• Giderken biliyordum terkettiğimin terkedenim olduğunu...Gürültü çıkarmadığım,ağlamadığım,
    kapıları çarpmadığım,eşyaları kırmadığım için hissediyordum bu gidişin dönüşü olmadığını. Bazı gitmeler,beceriksizce teşebbüs edilmiş intihar gibidir. Not bırakırsın,anlatırsın,
    ağlarsın... Geride kalanları acıtmaya çalışırsın. Hala bir umudun olduğunu gösterir bu haber veriş, kendini özetleyiş...
    İşte böyle ölemezsin! Bağın varsa gidemezsin...
    Ben not bırakmadım, çıt çıkarmadım giderken. Çıkaracağım tüm seslerin duyulmayacağını anladım. Gitmedim aslında. Kabullendim ve vazgeçtim. Kapıyı kapatırken kolumdan tutan olmadığında bu yaptığım şeyin “terketmek olmadığını” anladım. Terk eden terk edilmiştir. Ardında bırakacağı gürültü sadece başarısız bir intihar girişimidir.
    Yani gitmek bana ait bir eylem gibi görünürken anladım ki giden sendin...
  • "Bir köyü, bir şehri, varılan her yeri terketmek istiyorum. Belki kavuşmanın yolu böyledir”
  • okuyabilir misin yüreğimi... gittiğin günden bu yana saçlarım baya ağardı ama umrumda değil bu ve umduğum ummadığımdan daha fazla ve çileli. ben bu şehri terketmek istemezdim, ayaklar altına alamadım duygularımı ve bende ki sen'i. yaşamak hiç bu kadar çileli olmamıştı. hikaye seni unuttuğum, unutamadığım yarım bıraktıklarımdan daha fazla ve unuttuklarım ise enkaz ve nâr. keşkelerim olsun istemezdim, olmadı işte, yolunu gözler oldum her akşam seher vaktine kadar, geceleri sineme çekip te adını sindiremedim ve kılcal damarlarıma kadar senin zikrini aşıladım da bir tek sen yoksun. iyi miyim, hiç iyi değilim...
  • https://m.youtube.com/watch?v=h49Rvub7KT8

    Bazen Yüreğinin Bir Kere Acımasını Göze Almak Gerek
    Daha Çok Kırmamak Dökmemek İçin

    Terketmek Gerek Hayalleri
    Sevdaya Dahil olmuş Düşleri

    Sessizce Ve Usulca Başladığı Gibi
    Unutmak Gerek Kırmadan Ve Dökmeden

    Acı İle Pişmemiz Lazımdır Belliki
    Daha Yüksek Daha Gür Söz Söylememiz İçin
    Hatta Daha Çok Sevmek Ve Yazmak İçin

    Neyse Sen Git....
    Ben Konuşurum Hayalinle
    Her Zamanki Gibi....

    --Adamın Biri--
  • Afganistan / Pakistan tecrübesi

    Hiç şüphesiz özellikle yakın dönem cihadi hareketler için Afganistan ve Pakistan’da yaşanmış olan bir başka tekfirci cemaat tecrübesi olan, Ebu İsa er-Rifai liderliğindeki Cemaati Müslimin grubu, önemli bir dönüm noktası olmuştur. Zira bu hareket, neredeyse El Kaide ve Taliban’la aynı bölge ve taban üzerinde bir hakimiyet oluşturmuş ve daha sonra tarih sahnesine karışmıştır.

    Ürdün’ün Zerka şehrinde doğan Filistin asıllı Ebu İsa er-Rifai ülkesinde İhvan-ı Müslimin’e katılmış, daha sonra Afganistan’da Sovyetlere karşı başlayan cihad’a katılmış ve orada savaşmıştır. Bu dönemlerde Abdullah Azzam ve Usame bin Ladin gibi isimlerle de tanışan Rifai, savaştan sonra ülkesi Ürdün’e döndüğünde, İhvan-ı Müslimin grubuyla yollarını ayırmıştır. Ürdün’de bulunduğu dönemlerde Makdisi ve Zerkavi’yle de iletişim kuran Rifai, burada cihadi grupların propaganda faaliyetlerini yürütmüştür. Daha sonra yakalanarak hapsedilmiştir. Bir süre hapiste kalıp işkence gören Rifai ve bir grup arkadaşı, hapisten çıktıktan sonra Ürdün’ü terkedip Pakistan’ın Afganistan sınırındaki Peşaver şehrine hicret etmiştir.

    1992 yılı tam da Pakistan/Afganistan bölgesinde ciddi bir boşluğun oluştuğu bir zamana tekabül etmektedir. Zira Afgan grupları birbirlerine girmiş, Abdullah Azzam gibi toparlayıcı bir lider şehid(inşaallah) edilmiş, Usame bin Ladin ise grubuyla birlikte önce ülkesine dönmüş, daha sonra Sudan’a geçmiştir. Yaşanan bu kaos ortamında Rifai ve arkadaşları, Osman Filistini, Ebu Eyyub el-Barkavi gibi Sudanlı bazı isimler bir araya gelip istişarelerde bulunuyordu. Çıkış yolunun müslümanları bir araya getirebilecek bir “liderlik” olduğu, bunun da müslümanları bir araya toplayacak bir “halifeyle” mümkün olduğu kararına varıldı.

    Bu süreçte aralarında bir halife seçmeye karar veren bu grup, aralarında “Kureyşi” bir şecereye sahip birinin olmaması sebebiyle bir kişi üzerinde anlaşamadı. Bu arada Londra’ya gidip kendine daha çok taraftar toplayan Ebu İsa, Peşaver’e tekrar geri döndükten sonra, bu sefer aslında kendisinin “peygamber soyundan geldiğini” keşfetti ve böylece Kureyşi bir şecereyle hilafetini ilan etti. Böylece “Ebu İsa Muhammed Ali bin Ahmed el-Haşimi el Kureyşi”ye Emir’ul Mu’minin olarak biat ettiler. Kendine görev olarak Ahkam-ı Şeriyyeyi uygulayıp, cihad yoluyla Allah’ın adını yüceltmek ve bunu yaymak olarak belirleyen Ebu İsa ve grubu, etraftan biat toplamaya ve müslümanların gruplarına biatının vucubiyetine dair bir çalışma içerisine girdi.

    Ebu İsa’nın grubu pek çok ülkeden destekçi bulmuş olsa da, takipçilerinin büyük bir kısmını Kuzey Afrikalı/Mağribliler oluşturuyordu. Hilafet ilanın ardından diğer gruplardan biat isteyen Cemaati Muslimin grubuyla gerginlikler baş gösterdi ve bazı çatışmalar yaşandı. Özellikle Horasan’daki Arap mucahidlerin kendilerine biat etmesini isteyen grup, El Kaide’den de biat istedi.

    Kendisine biat etmeyenleri halifeye karşı gelmekle suçlayan ve cezalarının ölüm olduğunu ilan eden grup, Afganistan’ın Kunar bölgesinde tutunmaya çalıştı. Bu dönemde çeşitli suç ve iddialara maruz kalan grup, aynı dönemde Afganistan’da yükselen ve halk ve alimlerin desteğini alan Taliban ve lideri Molla Ömer karşısında tutunamayıp Afganistan’ı terketmek zorunda kaldı. Zira halkın ve silahlı grup ve komutanların büyük bir kısmı Taliban’a katılmış, alimlerse ülke çapında topladıkları büyük bir şurayla Molla Ömer’i Emir’ul Mu’minin ilan etmişlerdi. Bu durum karşısında Ebu İsa tutunamayıp bölgeyi terketti.

    İngiltere’ye dönen Ebu İsa, davasını burada sürdürmeye devam etti. Kendisine katılmayan grupları tekfir etmeye başlayan bu cemaat, kaçınılmaz olarak harici bir ideolojiye savruldu. Zaman içerisinde grup marjinalleşip yok olmanın eşiğine geldi. Ebu İsa artık dikkate alınmaz bir isim olmuş, 2006 yılına gelindiğinse İngiltere’de hapse atılmıştır. Ebu İsa’nın grubuna mensup ilginç isimlerden bir tanesi, Ebu Ömer el-Kuveyti’dir. Ebu Ömer el-Kuveyti, IŞİD’in ilanın ardından bu gruba katılmış ve bu grupta Şeri olarak görev almıştır. Son dönemde akıbetine dair farklı iddialar mevcuttur.

    Genel olarak cihad sahalarındaki aşırılıklar

    Afganistan Cihadı’ndan başlayarak yakın dönem cihad sahalarında dönem dönem tekfircilik bazen bireysel düzeyde, bazen grup bazında baş göstermiştir. Yukarıda değindiğimiz Cemaati Müslimin, Afganistan örneğinde yaşanan grup bazında bir yöneliştir. Bunun yanı sıra bireysel düzeyde de mucahid liderler ve alimler, gençlerin aşırı ve aceleci tavırları sebebiyle bir takım tekfirde aşırılıklarla karşılaşmış ve bunların önüne geçmeye çalışmışlardır.

    Bu anlamda Afganistan tecrübesini en iyi anlatan Abdullah Azzam’ın eserleri, bu nevi aceleci ve aşırıya kaçan tekfirci gençlerin hikayeleriyle doludur. Sırf muska takıyor diye bütün Afganları tekfir eden, türbeler var diye cihadı terkeden, ağaçlara çaput bağlayanların kanını helal gören bu nevi aceleci ve ilimden yoksun kişiler, yaşanan mücadeleyi her zaman daha da zorlu hale getirmişlerdir.

    Afganistan tecrübesinin ardından gelişen Bosna cihadı da tekfirde aşırıya kaçan bazı kişiler yüzünde zor anlar yaşamıştır. Yaşadığı tarihsel tecrübe neticesinde İslam’dan bir hayli uzaklaşmış olan Boşnak Halkına yönelik uygulanması gereken tedrici yöntemle ıslah çabasının yerine, bazı kişiler tekfir yoluna giderek oradaki cihadın ifsad edilmesi tehlikesini doğurmuştur.

    Yine Bosna’nın ardından Çeçenistan ve genel anlamda ortaya çıkan Kafkasya cihadı da tekfircilik sorunuyla karşılaşmış ve bu durum Hattab gibi büyük İslam mucahidlerini zor durumda bırakmıştır. Her ne kadar Hattab, Ebu Velid, Kadı Ebu Ömer ve Şamil Basayev gibi mucahid önderlerin tedrici ve tekfirde aşırılıktan uzak yaklaşımlarına rağmen, bazı kişi ve gruplar burada da rahat durmayıp halka karşı sorunlara yol açacak uygulamalara imza atmıştır. Bu zamanla ülkede belli kesimlerin cihaddan uzaklaşmasına sebebiyet vermiştir.

    1999 yılında Çeçenistan’daki mucahidleri Dağıstan’a davet eden cemaatlerin içinde bulunan bazı tekfirciler operasyonu akamete uğratmış ve Dağıstan’a mucahidler ulaştığında ise onlara destek vermekten kaçınmıştır. Tekfircilerin bu ihaneti sonucu mucahidler Dağıstan’da ciddi kayıplar vermiştir.

    Bütün bu tekfirci kişi, yapı ve grupların fitnesinin ardından özellikle 11 Eylül’den sonra cihad sahalarında etkisini artıran El Kaide, bu tarz kişi ve grupları mümkün olduğunca cihad sahalarından uzak tutmaya çalışmıştır. Islah olabilecek kişi ve grupları belli oranda kontrol altında tutarak fitnelerinin yayılmasının önüne geçmeye de çalışmıştır. Ama bu durum özellikle Irak’ta patlak veren fitneyle farklı bir aşamaya varmıştır.

    Bu bahsi kapatmadan önce, bir isime çok kısaca değinmekte fayda var. Yine Sovyetlere karşı Afganistan cihadına katılmış bir isim olan Şeyh Abdulkadir bin Abdulaziz’in yazmış olduğu eserler, özellikle bazı gençlerin tekfirciliğe savrulmasına sebebiyet vermiştir. Şeyh’in el-Umde gibi eserlerini ilmi bir vukufiyetleri olmadığı halde okuyup çevresindekileri tekfir eden gençler, El Kaide’nin de dikkatini çekmiş ve Şeyh Atiyetullah, bu meseleye dair yaptığı açıklamada, ilim ehli olmayan gençlerin bu tür eserleri okumaması gerektiğini söylemiştir.
  • Biri beni terketmek istiyorsa ve bende buna izin veriyorsam, O kişi benim için ölmüş demektir..🙅🏻‍♂️
  • Öykülerin her biri bana bulunduğum yeri, sevdiklerimi terketmek için bir tren istasyonunda gelecek ilk treni beklediğim bir atmosferi yaşattı. Her öyküde o treni bekliyordum. Ayran da o ayranları ben satıyordum, avazım çıktığı kadar bağırıyordum ama kimse almıyordu ayranımdan, anam kim bilir neredeydi... Para üstünü veremediğim adam hakkını helal et diyordu ben helal edemiyordum. Ve karanlık, soğuk gecede dilimde anne kaybolan bendim. 'Isıtmak İçin' tek odun yakamıyordum kızcağızıma ve donuyordum büsbütün. 'Uyku' dört yanımı sarmış dağlar geçit verniyordu, varacağım yere varamıyordum. Tek vardığım dağlardan kopup gelen, kim bilir kimin yaptığı hayratlardı. Son olarak Gök Büvet de Hasan'ını bırakan bendim ve onunla yok olmaya razı olan. Tren gelmiyordu bir türlü her öyküde farklı bir son vardı fakat beni sona ulaştırmıyordu. Sabahattin Ali beni öyküleriyle sona ulaştıramadı hep vuslatıma beş dakika bıraktı. Tavsiye ederim.