• 158 syf.
    Dostoyevski..İkinci çarpışmamız kendisiyle.. İlk okuduğum kitabı suç ve cezaydı.En popüler kitabı olmasına karşın ben de Yeraltından notlar kadar etki bırakmamıştı.Demek ki kendisine tam anlamıyla alışmak için bir kaç defa sohbet etmek gerekiyor.. Ve öyle bir etkili akıcı bir anlatım vardı ki kitabı bir gecede içime çektim diyebilirim. Sözün özü şu aslında ;
    “Dostoyevski bilinçdışının yeraltı dünyasına doktorlardan,

    hukukçulardan, suç uzmanlarından

    ve psikopatlardan daha derin bir şekilde sokulmuştur…

    Kitap bana daha doğrusu Dostoyevski bir şey fark ettirdi.
    Toplumumuzda gittikçe artan bireyselleşme ve yalnızlaşma genel olarak hep teknolojiye tüketim çağında olmamıza bağlandı.İnsanların birçok seçeneği olması,hepsine kolay ulaşabilmesi elindekileri tutamamasına hep daha fazlasına meyletmesine bununda giderek iç dünyaya
    çekilmesine-daha fazla kırılmamak adına- sebep olduğunu düşündük.Fakat bir yanılgı olabilir miydi?
    1800 lerde yaşayan bir adam,aynı sıkıntıları duyuyordu.Aynı sancılar içindeydi.Aynı dalga geçmelere maruz kalıyor,aynı yeraltına sığınıyordu.
    Acaba bizi tüketen baştan beri insanoğlunun kötü doğası olabilir miydi?
    Dostoyevski'nin kitapta en çok vurgu yaptığı nokta insanların çıkarları uğruna değil,arzuları uğruna yaşamasıdır.İnsan o kadar hisssetmeye açtır ki acı duyma arzusu bile onda haz yaratabilir.. Ve aradan yüzyıllar geçmesine rağmen değişen tek şey bence arzuların duyum süresi.. Artık daha kısa süreli arzularımız var fakat hala aynı duygusuzlukla aynı yeraltındayız..
    Hala tanışmadıysanız edebiyatın deviyle -ve onu diğerlerinden ayıran anlaşılır üslubu da önem arz ediyor- tanışın..
    Hislerinizin yüzyıllar önceki haline tanıklık edin.
    İyi okumalar dilerim
  • Yunus Emre özgür ruhlu bir insan olduğu için ideallerine inşa ederken hayal gücünü de kullanıyor. Maalesef toplumumuzda hayal gücünü devreye sokmak ve düş kurmak hafife alınıyor, hayalcilik olarak adlandırılıyor. Halbuki idealist birinin hayal kurması ve ona ulaşmaya çalışması tebrik edilmesi gereken bir şey olmalı.
  • Bizim toplumumuzda çalışmayı çalışma olarak seven sınıflar hangileridir? Toprak sahibi çiftçilerle küçük kentsoylular. Birileri toprakları kapmış, öbürleri dükkânlarına sıkı sıkıya bağlanmış, yeraltı dehlizlerinde köstebekler gibi devinip dururlar, gönüllerince doğaya şöyle bir bakmazlar hiç.
    Paul Lafargue
    Sayfa 19 - Telos Yayıncılık
  • "Toplumumuzda bir araya gelme durumunun kopuk olduğu aşikâr. Kopuk, ufak hücreler halinde yaşanıyor."
  • - Son yıllarda yapılan uluslararası IQ değerlendirmelerinde ne yazık ki Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının IQ ortalaması 89 ile 90 arasında bulunmuştur. Bunun nedeni "basittir: Türkiye rahat besleyebileceğinden fazla bir nüfusa sahiptir ve bu nüfus her yıl adeta patlama şeklinde artmaktadır, Türkiye'de eğitim her düzeyde çok, ama çok fenadır ve giderek daha beter bir hal almaktadır. Bu eğitim yaratıcılığa değil, ezberciliğe ve biat kültürü oluşturmaya yönelmiştir; okula veya üniversiteye gitmekten maksat öğrenmek değil, diploma kapmaktır. Türkiye'de insanlar huzursuzdur, birbirlerini sevmezler, ahlaksızlık diz boyudur. Aile içi ilişkiler sevgi ve saygıdan çok toplumsal baskı ve ekonomik mecburiyete dayanır. Kendi his ve düşünce dünyası çerçevesinde yaşamak isteyen genç kız ya aile tarafından öldürülür ya da toplumdan afaroz edilir. Baba ailenin tek hükümranı olduğu fikrindedir ve bu fikri her türlü baskı yöntemini kullanarak aile fertlerine empoze eder. Babanın ve ailenin geri kalanlarının uyması gereken ahlak kuralları bir değildir ve bu çarpık durumu sorgulamaya kalkan genellikle ahlaksızlıkla veya en hafifinden nankörlükle suçlanır. Aile içi ilişkiler toplum yapısına da kaçınılmaz olarak yansımıştır. Türkiye politikasını ve diğer yönetim alanlarını en yaygın karakterize eden özellik yolsuzluktur. Yönetim birimleri eleştirel akılcı yöntemlerle idare edilen ve işleri ürettikleri fayda ile orantılı olarak değerlendirilen birimler olmayıp, tıpkı aileler gibi "liderler" çevresinde yuvalanmış gruplara benzerler ve genel standartlarını liderlerin keyifleri belirler. Bu birimlerin halk arasında müzmin taraftarları ve müzmin karşıtları vardır. Bunlar spor takımı tutar gibi bunları "tutarlar" ve akılcı bir şekilde yaptıklarını eleştiremezler. Halk bunların liderlerinde "baba'' tipleri görmeyi arzular ve genellikle de bulur, bulamazsa da kendi kafasında yaratır. Yönetim grubu lideriyle ilişki, bilgi ve akıl değil, menfaat çerçevesindedir. Düşen lidere bir tekmeyi de eski müridlerinin atması toplumumuzda ender görülen olaylardan değildir. Tüm bu toplumsal davranış bozukluklarının, sosyal hastalıkların ve ahlak düşüklüğünün nedeni Türkiye'nin çok uzun bir zamandan beri (Atatürk'ün ölümünden beri dense yeridir) yukarıda belirtilen IQ ortalamasına sahip bir toplumdan çıkan yöneticilerle yönetilmesidir. Bu bir fantezi, bir küçümseme veya 15 kötüleme değil, eldeki somut nicel verilerin gösterdiği bir ger¬ çektir ve ülkenin içinde bulunduğu durum da bu nedenle kimseyi şaşırtmamaktadır. Türkiye, Robert B. Edgerton'un "hasta toplumlar" diye nitelediği toplumlara pek güzel bir örnek teşkil etmektedir (bkz. Edgerton, R. B., 1992, Sick Societies: Free Press, New York, 278 ss.). Üstelik yöneticilerimizin ortalama düzeyleri belirgin bir şekilde günden güne düşmektedir. Bunun çok çarpıcı bir yansımasını ben gazete ve televizyonlarımızda görüyorum. Ne doğru dürüst haber verebilen ve haber analizi yapabilen, ne de verdiği haberi doğru dürüst bir Türkçe ile sunabilen gazetemiz ve televizyonumuz kaldı. Bunun halkımızı rahatsız etmiyormuş gibi görünmesi aslında toplumsal aptallığın arttığına işaret eden ve insanı telişa, hatta ümitsizliğe sürükleyen bir göstergedir. (Gazete ve televizyonlar bu günlerde hükumet baskısından şikayetçiler; yerden göğe haklılar, ama insanın müstehaklar diyesi geliyor. Ancak hükumetin bunlara yazı ve yayınlarınızda Türkçe gramer ve imlayı perişan edin, kırk yıllık Tuna Nehri' ne D-a-n-u-b-e Nehri deyin veya kültürümüzde adı Beytüllahim olan şehrin ismini Betlehem diye söyleyin diye bir baskı yaptığını sanmıyorum. Bu tamamen onların insanı gerçekten dehşete sürükleyecek kadar korkunç olan cehaletlerinin ürünüdür. Ama o cehalet de yıllardır okul ve üniversitelerimizi perişan eden politikacılarımızın eseridir.)
  • 160 syf.
    ·12 günde·Beğendi·9/10
    Kıskanılacak bir aşk hikayesi. İçine kapanık insanlar toplumumuzda değersizleşirler aslolan içine kapandıkça zenginleştiğindir.Ancak ön yargıları yıktığımız da karşımızda ki insanın ruhunda nasıl bir hikaye yattığını öğrenebiliriz. Okumanızı tavsiye ederim.
  • Modern toplumumuzda özgürlüğünü kazanmak veya hayatını garantiye almak için değil de lüks ve özenti dolu bir hayat için çalıştıkları ortamlarda, bankada, fabrikada, şirketlerde insanların birbirlerinin üzerine basarak döndürdükleri iğrençlikler bilindik bir durumdur. Neredeyse herkes bu durumları kamuoyu ne diyorsa o şekilde değerlendirir. Çevremizdekiler tıpkı yelkeni şişiren bir rüzgar gibidir, sadece şişirmekle kalmaz üstelik bizi pasif bırakma pahasına teknemizi de yönlendirir.