Red Sparrow (2018) filmini izlerken hissetiğim inandırıcılık sorunu ve ideolojik rahatsızlık çok haklı bir temele dayanıyor. Filmin dayandığı aynı adlı romanın yazarı Jason Matthews'un eski bir CIA ajanı olduğunu düşündüğümde, senaryodaki o yoğun CIA sosu ve tek taraflı bakış açısı zaten kendini hemen ele veriyor. Hollywood, Soğuk Savaş yıllarından kalma o eski ezberleri modern sinemada da devam ettirerek Rusya imajını sadece acımasızlık, casusluk ve cinsellik üzerinden okunan karikatürize bir düşmanlığa sıkıştırıyor. Batı'nın Ortodoks dünyasına ve Doğu'ya karşı beslediği Oryantalist önyargılar, bu tür yapımlarla popüler kültürün bir parçası haline getiriliyor. Karşı tarafta Amerikalı ajanlar her zaman ahlaki bir üstünlükle, dürüst ve sistemi sorgulayan kahramanlar olarak sunulurken, Rus tarafının tamamen yozlaşmış ve insani değerlerden uzak gösterilmesi sinemanın o gri alanlarını yok ediyor. İyi bir casusluk hikayesi entelektüel bir satranç maçı gibi olmalıdır; oysa burada anlatı tamamen cinselliğin ve kaba gücün arkasına saklanmış sığ bir propagandadan ibaret kalıyor. Bu "kör parmağım gözüne" türünde yapılan ideolojik dayatmalar, Amerika'nın sinemadaki o kültürel üstünlüğünü ve hikaye anlatıcılığındaki inandırıcılığını gerçekten zedeliyor. Seyirci artık bu kadar çiğ bir propagandayı kolayca fark edebildiği için, film sinematik bir başarı yakalamaktan ziyade sadece dönemsel bir tüketim malzemesi olarak kalıyor. Esas sinema sanatı, bu tür yapay siyah-beyaz ayrımları aşabildiği ölçüde kalıcı olabiliyor.
Jennifer Lawrence, Winter's Bone veya Silver Linings Playbook gibi filmlerde ne kadar derinlikli bir oyuncu olduğunu çoktan kanıtladı. Ancak Hollywood sisteminde bazen büyük yıldızlar ticari kaygılarla ya da yanlış yönlendirmelerle bu tarz formül projelere dahil