Kendini doğanın akıldışı, girift, tuhaf biçimlerine vermek, benliğimizin bu varlıkları yaratan iradeyle uyum içinde olduğu duygusunu uyandırır bizde; bir süre sonra onları kendi fikirlerimiz, kendi eserlerimiz gibi görme hevesine kapılırız; bizimle doğa arasındaki sınırın muğlaklaşıp ortadan kalktığını görür, retinamızdaki imgelerin dışsal izlenimlerden mi yoksa içsel izlenimlerden mi kaynakladığını bilemediğimiz bir ruh haline gireriz. Ne kadar da yaratıcı olduğumuzu, dünyanın mütemadiyen yaratılmasına ruhumuzun da daima katkıda bulunduğunu keşfetmenin bundan daha basit, daha kolay bir yolu yoktur.
Esasında, hem bizde hem de doğada aynı bölünmez tanrısal varlık faaliyet gösterir, öyle ki dış dünya yıkılsaydı bile içimizden biri onu yeniden kurmaya muktedir olurdu, zira dağ ve nehir, ağaç ve yaprak, kök ve çiçek, doğadaki tüm varlıklar içimizde önceden şekillenmiştir, zira özü sonsuzluk olan, özünü bilmesek de çoğu zaman kendini bize sevme gücü ve yaratma gücü olarak hissettiren ruhtur onların kaynağı.
Kadın portakal bahçesinden çıktı. Eteğinde üç güneş gölü, üç ışık harmanı. Gün üç kez geçti gövdesinden. Parmaklarıyla soluk aldırdı ağaçlara. Çocukların yalnızlığıyla açtı köklerini. Ağustos böceklerinden bir sonsuzluk bahçe. Yemenisini üç kez kuruttu dalda. Yorgunluk yüzünde yaprak yaprak gölgeleniyor. En uzun saatinde gün. Bahçe kapısı değil uykunun eşiği. Geçmeden geçiyor. Göğsünde soğumuş bir rüya, bir gece eskisi. Sıcak ekmekler gibi gülümseyen bir adam. Avucundaki kokuyla düzeltti saçlarını. Portakallar dünyaya yürüyor ardından.
Uzak evlere turuncu bir kış hazırlıyor kadın.