• 266 syf.
    DİKKAT FAZLA SPOİLER İÇERİR :)

    Cesur Yeni Dünya’da Huxley, her ne kadar yüzlerce yıl sonrasının dünyasını tasvir ediyor gibi görünse de, aslında bugünün de dünyasını çok çarpıcı bir “dünya modeli” ile gözler önüne sermektedir. Yazar insanlığın dikkatini çekerek uyarmaya çalışmıştır. Genellikle Huxley’nin dikkat çektiği “Dünya Devleti” tıpatıp Amerika’yı işaret ederken, insanoğlunun içinde taşıdığı bencillik ve özgürlüğe karşı denetim tutkusu potansiyeli itibariyle –küresel ısınmanın eşiğindeki dünyada, insanoğlunu nasıl bir kader beklediği belirsizliğine rağmen– gelecek yüzyıllarda başka Amerikaların da boy vermesi elbette kaçınılmazdır. Yani Amerika, günümüz dünyası için sadece bir rol modeldir ve bahsedilen potansiyelin önderliğini yürütmektedir.
    Aldous Huxley’nin bu çok tartışılan kitabına distopya yani kara ütopya da denmektedir. İnsanı sorulara boğan bir gelecek kurgusu gibidir. Huxley 1932 yılından bakarak öyle bir dünya yaratmıştır ki okuyucu, yazarın bahsettiği bu dünyanın olması mümkün mü, iyi mi kötü mü bir türlü karar verememektedir. Fakat kitabın ilerleyen bölümlerinde, bugünün insanının maruz kaldığı şartlandırılmalarla Cesur Yeni Dünya insanının şartlandırmaları arasında çok ciddi benzerlikler görülmekte ve başlangıçta ütopik, sıra dışı gelen konular daha sonraki bölümlerde günlük hayat ile özdeşleştirilir.

    Aldous Huxley’in tasvir ettiği Cesur Yeni Dünya, istikrar yılı diye anlatılan “F.S. 632’de” eski kıta denilen Londra’da geçmektedir. Yani kitabın yazıldığı tarihten altı yüzyıl sonrasında yaşanan bir dünya modelidir. Kitapta Ford, bu Yeni Dünya’nın adeta tanrısıdır. Yazar, kitabında bu yaratılan dünyayı, iki temel karakter üzerinden diğer bireylerlerle ilişkilendirerek anlatmaya çalışmaktadır. Dünya ciddi bir evrim yaşamış, insan üremesi ve eğitilmesi “kuluçka ve şartlandırma” merkezlerindeki şişelerde gerçekleştirilmektedir. Dokuz Yıl Savaşları’ndan sonraki büyük Ekonomik Sıkıntı’dan sonra kurulan Cesur Yeni Dünya’nın sloganı “Cemaat, Özdeşlik, İstikrar”dır. Bu üç ilkenin sürekliliğini sağlamak için bilimsel yöntemlerle yeni bir dünya düzeni kurmuşlardır. Ve onlar için, geleceğin en önemli projeleri “mutluluk sorunu” adını verdikleri konuda, daha doğrusu insanlara “köleliklerini sevdirme sorunu” meselesidir.

    Kitap, Kuluçkalama ve Şartlandırma Merkezi müdürünün çocuklara eğitim vermesini anlatarak başlar ve kitabın devamında da bu Yeni Dünya düzeni ile ilgili detaylı bilgiler verilmektedir. Toplumsal istikrar için nüfusun sabit tutulması şarttır. Ayrıca amaca hizmet etmekten zevk alacak bireyler üretilmesi önemlidir. Bu şartlandırma merkezlerinde insan robotlar yetiştirilir. Toplumsal mutluluğu, zararı en aza indirilmiş bir uyuşturucu maddesi olan “soma” ile sağlarlar. Kitapta bireyden nesneye dönmüş ya da dönüştürülmüş insan ve bu nesneleri üreten bir düzen vardır. Üretim bandında bir bireyin üretilmesi için iki yüz altmış yedi gün gerekmektedir. Bir seferde her şeyleriyle birbirlerine benzer doksan altı canlı üretilmektedir. Bu bireylerin istendiği gibi oluşturulması için üretim bandı üzerinde çeşitli etkilere (ilaç, ısı, basınç vb.) maruz bırakılırlar. Kişilerin psikolojik şartlandırmaları ise Hipnopedya (uykuda eğitim) ile yapılır. Aslında nesneleştirilmiş bu insanlar, sistemin ihtiyacının olduğu beş ana sınıfta (alfa, beta, delta, gama, epsilon), hayatlarının her alanında karakteristik, fiziksel özellikleri ve kaderleri belirlenmiş olarak çıkıyorlar yumurtadan. Örneğin on iki yıl boyunca her gece yüz elli kez kulaklarına “Artık herkes mutlu” şeklinde seslenilir, ya da sistemin canlı kalması için gerekli olan tüketimi sürekli kılmak için “Atıp kurtulmak, onarmaktan iyidir. Yama artarsa refah düşer” tarzı şartlandırmalar yapılır. Yeniye ve tüketime dayalıdır toplum.

    Cesur Yeni Dünya’da bireyler yoktur, toplum vardır. Bunun için kişilerin yalnız kalmaması için gerekli tedbirler alınmaktadır. Çünkü yalnız kalan ve işi olmayan birey düşünmeye başlar. Düşünen insan sorgular ve bu ise tehlikelidir. Ayrıca insanlar arasındaki ilişkilerin temelini oluşturan ve ilişkiye şekil veren “güçlü duygular” veba hastalığına benzetilir. Bu ise en son istenen şeydir. Kişilerin yalnız kalmalarını engellemek için duygusal film, engelli golf gibi aktivitelere yönlendirilir. Yalnız kaldıklarında ise sıkıntı yaşamamaları için “soma” adı verilen zararsızlaştırılmış uyuşturuculardan alırlar, böylece aldıkları doza göre zihinsel bir dinlenmeye geçerler. Bununla beraber anne, baba, aile gibi kavramlar müstehcen kabul edilirken “herkes, herkese aittir” anlayışı normal kabul edilir. Böylece kişilerin birbirlerine karşı duydukları istekler anında giderilip, bastırıldığı vakit ortaya çıkabilecek yoğun hisler ve duyguların önüne geçilmiş olur. Dünya denetçilerinden Mustafa Mond şu sözleriyle bu görüşü destekliyor: “Kişilerin duyguları gereksiz ve toplum için tehlikelidir. Bu yüzden onları duygu yükünden arındırdık.”

    Genç kalarak bir ömür sürdürmek de önemli bir unsurdur. Modern insanların yaşlanması gibi bir durum söz konusu değildir. Bunu yapay salgılar ve ihtiyaç duyulduğunda oldukları aşılar ile sağlıyorlar ve yaşlanmayı geciktiriyorlar. Ancak 60’larına kadar çok zinde yaşayan bireyler birden ölüyorlar. Bunun sebebi, yaşlanıp fiziksel güçten düşen bireyin toplumdaki üretim ve tüketim için bir faydası olmaması olarak değerlendiriliyor. Bir diğer sebebini ise, denetçinin “Kendimize ait olduğumuzu düşünmek mutluluk sebebi olabilir mi? Genç insanlar bunu düşünür çünkü kimseye bağımlı olmamayı, dua etmekten muaf olmayı kendi tarzları olduğunu kabul ederler. Oysa yaşlanan insan, içinde o zayıflığı hisseder ve kişilerde korku baş gösterir. Yaşları ilerledikçe insanların dine yönelmesinin bir nedeni de ölüm ve ölümden sonraki şeylerin korkusudur,” ifadesine vurgu yapması ile anlıyoruz. Bu yüzden kişiler çocukluklarından itibaren haftada üç gün “ölecek hastalar hastanesi”ne götürülüyor ve bireylerin gözünde ölümün sıradan bir süreç olarak görmeleri sağlanıyor.

    Tabii bu Yeni Dünya’daki sistemin yanında bir de karşı sistem mevcuttur. Bu “vahşi ayrı bölgesi” diye adlandırılan coğrafyadaki insanlar ıslah edilmeye layık bile görülmeyen insanlardan oluşmaktadır. Hatta bu bölge elektrikli tellerle çevrilidir ve New Orleans’tadır. Sistemi sürekli sorgulaması ile meşhur Bernard, kız arkadaşı Lenina ile tatil yeri olarak bu vahşi bölgeyi seçmiştir. Shakespeare okuyarak büyüyen “Vahşi” ile tanışır. Daha sonra Vahşi ve bir gezide kazara unutulmuş ve yine kazara hamile kalıp, eski dünyada yaşamak zorunda kalan Vahşi’nin annesi olan Linda ile beraber Yeni Dünya’ya gelirler. İşte bundan sonra iki dünya arasında sürekli bir kıyaslama ve sorgulama başlar. Ayrıca eski dünyadan getirilen Vahşi, Yeni Dünya ile eski dünyanın kıyas yapılabilmesinde en önemli rolü oynar. Yeni dünyanın sistemini sorgulayan Bernard Marx ve Helmholtz Watson ile Vahşi arasında gelişen ilişki yumağında dikkat çeken odur ki; Vahşi onlara aradıkları gerçeği kısmen de olsa yansıtıyor ama şartlandırılmış olmanın tesiri ile birbirlerini anlamakta zorluk çekerler. Bu arada eski dünyada “yabancı” olduğu için dışlanan, Yeni Dünya’da ise yaşam alanı bulamayan Vahşi’nin dünyası bu ağırlığı daha fazla taşıyamaz. Önce bir adaya gidip inzivaya çekilir. Sonra intihar eder.

    Sonuç olarak Cesur Yeni Dünya düzeni ile, günümüz dünyası arasındaki benzerlik insanı dehşete düşürecek kadar yakın gözükmektedir. Tek tipleştirici bir dünya düzeni her geçen gün etkisini artırmaktadır. Cesur Yeni Dünya, ötekine yaşam hakkı tanımayan, farklı düşüneni içinde eriten, sistemle uyum içinde yaşayanı öne çıkarıp, yücelten bir sistemin içinde sürüklendiğimizi bize oldukça etkili bir biçimde sunan bir kitaptır. İnsanı insan yapan tüm erdemlerin bir şey ifade etmediği, insani değerleriyle yaşamaya gayret eden insanların dışlandığı, sistemin yandaşlığına soyunan kuklaları bize kanaat önderleri olarak sunan bu düzenin kitaptaki düzenden ne farkı var acaba? Günümüzde “gen” araştırmalarının belli bir merhaleye geldiğini ve yakında insan klonlayabileceklerini iddia eden bilim adamları medyada yer almaktadır. Acaba alıştırılıyor muyuz? Kitap bu nevi soruları akla getirmektedir. Teknolojik gelişmelerin etkisi ile medyanın başrol oynadığı, bilişim çağının da tesiri ile insanoğlu bu sistemin tekelinde esaret altındadır. Dikkatli bir şekilde günlük hayatımızın akışını gözlemlediğimizde, sabahtan akşama kadar geçirdiğimiz zaman diliminin tanziminde, hangi şartlandırmaların etkisi ile sürüklendiğimizi görebilmek daha mümkündür. Günümüzün hâkim güçleri, bu tasvir edilen şartlandırılmış insan modelinden pek memnun görünmektedir. Sistem, sadece üret (benim istediğimi) ve sonrasında hızlıca tüket diyor. Ama Sorgulama! Düşünme! Karşı gelme! İtaatkâr ol! Hak arama! Sen, sadece boyun eğerek rahat yaşayabilirsin. Bu yüzyılın insanının soma hapları ise Hollywood yapımı filmler, Amerika’dan ithal aptal diziler ve taklit edilen yarışmalar örnek olarak gösterilebilir. Verilmek istenen mesaj çok açık ve nettir: Uyuşun! Uyuyun!

    Günlük hayatımızın her karesini bu şekilde kontrol altına alan güçler, bu şekilde sistemin “kural koyucular”ı olurlar ve insanlık senaryosunu başından sonuna kendileri yazıp kendileri yönetmektedirler. Yani nesneleşmiş insan ona yazılan rolü oynarken, hiçbir şeyin farkında olmadan, eline tutuşturulmuş soma hapları ile oyalanmakla meşguldür. Aslında yazarın, yaşadığı dönemden bakarak, böylesine yüksek bir öngörü ile günümüze atıfta bulunabilme yeteneğine hayran kalmamak mümkün değildir.

    Kaynakça:

    – utopicass.blogspot.com
  • Erin Brockovich'te bir sahne var ki insanın muhayyilesine muayyen bir şekilde kazınıyor. Julia Roberts'ın canlandırdığı Erin karakteri çocuklarıyla ortada kalmış bir annedir. Başına gelen talihsiz bir olayın yaralarını sarmaya çalışırken, şu Harley'ci tiplerden biri gelir. Hem ona hem de çocuklarına bakar. Aralarında bir âşk doğar. Ancak, Erin yaralıdır. Protogoras, Piron ve Descartes'ın şüpheciliği ona da geçmiştir. Bir defasında bu motorcu beye şöyle söyler "Don't be too nice to me" (bana çok nazik olma). Motorcu bey de doğal olarak "Neden" diye sorar... Cevap ise şöyledir: "it makes me nervous". Evet, meseleye çok yönlü bakmak gerekir. Kendi ölçütlerimizle, doğru veya yanlış üzerinde bir fikir belirtebiliriz. Ne var ki karşımızdakini, kültür ve düşünce dünyasını, gelmişini, geçmişini ve geleceğini tam olarak bilmeden hareket etmek ne yazık ki saçmalıktır. Yukarıda Julia'dan söz etmiştim. Şimdi Julia'nın oynadığı Notting Hill filmine gidelim. Sahiden de bir oyuncuyu canlandırır orada Julia, Notting Hill'de bir aşk yaşanır, çıkmaza girer (toplumsal olgulardan ötürü) ve Julia çekip gider. Tam bu sırada Hugh Grant'ın canlandırdığı William karakteri her zamanki gibi hayatına devam etmeye çalışır ama ne yazık ki sandığı gibi olmaz. Aklında, onun için büyük bir keşif olan kadın ve bıraktığı boşluk vardır. İşte bu sahnede Bill Withers'ın "Ain't No SunShine" şarkısı çalar... Sahneyi merak edenler için şöyle bir bağlantı bırakıyorum hemen aşağıya. Mevsim geçişlerinden, şarkıdaki yaylı çalgının girişinden, mevzunun derinliği anlaşılacaktır. Hemen ikinci bir bağlantıdaysa 10 Mayıs'ta bu şarkıyı cover'ladığım video mevcut. Videonun altına Julia'ya ayrıldık yazmıştım ki akrabalarım tıklasın birkaç beğeni filan gelir diye. :)

    Filmdeki o unutulmaz sahne: https://www.youtube.com/watch?v=Ce_BXD_ONQ8
    Benim saçma sapan coverım: https://www.youtube.com/watch?v=bxqLanQRTNE
  • "Düşünmek, bir dünya yaratmak istemektir her şeyden önce (ya da kendi dünyasını sınırlandırmaktır, bu da aynı kapıya çıkar)."
    Albert Camus
  • Gerçek dünyayı bertaraf ettiğimize göre,
    geriye kalana ne dememiz gerekiyor?
    Görünümler dünyası mı? Kesinlikle hayır!
    Çünkü hakiki dünyayla birlikte
    görünümler dünyasını da yok ettik.
    FRIEDRICH NIETZSCHE
  • Sibiryalıların torunları ABD'nin sık ormanlarını, Mississippi deltasının bataklıklarını, Meksika'nın çöllerini ve Orta Amerika'nın nemli cangıllarını mesken tuttular. Bazıları Amazon havzasının nehirlerden oluşan dünyasını, bazıları And dağlarının köylerini, bazılarıysa Arjantin pampalarını yurt olarak seçtiler. Tüm bunlar, bir ya da iki bin yıl içinde gerçekleşti!
  • 712 syf.
    ·4 günde·Beğendi
    On yıllık bir serüvenin ardından yeniden bu seriye dönmek inanılır gibi değil. Kitabı alıp okumaya başlayan bir çok insanın hissettiği heyecanın, Alacakaranlık'ın onlara kitap dünyasını açan ilk eser olması ve ilk romantik hislerini bu kitabı okurken yaşamalarından kaynaklandığına eminim. Her ne kadar taşa tutulsa da bu seri, günümüz Fantastik Edebiyatı'nın ve film sektörünün değişiminin temel sebebidir. Belki başarılı sayılmaz ancak bir neslin kalbinde özel hisler bıraktığı kesin. Gece Yarısı Güneşi hepimizin umutsuz bir şekilde uzun zamandır beklediği kitaptı. Kitabı okuduktan sonra anladım ki, mükemmel zamanlama ve anlatım için bu bekleyiş gerekliydi. Öncelikle kitabın ilk 300 sayfasından nefret ettiğimi söylemek istiyorum. Bu 300 sayfa yazarımızın yıllar önce yazdığı ve birçoğumuzun da internetten okuduğu kısımlardı. Anlatım iyi olmasına rağmen karakterler yavandı. Anne Rice romanlarını yalayıp yutmuş biri olarak Edward'ın yüz yaşında bir vampir gibi ihtiyatlı düşüncelere sahip olmasını bekliyordum ancak asi bir ergenden daha fazlası değildi. Bella'ya gereksiz ve abartı anlamlar yüklemesi can sıkıcıydı. Ancak daha sonra, yazarımızın on yıllık bir olgunluğun ardından kalemi döktüğü kısımlar geldi ki, kesinlikle harikaydı! Vampir edebiyatını ve melankoliyi sonuna kadar hissedebildim. Edward'ı anladım; Bella'ya neden aşık olduğunu ve neden kendisinden nefret ettiğini... Cullen ailesinin arasındaki bağın, daha önceki dört kitaba rağmen ilk kez böylesine anlamlı ve derinden işlendiğini fark ettim. Alacakaranlık serisinin tamamen bittiğini sanıyordum ancak Gece Yarısı Güneşi olmadan bu imkansızdı. Şimdi her şey çok daha anlamlı. Keşke ilk 300 sayfa da baştan yazılmış olsaydı da başından sonuna kadar harika bir serüven yaşasaydık. Yine de, bu seriyi seviyorsanız eğer okumaya değer.