• Mehmet Ali Birand: Efendim, bize Karen Fogg'un çocukları diyorsunuz. Çok gücümüze gidiyor. Sanki o. çocukları diyorsunuz gibi geliyor.
    Rauf Denktaş: İyi ya Mehmet Ali Bey, biz de zaten öyle diyemediğimiz için Karen Fogg'un çocukları diyoruz. Anladığın için tebrik ederim.

    Denktaş ile Birand arasındaki bu konuşma, uluslararası bir toplantı sırasında geçmiş. Bu konuşma sonrası Mehmet Ali Birand her zamanki pişkinliği ile gülerek "ilahi Sayın Denktaş, sizinle hiç kimse baş edemez vallahi" diyerek çekip gitmiş.

    Hem Denktaş, hem Birand; ikisi de rahmetli oldular bilindiği üzere, bu konuşma da bizlere bir anı olarak kalmış oluyor.Öğrenebildiğim kadarıyla "Karen Fogg Çocukları" kavramını icat eden, yine Rauf Denktaş'mış. Denktaş, bu benzetmeyi, "Avrupa Avrupa" diye tutturan ve Türkiye'nin her şeyini Avrupa Birliği'ne endeksleyen ve bunun için siyasi iktidarlar üzerinde baskı kurmaya çalışan STK ve medya mensupları için yapmış.

    Karen Fogg kimdi?

    Bir dönemin (1999-2002) Avrupa Birliği Komisyonu Ankara Temsilcisi olan bayandı. 2002 yılında, bir Türk hacker tarafından Fogg'un internet üzerindeki yazışmaları ele geçirildi.
    Bu yazışmalar Doğu Perinçek tarafından "Karen Fogg'un E-Postalları" adıyla 2002 yılında kitaplaştırıldı.

    Aslında bu kitaptan, yine Doğu Perinçek'in 09.Aralık.2013 tarihli Aydınlık gazetesindeki köşe yazısı vasıtasıyla haberdar oldum.

    Köşe yazısında Perinçek, Karen Fogg'un "Türk tarihinin hakkından nasıl geleceğiz?" sorusunu ortaya attığını belirtiyordu.

    Şu yukarıdaki tek soru bile, bayan Fogg'un; ülkemizde geçirdiği zaman içerisinde, diplomatlığın dışında bazı ek işlerle haşır neşir olduğunun kanıtıdır.

    Peki bu ve bunun gibi e-postalarında, Bayan Fogg kimlerle yazışıyordu? Hepimizin az çok bildiği isimler aslında, bulabildiklerimden bazıları:
    Sami Kohen , Ferai Tınç, Emine U., Şahin Alpay, Mehmet Altan, Cengiz Çandar, Mehmet Ali Birand ve Cüneyt Ülsever.

    Bayan Fogg'un ele geçirilen e-postalarını, dolayısıyla Doğu Perinçek'in kitabını merak ettim, aradım, ancak eski bir kitap olduğundan olsa gerek bulamadım...

    Ben de internet üzerinden e-postaların peşine düştüm;
    pek yok ama olanlar da fena değil hani:

    Karen Fogg'dan Şahin Alpay'a
    "Bana göre bundan sonra izlenecek yol, Kuzey Kıbrıs'ta Türklerin sesi olan Denktaş'ın itibarını azaltmak ve onun Ankara'daki hiyerarşi ile askeri temsil ettiğini AB'ye göstermektir."
    Karen Fogg 1 Nisan 2001 tarihinde gönderdiği maille Cengiz Çandar'dan AB'nin çıkardığı Güncel Haber için makale istiyor ve son cümlesinde parantez içinde diyor ki:

    "Birinci sayfada AB ve Avrupa bütünleşmesi olarak tercihen katışıksız Türk görüşünün dışında bir şeyler yazan her ay başka bir seçkin Türk köşe
    yazarının makalesi var. Nitekim Şahin Alpay IGC üzerine, Lale S güvenlik ve savunma üzerine, Cüneyt C tarım üzerine, Emine Y telekom üzerine yazdı.
    Ferai T, mehmet Ali B, Samy C, Semih İ, Zeynep G Mithat M, Mim Kemal bu yoldan geçtiler. (...) şimdi senin sıran. Güncel bir Avrupa konusu üzerine Türkçe 400-500 kelimelik bir makale üretmek
    ve bize e postayla 9 Nisan'a kadar (...) bizim konuk köşe yazarımız olur musun?
    (Ödeme mümkün, bize makbuz gönder.)"

    Çandar'ın 3 Nisan tarihli yanıtı şuydu:

    "Sevgili Karen,
    Senin bir önerini nasıl geri çevirebilirim? Sizin sayfalarınızdan geçenler kuyruğunda en son sırada oluşum şaşırtıcı..."Kim ola ki bunlar?

    "Kullanılacak Kuvvetler: Uyuyan Güzeller" ve "Tecrit edilecek Kuvvetler:
    Uyuyan Köpekler"
    Şimdilik bunlar... Eğer kitabı bulabilirsem, Karen hanımın ilginç bulduğum
    diğer e-postalarını da burada paylaşırım elbet...

    Bu münasebetlerin ve e-postaların ortaya çıkmasından sonra Karen hanım Türkiye'den ayrılmak zorunda kalmış; bir başka görüş ise, böyle bir şeyin olmadığı, görev süresi sona erdiği için memleketimizi terk ettiği.
    Bilemem...

    Rahmetli Mehmet Ali Birand ile başladık, yine onunla bitirelim istedim:

    Birand 2002 yılında, Kıbrıs''ta teslimiyete karşı çıkanları hedef alıp şöyle diyordu:

    "Azınlık bir ulusalcı grup, şaşkın şekilde hala ‘vatan elden gidiyor' edebiyatı yapıyor. Bazıları, Karen Fogg çocukları diye hücum ediyorlar. Öylesine cahiller ki, yapılan değişiklikleri ‘AB''ye verilmiş bir ödün'
    sanıyorlar. Oysa bu ülke ilk defa, tabuları yıkıyor. Örümcek ağlarından kurtuluyor. Ulusalcıların kısır ve kapanık dünyasından kışla disiplinini çağrıştıran
    yönetim şeklinden kurtuluyoruz. Ulusalcılardan bir köşe yazarının sözlerine katılıyorum: Söz uçar, yazı arşivde kalıp belge olur. Gelecek kuşaklar bu yazıları okuyacak, kimin haklı olduğunu görecek."

    Söz uçtu, yazı kaldı. ""Demokrasi palavra, AB sizi kullanıyor" diyen" cahiller, örümcek kafalılar, ırkçılar, paranoyaklar" haklı çıktı.
    Tabulara ne oldu bilmem ama işbirlikçilerin hayalleri yıkıldı. Birand''ın, "cahiller"in seviyesine gelmesi 8 koca yıl sürdü.
    O da sonunda ""AB bizi kandırdı"" dedi...
  • -Baran-ı Elmas-
    Başlamadan belirteyim: ben Servet-i Fünun'cuyum ve bunun sebebi kesinlikle Halid Ziya Uşaklıgil'dir.
    Bence Mai ve Siyah amacına uygun olarak çok ironik ve biraz da sinir bozucu (açıklayacağım) bir roman. İroni mi? Halid Ziya'nın kendisi realist, fakat Ahmet Cemil (baş karakter) tam bir romantik.
    ---
    Mai ve Siyah’ı iki kez okudum, birincisi 2017 yazında tamamen sanatsal amaçlar (:p) için, ikincisi de edebiyat dersi sınavım vardı. İkinci okumada artık Servet-i Fünun hakkında da bilgim olduğu için bazı şeylere daha çok dikkat etmiş oldum.

    Başkarakterimizle tanışın: Ahmet Cemil. Ailenin yeni reisi. Edebiyatsever. En büyük hayali ünlü bir şair olmak. Romantik. Romantik. Çok romantik. Sinirinizi aynı şeyi üç kez söylemiş olmamdan da çok bozacak kadar romantik.
    (BU KISIM ÇOK FAZLA SPOILER İÇERİYOR)
    Birkaç örnek vermek gerekirse kızkardeşinin kocası tam bir pislik. Evin hizmetçisine dahi sarkıntılık ediyor. Ahmet Cemil bunu biliyor ama hiçbir şey yapmıyor. Ya en azından bir diş göstersene be adam! Başka bir misal, kızkardeşi hamileyken kocasından tekme yiyor ve kanamadan ölüyor. Kız öldü, öldü! Daha sen bir şey yapacaksın da biz göreceğiz! Yok efendim, yok! Tık yok!
    Daha da başka örnek: Lamia var, Ahmet Cemil’in sevdiği kız. Kız birkaç kez bakıyor buna, bizimki pert. Aya bakıyor, Lamia… Madem seviyorsun, gidip konuşsana! Yok canım, kızın rüyasına ak sakallı dede girecek onu bekliyor.

    Kitabın kendisine dönelim, ben basitleştirilmiş versiyonunu okuduğum için beni çok zorlamadı dili ama “Keşke açıklamalı metnini alsaydım.” diyorum çünkü eski Türkçenin fonetiği beni büyülüyor resmen. Zaten Halid Ziya da o dili kullanarak bir betimlemeler yapıyor ki, sormayın gitsin. Yanılmıyorsam Realizm akımının bir özelliği vardı, ruhsal portreyi mekanlar üzerinden yapmak diye. İşte bu kitapta o var! (minik spoiler) Kasvetli bir gece Ahmed Cemil’in Lamia’ya bir bakışıyla Ay’ın gümüş ışıklarına bezenebiliyor mesela.

    Yine fazla uzattım sanırım, Mai ve Siyah okuduğum ilk gerçek Türk Edebiyatı kitabı olmakla beraber şahsi kanaatim en iyisi olduğu yönündedir efenim.
    -Baran-ı Dürr-i Siyah-
  • Sabahattin Ali'den okumuş olduğum üçüncü kitaptı. Konusuna dair hiçbir şey bilmeden başladım okumaya ama daha ilk cümleleriyle beni kendine çekmeye başladı. Kuyucaklı Yusuf bazı eski Türk edebiyatı kitaplarına kıyasla hem gerilimi hem de heyecanı içinde bol miktarda taşıyordu bana göre. Yer yer sonlara doğru sıkıldığım olmadı değil. Ancak bir noktadan sonra artık sabırsızlanmaya ve "Ne olacaksa olsun!" gibi tepkiler vermeye başladım. Naif etkileyici ve düşündürücü bir romandı. Özellikle karakterlerin kendileriyle çatışmalarına bol miktarda eşlik ettik. Okumanız gereken güzel bir Sabahattin Ali romanıydı. Benim için sırada İçimizdeki Şeytan var. 🧚‍️
  • 2017 yılında Nobel Ödülü alan Japon asıllı İngiliz bir yazarsanız ama bu kitabınız 1K'da benle beraber sadece 23 kez okunmuş. Biraz garip geldi doğrusu.

    Japonya'ya bomba atılmasının ardından 1945 ve ilerleyen süreçlerde şehirdeki değişimleri tanık oluyorsunuz. Ana karakterimiz Masuji Ono. Kendisi bir ressam. Setsuko ve Naruko adında iki kızı var. Eşini kaybetmiş. Yeri gelmiş resim öğretmenlerinin önünde el pençe olup "Evet, Sensei." demiş, yeri gelmiş başkalarına öğretmenlik yapmış. O kadar çok tanıdığı var ki ana karakterin, anılardan anılara sürükleniyorsunuz.

    Değişen, Batı'ya açılmak isteyen, Amerika'nın örnek alarak tekrar ayaklarının üstünde doğrulamak isteyen bir Japonya görüyorsunuz o zamanlar. İş sadece fabrikalarda, meclislerde bitmiyor elbette. Sanatçılar da bir tavır takınmaya çalışıyor bu değişen zamanda. Peki hala estetik peşinde mi koşmalı, yoksa halkı uyandırmalı? Lise edebiyatında gördüğümüz gibi "Sanat için sanat mı, toplum için sanat mı?"

    Sürekli Alman, İngiliz, Rus, Türk edebiyatı okuduğumuz için, Japon edebiyatı bize biraz uzak kalıyor sanırsam. O yüzden yeni bir edebiyat toprağı fethetmek isteyenler için tavsiye edilebilir :)
  • Osmanlı’da Türkçe Ezan Türk tarihinde ilk kez Osmanlı döneminde 1880’lerde bazı cami lerde Türkçe ezan okunmuştur.
    Macar Halk Edebiyatı bilgini İgnaz Kunoş, 1885’te İstanbul’u zi yaret ettiğinde bazı camilerden Türkçe ezan okunduğuna tanık oldu ğunu belirtmiştir.
  • Bulgakov, tıp doktorluğu kadar edebiyatı ile de Rus ve Dünya Edebiyatının ilginç karakterlerinden birisi. Bir Rus olsaydım eminim ince espirilerine daha çok gülerdim ama Türk olunca az güldüm.. Bu ciddiyetten ziyade kültürel farklardan kaynaklanıyor..

    Bir de son anı efsanedir. Okumayan sondan baslayabilir..
  • "Osmanlı edebiyatı demek, doğru değildir. Ayrıca dilimize Osmanlı dili ve milletimize Osmanlı milleti demek de yanlıştır. Çünkü Osmanlı tabiri yalnız devletimizin adıdır. Milletimizin adı ise, yalnız Türk'tür. Bundan dolayı dili de Türk dilidir, edebiyatımız da Türk Edebiyatıdır"
    Süleyman HÜsnü Paşa