklara karşı, büyüklere davrandığımız gibi davranması ve onların gereksinimlerini de kendilerimiz kadar önemli görmeyi öğretir.

    💥💥Kaybeden yok yöntemine bir örnek💥💥 "5 yaşındaki oğlumuz tv'deki bilim-kurgu fılmine pek düşkündü. Onları izledikten sonra kabus görmesi bizi endişelendiriyordu. Aynı saatte yayınlanan başka bir program hem eğitici hem de korkutucu değildi. Bu programı da seviyor ama onu pek tercih etmiyordu. "Kaybeden yok" yöntemiyle bu programlan dönüşümlü izlemesine karar verildi.

    Bölüm12. EBEVEYNLERİN KAYBEDEN YOK YÖNTEMİYLE İLGİLİ KAYGILARI VE KORKULARI
    *yöntem3 ebeveyn zayıflığı olarak görülür mü?Hayır!kaybeden olamayacağı için iki taraf içinde olumlu bir durum ortaya çıkar yok bir taraf ağır basıyorsa yöntem1 yada yöntem2 hala devam ediyor demektir. 
    *Yöntem3 çok zaman alır mı? -bazen Evet ama bu çatışma için ayrılan zamandan çok daha azdır aslında ;)
    * ebeveynler daha deneyimli oldukları için yöntem 1i kullanmaya hakları yok mu? Çocuklarımın saygısı yitirir miyim? -Ana babalar da yetenek ve bilgilerini ortaya koyarak çocuklarının saygılarını kazanabilirler.(dayatmadan)

    Bölüm13. "KAYBEDEN YOK" YÖNTEMİNE İŞLERLİK KAZANDIRMAK

    Kaybeden yok yöntemini başarı ile başlatanlar; önerileri ciddiye alarak oturup çocuklarına bu yöntemi ayrıntıların ile anlatan ana babalardır.

    💥Kaybeden yok yönteminin 6 basamağı:

    1- Sorunu tanımlama

    2- Olası çözümler üretme

    3- Çözümleri değerlendirme

    4- En iyi çözüme karar verme

    5- Kararın nasıl uygulanacağını belirleme

    6- Değerlendirme için çözümün uygulanışını izleme

    💥Kabul edilebilir bir çözüm bulunamaz ise gerekirse ikinci toplantı veya daha çok çaba gösterme ısrar etme (çözüm bulmamız için başka yollar olmalı).

    💥Alınan kararları birlikte uygulama ceza gerekirse ana babalara da ceza verme.

    💥Kaybeden yok yönteminde ana babalar çocukların kararı yerine getireceğini ummalıdırlar.(güvenmeli)

    💥Çocuklar arasındaki çatışmada da kaybeden yok yöntemi uygulanabilir.

    Bölüm14. ANA/BABA "İŞTEN ATILMAKTAN" NASIL KURTULUR?

    *Çocuklar ana babalarını çok sık işten atarlar. Ergenlik çağına erişince anne ve babalarını defterden siler, onlarla olan ilişkilerine son verirler. Oysaki çocukların karşı geldikleri esas şey büyüklerin kendileri değil, onların
    özgürlüklerini ellerinden alma çabalarıdır. *Onları değiştirme ya da kendi kafalarındaki kalıba sokma çabalarına, bezdirmelerine kendi doğru yanlışlarına göre davranmaya zorlamalarına isyan ederler.
    *Ana-babalar çocuklarına değerlerini baskı yaparak değil, onlara uygun yaşayarak öğretebilirler. *Kuvvetle inanıyorum ki, bugünün gençlerinin yetişkinlerin değerlerinden çoğunu reddetmelerinin başlıca nedenlerinden biri, yetişkinlerin dediklerini yaptıklarıyla geliştiğini fark etmeleridir. (Söyleyerek değil yaparak örnek olun)

    Bölüm15 EBEVEYNLER KENDİLERİNİ DEĞİŞTİREREK ÇATIŞMALARI NASIL ÖNLEYEBİLİRLER? Şu sorulara doğru cevabı buldugumuzda; 1.kendimden ne kadar hoşnutum? (Kendinizi daha çok kabul edebilir misiniz?
    2.onlar kimin çocuklari?
    3.çocuklari gerçekten seviyor musunuz yoksa belirli tip çocukları mi seviyorsunuz? 4.tek doğru olan sizin değer ve inançlarınız mi? 5.oncelikli ilişkiniz eşinizle mi? 6.ebeveynler tavirlarini degistirebilir mi?
    Bölüm 16.ÇOCUKLARIN ÖTEKİ EBEVEYNLERİ  büyükanne,büyükbaba, çocuk bakıcıları, öğretmenler, okul müdürleri, danışmanlar,antrenörler.....   Veee kitabın son kısmı ise;etkin dinlemeyi, duyguya yönelmeyi, ben iletileri göndermeyi kavramış miyiz bakalım diye küçük testler le kitap biterrr
  • Felsefenin eleştirisi
    ▪ Hegel’in muhteşem keşfi
    ▪ Feuerbach’ta insan faaliyeti yok
    ▪ İnsanı emek yaratır
    ▪ İnsan olmaya geldik



    Metafizik anlayış, gerçekliği, düşünen özne ve üstünde düşünülen nesne olarak ikiye ayırır. Hegel bu ayrımı geliştirdiği özne – nesne diyalektiği ile aştı.

    Hegel geliştirdiği diyalektiği burjuva düzeni aklamak için kullandı. Hegel aile, sivil toplum ve devlet arasında akla uygun bir ilişki kurmaya çalıştı. Hegel’e göre aileyi sevgi bir arada tutardı. Ancak birey, ailenin geçimini temin etmek için sivil toplumun içine girince sevgi kaybolurdu. Çünkü sivil toplum, bireysel çıkarların birbirleriyle çatıştığı bir alandı. Bu kurtlar sofrasında artık sevgiye yer yoktu.

    Hegel’e göre sivil toplum ve onun temeli olan pazar ekonomisi, ilk bakışta, bireyin önüne yabancı bir dünya olarak çıkardı. Bireyler bu yabancı dünyada birbirleriyle kıyasıya rekabet ederlerdi. Kimsenin gözü kendi çıkarından başkasını görmezdi. O hâlde özel mülkiyetin, mübadelenin, rekabetin hukuksal çerçevesini çizmek, çıkar çatışmasının toplumu yıkıma götürmesini engellemek için devlete ihtiyaç vardı. Yani sivil toplum, onu güvenceye alacak olan akılcı devletle tamamlanmalıydı.

    Devlet toplumun bütünselliğini temsil ederdi. Devlet bireylerin eşitliğini, özgürlüğünü ve karşılıklı haklarını korurdu. Birey, kendi haklarının öteki bireylerin de aynı haklara sahip oluşuyla garanti altına alındığını idrak edince, kendisini devletin bir yurttaşı olarak görürdü. Böylece birey devletle uzlaşırdı. O zaman bireyin ilk bakıştaki yabancılaşmış hâli, bu sürecin sonunda, devletin bütünselliği içinde inkâr edilmiş olurdu.

    Hegel’e göre insanlık tarihi modern devletin ortaya çıkışıyla birlikte hedefine ulaşmıştır. Artık bundan sonra insanlığın gidebileceği başka bir merhale kalmamıştır. Hegel’deki tarihin sonu tezi ile ekonomi politikteki sermayenin kalıcı olduğu tezi örtüşür. Marks bu nedenle, “Hegel’in bakış açısı, modern ekonomi politiğin bakış açısıdır” der. (K. Marks, 1844 Ekonomi ve Felsefe Elyazmaları, İng., s. 141.)

    Hegel’in muhteşem keşfi

    “Dia” eski Yunanca bir ön ektir. Eklendiği kelimeye kazandırdığı anlamlardan biri, karşılıklı olma hâlidir. Örneğin “dia-lógos”, yani diyalog, karşılıklı konuşma demektir. “Dia-lektikos”, yani diyalektik ise karşılıklı konuşma mantığını izleyen anlamına gelir.

    Diyalektik, karşılıklı konuşma yoluyla akıl yürütme yöntemi, farklı fikirleri karşılıklı tartıştırarak doğruya ilerleme yöntemi, gerçekliğin çeşitli yönlerini analiz ederek daha derine nüfuz etme yöntemi olarak kavramlaştırılmıştır.

    Marks diyalektik yöntemi, evet, Hegel’den almıştır. Ama bu nasıl bir almaydı, Marks’ın diyalektikten anladığı neydi? Marks’tan okuyalım:

    “Benim diyalektik yöntemim, Hegelci yöntemden yalnızca farklı değil, fakat onun tam karşıtıdır. Hegel’e göre insan beyninin yaşam süreci, yani düşünme süreci -ki Hegel bunu ‘Fikir’ adı altında bağımsız bir özneye bile dönüştürür- gerçek dünyanın yaratıcısıdır. Gerçek dünya, ‘Fikir’in sadece dışsal ve görüngüsel biçimidir. Bana göre ise durum tersinedir. Fikir, maddi dünyanın insan zihnine yansımasından ve düşünce biçimlerine dönüşmesinden başka bir şey değildir.

    “Hegel diyalektiğinin mistik yönünü, otuz yıl kadar önce, henüz daha moda olduğu bir sırada eleştirmiştim. … Diyalektiğin Hegel’in elinde mistikleşmiş olması, diyalektiğin genel işleyiş biçimini ilk kez Hegel’in kapsamlı ve bilinçli bir tarzda sunduğu gerçeğini örtemez. Hegel’de diyalektik baş aşağı duruyor. Mistik kabuğun içindeki akla uygun özü keşfetmek istiyorsanız, diyalektiğin tekrar ayakları üstünde doğrultulması gerekir.

    “Mistikleştirilmiş biçimi ile diyalektik, şeylerin mevcut durumunu yüceltip göklere çıkarıyor gibi göründüğünden Almanya’da moda olmuştu. Oysa akla uygun biçimiyle diyalektik, burjuvazi ve onun doktriner profesörleri için bir rezalettir ve tiksinti vericidir. Çünkü diyalektik, bir yandan şeylerin mevcut durumunu pozitifinden tanıyıp kavrar, bir yandan da bu durumun inkârını ve kaçınılmaz çöküşünü içinde barındırır. Çünkü diyalektik, tarihsel olarak gelişmiş her toplumsal biçimi akışkan bir hareket içinde görür. Bu nedenle onun (tarihsel olarak – YZ) geçici doğasını, onun anlık varlığından daha az olmamak üzere hesaba katar. Çünkü hiçbir şeyin dayatılmasına izin vermez, özünde eleştirel ve devrimcidir.” (K. Marks, “Almanca İkinci Baskıya Sonsöz”, 24 Ocak 1873, Kapital, İng., c. 1, s. 29.)

    Hegel’e kadar tarih üstüne kafa yoranlar, tarihin akışını insanın dışındaki doğa olaylarına, doğa üstü güçlere, takdir-i ilâhiye, liderlerin aklına esene, savaş talihine vb. bağlıyorlardı. Hegel’e kadar tarih, kopuk kopuk olaylar dizisi olarak anlatılıyordu. Ama Hegel, geliştirdiği diyalektikle tarihe bütünsellik içinde bakılabileceğini gösterdi.

    Hegel’e göre insanın özü “Fikir” ya da “Mutlak Fikir” idi. Hegel, fikirlerin tarihsel gelişim hareketini bütünsel bir çerçeveye oturttu. Hegel’e göre tarihte ortaya çıkan her fikir, Mutlak Fikir’e doğru giden yolda bir aşamaydı. Yani her fikir, Mutlak Fikir’i adım adım gerçekleyen bütünsel sürecin bir parçasıydı.

    Hegel, bu tespitten hareketle, eleştiri kavramına şöyle bir yorum getirdi: Her fikir, Mutlak Fikir’i adım adım hayata geçiren bütünsel sürecin bir aşamasını ifade ettiğine göre, göreceli olarak doğrudur. O hâlde, eleştirilen her argümandaki göreceli doğruyu yakalamak ve buradan hareketle Mutlak Fikir’e doğru ilerlemek gerekir.

    Hegel’e göre insan, kendi zihinsel yaratıcı gücünü faaliyette bulunarak “dışarıya çıkarır”, yani nesnelleştirirdi. İnsan fikrini nesnelleştirdikçe, yani hayata geçirdikçe maddi yaşamı dönüştürmekte, böylece toplum ve doğayı gitgide insanın bir yapıtı hâline getirmekteydi. Bu muhteşem bir keşifti. Ancak Hegel, keşfinin mantıksal sonuçlarına doğru ilerleyemedi. Çünkü Hegel’in geliştirdiği diyalektik, “şeylerin mevcut durumunu”na, yani tarihsel gelişmenin ulaştığı mevcut aşama olan sermaye düzenine takılıp kalmıştı. Hegel diyalektiği, şeylerin mevcut durumunu, yani sermaye düzenini inkâr eden bir unsur içermediği için muhafazakârdı.

    Hegel, insan faaliyetini Mutlak Fikir dediği gerçek üstü bir gücün türevi olarak görüyordu. Bu mistik anlayışa göre, insan faaliyeti üzerinden maddi dünyayı yaratmakta olan aslında Mutlak Fikir idi.

    Marks, insanı gerçek üstü bir gücün, yani Mutlak Fikir’in vesilesi derekesine düşüren bu mistik kurguyu reddetti. Marks’a göre fikir, maddi gerçekliğin insan zihnine yansıyarak düşünce biçimlerine dönüşmesinden başka bir şey değildi.

    Hegel’in mistik anlatımı ayıklanınca, mistik kabuğun içindeki akla uygun öz mantıksal sonuçlarıyla birlikte şöyle özetlenebilir:

    İnsan tarihsel süreç içinde kendi faaliyetiyle hem kendisini hem de parçası olduğu nesnel dünyayı yaratagelmektedir. İnsan faaliyeti tarihsel bir akış içinde kendi kendini açımlamakta olduğuna göre, faaliyetin mevcut hâli kalıcı olamaz. Yani Hegel’in ve ekonomi politikçilerin dediği gibi, insanlık nihai durumuna gelmiş değildir. O hâlde insan, şimdiye kadar nasıl kendi faaliyetiyle kendi tarihini yaratagelmiş ise, bundan sonra da yine kendi faaliyetiyle mevcut durumu değiştirebilir ve yeni bir dünya kurabilir. Çünkü insan, kendi öznel faaliyetiyle hem kendi insan doğasını hem de nesnel doğayı dönüştürebilen muhteşem bir öznelliktir.

    Feuerbach’ta insan faaliyeti yok

    Feuerbach’a göre, nesnel dünya insandan önce ve insandan bağımsız olarak vardır. Düşünen özne nesnel dünyanın bir parçası olarak sonradan doğmuştur. Düşünen özne ile içinden yükseldiği nesnel dünya artık birbirlerinden ebediyen ayrılmış alanlarda hareket ederler.

    Marks’a göre, insan ile doğa, insanın emek faaaliyeti sayesinde karşılıklı etkileşim içindedir. İnsanın binlerce yıldır süregelen faaliyeti, insanın kendisini ve içinde bulunduğu nesnel dünyayı dönüştürmektedir. Bugünkü insan ve bugünkü nesnel doğa, bundan yüz yıl önceki insan ve yüz yıl önceki doğa değildir.

    Nesnel dünya gitgide insan faaliyetinin bir ürünü hâline gelmektedir. Örneğin kiraz ağacı, bir insan faaliyeti olan ticaret marifetiyle Avrupa’ya getirilmiş ve böylece oradaki nesnel doğa değiştirilmiştir. Feuerbach, insan ile nesnel dünyayı birbirinden kopardığı için, nesnel gerçekliğe müdahale edegelen öznel insan faaliyetiyle dünyanın değişmekte olduğunu görmemektedir:

    “Feuerbach çevresindeki duyularla algılanan dünyanın ezelden beri hiç değişmeden kalmış olmadığını görmez. Feuerbach çevresindeki duyularla algılanan dünyanın, sanayi ve toplumun ürünü olduğunu ve aslında tarihsel bir ürün anlamında, peş peşe gelen kuşakların faaliyetinin sonucu olduğunu görmez. Her kuşak kendinden önceki kuşağın omuzları üstünde yükselir. Her kuşak kendinden önceki kuşağın sanayii ve ilişkisini geliştirir, değişen ihtiyaçlara göre kendinden öncekinin toplumsal sistemini değiştirir. … Herkes bilir ki, kiraz ağacı, hemen hemen bütün meyve ağaçları gibi, bizim coğrafyamıza sadece birkaç yüzyıl önce ticaret tarafından nakledilmiştir. Belirli bir toplumun belirli bir çağdaki bu eylemi sayesindedir ki, kiraz ağacı Feuerbach için ‘duyularla algılanan kesinlik’ hâline gelmiştir.” (K. Marks, F. Engels, “Alman İdeolojisi”, 1845-1846, Marks-Engels Seçme Eserler, İng., c. 1, s. 28.)

    Marks’a göre “şimdiye kadarki” materyalizmin temel kusuru, nesnel dünyaya karşı pasif tutumuydu. Mevcut materyalizm, öznel insan faaliyetinin nesnel dünyayı ve insanı değiştirmekte olduğunu idrak edemiyordu.

    Feuerbach nesnel denince yalnızca duyularla algılanan fizik maddenin nesnelliğini anlıyordu. Oysa öznel insan faaliyeti de nesneldi. Öznel insan faaliyeti doğayı etkileyerek doğayı dönüştürünce nesnel dünyanın içine katılmış, bu anlamda nesne hâline gelmiş oluyordu.

    Dahası, insan faaliyeti yalnızca nesnel doğayı değil, fakat aynı zamanda toplumsal ilişkileri, yani insanın kendisini de değiştirmekteydi. O hâlde şeyler, nesneler, toplumsal ilişkiler, insanın kendisi, zihni, duyguları, düşünceleri, öznel insan faaliyetinin etkisiyle dönüşegelen gerçeklik olarak kavranmalıydı:

    “1. Feuerbach’inki de dâhil olmak üzere şimdiye kadarki bütün materyalizmin baş kusuru şudur: Şimdiye kadarki bütün materyalizm şeyi, gerçekliği, duyularla algılanan dünyayı, somut insan faaliyeti olarak değil, pratik olarak değil, öznel olarak (insanın öznel faaliyeti olarak – YZ) değil, fakat sadece nesne biçiminde ya da sadece seyredurarak düşünceye dalma biçiminde kavramıştır. Bunun içindir ki aktif yan, materyalizmin aksine, idealizm tarafından geliştirildi. Ama yalnızca soyut olarak geliştirildi. Çünkü idealizm reel faaliyeti, somut faaliyeti, bu biçimiyle tabii ki tanımaz. Feuerbach düşünce nesnelerinden gerçekten farklı, duyularla algılanabilir nesneler istiyor. Ama insan faaliyetinin (öznel insan faaliyetinin – YZ) ta kendisinin nesnel faaliyet olduğunu anlamıyor. Bundan ötürü, Hıristiyanlığın Özü’nde, teorik tutumu tek sahici insan tutumu olarak kabul ediyor, pratik ise pratiğin yalnızca kirli ve Yahudice görünümüyle kavranıp sabitleştiriliyor. O hâlde Feuerbach ‘devrimci’ faaliyetin, ‘pratik-eleştirel’ faaliyetin önemini kavramıyor.” (K. Marks, “Feuerbach Üzerine Tezler”, 1845, MESE, İng., c. 1, s. 13.)

    Feuerbach, idealistler gibi, “düşünce nesneleri” ile uğraşma uçukluğuna düşmüyor, bir materyalist olarak “düşünce nesnelerinden gerçekten farklı, duyularla algılanabilir nesneler istiyor”du. Ancak Feuerbach, “duyularla algılanabilir nesne”yi sadece mevcut nesnel gerçeklikle sınırladığı için, öznel insan faaliyetinin duyularla algılanabilir dünyayı değiştireduran nesnel bir faaliyet olduğunu anlamıyordu.

    Şimdiye kadarki materyalizm, “aktif yan”ı, yani insanın öznelliğini işlememiştir. O yüzden, şimdiye kadarki materyalizmin eksik bıraktığı bu yönü geliştirmek idealizme kalmıştır. Ancak idealizm, insanın öznel faaliyetini reel, somut faaliyet olarak görmediği için, aktif yanı yalnızca soyut olarak geliştirmiştir.

    Feuerbach’a göre insan ile nesnel doğa arasındaki ilişki, zihinsel uğraş sonucu elde edilen bilgi aracılığıyla kurulur. Feuerbach, onun için, “teorik tutumu tek sahici insan tutumu olarak” kabul eder. Feuerbach’a göre düşünce maddenin ancak pasif bir yansıması olabilir. Nesnel dünyanın doğru bilgisine ulaşmak için, verili gerçekliği seyredurup düşünceye dalarak, onu olduğu gibi zihinde modellemek gerekir. İnsan, böylece elde ettiği doğru bilgi ışığında, kendisini verili gerçeklik içinde konumlandırmalıdır.

    Marks’a göre insan yalnızca düşünen özne değil, fakat aynı zamanda faaliyette bulunan öznedir. İnsan ile doğa arasındaki ilişki bilgi aracılığıyla değil, fakat insan faaliyeti aracılığıyla kurulur. Düşünce, insan faaliyetinin zihne akışı olarak belirir. Bilgi, doğayla fiili etkileşimi sağlayan insan faaliyetinin bir veçhesidir.

    Marks’a göre Feuerbach materyalizmi, pozitif bilimler, sosyolojik yaklaşımlar, hepsi özne – nesne düalizmine dayanır. Özne – nesne düalizmi odur ki, düşünen özne, üstünde düşündüğü nesneye ona bulaşmayacak belli bir mesafeden bakmalıdır. Nesnel duruş, dış gözlem, deney ve ölçüm, bilgi edinmede esastır. Oysa, nesnel olduğunu iddia eden bu bakış, öznelliği dışarıda bırakamaz. Nesnel dünyadan duyularla algılananlar, son tahlilde duyusal ve zihinsel bir işlemden geçirilerek yorumlanır. Yorumlama, kişinin bireysel yaşam hikâyesini, değer yargılarını, duygularını, dünyaya bakışını, kısacası öznelliğini içinde barındırır.

    Marks, insan ile nesnel dünya arasında pasifçe seyredurarak yorumlama ilişkisi olduğu tezini ve bu ilişkiyi esas alan bilimci yaklaşımı reddetti. Çünkü insanın algılama ve düşünmesi, nesneden özneye doğru akışın ima ettiği edilgenlikte oluşmazdı. Algılama ve düşünme, nesneden özneye doğru akışın yanı sıra, özneden nesneye doğru akışı da içerecek şekilde, insanın nesnel dünyayı ve kendisini dönüştürücü faaliyetiyle iç içe gelişirdi. O hâlde insan, gerçekliği, uzaktan seyredurup yorumlayarak değil, fakat onunla fiili etkileşim içine girerek, gerçekliğe ve dolayısıyla kendisine aktif müdahalede bulunarak kavrayabilirdi. İnsanın kendisi ve içinde yaşadığı gerçeklik üstüne bilinci, hem nesnel dünyayı hem de kendi duyusal ve zihinsel dünyasını değiştirici faaliyeti geliştiği ölçüde gelişirdi.

    Feuerbach materyalizmi, öznel insan faaliyetinin dünyayı dönüştürücülüğünü idrak edemediği için, “‘devrimci’ faaliyetin, ‘pratik-eleştirel’ faaliyetin önemini” kavrayamamıştı.

    İnsanı emek yaratır

    Doğanın dışında insan diye bir varlık yoktur. İnsan doğanın canlı bir parçasıdır. İnsan, yaşayan bir doğa parçası olarak, organik varlığını sürdürme ihtiyacındadır. İnsanın yaşam ihtiyaçlarını karşılamasının araçları nesnel doğanın içindedir. O hâlde insan doğa ile alışverişe girmek zorundadır:

    “İnsan doğa sayesinde yaşar. Bu demektir ki, doğa insanın (inorganik – YZ) bedenidir. İnsanın ölmemek için bu beden ile sürekli bir alışveriş içinde olması gerekir. İnsanın fiziksel ve ruhsal yaşamının doğayla ilişkili olması, sadece, doğanın kendi kendiyle bağlantılı olduğu anlamına gelir. Çünkü insan doğanın bir parçasıdır.” (K. Marks, 1844 Ekonomi ve Felsefe Elyazmaları, İng., s. 72-73.)

    Canlı bir doğa parçası olmak insan olmaya yetmez. İnsanın dışında hayvanlar gibi başka canlılar da vardır. O hâlde, insanı öteki canlı doğa parçalarından ayıran, insana özgü niteliklerin olması gerekir. İnsanı insan kılan nitelikler, insan denen canlının nesnel doğa ile alışverişinde ortaya çıkıp gelişir.

    İdealist felsefe, insan ile doğa ilişkisini insan – doğa düalizmi olarak görür. Bu yaklaşım insanı doğanın dışına çıkarır. Kaba materyalizme göre, insan ile doğanın dolayımsız birliği vardır. Bu anlayış da insanı doğa içinde eriyip giden herhangi bir canlı varlık derekesine düşürür. O zaman özne ile nesne birbiri içinde kaybolur. İnsan bilinci, insan faaliyeti, sıradan doğa süreçlerine indirgenir.

    Marks’a göre, özne ile nesne birbirinden farklıdır ama diyalektik bir birlik içindedir. İnsan ile doğanın diyalektik birliğini emek dolayımı sağlar. İnsan ile doğa arasındaki alışveriş, insanın doğayla karşılıklı etkileşimi, emek dolayımı sayesinde gerçekleşir.

    Dolayım, bir olgu ile öteki olgular arasındaki aracı süreç demektir. Bir olgunun nitelikleri, öteki olgularla karşılıklı etkileşiminde kendini gösterir. İnsan emeği, insan ile doğa alışverişine aracılık eden süreçtir. İnsanın nitelikleri, yani insani öz, insanın doğayla etkileşimini sağlayan emek süreci içinde gelişir.

    Hayvanın biyolojik yaşam faaliyetinin dışında başka bir yaşam faaliyeti yoktur. Hayvanın yaşam faaliyeti ile biyolojik yaşam süreçleri örtüşür. Bu anlamda hayvan, yalnızca kendi biyolojik yaşam faaliyetinden ibarettir. Hayvan doğanın bilinçsiz canlı parçasıdır.

    İnsanın yaşam faaliyeti ise insanın biyolojik yaşam faaliyetinden ibaret değildir. İnsanın yaşam faaliyeti, insanın biyolojik yaşam faaliyetinin yanı sıra, o temelde yükselen bilinçli yaşam faaliyetini de içerir. Eğer biyolojik yaşam faaliyetinin yanı sıra bilinçli yaşam faaliyeti olmasaydı, hayvanlar âleminin dışında insan diye bir canlı türü olmazdı. İnsan türünü hayvanlar âleminden ayıran, insanın bilinçli bir canlı varlık oluşudur.

    İnsan, tıpkı hayvanlar gibi, yaşamını sürdürmek için doğayla boğuşur. Emek harcayarak doğadan geçim araçları temin eder. İnsan emeğini hayvan emeğinden ayıran esas unsur, insan emeğinin bilinçli oluşudur. İnsan, yapmakta olduğu işin gelişimiyle devamlı alışveriş içinde, devamlı değerlendirme, karar alma ve yeniden değerlendirme süreci içindedir.

    İnsan, hayvandan farklı olarak, önce zihninde ne yapacağını ve nasıl yapacağını plânlar. Daha sonra, zihninde tasarladığını hayata geçirir. Yani zihninde öznel olarak geliştirdiği tasarımı, emek süreci içinde nesnel hâle getirir. İnsan, zihnindeki öznel tasarımı nesnelleştirirken, ortaya çıkmakta olan ürün ile zihnindeki tasarımı sürekli karşılaştırır. Bu süreç içinde ihtiyacının yeni yönlerini keşfeder, zihnindeki modeli geliştirir. İnsan, emek süreci içinde dış dünyayı değiştirirken, aynı zamanda dış dünyayı değiştirme yeteneklerini, yani kendisini de geliştirir:

    “Emek, her şeyden önce, hem insanın hem de doğanın katıldığı bir süreçtir. Bu süreçte insan, kendisi ile doğa arasındaki maddi reaksiyonları kendi iradesiyle başlatır, düzenler ve denetler. İnsan, kendi ihtiyaçlarına uyarlanmış biçimdeki doğa ürünlerini kendine mal etmek için kollarını, bacaklarını, kafasını ve ellerini, yani vücudunun doğal güçlerini harekete geçirerek, doğa güçlerinden birisi olarak doğanın karşısına geçer. Dış dünya üzerinde bu şekilde etki yapıp onu değiştirerek, aynı zamanda kendi doğasını da değiştirir. Uyuklamakta olan güçlerini geliştirir ve bunları dilediği gibi hareket etmeye zorlar. … Örümcek dokumacıya benzer bir şekilde işini görür. Arı da pek çok mimarı utandıracak şekilde peteğini yapar. Ne var ki, en kötü mimarı en iyi arıdan şu ayırır: Mimar, yapısını fiilen inşa etmeden önce, onu zihninde tasarlar. Her emek sürecinin sonunda, daha iş başlamadan önce emekçinin zihninde var olan bir sonuç elde ederiz.” (K. Marks, Kapital, 1867, İng., c. 1, s. 173-174.)

    İnsan doğanın bir parçası olarak doğanın içindedir. Ama doğa içinde erimiş ve ondan farksız bir doğa parçası değildir. İnsan düşünen, yani öznel bir varlıktır. İnsan bilinçli faaliyetiyle bir yandan doğayı insanileştirerek doğayla birleşirken, öte yandan da kendi insani özünü adım adım geliştirerek doğadan farklılaşır.

    İnsanın nesnel doğa üstünde emek harcayarak doğayı kendi ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde dönüştürmesi, doğayı insanileştirmesi demektir. İnsan nesnel doğayı dönüştürürken, aynı zamanda kendi insani niteliklerini, yani insani özünü geliştirir. İnsan ihtiyaçları gelişip çeşitlendikçe, emeğin yaratıcı yetenekleri arttıkça, insani nitelikler de gelişir. İnsanın insani niteliklerinin artması, insanın doğadan farklılaşması demektir.

    Örümcek ya da arının yaptığı iş, sürekli olarak kendini tekrarlayan basit bir döngüsel hareketten ibarettir. Bu nedenle, hayvanlar âleminin bir tarihi yoktur ama insan faaliyetinin bir tarihi vardır. İnsanın üretici güçlerini sürekli geliştirmesi, aynı zamanda toplumsal ilişkilerini de sürekli değiştirmesi demektir. İnsan – doğa alışverişinin ve bu temelde insan – insan ilişkilerinin, yani insan faaliyetinin sürekli gelişme hâlinde olmasından ötürü, insan toplumu tarihsel bir hareket hâlinde görünür.

    İnsan olmaya geldik

    İnsan olmak ne demektir? Tarihin herhangi bir noktasında insani öz mükemmelen tanımlanabilir mi?

    İnsanın ne olduğu, insan ile doğa alışverişini sağlayan emek faaliyetinde ortaya çıkar. İnsan emek faaliyeti içinde yaratıcı kudretini geliştirerek kendisini inşa eder. Bu anlamda, insani öz, yerden aldığı taşı bir dal parçasına bağlayarak ilk baltayı yapmayı akleden, böylece doğayla alışverişin dar sınırlarına meydan okuyan prehistorik insanda mayalanmaya başlamıştır.

    İnsan emek süreci içinde bir yandan doğayı kendi ihtiyaçlarına göre dönüştürerek doğayı insanileştirir, bir yandan da yeni yeni insani nitelikler edinerek, yani insani özünü adım adım geliştirerek kendisini yaratır. Tarih insanın kendi kendini yaratma ve doğayı dönüştürme faaliyetidir:

    “Dünya tarihi denen şeyin tamamı, insanın insan emeği tarafından yaratılmasından, doğanın insana göre oluşturulmasından başka bir şey değildir.” (K. Marks, 1844 Ekonomi ve Felsefe Elyazmaları, İng., s. 107.)

    İnsan faaliyeti insana ait nitelikleri, yani bilinci, aklı, zekâyı, yaratıcılığı, amaçlılığı içinde barındırır. İnsan öznelliğinin insan faaliyetinde dışa vurması, insanı doğadaki öteki canlılardan ayırır:

    “Arı da pek çok mimarı utandıracak şekilde peteğini yapar. Ne var ki, en kötü mimarı en iyi arıdan şu ayırır: Mimar, yapısını fiilen inşa etmeden önce, onu zihninde tasarlar. Her emek sürecinin sonunda, daha iş başlamadan önce emekçinin zihninde var olan bir sonuç elde ederiz.”

    İnsan faaliyeti binlerce yıldır kendini biteviye tekrarlayan arının faaliyetinden farklıdır. İnsan, ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik faaliyet içinde, verili doğada bulunmayan yeni yeni nesneler yaratır. İnsanın yeni bir şey yaratmadan önce onu zihninde tasarlaması, insan faaliyetini yaratıcı, bilinçli, amaçlı kılar. İnsanın öznel faaliyetiyle değiştirilmekte olan doğa, böylece gitgide insanın yapıtı, yani insan doğasının nesnelleşmesi olarak görünür.

    İnsanın bilinçli faaliyetinin amacı insana ait nitelikleri nesnelleştirmektir. İnsan, insana ait nitelikleri nesnelleştirdikçe, kendi yarattığı dünyada kendisini görür. Eğer insan zihni mevcut gerçekliği pasifçe algılamakla yetinseydi, insana ait niteliklerin gelişmesi, gelişen insani niteliklerin nesnelleşmesi, böylece insanın ve doğanın dönüşegelmesi, yani insanlık tarihi olmazdı.

    İlk insanların genetik kara kutusunda, gelecek her bir kuşağın ne yönde faaliyet göstereceği kaydedilmiş değildi. İlk insanların genetik şifrelerinde, önceden belirlenmiş bir ilâhi tetiklenme silsilesini takiben, kendini aşama aşama ortaya koyacak bir insani öz tasarımı yoktu. Eğer insan önceden belirlenmiş bir metafizik özü kendi bağrında geliştirmeye programlanmış olsaydı, bilincin, yani bilinçli insan faaliyetinin hiçbir rolü olmazdı.

    İnsan, tarih boyunca içine hapsolduğu insana aykırı toplumsal ilişkilerle boğuşa boğuşa kendisini aramaktadır. İnsan, mücadele tarihi içinde kendisinden çağlayarak kendi özgür doğasını yaratmaktadır. Tarihin derinliklerinden süzülüp günümüze ulaşan sezisel akıl, “insan olmaya geldik” diye bu gerçeği haykırmaktadır.

    İnsan zihni, yani insanın duygu ve düşünceleri, tarihsel hareket içinde insan faaliyeti tarafından yaratılmaktadır. Kurulu düzeni sürdürmeye yönelik faaliyetler muhafazakâr fikirleri, mevcut durumu değiştirmeye yönelik mücadeleler de yaratıcı, devrimci fikirleri üretmektedir.

    Büyük insanlığın spekülatif fikirleri, tarih boyunca ezoterik-batıni bilgiler olarak, “sapkın” dinsel yorumlar olarak, ütopik sosyalist teoriler olarak sürek sürdürmüştür. Tarih boyunca ortaya çıkan bütün ezoterik-bâtıni akımlar, insana aykırı dünyaya karşı, içsel yolculuk ritüelleri ve toplumsal dayanışma pratikleriyle direnişi örgütlemişlerdir.

    Hallac-ı Mansur’un dinsel karanlığı yırtan “Ene’l-Hak” haykırışı, Alamut Kalesi, Babai isyanları, Hacı Bektaş’lar, Dede Sultan’lar, Şeyh Bedreddin’ler, Pir Sultan’lar, Fransa’da engizisyonun ateşinde yakılan Kathar’lar, Almanya’da papaz Münzer’in ayaklandırdığı köylüler… Bugünkü mücadelenin arkasındaki bu koskoca tarihi bilmek, hissetmek gerekiyor. Bugün Marksizm dediğimiz teori, işte bu koskoca tarihin biriktiregeldiği eleştirel bilgiye dayanıyor.

    Aydınlanmanın sosyolojik teorileri, ekonomi politik, Hegel diyalektiği, Feuerbach materyalizmi, bütün bunlar mevcut insana aykırı gerçekliğin zihinsel uzantılarıdır.

    Ekonomi politik, içinde bulunduğumuz sapkınlık hâlini hiç sorgulamadan, olduğu gibi zihne yansıtır. Mevcut akıl dışı düzeni akla uygunmuş gibi gösteren açıklamalar yapmaya çalışır. “Şeylerin mevcut durumunu” yücelten Hegel diyalektiği de aynısını yapar, tersine dönmüş dünyayı insanlara düz gösterecek argümanlar bulmaya çalışır. Feuerbach materyalizmi de mevcut sapkın faaliyeti pasifçe seyredurarak yorumlamakla yetinir.

    Marks’ın geliştirdiği eleştirel teori ise insana aykırı gerçekliği insana yaraşır bir gerçekliğe dönüştürme mücadelesinin zihne akışı olarak doğmuştur. Marks’ın eleştirel teorisi, mevcut lanetli gerçeklik içinde kayboluşu reddeden mücadelenin yaratıcılıkla okunmasından doğmuştur.

    Marksist eleştiri, bugünkü tersine dönmüş dünyanın eleştirel, devrimci, kurucu mücadelelerle dönüştürülerek insana layık bir dünya yaratılabileceğini iddia eder. Mücadelenin giderek dünya-tarihselleşmesiyle insani özün giderek gelişeceği ve böylece komünal insanlığın kurulabileceği iddiası spekülatiftir, denebilir.

    Şüphesiz ki, komünal doğa tanrısal bir güç tarafından hazır gelişmiş olarak insanlara verilmiş değildir. İnsanların komünal doğası, insana aykırı toplumsal ilişki biçimleri içinde ve o biçimlerin bastırıcı-çarpıtıcı etkileri altında, bizzat insanların eleştirel, devrimci, kurucu mücadeleleriyle yaratılmakta olan doğadır.

    Komünal insanlık düşüncesinin safiyane bir hayal mi, yoksa bu dünyaya ait gerçekleştirilebilir bir hedef mi olduğu, ancak her cephede verilen insan olma mücadeleleriyle toplumsal pratik dönüştürüldüğü ölçüde kanıtlanabilir:

    “2. İnsan düşüncesinin nesnel gerçekliği yansıtıp yansıtamayacağı sorunu, teorik değil, fakat pratik bir sorundur. İnsan, gerçeği, yani düşüncesinin gerçekliğini ve gücünü, bu dünyaya aitliğini pratikte kanıtlamalıdır. Pratikten yalıtılmış bir düşüncenin gerçekliği ya da gerçeksizliği üzerine tartışma, tamamen skolâstik bir tartışmadır.” (K. Marks, “Feuerbach Üzerine Tezler”, 1845, MESE, İng., c. 1, s. 13.)

    Filozoflar, insan ve insanın geleceği üstüne çeşitli düşünceler üretmektedirler. Felsefe, bu düşüncelerin doğruluğunu, yine teori dünyasının içinde argümanların soyut gücüyle kanıtlamaya çalışmaktadır.

    Oysa bir düşüncenin doğru olup olmadığı, yani kendi kendini açımlamakta olan tarihsel hareketi düzgün yansıtıp yansıtmadığı, fikirler dünyasındaki tartışmalarla kanıtlanamaz. Düşüncelerin test edileceği alan, toplumsal pratik alanıdır. İnsan faaliyeti gelişip toplumsal pratiği, maddi yaşamı dönüştürdükçe, insan, “düşüncesinin gerçekliğini ve gücünü, bu dünyaya aitliğini pratikte kanıtlama” imkânına kavuşur.

    Marks felsefeye getirdiği eleştirileri şöyle özetler:

    “11. Filozoflar dünyayı değişik biçimlerde yalnızca yorumlamışlardır; mesele onu değiştirmektir.” (K. Marks, “Feuerbach Üzerine Tezler”, 1845, Alman İdeolojisi, haz. C. J. Arthur, İng., s. 123.)

    İçinde bulunduğumuz tersine dönmüş dünya, paramparça, yanar döner, kırık kırıktır. Sahnede akıl-sır ermez bir kargaşa hüküm sürmektedir. Sahne mistik tüller arkasında durmadan değişmekte, birbirlerine hasım yalıtık bireyler, birbirlerine düşman sınıflar birbirleriyle boğuşmakta, ucube toplumsal yapılar, tuhaf tuhaf şifre-ilişkiler bir görünüp bir kaybolmaktadır.

    “Filozoflar dünyayı”, bu yüzden, “değişik biçimlerde … yorumlamışlardır”. Yorumlayanın sahneye nereden baktığına göre, kırık kırık an’ların hangisinde belirdiğine göre, hangi sınıfsal-kesimsel çıkarı temsil ettiğine göre dünya değişik biçimlerde yorumlanmıştır.

    İnsanı parçalayan işbölümü yüzünden, faaliyetin teorik yanı ile pratik yanı birbirinden ayrıdır. Toplumsal faaliyetin zihinsel yanı, üretim örgütlenmesinden devlet idaresine, sanata, dine, bilime, felsefeye kadar geniş bir alanı kapsar.

    İnsanı parçalayan işbölümünde zihinsel uğraşlar, münferit durumlar hariç, mülk sahibi sınıfların ya da onların geçimini temin ettiği kişilerin işi olmuştur. Felsefe, yığınların değiştirici pratiğinin dışında ve mülk sahipleri çevresinde üretildiği için, mülk sahiplerinin iktidarını olumlayan yabancılaşmış faaliyet yanlısı bir tutum almıştır. Felsefe, içinde üretildiği sınıfsal koşullar gereği, dünyayı değiştirmenin zihinsel argümanlarını sağlamak yerine, mevcut insana aykırı olguları akla uydurmaya çalışmış, yani tersine dönmüş dünyayı yalnızca yorumlamakla yetinmiştir. Bu anlamda, “filozoflar dünyayı … yalnızca yorumlamışlardır”.

    Oysa, tersine dönmüş dünya akla aykırı olduğu için, tersine dönmüş dünyanın akla uygun bir yorumu yapılamaz. Yapılması gereken, tersine dönmüş dünyayı eleştirel, devrimci, kurucu mücadelelerle değiştirerek akla uygun hâle getirmektir. Bu anlamda, mesele dünyayı değiştirmektir.

    Marksistelestiri.net
  • 300 syf.
    ·5/10
    Bu kitap hakkında nasıl bir yorum yapsam bilemiyorum. Kitap beklentilerimden çok çok farklı çıktı. Birçok sayfasında beni şaşırttı.

    İlk olarak söylemek istediğim, bu kitabın Endülüs edebiyatına ilgi duyanlar açısından daha yararlı olacağı. Çünkü kitabın başında ve sonunda hem Endülüs edebiyatı hem de yazar hakkında geniş bilgiler verilmiş. Bu da sayfa sayısını arttırmış.

    Bunun dışında, kitap aşkla ilgili bir araştırma, bilimsel bir çalışma gibi. Anılar, duyulanlar, güvenilir kişilerden aktarılanlar da kanıt olarak gösterilmiş. İslami temellere de dayanılmış, hadislere ve ayetlere yer verilmiş. Ayrıca "aşk" dediğimizde anlaşılan sadece kadın-erkek ilişkisi olarak algılanmamış, sevgiye benzer bir şekilde ifade edilmiş. Bir arkadaşın arkadaşa, dostun dosta olan sevgisinden ve, beni şaşırtan bir şekilde, bir erkeğin başka bir erkeğe olan aşkından bahsedilmiş. En başta, acaba yanlış mı okuyorum dedim. Çünkü yazarın İslam bilgini olduğu belirtiliyor kitapta. Fakat, özellikle 198 inci sayfadaki hikayede, Ebu Abdullah'ın kalbinin, askerler arasındaki genç bir erkeğe çılgınca bağlandığı anlatılıyor. Daha sonrasında, Ebu Abdullah'ın aklı tutkuyla karışık bir insan olmadığı, doğru ve hak yolundan ayrılmadığı, haramları kesinlikle çiğnemediği belirtiliyor. Çağı için zincirleri kıran hatta parçalayan bir yaklaşım olduğunu belirtmek istiyorum..

    Ayrıca, erkeklere böyle yumuşak yaklaşabilirken; kadınlara karşı tavrının ve genel düşüncesinin olumsuz olduğunu, kadının sadece erkek tarafından sevilebilecek bir meta olarak görüldüğünü hissettim. Kitap bu yönüyle beni bazı yerlerde çok rahatsız etti. Bunlarla birlikte ayriyeten, kitap okunması çok zor bir kitap, dilinin ağırlığı ve analitik düzeni sebebiyle..

    Şükürler olsun ki son olarak, kitapla ilgili görüşlerim olumsuz olsa da, İbn-i Hazm'ın şiirleri enfesti. Bu kitabı değil ama şiirlerinin olduğu kitap okunabilir.