• 68 syf.
    ·1 günde
    Kitap önce İslam'ın dirilişinde avrupa'nın durumunu ele alarak başlıyor. Sezai Karakoç'a göre avrupa kendini asya ve afrikaya hiçbir zaman sevdirememiş barbar bir ülkedir. Bu bölümde İslamın dirilişinden kastının İslam prensiplerinin değil, İslam halklarının dirilişi olduğunu da ifade ediyor.

    İkinci bölüm: İslamın Dirilişinde Afrika ve Asya'nın durumu başlığında, bu bölümde Sezai Karakoç Afrika'nın kuzeyi hariç yeni bir medeniyet kuracağı ve bu medeniyetin İslam medeniyeti olacağı düşüncesini paylaşıyor. Çin medeniyetinin eski bir medeniyet olduğu orta ve yeni çağa uyum sağlayamadığını vurguluyor. İslamın ise gelişmelere açık yeni çağ medeniyeti olduğunu ifade ediyor.

    Üçüncü bölüm: İslam'ın Dirilişinde İslam Dünyasının Durumu başlığında, Osmanlının yıkılışı, birinci ve ikinci dünya savaşları üzerinde duruyor. İkinci dünya savaşıyla beraber İslam dünyasının siyasal bağımsızlığını kazandığını (ben öyle düşünmüyorum) ve zor olan iktisadi bağımsızlığı kazanma yolunda ilerlediğini ifade ediyor. Batının kültürel emperyalizminden, batı tipi aydınlardan bahsediyor. İslam tezinin doğduğunu Pakistan'da Mevdudi Hareketi,Mısır'da Müslüman Kardeşlerin Davranışı, Türkiye'de Nurculuk ve Büyük doğuculuk düşüncelerinin bu akımı temsil ettiğini ifade ediyor.

    Dördüncü Bölüm: Düşüncede Diriliş başlığında düşüncede diriliş olmadan inançta, sanatta ve edebiyatta dirilişin başlamayacağını ifade ederek içinde bulunduğumuz durumları kritik edebilmenin, üniversitelerde aktarmacılık akımında kurtulmanın, deneycilik savaşından sıyrılmanın önemli olduğunu ve İslam'ın düşünce serüveninde labirentteki bir fare gibi dönüp durduğunu ifade ediyor. Yazının değiştirilmesinin geçmiş bağlantıları kopardığı klasik düşünceden uzaklaştığı görüşünü belirtiyor. İslam'ın birçok yerde düşünmeyi emrettiğini belirterek insanları kritik etmeye davet ediyor.

    Beşinci Bölüm: İnanışta Diriliş başlığında, önceki dönemde Muhammed İkbal ve Mehmed Akif gibi yazarlarla akademik planda mücadele edildiği fakat artık ideolojik bir boyut aldığını vurguluyor. Avrupa demokrasisi ve Komünizm arasında keskin bir ikili blok oluştuğu ve üçüncü blok olarak İslam'ın geleceğini belirtiyor. Griye yer olmayan bir dilemmanın içinde bulunduğumuzu, herkesin safını seçmesi gerektiğini ifade ediyor. Yazılarından Türkiye'de Nurculuğa değer verdiği görülüyor.

    Altıncı Bölüm: Edebiyat ve Sanatta Diriliş başlığında, romanın solculuğun elinde olduğu, mimarinin yok olduğu, resim anlayışında figüratif resmin İslam'a aykırı olduğu, İslam'ın en gelişkin sanatının edebiyat olduğu, batının gelişimini sağlayan Cebir'in Müslümanlar tarafından geliştirildiği üzerinde duruyor.

    Yedinci Bölüm: Aksiyonda Diriliş başlığında, tarih boyunca İslam zaferlerinin Bedir'e yenilişlerin Uhut'a benzediği ve Hendek zaferinin arada bir köprü vazifesi gördüğü üzerinde duruyor. Şu anda İslam'ın Uhud dönemini bitirdiğini Hendek döneminden sonra Bedir dönemine geçeceğini ifade ediyor.

    Sekizinci Bölüm: İslamın Çağırısı ana başlığıyla, Yahudilere, Hristiyanlara, İnsana, Din ve tanrıtanımazlara, doğulular ve Afrikalılara çağrılarda bulunuyor. Yahudileri ırkçılıkla, Hristiyanları teslis inancıyla, Tanrıtanımazları komünizm karşıtı bir tavırla, doğulular ve Afrikalıları yaşadıkları din buhranından sonra İslam'a ulaşmalarıyla tanıtıyor.

    Dipnot: Kitap kurmuş olduğu Diriliş Partisi'nin manifestosu niteliğindedir. İnsanları barışa çağırırken batı düşmanlığı, komünizm düşmanlığı üzerinden uç noktalara çekmesi çelişen noktalardır. Nurculuğa aşırı bağlılığı göze çarpmaktadır. Çin'in geniş bir kültürü vardır. Eski çağda kalmış diye ifade ettiği kültür hala yaşamaktadır. Birçok düşüncede düşmanlık sezdim. Siyasetinde amacı bu değil mi? İnsanları uç noktalara çekip karşılarına üzerinde düşünmedikleri düşmanlar vermek. İslam'ı çok güzel tasvir eden bölümler olsa da bazı düşüncelerin siyasi propagandadan öteye gitmediğini düşünüyorum. Keyifli okumalar...
  • 27'Ağustos 1897 tarihinde İsviçre'nin Basel kendinde üç gün sürecek olan Birinci Siyonist Kongresi toplandı. Kongrenin yapıldığı Stadt gazinosunun girişine altı köşeli yıldızlı Siyonist bayrağı çekilmiş; delegeler Herzl'in istemine uygun olarak fraklarıyla salonu doldurmuşlardı.

    ...

    Kongre bittikten sonra Herzl, anı defterine şunları yazar:

    "Basel'de Yahudi Devletini kurdum. Eğer bugün bunu açıklarsam, herkes beni alaya alır.
    Oysa, belki beş fakat hiç şüphesiz ki elli yıl içinde herkes bu gerçeği görecektir. Yahudi Devleti'nin varlığı manevi temellere oturtulmuştur, bu devlet Yahudi halkının bu konudaki istek ve kararlılığı ile kurulmuştur." Kongrenin ilk olarak Siyonizmin ana amacını saptadığını belirtmiştik. Bundan önce de gördüğümüz gibi Herzl, Yahudi Devleti adlı eserinde "Filistin'de egemen bir Yahudi Devleti" kurulmasını savunuyordu. Ve hiç şüphesiz ki yakın arkadaşları ve taraftarları da aynı ülküyü benimsemişlerdi. Herzl'in danışmanlarından Max Bodenheimer, kendilerini Filistin'e götürecek gemide Çanakkale Boğazını geçerken Siyonizmin amaçlarını dile getirmiş ve şöyle demişti.

    "Bizim düşlerimizin kanatları vardır, sınır tanımazlar. Yahova'nın Eski Ahit'te vaad ettiği Nil'den Fırat'a kadar tüm bölgeler Yahudi kolonizasyonuna açılmalıdır."

    Bütün bunlara karşın, bazı araştırmacılar, Herzl'in Kongre'yi topladığı sıralarda düşüncesinin değiştiğini ve onun Türklerle Filistin'de bir Yahudi Devleti kurma planı çerçevesinde pazarlığa oturmanın olanaksızlığını kavradığını savunuyor. Herzl'deki bu değişikliğe kanıt olarak Siyonist liderlerinin Siyonistlerin yayın organı olan Die Welt gazetesinde 9 Temmuz 1897'de yazdığı makaleyi gösteriyor. Adıgeçen makalede Herzl şöyle yazıyordu:

    "Bugün hiçbir ciddi devlet adamı Türkiye'nin bölüşülmesini düşünmüyor. Evet, Türkiye'nin geçmişdekinden daha fazla parasal yardıma gereksinimi vardır ve bunu da ancak Yahudilerden karşılayabilir. Fakat, herhangi bir eyaleti padişahtan almak gibi bir şey sözkonusu değildir. Biz sadece başka yerlerde yaşayamayan Yahudiler için devletler hukukunun güvencesi altında bir yurt kurmak istiyoruz." Aslında, bu satırlarında Herzl'in samimi olup olmadığı konumuz açısından önemli değildir.
    Önemli olan Siyonizmin ana amacının Osmanlılar tarafından nasıl algılandığıdır. Berlin'deki Osmanlı sefiri Basel'e bir memur yollatarak, oturumları izletmişti.

    Ahmed Tevfik Paşa, Babıâliye yolladığı raporunda, "Yahudilerin Filistin'de büyük bir devlet kurmayı tasarladıklarını" yazmıştı. Filistin'e yerleşen Siyonistlerin yayılma ve genişleme siyaseti güdeceğine Hariciye Nezareti'nin dikkatini çeken Ahmed Tevfik Paşa, Kongre'deki Yahudi konuşmacıların sözlerinde temkinli olduklarını, Yahudi ulusunun yaşamsal sorunlarından sözederek ana amaçlarını gizlediklerini kaydediyordu. Gerçek niyetleri ne olursa olsun, Siyonistler bazı düşüncelerini kamufle etmek zorundaydılar. Ne Osmanlıları ne de ılımlı Yahudileri kaygılandırmak istiyorlardı...
  • 208 syf.
    ·9/10 puan
    Siyonizm ve Türkiye
    Kutsal Topraklarda Şer Planları
    Süleyman Kocabaş

    • Yahudiler için “İkinci Kızıldeniz Olayı” Türklerin Yahudilere kapılarını açmaları.
    • Babil Krallığı Yahudileri Babil’e (Irak) sürdü.
    Persler Babil Krallığını yıktı (M.Ö 539).
    Pers kralı Yahudilerin Filistin’e dönmelerine izin verdi.
    Tevrat’ın kitap olarak ortaya çıkışı bu dönemde oldu. İran (Pers) hakimiyeti döneminde.
    Roma İmparatorluğu 67 yılında Kudüs’ü yağmaladı. Mabed’i yıktı (Titus).
    • “Yeni bir Kudüs” Selanik.
    • Yasef Nassi, Yahudi devleti kurma fikrini ortaya attı (16yy). Kanuni Sultan Süleyman’dan Filistin’de bulunan Tiberias şehri için imtiyaz istedi ve aldı. Siyonizmin temeli bu oldu.
    • Yavuz Sultan Selim, Mısır seferine giderken bir Yahudi’den borç alır. Yahudi borç yerine oğlunun Yeniçeri Ocağına alınmasını ister. Yavuz kabul etmez.
    • Rusların Çar yönetimi Yahudilere baskı yapıyordu. Yahudi bankası Rus ihtilalini finanse etti.
    • Moses Hess, Birleşik Avrupa Devletleri fikrini ortaya attı. Komünizm propagandası yapıyordu. K.Marx ve Engel’si etkiledi.
    • 19.yy sonlarında, Doğu Avrupa’da 5 milyon Yahudi vardı. Bunun 3.5 milyonu Rusya’da.
    • Ruslar ve Almanlar Yahudileri sevmiyor. Almanlar Siyonizmi destekliyor, çünkü Almanya’daki Yahudilerden kurtulmak istiyor. Bir de Alman kontrolünde Filistin’de bir Yahudi devleti çıkarları için uygun görünüyor.
    • 1.Siyonist Kongresi 1897’de İsviçre’de toplandı.
    • Selanik’in nüfusu 173 bin. Bunun 80 bini Yahudi.
    • Selanik ve Makedonya’daki bazı şehirlerde yabancı kontrolü fazla idi. Mason locaları yoğundu. Sultanın otoritesi azdı. Jön Türklerde bu ortamda büyüdü ve locaları kullandılar.
    • Siyonistler, Hayim Nahum, Emanuel Karosso, Theodor Herzl ve Moiz Kohen.
    • Moiz Kohen (Tekin Alp), Pantürkizmin, Türkçülüğün öncülerinden. Amacı:
    1- Türk Milliyetçiliği artsın Türk-Arap birliği bozulsun
    2- Türkçülüğü İslam düşmanı bir fikir haline getirmek.
    3- Türklerin ilgi alanını Anadolu ile sınırlandırmak ve Filistin’den uzak tutmak.
    • E.Karosso, İTC üyesi. İtalyan Mason locası başkanı. İTC bu locada ortaya çıktı. Padişah baskısından kaçanlar locaya geliyor (İttihat Terakki Cemiyeti-İTC).
    • 2.Abdülhamid “Dünya savaşında Almanya’nın yanında yeralmak için söz vermeyince, İmparator ile dostluğumuz bitti.”
    • Enver Paşa “Biz Sultan Hamid’i anlayamadık. Siyonistlere alet olduk. Bizi Masonluk istismar etti. Elimdir fakat biz Siyonizm için çalışmışız maalesef”.
  • Zülfü Livaneli'nin Serenad isimli romanına da konu olan Struma Faciası;

    İkinci Dünya Savaşı'nda Almanya, Doğu Avrupa'nın tamamına hakim olmuş ve kendi ülkesindeki Yahudilere karşı uyguladığı sert politikaları burada da uygulamaya başlamıştı.

    Almanya'nın Romanya'yı işgal etmesi üzerine buradaki Yahudileri korku saldı. 12 Aralık 1941'de 769 zengin ve entelektüel Yahudi Struma adlı gemiye binerek Filistin'e gitmek üzere yola çıktı.

    150 yolcu kapasiteli Panama bandıralı Struma gemisinde sadece bir tuvalet vardı ve daha önce hayvan taşımacılığında kulanılıyordu. Gemiyi işletenler gemideki ahırları kamaraya dönüştürmüş ve 769 yolcuyu doldurmuştu. Yocu başına 1000 dolar alan gemi sahipleri, yolcuların geminin küçüklüğü hakkındaki itirazları üzerine açıklarda büyük bir geminin beklediğini, yolcuların o gemiye aktarılacağını söyleyerek onları kandırdı. Baskı altındaki Avrupa'dan kaçmaktan başka bir şey düşünmeyen yolcular çaresiz gemiye bindiler. Oysa günlerce önce Romanya'daki gazetelerde 'Struma: Yahudileri Filistin'e kaçıracak gemi' başlıklı ilanlar verilmiş, lüks gemilerin fotoğrafları kullanılmıştı.

    Öte yandan geminin motoru da bozuktu ve seyir sırasında iki kez bozuldu.Motor ikinci defa arızalandığında gemi Türkiye karasularındaydı ve bir romörkörle Sarayburnu açıklarına çekildi. Geminin motoru tamir edilmek üzere çıkarıldı.

    Struma Sarayburnu'nda demirliyken İstanbul'daki Yahudi cemaati harekete geçti ve gıda stoku bitmiş olan geminin yolcularına yardım etmek için girişimlerde bulundu. Türk Kızılayı bedelini Yahudi cemaatinden alarak yolculara üç öğün yemek vermeye başladı.

    Bu arada Romanya'yı işgal etmiş bulunan Almanya'nın Türkiye Büyükelçiliği gemide salgın olduğunu Türk yetkililere bildirdi ve gemiden kimsenin karaya inmemesi için baskı yaptı. Filistin'de hakim güç olan İngiltere ise çok sayıda Yahudinin Filistin'e yerleştirmesinin sakıncalı olduğunu söyleyerek yolcuların yola devam etmesine izin vermeyeceğini açıkladı. İngiltere Ortadoğu devletleri ile ilişkilerinin bozulmasını istemiyordu. Romanya da geminin dönmesi halinde kabul etmeyeceğini önceden açıklamıştı. Türkiye ise mültecileri Türkiye'ye kabul etmeye yanaşmadı, çünkü hem Almanya hem de İngiltere'nin bu konuda yoğun baskıları vardı. Ayrıca Türkiye savaşta taraf olmamak için yoğun çaba sarf ediyordu.

    Gemiden sadece Standart Oil Company of New York Petrol Şirketi'nin Romanya Müdürü Martin Segal ve ailesi şirketin Türkiye temsilcisi Vehbi Koç'un girişimleri ile çıkartıldı. Segal ailesinin yanı sıra kanaması olan hamile bir kadının da gemiden inmesine izin verildi ve hastaneye yatırıldı.

    Yolcuların karantina şartları altında bekleyişi iki ay sürdü. Nihayet İngiltere 16 yaşından küçük çocukaların gemiden indirilmelerine müsaade etti fakat Türkiye buna yanaşmadı. Türkiye'nin bu kararında Almanya'dan çekinmesinin etkisi olduğu ifade ediliyor. Dönemin başbakanı Refik Saydam'ın "kimsenin istemediği kişilere burası yurt olamaz." dediği iddia ediliyor.

    23 Şubat 1942'de iki şilep motoru olmayan gemiyi çekerek Karadeniz'e bıraktı. Gemi Sarayburnu'ndan uzaklaşırken yolcular yatak çarşaflarına "Yaşasın Türkiye, Kurtarın bizi!" yazarak Türkiye lehine sloganlar atsa da bu çabaları fayda etmedi. Karadeniz açıklarına bırakılan gemi bir gün sonra büyük bir gürültü ile patlayarak tüm yolcuları ile beraber battı. SadeceDavid Stoilar adlı bir yolcu kurtularak Şile sahiline ulaşabildi.

    1970'li yıllarda yapılan araştırmalar sonucunda da geminin bir Rus denizaltısından atılan torpido ile havaya uçurulduğu belirlendi.
  • Atatürk Türk şemsiyesi altında bir millet yaratmaya çalışıyor. Türk şemsiyesi altında derken, biyolojik bir şemsiyeden söz etmiyor. Bahsettiği şey şu: “Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran insanlara Türk halkı denir." Bu kadar. Atatürk'ün "Türkleri" böylece Anadolu'daki herkesi içeriyor: Kendine Türk diyenlerin yanısıra, Lazları, Çerkezleri, Gürcüleri, Kürtleri, Zazaları, Yahudileri vs. Kurtuluş Savaşı ve mübadele bittikten sonra onun "Türkler"ine Türkiye'de yaşamaya devam eden Rumlar ve Ermeniler de dahil olmuştur.
    Celal Şengör
    Sayfa 85 - İnkılâp Kitapevi
  • “Ankara Yahudileri özgün bir zümredir. Hatta şehrin narh listelerinde uzak bir bölgeye has olan zeytinyağı görülür çünkü Ankara Yahudisinin “koşer” yemek listelerinden kurtulup istediği yemeği tatlısı, tuzlusu, etlisi ve yağlısıyla yapabilmek için zeytinyağı çıkış yoludur. O yüzden Ankaralılar da zeytinyağlılar mutfağını iyi tanırlardı.”
  • Yakın zaman önce, bir grup Alman bilimadamı, Almanya'da yaşayan Türk çocuklarının IQ'sunun Alman çocuklarının IQ'larına göre daha düşük olduğu iddiasını dile getirdi.

    Doğrusu, Nazizm gibi sapkın bir ideolojiye beşiklik etmiş bir coğrafyada, bilimadamlarının daha temkinli bir dille konuşmalarını beklerdim. IQ testlerinin sınır ve kısıtlamaları bugün çok iyi biliniyor. Bu testlere dayanarak ırkçı bazı önermelerde bulunmak, maksadın üzüm yemek değil, bağcı dövmek olduğunu düşündürüyor.

    "Zekâ"nın niceliğini ölçme gayreti uzun yıllardır tartışmalı bir alan olagelmiştir. Zekânın üç bileşeni şu biçimde tanımlanabilir: Bilgiye sahip olmak, bilgiyi akıl yürütme için etkili bir biçimde kullanmak ve bu akıl yürütmeyi değişik ortamlara uyum sağlamak için devreye sokabilmek. IQ psikometrik bir test, zihinsel yeteneği ölçüyor. Kimi uzmanlar kalıtım yoluyla geçen, (s137)genetik olarak belirlenen bir zekâ fikrini savunurken kimileri de çoklu zekâdan bahseder. Bu ikinci görüşe göre zekâ aynı zamanda toplumsal arkaplanımızın da eseridir. Manevi zekådan müzikal zekâya, oradan ahlaki zekâya uzanan bir yelpaze içinde on iki zekâ türü tanımlanır. Günümüzde IQ testleri; sözel, matematik, uzamsal, belleğe ve akıl yürütmeye dönük yetileri ölçüyor. Ancak zekânın pek çok önemli bileşenini de dışarıda bırakıyor, ölçemiyor. Nüfusun önemli bir bölümü bu değerlendirmeyle 90-110 arasında değerler alıyor. Genel nüfusun aldığı değerler bir grafiğe dönüştürüldüğünde, ortaya çan eğrisi şeklinde bir manzara çıkıyor, çok az insan düşük ve yüksek zekâ uçlarında yer alıyor. IQ testlerinin genel zekâdan çok, sorun çözme yeteneğini kısmen ölçtüğü dile getiriliyor. Bu testlerle insanın yaratıcılığını, pratik bilgisini, ve sorun çözmede kullanılabilecek diğer becerilerini ölçmek çok zor. Zekânın tek bir IQ skoruyla özetlenemeyeceği, insan yetenek ve potansiyellerinin bu basitleştirmeyi aştığı, uzun zamandır dile getiriliyor. IQ testleriyle ilgili eleştirileri birkaç genel başlık altında toplayabiliriz: Bu testler kültüre duyarlı değildir. İnsanlar sorun çözmek için değişik yöntemler kullanırlar, okuma stratejileri farklıdır ve hız her zaman bir sorunu çözmede işe yaramaz. Bu testlerde söz dağarcığı üzerine çok fazla vurgu yapılmaktadır. Oysa bütün bunlar kültürel olarak şekillenen yetilerdir. Aile eğitimi, ekonomik refah düzeyi, aile içinde paylaşılan dil, akran ilişkileri, azınlık statüsü gibi bir dizi etken, kişinin verili bir anda bu testlerden alacağı sonucu etkitleyebilir.(s.138)Ayrıca standart bir test geliştirebilmek için testin uygulandığı mekân herkes için aynı olmalıdır.
    Kişinin çevresi bilişsel yetenekleri için çok önemlidir Genel zekâ bir dizi özellikten oluşur. Okuma, anlama, matematik, söz dağarı ve uzamsal ilişkiler gibi bir dizi özellik IQ testlerinde ölçülmektedir; ama konuşma zekâsı, toplumsal zekâ, duygusal zekâ, hayatta kalma zekâsı ölçülmemektedir. Bir insanın zekâsını gerçekten ölçmek ancak onu bir dizi katı kuralları olan gerçek hayat denemeleri içinde sınamakla olur. Kişinin test uygulayıcıya duyduğu güven ve motivasyon düzeyi de IQ skorlarını etkiler. Kültüre duyarlı olmayan testleri okuyan kişiler, soruları doğru yorumlasalar bile, istenen "doğru" cevabı işaretlemeyebilirler. Etnik gruplar arasında IQ testi skorları bakımından fark vardır, ancak grup içi farklar daha fazla olarak görünmektedir. Bu da sosyoekonomik çevre, anne baba eğitimi ve okullarla izah ediliyor. Bazı kültürlerde insanlar test sırasında daha fazla veya daha az motive olabilirler, bu da o kültürün eğitim ve zekâya atfettiği önemle ilgilidir.

    IQ testleri konusunda psikoloji bekâretini çoktan kaybetti. IQ verilerine yorum getirmek doğrudan toplumsal ve politik bir eylem olarak görülebilir. IQ araştırmalarının içinde belirli belirsiz politik önermeler gizlidir. Zekâ testlerinin öjeni (seçici üretme yoluyla insan irkını kontrol edebileceğimiz düşüncesi) ile ilişkisi uzun zamandır tartışılıyor. Zekânın çan eğrisi şeklinde dağılım gösterdiği ve genetik olarak belirlendiği yaklaşımı yıllar içinde pek çok ırkçı düşünceye zemin hazırlamış, hatta bu testler sınıf tahakkümünü meşrulaştırıcı bir işlev de yüklenmişlerdir. 139

    Bilimsel ırkçılık, bir insan grubunun digerinden doğal olarak üstün olduğu iddiasını desteklemek bilimsel dil ve tekniklerin kullanılmasıdır. 1930'ların Nazi bilimi (yahut sahte bilimi) bu yöntemle Yahudileri, şizofrenleri, zekâ özürlüleri yok etmek için ideolojik bir meşruiyet kılıfı bulmuştu. 1970'li yıllarda kimi akademisyenlerin makaleleriyle ABD'de yeniden hortlayan bu "nesil ıslahı" projesi, siyahların ABD'nin zekâ ortalamasını düşürdüğünü ve kısırlaştırılmaları gerektiğini söyleyecek kadar ileri gidiyordu.

    Yakın zamanlarda iki yazar da ulusların zenginliği ile ortalama IQ arasında bağ kuran bir çalışma yayınladılar. Onlara kalırsa yüksek IQ'lu ulusların daha akıllı ve etkili önderleri olur ve kamuda ve özelde çalışan kişiler ekonominin gücüne her seviyede katkıda bulunurdu. Bu da aranan mal ve hizmetlerin iyi fiyatlarla üretilebilmesine yarardı. Ancak güç ve zenginliğe ulaşmakta IQ'yu sollayabilecek başka etkenler gözden kaçırılmış olmalıydı: zalimlik, otoriteye koşulsuz boyun eğiş, ilkesizlik gibi...

    ABD'de yayınlanan Bell Curve (Çan Eğrisi) adlı kitap da 90'lı yıllarda çok tartışıldı. Bu kitabın varsayımına göre, daha akıllı insanlar ortalama insandan daha iyidir ve o yüzden daha iyi eğitimi, daha iyi işleri ve daha çok sosyal gücü hak ederler. Toplumun yüzeyine çıkan kreması, kendi aralarında evlenerek de kalıtım yoluyla bu mirası sonraki nesillere aktarırlar ve idareci sosyal sınıf haline gelirler. Bu kitapta dile getirilen varsayımlar ve istatistiksel çarpıtmalar, aşırı sağcı gruplarnın "beyaz ırkın üstünlüğü" düşüncesine yıllar yılı akademik malzeme sağladılar. (s140)Siyahların beyaz Amerikalı değerlerine göre şekillendirilmiş bu testlerde görece az puan almaları, onların toplumsal imkânsızlıklarıyla değil de, genetik olarak "daha aşağı"da olmalarıyla izah edildi. Oysa eşit koşullar sağlandığında, aynı eğitim imkânlarına kavuştuklarında, siyah çocuklar da beyazlar kadar iyi sonuçlar alabiliyorlardı.

    Gelelim en baştaki konuya, Almanların yaptığı teste... Biz Türkler'in "hayatta kalma" zekâsıyla hangi millet boy ölçüşebilir? Almanya'da eğitim gören bozkırın yanık çocukları o testleri Türkiye'de doldursalardı çan eğrisinin şeklini tümden değiştirebilirlerdi. Ama bu bir şey ifade etmez. Onların babaları gurbet illerinde eğitimsiz zekâların da neler başarabileceğini yıllar içinde zaten gösterdiler. Ayrımcılığın kol gezdiği okullarda yapılan bu tür testlerin hiçbir yordama değeri yoktur. Buradan yola çıkarak bir toplumun zekâsı üzerine söz söylemek, eğer safdillik değilse, kötü niyetli bir tutumdur.

    Önyargı, bir başka toplumsal unsura duyulan horgörü ve nefretle kendisini gösterir. Başkasının değerini düşürmek suretiyle onlara karşı duyduğumuz nefreti ve giderek onlara uyguladığımız şiddeti meşrulaştırmış oluruz.

    Bilimi politikanın oyuncağı haline getiren bu kabil açıklamalar, bizzat bilimadamları tarafından kınanmalıdır. Hermann Hesse, Yahudiler'in yurdunun bir ülke değil, bir kitap olduğunu söylemişti: Hep yanlarında taşıdıkları Tevrat.

    Bozkırın gurbet eldeki yanık çocuklarının da ülkesi, hep içlerinde gezdirdikleri hüzün olsa gerektir. (s141)