• Uzun Hikaye
    Ben o zamanlar on altı yaşındaydım, lise birde. İnce uzun bir oğlan. Saçlarım kirpi gibi dik duruyor; ne yana, ne geriye taranmıyor, beni deli ediyordu.
    Babam "İnatsın inat... İnatçı adamın saçı yatmaz. Dedene çekmişsin besbelli. Keşke annene benzeseydin" diyordu. Keşke...Uzun hikaye okuduğum ilk Mustafa Kutlu kitabıdır. Yeri ayrıdır bu nedenle. İçinde tren geçen hikayeleri, şiirleri hep sevmişimdir.Dahası Mustafa Kutlu, tren demez hiç. Tiren diyerek o soğuk kelimeyi daha çok bizden Anadolu'dan kılar.
    Kelimeler kifayetsiz kaldığında susar ya insan, "Uzun Hikaye"de onun gibi birşey işte. Ciltlere sığacak bir hikayeyi 114 sayfada anlatıp, adına da "Uzun Hikaye" demek her yazarın harcı olmasa gerek. Yine sonunda kavuşmak olmayan, kitap sayfaları arasında başlayıp ahirete kalan yarım bir sevda...Acılar, aşklar, yolculuklarla yoğrulan göçebe bir hayat, bir yere ait olmadan geçen bir ömür...Kısacık uzun bir hikaye..
    İnsanın bütün ümitlerinin bittiği yerde Mustafa Kutlu “Ya Tahammül Ya Sefer” diyerek yola çıkarmış. İnsan değil mi ki imtihana düşecek ve tek çaresi var: Ya sefere çıkacak ya da imtihana tahammül edecek, üçüncü yol doğru değil.
    Yazar hakkında,iki şairin görüşleri çok hoşuma gitti ve sizinle paylaşmak istedim;
    İBRAHİM TENEKECİ (ŞAİR):Edebiyat, biraz da yerini bulma meselesidir. Mustafa Kutlu, erken denilebilecek bir yaşta yerini bulmuştur. Eserlerindeki fikri derinlik, büyük ölçüde bu “yer” ile ilgilidir.Mustafa Kutlu Külliyatı, birbirinden bağımsız yapıtlardan değil, birbirini tamamlayan eserlerden oluşur. Dolayısıyla, onun külliyatını hangi kitaptan okumaya başlarsak başlayalım, sonuç değişmez, hep aynı yere çıkarız. Farklı yollardan da olsa, varacağımız yer, insan olmanın basit ve ince kurallarıdır. Yani hakkaniyettir, samimiyettir, merhamettir, mesuliyettir.
    Türkçemizin dört muhteşem kelimesi öyle değil mi?Bu kelimeleri özümsemeyip hayatımıza geçirmeyi başarmak nasip olur inşallah...
    Nurullah Genç(Şair) şu sözleri söylemiş yazar için: ‘Kelâm toprağını kazıyan adam / Hikâyelerinde uzayan adam / Ya tahammül deyip sabrı kuşanan / Seferi umutla bezeyen adam’dır Mustafa Ağbi’m.
    Yazar hakkında bir kaç bilgi paylaşmak istiyorum:
    1947 doğumlu Mustafa Kutlu’nun çocukluğu Erzincan’da geçer. Yüksek öğrenimini Erzurum Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili Edebiyatı Bölümü’nde tamamlar. (1968). Tunceli ve İstanbul’da edebiyat öğretmenliği yapar. 1974’de görevinden ayrılarak Dergah Yayınları’nda çalışmaya başlar. Ve o gün bugündür “Dergah”tan hiç ayrılmaz.
    Yazarı araştırırken çok güzel cümlelerine rastladım;Türkçe’nin en güzel kelimesi “merhamet” diyen bir yazar “Allah varsa, trajedi yoktur” sözü de ona ait.Hayati özetleyen iki güzel cümle aslında... Ben kitabı da yazarı da pek sevdim.Keyifli okumalar...
    UZUN HİKAYE
    Mustafa Kutlu
    Dergâh Yayınları
  • Türklerin kabul ettikleri en eski din Şamanizmdir. Şamanizm ,doğaya tapma ,doğaüstü güçlere inanma temeline dayanan bir inanç sistemidir. Türkler Müslüman olduktan sonra da bu dinin özelliklerini ,gelenek ve kalıntılarını devam ettirmişler hatta kendileriyle birlikte Analdolu’ya taşımışlardır .
  • Merhaba arkadaşlar, hazır saatlerimizin yeniden eski düzenine döneceği haberi resmi gazetede yayınlanmışken, tesadüf bu ya biz de bugün bol bol saatlerden konuştuğumuz, keyifli sohbetimizi paylaşmak istedik sizinle. :)

    Öncelikle henüz kendimi ötekileştirmeyi bir türlü beceremediğim için ben diye bahsettiğimde Meltek anlayın lütfen. Kişisel düşüncelerim için de grup sorumlu tutulmasın zira :)

    Evet, ben kitapta işaretlemiş olduğum yerleri tekrar okuyabilmek için mekana biraz erken gittim. Ve bu geriye dönüş ile bir kez daha; Ahmet Hamdi Tanpınar'ın kurgusuna hayran oldum. Birçok nokta çok daha anlaşılır geldi benim için. Ben oradayken çok istemesine rağmen buluşma saatinde dershanede olması gerektiği için aramıza katılamayacak olan sevgili Kübra çelikkartal çıktı geldi ve keyifli bir sohbet ettik. Bizi yakından takip edeceğine ve 2 buluşma sonrasına katılacağının da sözünü almayı ihmal etmedik tabii. O sırada sevgili müdavimlerimizden (ilk buluşmadan beri düzenli devam eden 2 kişi olduğumuz için böyle söyleyebilirim sanırım :) Merve K. aramıza katıldı. O saatlerde henüz 1k ile tanışmamış olan ve hemen o masada üye yaptığımız değerli Gürbüz Deniz ile de sohbetimiz iyice koyulaştı. Derken, ufukta değerli 'iletişim'cilerimiz Ahmet Y , uğur kiraz ve Kağan.Ç göründüler ve böylece bizim için düzenlenmiş olan üst kattaki toplantı masamıza taşındık. Sevgili Sahra da elinde kitabımız ile hazır ve nazır bir şekilde toplantı masasında yerini aldı efenim. Bu arada elbette çok sevgili ev sahiplerimiz Ceyda Kiva ve Doruk Ateş de aramıza katılınca oldukça keyifli bir sohbete giriş yaptık. Yeni gelenler ile tanışma ve önümüzdeki ay hangi tür okumalıyız, hatta genel olarak neler okumalıyız ile ilgili yaptığımız uzun tartışmalar sonucu sözü Saatleri Ayarlama Enstitüsü 'ne getirebildik.

    Kitabı henüz okumamış olanlar (buradan ifşa etmeyeceğim ama onlar kendilerini bilir :) için tat kaçırmayacak şekilde önemli noktaların etrafında dolaşarak kitabı baya inceledik. Benim daha önce fark etmediğim noktaları arkadaşların bakış açıları ile yeniden değerlendirdim ve bir kat daha değerlendi gözümde. Kitap hakkında genel olarak benzer görüşler içindeydik. Oldukça hatta fazlasıyla (Belki de Ahmet'in ısrarla belirttiği gibi en) iyi bir roman olduğuna karar verdik. Kitaptaki her karakteri çok dolu dolu işlediği, karakterlerin birçoğu için ayrı bir kitap bile yazılabileceği konusunda hemfikirdik. (Öykü yazarı kimliği ile Ceyda da bunun ne kadar zor bir şey olduğundan ve sırf bunun bile ne kadar kaliteli bir yazarımız olduğunu gösterdiğinden bahsetti örnekler ile.) Toplumsal sorunlara getirdiği ironiyi çok iyi verdiği de gözümüzden kaçmamıştı tabiiki de. Ayrıca karakter isimlerinin çok güzel seçilmiş olduğunu da konuştuk ve Hayri İrdal karakterinin soyadının neyi çağrıştırabileceğine dair de fikirler yürüttük. TDK'dan teyit eden Sahra 'er kişi' anlamına geldiğini söyledi ve Kağan da 'olgunlaşmamış kişi' anlamına da gelebileceğine dair bir fikir ortaya attı. Bizler de çok sevgili Hayri İrdal'ın tam olarak böyle bir karakter olmasından, zorla kalıplara sokulan ve kendisi olmasına izin verilmeyen bir kişilik olmasından dolayı bu fikri oldukça beğendik. İşte böyle sürüp giden çok yönlü bir incelemeye soktuk kitabı ve zaman geçtikçe daha da anlamlanan bir kitap olduğunda karar kıldık. Kitaptan en etkilendiğimiz alıntıları da okuyarak kaliteli bir sohbet ortamı yarattık.

    Bir de tabii Polisiye Yazarlar Birliği üyesi olan Doruk Ateş tarafından ortaya atılan 'Neden Türk Polisiyesi okunmuyor?' sorusu ile de farklı bir konuda konuşma fırsatı bulduk. Önümüzdeki ay için okuyacağımız kitaplara karar verebilmek için kendimizi kaderin ellerine bıraktık ve kura usulü ile kitaplarımızı belirledik. Kitaplar diyorum çünkü bir roman bir de şiir kitabı okumaya karar verdik. Israrla Türk Edebiyatı okumalıyız derken kaderin cilvesi bizi bir Balzac ve bir Puşkin ile karşı karşıya bıraktı ama biz önümüzdeki buluşmada yapacağımız sohbetin keyfinin katlanarak artacağına emin bir şekilde toplantıyı sonlandırdık.

    Bazı arkadaşlarımızın aramızdan ayrılmasından sonra, (after party mi diyordu sevgili İzmir grubu buna :) ) aşağıda, ağaçların altında sohbetimize devam ettik. Agatha Christie ve Shakespeare masalarını birleştirerek kahvelerimizin yanında gelen 'kitap fallarımızın' tadını çıkardık. Kimisine en sevdiği yazar çıkarken kimisine de bugün ısrarla okutulmaya çalışıldığı kitaptan alıntı çıkması ile kitapların büyüsünden bir kez daha emin olduk. Elbette, bize böyle keyifli bir ortam sağladıkları için de Eski Masal Kitap Kafe sakinlerine sevgilerimizi göstermeyi ihmal etmedik. O masada; filmlerden yönetmenlerden farklı yazarlara, farklı şehirlerin farklı havalarından dine kadar türlü konular hakkında çeşitli konuşmalar yaptık ve günü iki kat güzellikle taçlandırdık.

    Sözü yeterince uzattığım için yeni etkinlik duyurusunu ayrı bir iletide paylaşmak üzere herkese keyifli okumalar diliyorum efendim. Sürç-i lisan ettiysem affola, esen kalın! :)
  • Osmanlı Edebiyatı demek doğru değildir. Nasıl ki lisanımıza Osmanlı lisanı ve milletimize Osmanlı milleti demek de yanlıştır. Çünkü Osmanlı tabiri yalnız devletimizin adıdır. Milletimizin ünvânı ise yalnız Türk'tür. Binâenaleyh, lisanımız da Türk lisanıdır, edebiyatımız da Türk edebiyatıdır.
  • Daha önceden paylaştığım (#34101435) iletiye desteğinizden dolayı çok teşekkür ederim. Destek veren bu kadar çok olunca, sonunda bende etkinliği başlatabildim. Şimdi bu etkinliğin amacı nedir ?

    Üniversite sınavına hazırlanırken kafasında çok fazla soru işaretleri olan birçok arkadaşımız vardır diye düşünüyorum:

    Acaba hangi mesleği seçsem ?

    Mühendislik, Mimarlık, Doktorluk, Öğretmenlik nasıl meslekler ? Avantajları, dezavantajları nelerdir ? Acaba bu bölümü seçsem gelecekte mesleği elime alabilir miyim ? Maaş durumları nedir...

    Uzar da uzar. Bu tarz sorularda yardımcı olabilmek için bu etkinlik kurulmuştur. Şimdi aşağıya elinde mesleği olan, belirli bir bölümü okuyan abilerim ablalalarımın isimlerini yazıyorum. Hepsi izin verdi, istediğiniz kadar soru sorabilirsiniz :D Ayrıca en alt kısma da Matematik, Fizik, Türkçe dersleri iyi olan arkadaşların isimlerini koyuyorum. Çözemediğiniz soruları atabilirsiniz. Tabi isterseniz etkinliğin altından da bu soruları sorabilisiniz.

    Bu arada listede olsun, olmasın; bir mesleğiniz varsa ve size de soru sorulmasını isterseniz lütfen bana bildirin. Sizin de isminizi listeye ekleyeyim.

    Meslekler ve Belirli Bölümler :

    Not: Arkadaşlar önceki ileti de genel olarak okuduğu bölüm yazıldığı için, hangi üniversiteden mezun olduklarını veya hangi üniversitede okuduklarını bilmiyorum. Özellikle istediğiniz bir üniversite ve bölüm varsa lütfen yorumlarda belirtin. Mutlaka o bölümden okumuş birisi çıkacaktır diye umuyorum :D


    Endüstri Mühendisliği :Mithril / Miss Manette

    Türk Dili Ve Edebiyatı: Defolu Kelebek Nedim M.

    Mekatronik Mühendisliği:Sıçrayan Midilli

    PDR: Saf papatya

    Hemşirelik:Esra
    İrisin Ölümü

    Tıp: Derya Gumus Hilal
    Esra
    Bahar Öztekin
    Şerife

    Sosyal Hizmet( 19 Mayıs Üniversitesi):Hatice Gümüş

    Beslenme ve Diyetetik: https://1000kitap.com/kuark

    Muhasebe:My world

    Besyo: rosa

    Psikoloji:Elifcan

    Rus Dili Ve Edebiyatı:รiʀiuร

    Fayans Ustacılığı:Mıncıx

    Elektrik Elektronik Mühendisliği Damla

    Diş Hekimliği:berâ
    Ayrton Senna

    Bankacılık:Birzarifkatre

    Matematik Öğretmenliği:Efecan

    Okul Öncesi Öğretmenliği:Yuşa
    Büşra Bayırlı

    Biyoloji:N.B

    Fizyoterapist:Onuncu Köy Sakini

    Sınıf Öğretmenliği:Ahyâr
    Büşra Güneş

    Psikolojik Danışma:Melikee

    Sosyoloji:İlknur Akar
    diana

    Mimarlık:Zeynep
    Oğuz Aktürk

    Şehir ve Bölge Planlama: Zihnisinir

    Bilgisayar Mühendisliği:Nisanur


    Hukuk:Semih

    Esmerxan

    Şimdide test soruları bölümüne geçiyorum.


    Matematik:

    Sümeyye Pamih

    Evin

    https://1000kitap.com/kuark

    Mona Rıza

    Hasan Duha

    Efecan

    İrisin Ölümü

    Esra

    Ayrton Senna

    Burcu




    Türkçe:

    Nedim M.

    Büşra Bayırlı

    Büşra Güneş

    Hatice Gümüş



    Fizik:

    Evin

    Mona Rıza

    Hasan Duha

    Esra



    Biyoloji:

    Esra

    Rukiye Doofenshmirtz


    İngilizce:

    Artemis

    Beyza Nur

    Tarih ve Coğrafya:


    Hatice Gümüş




    Gelecek bizlerin elinde. Umarım vatana millete yararlı, düşünen, ne yaptığını bilen gençler oluruz. Hepinize başarılar diliyorum, hayallerinizi gerçekleştirebilmeniz dileğiyle...


    Üniversite Sınavına Hazırlanan Öğrenciler(Katılımcılar) :

    1)Hakan Arık

    2)Samet Hızır

    3)Arzunalbant

    4)Selma OFLAS

    5)https://1000kitap.com/benimolanguzeldir

    6)Başak

    7)wabi sabi

    8)https://1000kitap.com/kuark

    9)Tuğçe Nur

    10)Meray Su
  • Türk Edebiyatı'nda ''batılılaşma'' tarzını çok seven birisi olarak bu tarza uygun olan okuduğum ilk kitap. Ayrıca okuduğum ilk Peyami Safa kitabı .

    Kitaptaki baş karakter Neriman'ın zihninde ve beyninde yoğun olarak yaşadığı doğu-batı savaşı çok güzel şekilde işlenmiş ve okura aktarım çok başarılı.

    Zaman zaman Osmanlıca kelimelerin çokluğu okumayı zorlasa da hikayenin içinde akıp gittiğiniz için bu çok da önemli olmuyor.

    Oldukça akıcı bir anlatım ve dönemin şartlarını,sokaklarını,mekanlarını çok güzel bir şekilde bize sunan Peyami Safa..
  • “Elimde hiçbir kapıya uymaz anahtarlar, şimdi size aşka, hayata ve ölüme dair yerli yersiz cümleler söyleyeceğim.”

    Koca kitabın hülasası, içeriğinde ne taşıdığı bu veciz cümleyle tam olarak anlatılmış aslında. Bu iyi bir niyet aktarımı. Ben yine de biraz bahsetmek istiyorum kitaptan. 450 sayfa boyunca beni biriktirdi sonuçta, hem de ben onu bitirmemeye çalışırken.

    Nazan Bekiroğlu, bilen bilir ama bilmeyen için şöyle söylemek gerek; özge dili, lirik anlatımı ve hassas bir kalbi olan kendi deyimiyle Nakkaş (hem de usta bir Nakkaş), Türk edebiyatı içinse büyük bir talihtir. Onun o sizi çok başka yerlere çağıran lirik cümlelerini başka dile çevirdiğinizde aynı tat olmayacaktır. Bu da bizim lezzet dolu bir ayrıcalığa sahip olduğumuzun kanıtı.

    Denize, Buhurumeryeme, Nergise, çiçeğe yani, doğaya, hatıra taşıyan güzel kokuya ve aşka âşık bu zarif kadın, naif ibrişimiyle sizi gönlünüzden yakalıyor. Temas ettiği yerler, gönül dilini konuşanların, ancak aynı hâle mazhar olmuş, aynı yolu yürekli bir serdengeçti olarak gitmiş ve hikmetten nasibini alarak gönül bilgesi olarak dile getireceği şeyler. Hani vardır ya Halil Cibran’nın Ermiş’i işte yer yer o sesi duyarsınız. Mimoza Sürgünü’nde kendisi için: “Tamam, estetize ediyorum, idealleştiriyorum biliyorum. Düpedüz yazıyorum. Romantik olduğum da bir yafta gibi boynuma asılı. Ama ben gördüğümü söylüyorum. Neticede şu yazdıklarımda ben hem mecazlı hem de gerçekçiyim. Yani düpedüz kinayeliyim. Eğer öyle değilse ya ben hayal görmüşümdür ya bana hülya anlatmışlardı.” demişti Nakkaş. Çünkü doğası dışına çıkan şeylerin acı verdiğini ve bu acının da ancak estetize edilerek yaradılıştaki o doğal güzelliğine döndürülebileceğine inanıyor. Bu kitabı da, 20 senelik yazarlık ömründeki aşka, hayata ve ölüme dair eserlerinde yayınlanmış lirik deyişleri ve bir kenarda kalmış ama yayınlanmamış yani kitaba kadar henüz söylenmemiş estetik deyişlerinden teşekkül ediyor.

    Parçaya dair örnek sunmak bütünü tam olarak anlatamaz belki ama fikir verebilir. Onun için eserin içeriğine dair de bir şeyler yazmak istiyorum.

    Bir yazar var ki karşımızda kendine Nakkaş, Yazıcı isimlerini seçen. “Daha yüksek hakikate temas etmek için bunca hikâyeyi ben uydurdum” diyen ve “kaybolmamak için, varlığımdan en fazla şüphe ettiğimde var olmak için yazı, içim içime sığmadığında yazı” diyerek yazıyı bir çıldırmama tahliyesi olarak gören, ancak yazı aracılığıyla halleşebilen... İçinde bir can yangını taşıyan ve “sizin gördüğünüz dumanı, ateşi bendedir” diyerek kelimelerin kifayetsizliğini gösteren... Hayatın sahiciliğine takılıp, sertliğine maruz kalarak yaşama beceriksizliğini yazının emniyetinde sükûna erdiren bir ruh.

    “Kelâmın hükümsüz kaldığı bu yerde beni küçümseme. Bil ki kelâmdan da öte ah var.”

    Nakkaş, dile dökemediğin şeyin acısının katlanılmaz olduğunu söyler sana. Çünkü isimlendirmek, o şeyin varlığını beyan etmektir. Çünkü isimlendirmek, acıya bir anlamda sınırlar çizerek, onu daha evvel tecrübe edilmiş bir alana hapsetmektir. Bu yüzden kelimelerle yolunu bulmak, yazmayla kendini sağaltmaya da eştir ona göre. Köhne diliyle dünyada kendini ifadeye çalışan insan ancak aşkı yaşadığında yepyeni bir dil sahibi kılınabilir. Bu dilin kahramanları Yusuf-Mecnun-Âdem ise de Nakkaş bizzat bu çetrefil, büyülü dili bize duyurur.

    “Ömrü boyunca hayatı, varlığı, oluşu bir imaj sağanağının arasından seyreden biri sonunda düz cümlelerle konuşmak istiyorsa o artık şiirle birlikte aşkı da kaybetmiş demektir.”

    Ben aşkın kelamını en çok Nakkaş’tan dinlemeyi seviyorum. Çünkü güzelliğin insanın doğasından geldiğini ve o doğayı fark edip, ezel tanışının farkına vardığında insanın gerek dilsel gerekse manasal anlamda hayatı çok farklı bir boyutta yaşayabildiğine, beni O inandırdı. Anlattığı masal, hikâye ya da deyişle önce o dilin lezzetine varıp, sonrasında o hali duyumsamak farklı bir hakikate ermek demekti çünkü.

    “Elif karanlıkta oturuyordu. Bir Be bulsa, açılacaktı yolu. Ama sırdı Be. Elif sırrın varlığını bile bilmiyordu. Sır ortaya çıkınca Elif soracaktı, neye geldin? Seni açıklamak için, diyecekti Be… Aşkın yolu, mezhebi, meşrebi belliydi. Bıraktı kendini aşkın oluruna. Ne kadarsa o kadardı… Müstesna bir yazgıyla ödüllendirildiğine inanmaktan gelir aşkın büyüsü. Seçilmişlik vehmi.”

    Bu müstesna hali tehlikeli kılansa akılla oynamaktı. Bir denge üzerinde durmak… Oysa Nakkaş, akılla dengede tutulan aşkın münisleştiğini ve munisleşenin artık aşk olamayacağını söyler bize. Çünkü mecnunluğudur, Mecnun’u Mecnun kılan. Ancak aklıyla sorgulayarak vehim ve şüphe doğurduysa âşık, orada hiçbir şey eskisi gibi olamaz. Teslimiyetin kaybolduğu yerde tereddüt var olacaktır. Hiçbir duygu aşkla aşık atamaz, nefretten başka.

    “O kadar büyüktü ki aşktan geri kalan boşluk, orayı ancak nefretin cüssesi doldurabilirdi. Nefret, aşkla boy ölçüşebilecek yegâne duyguydu ve nefreti de ancak aşk yok edebilirdi.”

    Aşkın hâllerini zarif bir biçimde anlatan Nakkaş bize insanlık hâlleri üzerine de önemli ipuçları verir. Der ki: “Kötülükle sınanmayan iyilik makbul meta değil. İnsanı insan yapan, kötü olmaya gücü yettiği hâlde iyi olmayı seçebilmesi.” İyilikle ilgili olarak da “hatırlayacağın iyiliği yapma” diyerek ince bir telkin de bulunur. İnsan unutan bir canlı hele de insaniyetinden sıyrılmışsa nankör. Onun için der Nakkaş “Kalbine dokunmalı insanların. Yoksa bir kalpleri olduğunu kolayca unutuveriyorlar.”

    İçinden yenilenmeyenin, dışından çabuk eskiyeceğini ve insana, kalp yönünün tayininde en büyük rehberin vicdan olduğunu, onu kaybedenin tam da kaybettiği yerde bulabileceğini çünkü vicdanın hatırlanabilir bir gerçek olduğunu biz yine Nakkaş’tan duyarız. Acı çekmenin ruhun fiyakası olduğunu bilirdik de acının da bir estetiği varmış; “İnsan, acısını salt kendi adına çekiyorsa bu bencil bir acıdır. Kendi acımızda başkasının acısını da tecrübe edebilirsek, o zaman çoğalır, tamamlanırız. Bu da kendi acımızda evrenin acısını tecrübe etmek demektir.”

    Hayata dair sözlerini söyleyen Nakkaş’ın annelere dair de diyecekleri olacaktır elbet. Annelerin hepsini birbirine benzeyen ayrı bir ırk olarak görür ve güçsüzlükteki büyük güce dikkat çeker. “Kucağı bebek biçiminde yaratıldığı için midir, içinin her bebeğe böyle akması ve minicik bir bebeğin minicik bir kadını böyle güçlü kılması?”

    Bu kadar etrafında dolanıp, noktanın kendine temas etmeden olmaz tabii. “Hayat ne biliyor musun? Delinmiş sandalına su dolarken senin daha yüksek bir hızda onu boşaltmaya çabalaman.” Sözü daha fazla yormadan şunu söyleyebilirim. Ben okurken, bu kesif mana ikliminde Nakkaş’la birlikte enginde yol aldım. Yıllar evvel okuduğum Halil Cibran’ın Ermiş’ini okurken de benzer hikmetli bir yolculuğa çıkmıştım. Yol farklı olsa da ben yine o soyut yolun somut yolcusuydum. Kitapla alakalı elbette ki değinmediğim çok şey var, zaten hepsine değinmek de mümkün değil. Birçok konuda kavramsal manada deyiş ve sorgulama imkânı var, bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Eserin oluşturulma biçiminden dolayı da Nazan Hoca’nın “Best of” çalışması olduğunu söylemek mümkün. Bitirirken Nakkaş’ın şikâyetten hikâyet ettiği bölümde söylediği, zaman zaman kalbe gelen o deyişle bitirmek isterim:

    “Ya Rabbi! Ben içtiği suya, yediği lokmaya, giydiği hırkaya şükreden biriyim. Bilirsin, öyle, senin adını unutmuşlardan değilim. Dilimden taşanda kusur varsa affet ism-i rahmanınla, esirge ve bağışla; ama bu dünya bana zor geldi.”