• 110 syf.
    ·1 günde·Beğendi·Puan vermedi
    - Ben bu kitaptan sonra kesinlikle aynı ben değilim.

    Hakkında bir sürü yorum, inceleme yapılmış ben yapmasam ne değişecek hatta yapmayacaktım fakat dedim ki Eda kendin için bu kadar mühim olan bir kitabı nasıl es geçeceksin. Camus'un okuduğum ilk kitabı oldu zaten en çok ses getiren eseri de bu imiş. Yapılan incelemelerin çoğunu okudum, kimisi ırkçılıktan dem vurmuş, kimisi din, kimisi aşk vs. vs. Hepsi doğru noktalar, kitap hakkında konuşulması gereken meseleler. Ama şu da var ki Meursault yaşasaydı kendisi için bu kadar yorum yapılmasını yine aynı umursamazlıkla karşılar, gereksiz olduğunu düşünürdü değil mi? :) Camus'un dönemine bakışı nasıldı bilmiyorum, belki diğer eserlerini okuduğumda anlayabilirim ama o dönemdeki Fransa sömürüsünün ağır tehdidi altında olan Cezayir de yaşamak elbette kaleme de yansır hatta o dönemde böylesine dış dünyayla kendisini soyutlamış bi karakter oluşturmak .. bi mecburiyetti belki de yoksa diğer türlü o olaylara katlanmak zordur diye düşünüyoum.

    !!!spoiler!!!

    Eser etkileyici bir cümle ile başlıyor ( artık çok meşhur zaten herkes biliyor ), kahramanın kendi idamını, yalnızlığı azalsın diye çok kişi tarafından izlenmesini umut ettiği cümleyle bitiyor. Zaten kitabın en etkili unsurlarından birisi ilk cümle ki okuyucuyu meraklandırsın bir diğeri ise son cümledir ki kapak kapandığında vay be densin ve bi 5 dk öylece düşündürtsün. Kitap tamamen kahramanın ağzından yazılmış ve kahramanımızın adını bile bilemiyoruz. Kafka'nın eserlerinin etkisi olabilir mi?

    Annesi ölüyor ama o cenaze için gittiği yeri, kişileri ve sütlü kahvesini bir de sigarasını ondan daha çok önemsiyor. Bi an önce evine dönüp uyumak istiyor, karakter adına dikkat ettiğim bir husus da bu oldu ki her fırsatta uyuyor. Bu uyku hali bir kaçış mı yoksa bir hastalık belirtisi mi ( Camus küçük yaşlardan beri hastalıkla cebelleşmiş belki kendisini kahramana yansıtmak istemiştir) bilemiyorum. Maria onun için herhangi bir kadındı, O yanında olduğu için bir önemi vardı A veya B kişisi olsaydı da bir şey değişmeyecekti. Evlilik ve aşkı gereksiz buluyor olursa olur olmazsa olmaz kafasında her şeyde olduğu gibi. Cinayet işliyor fakat bundan hiç pişmanlık duymuyor, öldürme sebebini ise güneşte buluyor. Sorgusu sırasında kendisi hakkında bazen ağır bazen iyimser yargılara varılıyor fakat o hepsine tepkisiz kalıyor, tepki gösterse de bi anlam ifade etmeyeceğini söylüyor. İdama mahkum ediliyor kısa bir süre kurtulmak istiyor fakat sonrasında ha şimdi ha 20 yıl sonra zaten öleceğini söyleyerek bunun çokta önemli olmadığını söylüyor. 3 defa rahip ile görüşmeyi reddediyor fakat rahip peşini bırakmıyor. Meursault ısrarla inanmadığını söylese de Rahip onu bile çıldırtacak dereceye getirene kadar zorluyor. Bu olaylar silsilesi böyle uzar gider, kısa bir roman fakat süsten uzak, sade oluşu tamamen olaylardan ibaret olmayı zorunlu kılmış. Kısacası her şeye ve herkese YABANCI bu kişi beni birçok noktada düşündürttü ve düşündürtmeye devam ediyor. Öylece bitti diye kaldırıp rafa koyacağım bir kitapta değil eminim ki 2. 3. tekrarı olacak belki o zaman kitaba çok daha farklı bi bakış açısıyla bakacağım. O vakit incelememi de güncellerim. Şimdilik bu böyle dursun köşede ve sen bunu okuyan kişi buraya kadar geldiğin için teşekkür ederim. Kitabı okumadıysan mutlaka oku sana çok şey katacağına emin ol, okuduysan da diğer Camus kitaplarında veyahut başkalarında görüşmek üzere...:)
  • 824 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Dün elantris incelemesi yapınca yazarın diğer kitabından devam edeyim dedim. Aslında Kitabı yaklaşık bir yıl önce okumuştum. İnceleme girmek için hatırlama amaçlı coppermind da gezindim biraz.

    Brandon Sanderson'ın diğer kitaplarıyla karşılaştırınca burada aşmış olduğunu görüyoruz. Belki de cosmere evreninin en iyi kitabı olabilir. Bazılarını daha okuma fırsatım olmadı maalesef.

    İncelemeye karakter üzerinden gitmek istediğim için bundan sonrası spoiler olacak.

    Birçok okur Shallan'ı beğenmemiş ama en ilgi çekici bölümler onun diyebilirim. Özellikle Jasnah'ın zekasını ve Shallan'ın ilk Shadesmar yolculuğunda kendini kesmesi (burada ruh mu döküyordu hatırlayamadığım için tam emin değilim.)

    Kaladin'in kardeşini kaybetmesi üzerine başka bir genç adam da kardeşini görüp onu korumaya çalışması gerçekten güzeldi. Ama Kaladin'in hikayesinin biraz uzadığını söyleyebilirim. Kölelerle arkadaş olmaya çalıştığı kısımların biraz uzadığını düşünüyorum. Tek sıkıldığım yerler bu kısımlardı.

    Dalinar ise kesinlikle kitaptaki en özgün karakter olabilir. Kardeşinin yokluğu onu çok yaralamış gibi duruyor ama diğer kitapları okumadığım için bilmiyorum. Bir de Sadeas'ın ihaneti var ki tahmin etmek epey zordu hem de ikisinin anlaşmaya başladıklarını görünce böyle bir ihtimal vermemiştim.

    Serideki en sevdiğim karakter ise Szeth. İnsanları öldürürken ağlayan bir karaktere sahip ve karakter gelişimi en çok değişecek o gibi duruyor. Kaladin ile birlikte.

    Kısaca kitap gerçekten güzel ama bir yüz sayfa daha kısa olsa daha iyi olabilirmiş tek negatif tarafı bu kendim açımdan.
  • 431 syf.
    ·2 günde·9/10
    ***SPOILER İÇERİR***
    Canan Tan'dan imzalı ilk kitabımdır Piraye. Ortaokuldayken severek okumuştum. Bağımsızlığına düşkün, modern bir çevrede büyümüş Piraye'nin normalde hiç de beğenmeyeceği bir tip olan Haşim'le evlenip onun memleketi Diyarbakır'a yerleşmesi, orada hiç alışık olmadığı bir düzende yaşamaya başlaması ve başından geçen birtakım olaylar... Bence biraz değişik bir ilişkileri vardı. Yani Haşim'in Piraye'yi sevdiğini anlayabiliyoruz ama Piraye'den hala emin değilim. Gerçi sonrasındaki kuma vakası yaşandığında Haşim'i bulsam bir kaşık suda boğabilirdim. Tamam gelenekler, töreler onu da zor durumda bırakmış olabilir ama yapmak zorunda mıydı gerçekten? Piraye'ye kızdığım noktalardan biri ise o kadar olayın üstüne halihazırda son derece kızgın ve kırgınken bir anlık gafletle(!) ikinci bir çocuk yapmaları. Aşk her şeyi affeder mi? Bence hayır. Günümüz yerli dizileriyle çok çok benzeyen bir konusu var. Tabi sonu biraz farklı. Yine de yazarın okuduğum diğer birkaç kitabından daha güzel olduğunu düşünüyorum. Puanımı da okuduğum zamanki düşünceme göre veriyorum.
  • 360 syf.
    ·2 günde
    Kitabın ilk 150 sayfasını gayet sıkıcı buldum. Okuması zor bir kitap olmadığından sabredilebilir. Yarıdan sonra olay örgüsü sizi içine çekip heyecan kazanmaya başlıyor. Çeviriden ziyade yazarın dili bana çok basit geldi. Yazarın ilk kitabı da değilmiş ama serinin ilk kitabı imiş. Tipik bir sonla bitti; ikinci kitap bundan daha iyi olabilir ama devam edeceğimi sanmıyorum.

    Bilimkurgu yönünden ne denebilir emin değilim. Yeni bir şey yaratılmamış. Ortalama bir uzay filmindeki ifadeler vardı resmen. Salgın ifadesi daha çok zombi teması etrafında dönüyor gibiydi.

    2019 Edgar Ödülü Adayı, En İyi Genç Yetişkin Roman
    Hm eh ancak aday olabilirmiş zaten diyesim var. 6 puanı son kısmındaki sürükleyicik sebebiyle verdim ama ayıla bayıla okuyun diyemem. Bir iki günlük bir kitap zaten ilginizi çektiyse okunabilir.

    Spoiler

    Dylan karakterini okurken kitabı kapatasım geldi. Yazar bariz olarak olay örgüsünü döndürebilmek için bu karaktere yaslanmış. Aldığı kararların başka bir açıklaması yok. Rasyonellikten o kadar uzak ki ben kaptanım beni dinleyin minvalindeki konuşmalarında ağzına çarpasım geliyordu.

    Başta yazılan nottaki 'çocuğa güvenmeyin' kısmı da altını dolduramamış. Kuşku uyandırmak istenmiş fakat güvenmemeyi gerektirecek elle tutulur bir sebep yok.
  • 416 syf.
    ·8 günde·Beğendi·7/10
    Final sanırım Hush Hush serisinin en sevdiğim kitabı oldu ama yine de öyle çok çok sevdiğimi söyleyemeyeceğim. Çünkü mantıksız ve tutarsız yerleri yine vardı ve yazarın kurgusu bazı yerlerde basit kalmıştı. Şöyle açıklayayım. Öncelikle sonu zaten bazı açılardan çok rahat tahmin edilebilirdi ama yine de özellikle son 100-200 sayfayı çok heyecanlı bir şekilde okuduğumu kabul etmeliyim. Bunun dışında serinin ilk kitabında yan karakterlerin en önemlisi olan Vee örneğin, bana yapmacık gelmişti. İkinci kitabında tam alışıp onu sevmeye başlamıştım ki 3 ve 4. kitaplarda yok denecek kadar azdı. Bunun yanında bu kitapta yan karakterlere dair neredeyse hiçbir şey göremedik ve onların cephesinde gelişen olaylar çok hızlı oldu ve geçiştirildi bence. Sonra ilk kitap seriden çok ayrı gibiydi, sanki karakterleri aynıydı ama konusu bambaşkaydı. Diğer kitaplar ise bu kitabın sonuna göre hazırlanmıştı ve çok büyük ve fantastik bir düşmüş melekler-nefiller savaşı ,en azından ona yakın bir şey, bekliyordum ama savaş o kadar basit ve kısa tutuldu ki... Yani kitabın başında beri o kadar önemsiz şeyler varken bu neden böyle oldu anlamadım. Tabi bunların yanında beni oldukça şaşırtan ve oldukça üzen şeyler de oldu ki bunun için yazara kızgın olmakla beraber onu tebrik de ettim çünkü bunu "ondan" beklemiyordum ama bunu yaptı (spoiler olduğu için söylemiyorum) ve bu ne kadar üzülsem de sevdiğim bir şey. Bunlar dışında yazar fantastik ögeleri çok daha iyi kullanabilecekken bence pek kullanmadı. Bazı karakterler unutulup gitti. Bazıları öylesine gelip geçti. Daha ne diyebilirim bilmiyorum. Acaba çok mu ağır eleştirdim emin değilim çünkü gerçekten kötü bir kitap değildi sadece eksikti ve artık bu türlere oldukça aşina olduğum için bana basit geldi. Önceki incelemelerin dediğim gibi belki bu türlere yeni olanlar için daha uygun olabilir diye düşünüyorum...
  • 1025 syf.
    ·11 günde·Beğendi·10/10
    Kimdir bu Karamazov'lar diye soracak olursanız kitabın içinden şöyle bir alıntı ile cevap veririm; "Zaten Karamazovluk şöylece özetlenebilir: Şehvetli, kâr düşkünü ve akıldan sakat insanlar..."
    Peki siz de bir Karamazov olabilir misiniz?
    Hayır mı?
    Emin misiniz?
    Bir daha düşünün bence...

    Karamazov Kardeşler bir bakıma Dostoyevski'nin hayatı boyunca yaşadığı, düşündüğü, gördüğü şeylerin toplamıdır. Kitabın içinde dine, yaşama, felsefeye, aileye, yazarlara dair onlarca şey var.
    Hatta Puşkin için "Kadın bacaklarının şairi" ifadesi yer alıyor :) Tabii burada karakterlerin kendi arasındaki atışmada geçen bir söylem.

    Buradaki 3 kardeş de Dostoyevski'nin birer parçası. İvan iyi tahsilli, okumuş genç, Alyoşa dindar genç, Dmitri de asker, milliyetçi sayılabilecek bir karakter. Babası olan karakter de kendi babasından esinlenmiş. Yani okuyacağınız bu roman kurgu değil gerçeğin ta kendisi.

    Burada ön plana çıkan kadın konusudur. En dindar olan Alyoşa'da bile şehvet düşkünlüğü vardır. Rakitin ile konuşmalarında Rakitin ona "Sen de bir Karamazov'sun; babandan şehvet düşkünlüğünü almışsın, ana tarafından da meczupsun."
    Yani olayların çıkış noktası da, babasının ölümü de bir kadın meselesi yüzünden. Tabii yüzeysel bakarsak böyle. Derinlemesine bakarsak bir aile ve toplum dramı var.
    (Spoiler falan vermedim, zaten roman bu söylemle başlıyor. Kırmızı Pazartesi gibi)

    En etkileyici bölümlerden biri "Büyük Engizisyoncu" bölümü. Başlı başına bir roman konusu zaten bu. Ve üstüne onlarca tez yazılmış, söz söylenmiş ve söylenmeye de devam ediyor. Dinler var oldukça da bu bölüm konuşulacak.
    İsyan bölümü ve bu bölüm Dostoyevski'nin yaşamında her şeyi sorguladığı bölümdür. İvan üzerinden anlatılmaktadır.

    Engizisyoncu ile Tanrı’nın hesaplaşmaları zirvedir.
    Bölümü burada anlatmayayım ama netten araştırıp okuyun mutlaka. Etkisinden uzun zaman çıkamayacaksınız.
    Acaba günümüzde de böyle bir şey olsa kimler ayaklanır, böyle mahkemeler kurardı? Veya şimdi de var mıdır bu mahkemeler, ne dersiniz?
    Ben Öteki kitabından sonra bu kitabı okudum. Bu bölümdeki sorgulamalar da aklıma bu kitabı getirdi. Güzel bir tesadüf oldu benim için. Çünkü nasıl Öteki'de iki taraf varsa, bu bölümde de aynı şekilde iki zıt taraf var ve birbirleriyle çatışıyorlar. Bu bakımdan Öteki'yi okumak faydalı olabilir.

    Dostoyevski okuyanlar zaten biliyor karakterleri nasıl didik didik ettiğini. Bazen oluyor yarattığı karakterlere kızıyoruz. Sonra 10 sayfa ileride öyle bir şey yapıyor ki o kızdığımız karakterlere merhamet ediyoruz. Bu bambaşka bir seviye. İnsanın tüm çelişkilerini hem yazıyor hem de bize yaşatıyor duygularla.

    Aynı şekilde mahkeme bölümünde de savcının ve avukatın anlatımlarında da suçlu sürekli yer değiştiriyor, karar verebilmek oldukça güç.

    “İnsanı anlamak istiyorum. tüm bir hayat boyunca bunu anlamak için çabalamak zorunda kalsam bile bil ki buna değer” diyor Dostoyevski ve bunun içinde yazdıkça yazıyor. O anlamak istiyor be bise anlatıyor, onun sayesinde biz de anlamaya çalışıyoruz. Bence Dostoyevski insanı anlayamadıysa kimse anlayamaz. İnsanı bu denli inceleyebilen başka bir yazar var mıdır bilmiyorum.

    Kitap hakkında bir şeyler yazabileceğimi düşünmüyordum, hoş yine yazabilmiş değilim ama bu kitabı okuyunca tabiri caizse acayip bir şekilde doluyor insan. Bir şekilde bunun dışa vurumu olması gerekiyordu sanırım. Dünden beri yorum yapıp duruyorum :)

    Neyse böylece okuduklarım arasında Sefiller ile beraber baş köşede yerini almış oldu bu roman. Karamazov'lar sizi hiç unutmayacağım. Gerçi unutmama da imkan yok çünkü hepimiz bir şekilde Karamazov'uz :)

    Yalnız bir şey daha belirtmek isterim, kitabın sonuna gelince yarım kalmışlık hissi uyandı bende. Yazar bu kitabı yazdıktan 4 ay sonra hayatını kaybetmiş. Acaba ölmeseydi devamı da gelir miydi? Bence gelirdi, Mitya'nın, İvan'ın, Alyoşa'nın akıbeti ne oldu bilmiyoruz. Belki de biliyoruz, belki de bunu bilinçli yaptı. Çünkü onlar içimizde yaşamaya devam ediyor.
    Sağlıcakla kalın.
  • 516 syf.
    ·11 günde·Beğendi·10/10
    3 Anahtar: Bakır anahtar
    Yeşimtaşı anahtarı
    Kristal anahtar
    Kitap ilk sayfalarda kişiyi gerçek dünyayı görmeye zorluyor. Gerçek dünya hakkındaki acı gerçekleri yüzümüze çarpıyor. Yoksul yaşayan kişilerin ne durumda olduğunu gösteriyor. Sosyal anksiyeteye çok güzel değiniyor. Kitap içindeki bazı betimlemeleri anlamaya bilirsiniz, bazı betimlemeler oldukça karışık. İlk sayfalar oldukça monoton geçerken 100. sayfalardan sonrası oldukça aksiyonlu ve heyecanlı. Spoiler olacağını bilsem bile kitapta deli gibi skorbord arayıp durdum. Oldukça güzel yazılmış ve akıcı bir kitaptı. Kitabın bir çok yerinde heyecanla gelecek sayfalarda neler olacağını düşünüp durdum. Ayrıca tüm kitaplar alemindeki en heyecanlı, müthiş kavga (sanal) bu kitapta olabilir. Daito'nun ölmesine üzülsem de Wade Owen Watts çok iyi bir karakterdi. Art3mis'e kitabın belirli yerlerinde oldukça sinir olmuş ve sövmüş olsam da bazı yerlerde haklı olduğunun farkına vardım.
    2012 Aralık ayında GSS (Girişken Simülasyon Sistemleri) şirketi tarafından çıkan OASIS dünyaca ünlü bir patlamaya sebep oldu ve herkes tarafından bilinen bir oyun simülasyonuna dönüştü. Halliday öldükten sonra kendi oyun simülasyonuna servetini gizledi. 3 anahtar ve 3 kapı olduğunu belirtti. 3. kapıyı açan kişi servetinin varisi olacaktı. Fakat bu hiç de kolay değildi.
    Oldukça zor bilmeceler ve binlerce gezegen vardı. Wade yarışmanın başlangıcından 5 yıl sonra ilk ipucunu çözdü ve ilk kapıyı açtı. Fakat Wade için asıl mücadele şimdi başlamıştı. Bir sürü rakibi vardı. Bunun yanı sıra tüm avcıların rakibi; oyunu değiştirmek isteyen 101 şirketi de başlı başına bir belaydı.
    Wade, Art3mis'e yani rakibine aşık oldu. Bu yüzden yarışmada oldukça geride kaldı. Yine de yarışmayı kazandı, Halliday'in paskalya yumurtasının sahibi, oyunun sahibi ve bir milyarder oldu. Ancak onlarsız bu yarışmayı kazanamayacağını söyleyerek ödülünü Shoto, Aech ve Art3mis'le paylaştı. 101 şirketinin başı Sorrento'yu (adından tam olarak emin değilim) ezip geçtiler. Wade yarışmanın sonunda asıl gerçekliğin de aslında o kadar kötü bir yer olmadığını kabullendi. Bu yolda tüm avatarlarla birlikte 101 şirketiyle savaşa girmiş ve galip gelmişlerdi. Bundan daha önemli bir şey yoktu.