Ahmet Cevizci

Ahmet Cevizci

YazarDerleyenÇevirmen
8.6/10
228 Kişi
·
902
Okunma
·
129
Beğeni
·
4519
Gösterim
Adı:
Ahmet Cevizci
Unvan:
Türk Felsefe Profesörü, Yazar
Doğum:
Bursa, Türkiye, 1959
Ölüm:
Bursa, Türkiye, 1 Aralık 2014
Felsefeci, akademisyen, felsefe profesörü (D. 1959, Bursa – Ö. 2014, Bursa). İlk ve ortaöğrenimini Bursa’da tamamladıktan sonra, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümünden (1982) mezun oldu. Aynı fakültede, 1984 yılında yüksek lisans, 1992 yılında da doktora derecesini aldı. Fransız hükümetinden kazandığı bir bursla 1989-91 yılları arasında Sorbonne Üniversitesinde doktora düzeyinde araştırmalar yaptı. 1996 yılında doçent oldu. Uzmanlık alanı İlkçağ Felsefesi, özellikle de Platon’dur. Aynı zamanda bilgi felsefesiyle ilgilendi. Avrupalı düşünürlerle Müslüman düşünürleri kronolojik sıraya göre tanıttığı felsefe tarihi ile ilgili eserleri ülkemizde bu konuda yapılan en kapsamlı çalışmalardan oldu.

Uludağ Üniversitesi Fen- Edebiyat Fakültesi Felsefe Tarihi Anabilim Dalı Başkanı olarak görev yaparken odasında geçirdiği kalp krizi sonucu yaşamını yitirdi.

ESERLERİ (Felsefe):

Felsefe Tarihi I-İlkçağ Felsefesi Tarihi (1998),
Felsefe Terimleri Sözlüğü (1999),
Paradigma Felsefe Sözlüğü (4. bas., 2000),
Metafiziğe Giriş (Çeviri, 2001),
Etiğe Giriş (2002),
Felsefe Tarihi II-Ortaçağ Felsefesi Tarihi (2. bas., 2001),
Felsefe Tarihi III-On Yedinci Yüzyıl Felsefesi Tarihi (2001),
Felsefe Tarihi IV-Aydınlanma Felsefesi Tarihi (2002),
Felsefe Tarihi V-Ondokuzuncu Yüzyıl Felsefesi Tarihi.
İnsanlar, bilgi elde etme, hakikati nedenleri veren orta terimleri tasımsal akılyürütme yoluyla yakalama kapasitelerine bağlı olarak sınıflanabilirler. Cahil insan, gerçeklikle ilgili akılyürütmeden bihaber olan, bütün bir gerçekliği olayların olumsal akışından ibaret gören kimsedir. Böyle biri argümanlar oluşturmaktan, akılyürütmelerde bulunmaktan aciz kişidir.
Akıl ile iman, felsefe ile din arasında kesin bir tercih yapan, imanı aklileştirmenin onun özünü çarpıtmaktan başka hiçbir şey olmadığına inanan imam Gazâlî, yönelttiği eleştirilerle Sünni İslam dünyasında Yunan tarzı rasyonalist felsefenin sona ermesine ve yeni bir felsefenin, hikmete yönelik bir felsefe olarak tasavvufun doğuşuna yol açmıştır.
“Doğru olan, iyi olandan ve güzel olandan daha yüksek bir yerde değildir, ama doğru olan, iyi olan ve güzel olan özde her insan varoluşunun bir parçasıdır...”
Aristoteles “insana özgü” olanın, esas itibariyle ve başka her şeyden çok, düşünme (hakikat peşinde koşan akıl) olduğuna inanıyordu.
Sokrates, şöyle akıl yürütüyordu: Ağır bir hastayı ameliyat etmek gerektiğinde, onu herhangi bir kimseye bırakmaz, cerrahı kura ile seçmeyiz; takımımızı temsil edecek bir atlete ihtiyaç duyduğumuz zaman, söz konusu sporcuyu kura ile belirlemeyiz; bir yerden bir yere deniz yolu ile seyahat etme durumunda olduğumuz zaman, geminin kaptanı ya da dümencisini, kura benzeri usullerle gelişigüzel bir biçimde seçmeyip, işin uzmanını, bu sanatın eğitimini almış olanı ararız. Bu, Sokrates’e göre, devlet gemisini yüzdürecek kaptan için daha fazla geçerlidir. Demokrasinin yaşadığı dönemdeki liderlerinin bilgisizliğine, etiko-politik konulardaki cehaletine yakından tanık olan Sokrates’in en fazla dikkatini çeken şey, onların yönetme uzmanlığına sahip olmamaları, halkı hiçbir şekilde yönetemeyişleri olmuştur.
2267 syf.
"Üç bin yılın hesabını göremeyen karanlıkta yolunu bulamaz; günü gününe yaşar ancak."
__Goethe__

Kitabın tanıtımındaki bu sözle incelemeye başlamak istedim. Goethe'ye bir yandan hak veriyorum; öte yandan da insan üç bin yılın hesabını görse dahi yolunu bulamayabilir hatta bembeyaz bir sonsuzlukta kaybolabilir.

Öncelikle şunu belirtmeliyim ve yazara hakkını teslim etmeliyim; kitap büyük bir çalışma ve birikimin eseri. Bununla beraber belki de yazara yapacağım tek eleştiri şudur: Yazar felsefenin Antik Yunan'da doğmadığını yani Antik Yunan mucizesi söylemine katılmıyor. Antik Yunan'in coğrafi konumunun sayesinde birbirinden farklı medeniyetlerle iletişim halinde olması, yönetim şekillerinin uygunluğu ve refahın yüksek olmasının felsefede gelişmelerinde etkili olduğunu söyleniyor. Gayet mantıklı tabiki bu söylem. Bununla beraber Doğu'da felsefi akımlarin olduğunu da ekliyor. Ancak yazar bu konuda bence duygusal davranmis ve orta yolcu bir söylemde bulunarak felsefenin doğuşunda öncü olma pozisyonunda Antik Yunan'in yanına Doğu'yu da monte etmek istemiş. Doğu felsefede yazarın dediği gibi öncü olsaydi sanırım bu kitabında Doğu'ya da oldukça fazla yer vermesi gerekirdi.

Eğer felsefe tarihi üzerine bir kitap okumak istiyorsanız bence Ahmet Cevizci'nin bu eseri doğru adrestir. Çünkü yazar, olabildiğince açık ve anlaşılır şekilde felsefi akımları anlatmış olmakla beraber, filozoflarin görüşlerini anlatırken 'etiği, metafizigi, politik yönü...' gibi küçük konu başlıklarına ayırarak olası bir dağınıklığın önüne en baştan geçmiş. Ayrıca, anlatımında yer yer geçmişe dönük atıflar yoluyla o an anlattığı filozofun etkilendiği akımla, kişiyle bağlantısını başarılı şekilde kurarak okuyucunun felsefi akımlar ve Filozoflar arası bağlantıyı görmesini sağlamış ve bu da oldukça faydali bir yöntem olmuş.

Tabiki, isim isim ve ayrı ayrı her akımı, filozofu anlatamam incelemede ki her akımı yüzde yüz anladığımi daha doğrusu anlatabilecek şekilde özümsedigimi iddia edemem. Ancak genel hatlarıyla felsefinin nasıl bir seyir izlediğini kendimce özetlemek istiyorum.

İnsanlığın kadim soruları nelerdir?

"Önümüzdeki sınavda hoca nereden soracak?"
"Sağlık Bakanlığı atama yapmayı düşünüyor mu?"
"Ocakta yemeğin altı yanıyor muydu?" gibi sorular değil tabiki.

- Neden yokluk yerine varlık var?
- Varlık denilen şey nedir?
- Varlık var mıdır gerçekten?
- Varlığın özü nedir?
- Hayatın anlamı nedir?
vb daha da uzatabilecegimiz bir listedir bu sorular. Nereden gelip nereye gittiğini merak eden insanın düşüncelerinin ürünü olan sorular ve ona tarih boyu farklı farklı cevaplar vermeye çalışan filozoflar... Aslında bu sorular üzerine düşünmek için veya yeni sorular sormak için 'filozof' olmaya gerek yok. İhtiyacınız olan şey sonsuz bir merak duygusu sadece.

Antik Yunan felsefisi varlığın özü ile daha çok ilgilenmiş ve onlar varlığın hiclikten gelmiş olabileceğine ihtimal dahi vermemişler. Varlığın özü olarak töz, arkhe, ateş, su, atom gibi birbirinden farklı şeyler öne sürmüşler. Yunanlılarda diğer önemli nokta Tanrıyı felsefenin içine büyük oranda sokmadıklarini görüyoruz. Açıklamaya göklerde değil yerde aramışlar diyebiliriz. Antik Yunan'da felsefenin temel taşı saf meraktır. Yani, bir fayda sağlamak için veya bir şeyi kanıtlamak için felsefe yapmamıslar.

Felsefenin antik Yunan'da seyrini değiştiren iki etken isim verilebilir sanırım: Sokrates ve Platon. Hatta Aristoteles ile beraber bunu üç yapabiliriz. Sokrates kendisi yazılı eser bırakmamis ki buna da karşı çıkmış sanırım. Öğrencisi Platon tarafından yazılanlar neticesinde Sokrates hakkında bilgi sahibi olabiliyoruz. Sokrates ile beraber Yunan felsefesinin seyrinin değiştiğini görüyoruz. Zaten sınıflamada bile kendini belli ediyor bu durum: Presokratikler, Sokratikler vb...
Sokrates'in fikirlerinin üzerine felsefesini oturtan Platon ile beraber sistematik felsefe başlıyor.

Bunun öncesinde Antik Yunan'da temel bir tartışma konusu olan varlığın veya maddenin değişmez olup olmadığıdır. Herakliatos'un başını çektiği grup varlığın ve maddenin değişmekte olduğunu iddia etse de başlarda Parmenides ve Elia Okulunun varlık vardır ve değişmez öğretisi daha baskın gelir. Yazarın da vurguladığı nokta; Elia Okulundan sonra felsefe Elia okulunun fikirlerine katilmak veya katilmasa da ondan tam bağımsız olamamakla beraber kendi fikirlerini az veya çok ona yaslanarak oluşturmak olarak seyretmis.

Platon'a geri dönecek olursak, Sokrates'in toplumunu değiştirme çabasının devamını Platon getirmiş diyebiliriz. Bu durumda bir etken de yazara göre, dönemin politik, sosyal durumudur. Çünkü gelişen savaşlar,değişen sosyopolitik düzen neticesinde eskiden saf merak ile çevrelerini, kendilerini anlamaya çalışan filozoflar ister istemez değişen ve çoğunlukla bozulan sosyopolitik düzenin düzeltilmesi için felsefe yapmaya başlamışlar. Bunların başında gelen Platon, varlıklar meşhur idealar dünyası ile aslında kendisi de farkında olmadan Ortadoğu Dinlerinin mihenk taşı, temeli olmuştur. Platon, varlıkların anlasilabilmesi için Thales'in başını çektiği felsefecilerin 'varlığın özüne doğanın içinden cevap bulmak' fikrini 'varlığın özüne öte taraftan cevap bulmak' şeklinde değiştirmiştir. Öte taraftan kastım; görünmeyen doğanın dışı olan yani metafiziktir. Platon'a göre masa'nin masa olabilmesi için masa ideasinin olması lazım. Keza iyi için de kötü için de bu aynı şekilde geçerlidir. Bu arada kıtabin ilerleyen bölümlerinde iyi ideasinin Tanrılaştırıldığını görüyoruz. Platon politik olarak da yine idealar düzenine gider; ona göre devleti bilge bir filozof yönetmelidir. Platon ve diğerlerinin one sürdüğü, destekledikleri varlık hiyerarsisi birçok filozofun etkilendiği temel bir yapı olacak. Keza Aristo'nun ilk muharrik ve ideal orta fikirleri de aynı şekilde kendisinden sonra gelenleri etkileyecek. Öte yandan şehir devletlerinin yerini merkezi devletlere bıraktığı zaman Epikurusculer gibi felsefeyi politik dışı ve toplumcu düşünmekten ziyade bireysel düşünen felsefi akımlar da gelişiyor. Epikuros daha çok insanların bireysel olarak nasıl mutlu olacaklarına yönelik ve buna bağlı olarak kadim korkumuz ölüm korkusundan nasıl siyrilabiliriz gibi konularda felsefe yapmış. "Ben varken ölüm yok, ölüm geldiğinde ben yokum, haliyle ölümden korkmaya da gerek yok" sözü meşhurdur.

Antik Çağın felsefesinin temelini merak teşkil ederken, Ortaçağ felsefesinin temelini ise Tanrı kavramını mantıklı olarak temellendirmek ve onun varlığına mantiki argumanlar oluşturmak teşkil etmiştir. Yeni Platonculardan Plotinus Ortaçağa gelmeden, Platon'un fikirlerinden Tanrıyı hem her şeyin kaynağı ve hem de insanların kendisine donecekleri yer olarak gösteren felsefi bir öğreti geliştirmistir. Hristiyan düşünürler de başta onun fikirleri olmak üzere bu tarz fikirlerden bir teoloji kurmuşlar. Ortaçağin diğer ayağı İslam Felsefesi bu çağda Hristiyan dünyadan çok daha aktif olmakla beraber felsefelerinin temeli Hristiyan dünya ile aynıdır. Özellikle Aristo'nun ilk muharrik fikrini birçok islami filozofun dillendirdigini ve aslına bakarsanız şu an dahi dillendirildigini görmekteyiz. Keza varlıklar hiyerarsisi fikrinde hiyerarsinin tepesinde Tanrı'nin bulundugunu, onun altında duruma göre melek, insan ve hayvan diye gittiğini görüyoruz. Tanrıya akla dayanarak getirilmek istenen argumanlara zamanla İslam dünyasında Gazali, Hristiyan dünyasında Tertuinos ve Ockham gibi insanların tepki gösterdiğini görüyoruz. Tertuinos "Saçma olduğunu bile bile inanıyorum" demiştir. Ockham ise Tanrıya akla dayanarak kanıt getirilmeye çalışılmasinin beyhude olduğunu, getirilen kanıtlarin bir değeri olmadığını söylemiştir.

Ortaçağ'dan sonra İslam dünyasına bir daha rastlamiyoruz felsefe tarihinde. Dolaylı yoldan, yani çeviriler neticesinde Avrupa'nın Aristo vb filozoflarla tanışmasini sağlıyorlar ancak doğrudan bir katkılarının olmadığını görüyoruz. Rönesans ve devamında teknolojik gelişmelerin ve keşiflerin de etkisiyle felsefe büyük bir dönüşüm geçiriyor. Ortaçağ'dan çıkarken ülkemizin önemli felsefecilerinden Ahmet Arslan'ın izlediğim bir videosundaki sözünü animasadigim ölçüde yazmak istiyorum: "Ortadoğu dinlerini kazin, altından Platon çıkar." birebir bu şekilde olmayabilir ancak sözün mantığı buydu.

Galileo'nun bilime öncülük etmesi ve matematiğin doğanın dili olduğunu dile getirmesi, devamında Descartes'in başını çektiği 17. yy filozoflarin da katkısıyla varlık hiyerasisinde Tanrı yerini yavaş yavaş insana bırakmaya hazırlanıyor. Bilimsel gelişmelerin kilisenin otoritesini sarsmasi, matbaa sayesinde insanların kitaplara daha kolay ulaşması, coğrafi kesiflerle refahın ve kültürel gelişimin artması gibi etmenler neticesinde felsefede insan temelli bir doğrultuya kaymaya başlamıştır. Bilime duyulan güvenin zirve yapmasında tabiki Newton'un katkısı çok büyük. Kilise ve din otoritesini kaybetmekle kalmayıp David Hume'la başlayan ve sonraları özellik Fransız aydınlanmasi filozoflarinin keskin saldırılarina da maruz kalmıştır. Bu saldırıların ve bilimsel gelişmelerin insanlığa katkıları neticesinde halk nezdinde de kilise ve dine karşı soğukluk baş gösterir. Bu durumun yaratacağı etkiye karşı Voltaire, Berkeley gibi insanlar din ile bilimi uyusturmaya, mecazi olarak baristirmaya calismislardir. Ancak ok yaydan çıkmıştır ve kırılma keskinlesir.

Modern dünyada artık materyalizm, humanizm gibi akımlar neticesinde varlıklar hiyerasis yerle bir olmuştur. Tanrı bu hiyerarsiden insanlar tarafından kovulmustur ve artık insan her şeydir. Ancak bu durum güllük gulistanlik bir tablo ortaya çıkarmaz. Nietzsche'nin malumun ilanı olan "Tanrı öldü!" seslenisi aslında bir uyariydi insanlığa. Varlık hiyerarsisinin dağılmasınin neticesinde insanları saracak nihilizmin yıkıcı etkilerine karşı Nietzsche bu şekilde uyarmisti insanları.

İnsanlığı nihilizm beklerken bilimi yeni din gibi gören kesim ise bilimsel yöntemini geliştirmiş ve insanlığa tek yolun bilim olduğunu bağırıyor adeta. Comte, K.Popper bunların başında geliyor diyebiliriz. Tabi inanç alanında felsefenin bu etkileri olurken siyaset alanında da özellikle Fransız aydınlanmasinin etkisiyle insan hakları, demokrasi, eşitlik sesleri yüksek sesle dillendirilmeye ve bizzat kralın kafasının ucurulmasiyla hat safhaya geçiyor. İngiliz aydınlanmasinin bu söylemlere daha temkinli yaklaştigini görüyoruz.

Bilim, bilimle beraber yükselen materyalizmin kadim insanlık sorularına yeterli cevabı vermemesi neticesinde tekrar yeni metafizikci akımlar ve bilime eleştiri getiren akımlar ortaya çıkıyor. Hegel ve onun diyalektigi Kant'i, Kant da birçok kişiyi etkileyecektir. Daha yakin zamandan Heidegger gibi fenomenologlar ve son noktada postmodernistler, aşağı yukarı ortak zeminlerini teşkil eden insanın kadim sorularına bilimin tek başına cevap veremecegi ve insanın ve hayatın sadece maddi yönünün olmadığıdir diyebiliriz.

Nitekim bilime getirilen bir eleştiri de onun ne kadar metafizige karşı olsa da kendi temellerinin de birer metafizik olduğudur. Bu yolu takip ederseniz çıkacağıniz nokta kadim sorulardan: Varlık nedir, varlık var mıdır? olacaktır.

Bu noktada farklı bir yaklaşımı olan Wittgenstein, felsefede bu dönen tartışmalarin dilsel bir sorundan kaynaklandigini yani dilimizin yetersiz oluşunun bir tezahuru olduğunu söylemiştir. İnsan dilinin kendisine çizdiği sınırlarda yaşar.

Varolusculuk akımı da bu zamana kadar bir öz var ve ona bağlı varlık var anlayışını ters yüz edip, önemli olan varlıktır; öz ondan sonra gelir fikrini takip ederek, insanın dünyaya adeta firlatilmis olduğunu ve mutlak özgür olduğunu söyler. Mutlak özgürlüğe dayanamayan insanın kendisini özgür olmadığı yönünde kandirdigini ve toplumdaki rollerinden başını kaldırıp kendisine kadim soruları sormadigini ve dolayısıyla varolusunun farkında olmadan zaman geçirdiği söylenmektedir. A. Camus insanın bu durumunu Antik Yunan'da Tanrılara sürekli baş kaldıran ve Tanrılar tarafından sonsuza kadar sırtında bir taşı tepeye çıkarıp indirmekle cezalandirilan Sisifos'a benzetir. Ve çözüm olarak insanlara Sisifos'u mutlu düşünmeliyiz der.

Öte yandan K. Marx tarihe başka bir açıdan bakar ve efendi-kole yani üretimin (ekonominin) merkeze alınarak degerledirilen bir tarih anlayışı ile içinde bulunulan kapitalist düzenin bir gün son bulacaginin, bunun kaçınılmaz olduğunu ve aynı zamanda gelecekte de ekonomik düzenin sosyalizm olacağını ilan eder. İçinde bulunduğu devirde kendisine gulunse de sonraki zamanlarda dünyayı kasıp kavuracak bir Marksizm akımı oluşacaktır.

Felsefede sonu gelmez tartışmalara farklı bir açıdan bakan taraf ise pragmatikler olur; sorulardan daha çok pratikte bunların insana faydasının ne olduğuna mercek tutulmasi gerektiğine işaret ederler. Aslında haksız da sayılmazlar.

Dünyanın bilimle daha iyi bir yer olacağı vaatleriyle başlayan maceranın nihilizm ve dünyanın daha önce hiç görmediği savaşlar ile neticelenmesine tepki olarak doğan ve günümüze en yakın akim olan Postmodernizm'dir. Tabiki bilimin faydalarını yadsimiyorlar ancak bilimin kullanılis tarzına, sınırları olmadığına ve insanlara tek yol olarak gösterilmesine, benimsetilmesine karşı eleştiri getiriyorlar.

Modern Dünya felsefesini son sürat ve nispeten karışık bir şekilde özetlemek istedim. Bunun nedeni de aslında yazarın da bahsettiği gibi modern dünya felsefesinin zenginliği ve aslında birbirinden farklı görüş, tepki ve akimlarin ortaya çıkmasıdır. Bununla beraber kitapta modern dünyayı okurken adeta modern dünyamızın hızına ve karışıklığına paralel bir his oluşmasıdir.

Kitapta, felsefenin yani insanların zihinsel dünyasının nasıl birbiriyle bağlantılı şekilde birikimli şekilde geliştiğini görüyoruz. Damlaya damlaya dolan bir göl gibi daha doğrusu dolmaya çalışan göl gibi... Bu çabaya dediğim gibi dolaylı yoldan ve sadece Ortaçağ'da katkı yapan İslam dünyasının geri kalmasını üzüntüyle farkına variyoruz. Çünkü Batı'nın Ortaçağ'dan sonra yaptığı büyük atılımi, gelişimi okurken aslında günümüz İslam dünyası ve haliyle bizim çok gerilerde kaldığımız daha aşikar hale geliyor insana. Bu geri kalmışlik mevzusu; Batı'nın kullandığı telefonu kullanmakla onlarla aynı teknolojiyi kullanmakla çözülecek şeyler değil malesef. Siyasi, sosyal, ekonomik, bilimsel dünyamızın ve en çok, en önemlisi de zihinsel dünyamızın geri kalmışlığıdır. Halbuki Ortaçağ'da Batı karanlığa gömülürken, İslam dünyasının gelişmiş olduğunu görüyoruz. Normal şartlarda İslam dünyasının başını alıp gidecegini ve Batı'nın asla onu yakalamayacagini düşünürüz. Tam tersi oluyor. İşte bunun temelinde felsefik- zihinsel geri kalmak vardır.

Elimden geldiğince kitabi genel hatlarıyla anlatmak istedim. Bu konuya ilgisi olanlara kitabı tavsiye ediyorum.

Bu arada kadim sorular hala geçerliliğini koruyor. :))

Keyifli okumalar
1216 syf.
·Beğendi·9/10
‘Felsefe okuyan ya da felsefeye ilgi duyan herkesin okuması gereken bir kitap’ diyerek araştırmama başlamak istiyorum.

Felsefe öyle bir alandır ki, iyi bir altyapınız yoksa okuduğunuz bir felsefi metinden hiçbir şey anlamama ihtimaliniz çok yüksektir. Filozofların ya da düşünce adamlarının kendi yazdıkları kitapları okuyup anlayabilmek için, o filozofların hangi düşünce akımından geldiklerini iyi bilmek gerekir.

İşte Felsefe Tarihi, okura bunu vaadediyor. Tüm zamanların en eski filozoflarından başlıyor ve günümüze kadar uzanan tüm düşünce akımlarını ve temsilcilerini kronolojik bir sırayla veriyor. Böylece kim ne düşünmüş, neden düşünmüş, düşüncesini nelere yaslamış gibi pek çok sorunun cevabını bulabiliyorsunuz kitapta.

Dili elbette hafif değil. Fakat okumayı bitirdiğinizde felsefe tarihi konusunda belli bir noktaya geleceğiniz (eğer yazılanları gerçekten özümserseniz) bir gerçek.

Eserle ilgili eleştireceğim tek nokta şu: Yazar kitabın başlarında Thales’i anlattığı yerde ‘Sözde Yunan Mucizesi’ diye bir ara başlık atmış. Neden sözde? Evet felsefe Yunan’dır ve felsefeyi ilk kez onlar yazılı hale getirip kurumlaştırmışlardır. Bu sözcüğü okuyunca açıkçası yazar acaba yorumlarını katarak mı gidecek diye biraz kaygılandım fakat neyse ki korktuğum olmadı. Yine de o sözcük bence hatalıydı.


Bu eseri literatüre kazandırdığı için Ahmet Cevizci’ye teşekkür ediyor, ışıklar içinde uyumasını diliyorum.
512 syf.
İncelemeyi bu kitaba yapıyorum lakin aynı konuyu ele almış Doğan Özlem'in kitabı (Etik) için de yapmış olayım. İkisi de çok iyi eserler, ilgilenenlere her ikisini de tavsiye ederim. Ahmet Cevizci'nin eser detaylı olması, Doğan Özlem'inki ise özellikle konuya dair temel noktaları sınıflandirmasi ve bunlara dair açık, anlaşılır tespitleriyle öne çıkıyor.

Doğan Özlem'in kitaptaki ahlak tanımını olduğu gibi almak istiyorum: "Tek kişinin veya bir insan topluluğunun belli bir tarihsel dönemde belli türden eğilim, düşünce, inanç, töre, alışkanlık, görenek vb ve bunlarda içerilmiş olan değer, buyruk, norm ve yasaklara göre düzenlenmiş ve bu haliyle gelenekselleşmiş, yerleşmiş yaşama biçimine ahlak(moral) denir." Burada insana dair olarak ele alıyoruz lakin son yıllardaki çalışmalar hayvanlarda da özellikle topluluk halinde yaşayan canlılarda da ahlaki özelliklere rastlaniliyor. Örneğin: Bir maymun türünde bir cenaze olunca kavgaya ara verilip yas tutulması, fillerde hortumu yaralı ve bu haliyle tek başına hayatta kalamayacak bir fili topluluğun ortaklaşa koruması vb. Yani biz, her ne kadar ahlakı ve aklı kendimize özgü bir ayrıcalıklı olarak görsek de bu pek doğru bir yaklaşım değildir. Ama tabiki biz, insandaki ahlakı ele almaya devam edeceğiz.

İnsan; bireysel, toplumsal ve bu ikisinin de bağlı olduğu tarihsellikten oluşan bir canlıdır. Ahlak kural, değerleri vb genellikle topluluktan kaynaklı olsa da insanın diğer yönüne dair de izler barındırır ve insanın bu diğer yanı, bir yandan özgürlük ister. Bu nedenle her dönemde her toplumda 'icat çıkaran' birileri çıkar ve toplum bunları çoğunlukla sevmez ve dışarlarlar. Bir açıdan haklılardır; çünkü kalabalık insan topluluğunu idare etmek ve onun düzenli şekilde yaşamına devam edebilmesi için uzun bir kültürel aktarimla şekillenip gelmiş olan ve çoğunlukla da kutsallaştırılmış olan kurallara riayet edilmesi elzemdir. Lakin tarihsellik de söz konusudur. Zaman geçer ve zaman beraberinde önünde sonunda değişimi de beraberinde getirir. Bu noktada topluluk her ne kadar istemese de değişir ve değişmek zorunda kalır. O zaman da 'icat çıkaran' insanlara ve onların fikirlerine ihtiyaç duyar. Bu icat çıkaran insanlar, topluluğun sağlıklı değişimini sağlayabilmek, onları uyarmak veya salt entelektüel bir uğraş olarak ahlak, etik konularıyla ilgilenirler. Bu icat çıkaranlarin ilki belki de "kendini bil" diyerek sokaklarda dolaşan ve "bilgi = erdem" eşitliği kurarak insanlara erdemli yaşam nutuklari veren Sokrates'tir. Bu alanın da kurucusu olmuştur. Onun açtığı yoldan da Platon, Aristoteles ve binlerce sene içinde nice isimler gelip geçmiştir. Tüm bu isimlerin fikirlerinin çerçevesinde çıkarabilecek tek ortak sonuç: Etik, ahlak konusunda mutlak ve tek bir doğru yok!

Ahlak bir tarihsel dönemi ele alan kurallar, değerlerdir; yereldir ancak etik evrenseldir(evrensel olma iddiasıyla ortaya koyulur) ve onun başlıca görevi ahlak denilen fenomeni incelemektir. Ancak her iki kitapta da mutabık kalınmış ki gerek etik ile ahlak gerekse ahlak koyuculuk ile etik felsefeciligi birbirinin içine geçmiş bir durumdur.

Burada konu dağılmadan bir parantez açmak istiyorum: Ahlak tanımından anlaşılacağı üzere zamana, topluma ve insanın bireysel yönüne dairdir. Haliyle farklı tarihsel zamanlardaki aynı veya farklı toplumlardaki insanların sahip olduğu değerler benzerlik de farklılık da gösterebilirler. Öyle ki bize, sanki tarihüstü ve evrensel bir ahlak sistemi varmış gibi gözükebilir de, aynı gökyüzüne vs bakıp ne kadar düzenli bir evren var dememiz gibi. Ancak işin detaylarına inildiginde görülüyor ki en evrensel gözüken sistemin içinde bile farklı değerler görebiliyoruz. Farklı zamanlarda farklı toplumlarda görülen benzerlikler, insanın bir insan olması nedeniyle bu ortak yapısından ileri gelir; farklılıklar ise içinde bulunduğu toplum, coğrafya ve zamandan ileri gelir. Sonuç olarak; tüm zamanları, toplumları, insanları kapsayan ve hepsinin de üzerinde mutabık kalıp mutlak kabul edeceği bir ahlak sistemi bulunamaz. Zaten bir sistem, kapsamını ne kadar genişletecek olursa, onun yıkılmasi veya yanlışlanabilmesi o kadar kolay olacaktır. Çünkü bu sistemi yıkmak veya yanlış olduğunu göstermek için ufak bir örnek yeterli olacaktır. Tarihin bir döneminde bir ilkel kabileyi ziyaret ettiğimizde mesela o, dogaustune veya doğaya dair kurduğumuz kapsamlı ahlak sistemi tamamen çöker. Bunu özellikle ahlakın salt nesnel ahlaka indirgenmesine ve buradan da 'nesnel ahlak = Tanrı' eşitliği kurularak Tanrı kanitlanmasina ve daha önemlisi bunun insanlara dayatilmasina yönelik söylüyorum. Çünkü ne zaman ahlak hakkında farklı bir fikir beyan edilse mutlaka ahlâkı salt nesnellige ve Tanrıya bağlayan birileri çıkar. Evet, kendileri bu şekilde inanabilirler lakin burada dikkat edilmesini istediğim husus şudur: Bunu yapan insanların çoğunda gördüğüm, ahlak sadece nesneldir, o da ancak Tanrıya bağlanabilir. Haliyle de nesnel ahlak dışında bir şeyi savunan veya Tanrıya inanmayan insanlar ya ahlaksız ya da ahlaklı olsa da farkında olmadan nesnel ahlaka- Tanrıya inanmış veya ona riayet etmiş olurlar şeklinde özetleyebileceğim fikirleridir. Bir de algı oluşmuş ki, bunun aksini söylemek yani ahlakın rölativistliğini savunmak sanki ahlaksızlık gibi algılanıyor. Haliyle de insanlar bu gelen savlara sırf ahlaksız damgası yememek veya kendisini böyle hissetmemek adına bir şey demiyorlar. Ancak şu çok rahat bir şekilde sorulabilir: Nesnel ahlak ne kadar mümkün? Nesnel ahlak gerçekten var mı? Yani herkesin mutlak bir suretle tek tek her bir değerini, emrini, normunu kabul ettikleri bir ahlak sistemi veya nesnel bir ahlak sistemi gerçekten var mı? 'Inanırsan' var tabi. Ama inanırsan noel baba da var. Bunları dediğim kesim için diyorum, sizin tuttuğunuz yol birçok farklı yolun olduğu bir düzlemin sadece bir yolu, birçok pencerenin olduğu bir apartmanın sadece bir penceresidir. Eğer bu konuya dair bir araştırma yapılırsa görülüyor ki, ahlaka dair hiçbir sistem bütün dönemlerdeki bütün insanların üzerinde mutlak anlaşacagi bir evrensellikte, nesnellikte değildir. Çünkü bunların hepsi; insanın bireysellik, toplumsallik ve tarihselligine bağlıdir; yani sürekli değişim halindedir, hemen hemen her şey gibi. Yine Doğan Özlem'den; "Tüm etikler normatiftirler. Ne var ki, tam da normatif olmaları bakımından, kendi ilkelerinin evrensel olduğunu ne kadar iddia ederlerse etsinler, evrensel olamazlar; çünkü her normun ait olduğu etiğe göre ve bu etiği benimsemiş olanlar için bir geçerliliği olabilir."

Ahlakın kaynağı olarak iki durum söz konusu; birisi Tanrı ve haliyle onun vahiyleri vs. diğeri ise seküler düzlemin insan merkezli anlayışı, bunun sonucu olan toplum sözleşmeleri. Ahlakın temellendirme çabaları da üç kola ayrılıyor: Kozmolojik, dinsel/teolojik ve antropolojik temellendirmeler. İlki yani kozmolojik temellendirme; eski çağ insanlara ait bir fikirdir. Bu insanlar için evren yani kozmosun(düzen,güzellik) arkasında bir logos(akıl) vardır. Doğa ve haliyle insan da bu logosun uzantısıdır. Bu insanlar için olgu-deger, varlık-deger, doğa yasası-ahlak yasası ayrımlari söz konusu değildir. Varlık haliyle değerle doğar. İnsan evrendeki logosa uygun doğal bir yaşam sürüyordu. Muhtemel ki onların günlük hayatlarindaki birçok değer, kural bize ayıp veya kötü olarak gelecektir. İkincisi yani dinsel/teolojik temellendirmede iyi kavramı doğadan doğaüstüne taşınır; iyi artık Tanrının emirlerine mutlak itaat, kötü ise Tanrının emirlerine karşı gelmek olur. Tabiki Tanrının vahiy ve kitaplarına... Bu temellendirme daha çok Ortaçağ insanına aittir. Üçüncüsü ise antropolojik yani insan temelli olandır. Bu da kendi içinde insanın psikolojik ve sosyolojik yapısı gibi ahlakın da insanın doğal yapısının bir sonucu olduğunu iddia eden doğalcı yaklaşım(yararciliga gidiyor) ve insanın akılsal yanını öne çıkarıp, insanın bu aklına dayanarak otonom bir şekilde ahlak yasası ve ilkesi oluşturmasıni savunan tinsel yaklaşım(Kant) diye ikiye ayrılıyor. Ele alınan temel problemler; İyi veya en yüksek iyi problemi, doğru eylem problemi, irade(istenç) özgürlüğü problemi; bunlara bağlı olarak, neyi secmeliyim, ne yapmaliyim, neyi istemeliyim soruları gelir. Ahlaklılık; hedonist, eudamonist, yararci(tüm doğal etiklerde) insanın doğal istek, arzu, egilim ve gereksinimlerini gidermeye çalışma; Kant'ın odev etiginde (deontolojik) duygusal yandan bağımsız olarak, insanın aklıyla koyduğu kurallara riayet etmesi; içerikli değer etiginde birinci onaylanmakla beraber Kant'tan da etkilenerek kısmen tinsel kısmen duygusal; Özgürlük etiginde(Nietzsche'de) güç istemine sahip insanların eylemleri, yaratimlari; varoluşçu etikte kısaca özgürlük; belirlenimci etikte doğal zorunluluktur. Etik türleri; Klasik/normatif, Meta-etik(Analitik) ve Eleştirel Etik olarak üçe ayrılıyor. Klasik etikte düşünür, olması gerekeni bildirmeye, kural koymaya çalışır. Bu da kendi arasında; ahlaklılığı eylemin ürettiği sonuca göre belirleyen Teleolojik etik(hazcılık, yararcılık), ahlaklılığı ilkelere baglilikta arayan deontolojik etik(Kant'ın odev etiği, dini etik) ve faili merkeze alan erdem etiği olmak üzere üçe ayrılıyor. Meta-etik adı üstünde mevcut ahlakı kuramları anlam, dil ve ahlak ilişkisi içinde analiz eder; çünkü halihazırda konu hakkinda yeterince bir karmasanin olduğunu ve bu karmaşaya artık yeni bir şey eklemenin değil mevcut karmaşanin analiz edilerek olabildigince bir düzene kavusturulmasini ister. Eleştirel etik ise gelmiş geçmiş etik sistemleri, görüşleri yogun bir eleştiriye tabi tutup aslında farklı perspektiflerin olduğunu ve bunlardan sadece birini alıp mutlaklastirip diğerlerini yoksaymanin yanlış olduğu teması etrafında sekillenirler diyebiliriz.

Sadece bunlardan yani bu kategorize edilmeden bile, ahlak etik konusunun ne kadar farklı görüşlerin ortaya atıldığı, herhangi kapsamli bir mutlak görüş birliğinin olmadığını anlamak için yeterli diye düşünüyorum. Bunların tek tek içeriğine girecek olursak bunu çok daha iyi anlayabiliriz lakin hem buna sayfalar hem de benim şu an için konuyla ilgili bilgileri anlatacak düzeyde özümsemiş olma seviyem buna müsaade eder. Yine Doğan Özlem'in kitabından bir alıntı yapmak istiyorum; "Bu yüzdendir ki, etik içi tartışmalar asla bir sonuca varmayan tartışmalardır. Çünkü burada tartışılan şeyler olgular ve kavramlar değildir, duygu ve duygu sözcükleridir. Yine bu yüzden etik içi tartışmalar, ancak, tartışan kişilerin aynı duyguları paylaşmalari halinde kesilebilir."

Tabiki, ahlakın rölativist olması illa herkesin kendi kafasina göre şeyler yapıp dünyayı ve toplumu yaşanmayacak hale getirecek demek değildir. İnsanı bağlayan evrensel, mutlak zorunlu kuralların olmaması demek herkes birbirini vursun, dilediği gibi çalsın çırpsın demek de değildir. Birlikte yaşamımızı sağlayacak kurallara değerlere bize dışarıdan veya doğaüstünden dayatilan veya nedensellikler bağlamında bir zorunluluk olduğu için değil bir 'gereklilik' olduğu için uymamiz gerekir. Gereklilik ise, "özgür istenç sahibi olarak insanın kendi içinde ve kendini(ve toplumu) oluşturmak üzere kendisi için tasarlayip kurduğu ve yaşamaya geçirmeye çalıştığı, insana özgü bir nedensellik türüdür(neden değil, motif veya motivasyon)". Bence dışarıdan dayatilan bir şeye uymaktansa, insan aklının bunun bilincinde olarak zaman içinde değişimlere karşı elastik zeminde olusturageldigi aktif bir sisteme göre hareket etmek çok daha ahlakidir. Çünkü bu şekliyle değerler, normlar vs bir zamanda, toplumda donup kalmaz; sürekli insanın ihtiyacına ve kendisini, evreni algılama kapasitesine göre değişiklik göstererek mutlak değişime karşı daha uyumlu bir şekilde ilerler.

Son olarak felsefe cevapların değil daha çok soruların olduğu bir yerdir. Bu nedenle kıymetlidir zaten, ne kadar soru o kadar farklı bakış açısı ve ne kadar bakış açısı o kadar gelişim, hoşgörü demektir. Bu nedenle felsefeye dogmaları saglamlastirmak için değil, bakış açılarınizı zenginleştirmek için geliniz. Ve ekranlarda size binlerce yıllık felsefe tarihinin sadece bir görüşünü mutlak doğru olarak gösterenlere hemen inanıp onların savunuculugunu yapmaktansa önce kendiniz bizzat felsefe üzerine okuma yapınız.


İyi okumalar.
650 syf.
Platon'un en geniş kapsamlı şekilde bilgi üzerine, bilginin oluş ve biliş yolları üzerine yapmış olduğu analizlerinin toplandığı kitap olmuş. Cornford bu noktada harika bir kaynakça kitabı oluşturmuş diyebilirim. Platon'un epistemolojisi üzerine başka bir kaynağa gitmeye gerek bırakmamış.

Platon epistemolojisini, ''nasıl biliyoruz?'' ile ''bilgi çeşitleri nelerdir?” sorunsallarına verebildiği cevaplarla ortaya koymaktadır. Platon bilgiyi en basit anlatımla duyulanlar ve düşünülenler olmak üzere iki oluş alanını birbirinden ayırarak ele alır. Duyulanlar her insanın bilebileceği, insana has özellikler yoluyla elde edebileceği bilgilerdir, bu bilgiler tasnif olabilir, bozulabilir, değişebilirdir der. Düşünülenler evreni ile de insanın tamamen öznel bir değerlendirmesiyle var olan ve sadece ''öyle olduğu düşünülen'' şeydir der.

Bilginin iki temel özelliğinin olduğunu anlatan Platon, bu tespitiyle bugün bile insanoğlunun yaşam alanının tamamının ortaya çıkmasını, oluşmasını sağladığı tespitiyle karşımızdadır. Öznel doğrunun kendisi olmak ile varolan gerçek hakkında olmak. Platon bu noktada ayırdığı bu iki oluş alanının birbiriyle nasıl bir bağ kurduğunu matematiksel bilgi ile kurar ve böylece insanoğlu gidimli düşünme bilgisini hayatının tam merkezine koyacaktır.

Kitap Platon'un bu özel ve üzerine tartışılması gereken konuyu en geniş kapsamıyla ele almaktadır.

Buraya kadar nesnel bir kitap analizi yapıp, bundan sonrası için kendi öznel analizime geçmek istiyorum. Bundan sonrası kitap ile değil Platon'un kuramsal çıkışı ile ilgili olacak.

Platon, salt bilinebilen ve bilinmesi düşünülen olarak iki türe ayırdığı bilgiyi ortaya atarak aslında insanı sınırlamıştır. -ki bunu bilgi kuramı dışındaki yazınlarıyla özellikle devlet eseriyle de görebiliyoruz. Erdem ve bilgi arasında bir bağ kuran Platon, ölümsüz ruhun adını koymuş, ve bunu biliş yolunu anlatmıştır bizlere. Peki böyle bir doğru bilgi var mıdır? Bilginin niteliği sorusunun ardından Platon'un buna verdiği cevaplar daha derin sorulara neden olmuştur. İnsanları mayasına* göre devlet kademelerinde bir yerlerde olması gerektiğini düşünen Platon maya* bilginin edimini nasıl saplayacaktı? Bu noktada insanın sınırlanışı başlamaktadır. ve ortaya pragmatizm çıkmıştır. ne ki çıkarınadır, kim ki çıkarınadır o iyidir. Burada ciddi bir teori-pratik dengesizliği mevcut. Platon'un bu kuramı, daha net ifadeyle kuramının özü olan bu teorisi bir çöküşten başka bir şey değildir. Teoride oldukça makul görünen bir kuramın pratikte hayli çelişki doğurması teorinin çökmesi anlamına gelir. Ancak yine tezat o ki bugün tüm inançlar, holdingler ve devlet mekanizmaları bu kuram üzerinden varlıklarını devam ettirmektedirler.

İnsanın karşısına sürekli iyi-kötü dengesini (farklı formlarla) çıkaran düşünce hangi bilginin iyi olduğu hangi bilginin kötüye götüreceğini insanı güdüleyerek pratiğe dökmektedir. Ancak neyin iyi ya da neyin 'neye göre' kötü olabileceği düşünülmemektedir. insanın baz alması gereken husus aslında iyinin ve kötünün ötesine geçerek, yozlaştırır mı geliştirir mi? diye düşünmesi karşılaştığı durumun iyi-kötü koşullanmasını ortadan kaldıracaktır. Teoride ve pratikte en eşgüdümlü işleyen düşünce biçimi aslında böyledir. Ancak gelin görün ki hristiyanlık, Platon'un bu kuramı üzerine yapısal formunu oturtmuşken ve sistem tamamen bunun üzerinden işlerken insanların bu noktadan kopuşunu gerçekleştirip öz bilinci ile düşünmeye başlaması bireysel anlamda oldukça zor. Ancak yinelemekte fayda var, en büyük yükselişler en büyük yıkımlardan doğacaktır.
Kaan
Kaan Batı Düşüncesi - Felsefi Temeller'i inceledi.
240 syf.
Felsefe okuması yapmak isteyip ama çekinenlere ve de halihazırda okumalar yapanlara, yani herkese onerebileceğim çok değerli bir kitap diyerek incelemeye başlamak istiyorum. Çünkü gerçekten çok beğendiğim bir kitap oldu.

Kabul etsek de etmesek de; övsek de sövsek de dünyamıza, hayatlarimiza ve düşüncelerimize büyük ölçüde hakim olan kültür ve düşünce Batı düşüncesidir. "Ama İslam felsefecileri olmasa.." ile başlayan sözler edildiğini duyuyor gibiyim. Evet, bunu zaten kimse inkar etmiyor. İslam medeniyetinde, her ne kadar daha çok dini temellendirme olarak yapılsa da felsefe etkili olmuş lakin sonunda ise bu durum tersine dönmüş ve bu işlerle uğraşan İbni Sina, Farabi gibi başlıca isimler bile tekfir edilmişlerdir. Haliyle felsefe de din karşısında geri plana itilmistir. Şu an bile bunun yansımasıni kendi hayatlarinizda görebilirsiniz: Evde sık sık felsefe kitapları okuyun. Anne ve babanızın veya başka akrabalarinizin size vereceği reaksiyon ne olacak, bir düşünün. Ayrıca kitabı okurken şu geldi aklıma; dünyadan milyonlarca insan geldi geçti ve insan türü veya dünya yok olana kadar da geçecek. Ancak bu milyonlarca insanın fikirlerine hakim olan etmenler ise az sayıda, herkesten farklı düşünen insanlar elinden çıkıyor. Şu an sokaktan felsefe ile ilgili hiçbir şey okumamış bir insanı çekin biraz sohbet edin, onda dahi Descartes'in düşünen özneyi temele alan felsefesinin izlerini bulabilirsiniz. Biz farkında olsak da olmasak da düşüncelerimizin seyri ve niteliği geçmiş insanlık birikiminden gelmektedir ve kitabın konusu da bu birikimdir.

Kitaba gelecek olursak; öncelikle giriş bölümünde klasik ve modern batı düşüncesinin ortak özellikleri ve genel özellikleri verilmiş. Ardından da Klasik, Modern ve Çağdaş batı düşünceleri üç bölümde özetlenmiştir. İlk bölümden şu temel noktalara parmak basabiliriz: Klasik ve modern batı düşüncesinde ortak olan noktalara bulunuyor. Bunlar; her iki dönemde de felsefenin akılcı temelde olması, evrensel hakikat ve bilgi fikri, metafiziğin özcü (değişimin temelinde değişmeyen bir şey...) karekterde olması ve düalist (ikili karşıtlıklar) yapıda olmasıdır.

Klasik batı düşüncesinin temel özelliklerinde en önemli nokta birbirleri ile uyumlu ve düzenli organik evren fikridir. Buna bağlı olarak herkesin ve her şeyin bir amacı (Ereksellik veya teleolojik) olduğu fikri hakim olmuştur ve yine bununla alakali olarak toplumda da en üst önem verilen olgu adalet olmuştur. Ayrıca bu dönem felsefesi insan merkezli değildir ve ideal olan öte dünya veya aşkın boyut olarak görülmüştür.

Modern batı düşüncesinin temel özelliklerinde ise en temel nokta, insan merkezli yani Humanist karakterde olmasıdır. Mekanik evren anlayışı hakim olmuştur ve bununla birlikte de analitik yöntem kendini göstermeye başlamıştır. Yine bu evren anlayışı ile Ereksel anlayış yerini sebep-sonuc temelindeki anlayışa bırakmıştır. Niçin değil nasıl sorusu hakim olmaya başlamıştır. Dünya merkezli evren anlayışından güneş merkezli evren anlayışına geçilmiştir. Bu tüm insan düşüncesinde büyük kırılma noktası teşkil etmiştir. Evren anlayışının toplumsal yansıması özgürlük ve eşitlik fikrinin ön plana çıkması olmuştur. Son olarak da etik ile siyaset felsefeleri ayrılmış, laiklige giden yol açılmıştır.

Diğer bölümler hakkında da bir şeyler yazmayı düşünüyordum lakin hem Ahmet Arslan okumalarimda İlkcag Felsefesi hakkındaki incelemelerimde fazlasıyla bir şeyler yazmıştım hem de incelemeyi çok uzun tutmak istemiyorum. Kısaca şunları diyebilirim: Antik Yunan dönemine damgasını vuran değişme sorunu olmuştur. Bu sorun oluş filozofu Heraklietos ile Parmendies'in başını çektiği ve oluş yoktur, sadece varlık vardır fikrinde olan Elialilar arasında geçmiştir. Parmendies'in fikri ağır basmıştir. Lakin bu fikir bilim ve felsefe yapmaya musait değildir. Ondan sonrakiler bunu aşmaya çalıştilar. Platon ve Aristo ile felsefe sistematik hale geliyor. Özellikle Aristo felsefesi tüm Ortaçağ'i, hem Hristiyan hem İslam düşünürlerini derinden etkiliyor. Mesela; ereksellik fikrinin temele alınması, her şeyin bir nedeni olduğu ve bir ilk nedenin olması, bunun da Tanrı olduğu, hem aşkın boyutta hem de toplumsal boyutta hiyerarşik bir yapı ve bunlarla birlikte mantık biliminin kurucusu olması ve bilimin uzun zaman seyrini belirlemesi açısından Aristo tüm insanlık seyrinde en etkili ve en uzun süreli olması bakımından en önemli kişi olarak duruyor gibidir. Onu aşınca modern bilim ve modern çağ başlıyor desek yalan olmaz sanırım. Kopernik, Kepler ve Galileo ve Newton'un bilimsel keşifleri ve bunların sonuçlarını felsefi olarak temellendiren Descartes gibi filozoflar ile insanın düşünüş ve dünyayı algilayis biçimi temelden değişmiştir ve halen büyük ölçüde bu doğrultuda düşünüyor gibiyiz. Tabiki günümüz bilimsel ve felsefi gelişmeleri düşünüş bicimlerimizi değiştirmeye devam ediyor.


İyi okumalar..
650 syf.
·5 günde·Beğendi·10/10
Karşılıklı diyalok halinde geçen soru cevap şeklinde, yazarın yorumlarını kattığı; felsefe, doğa, Tanrı, insan ve insana dair herşeyi çok güzel bir şekilde dile getirip yorumlayan muazzam bir eser. Herkesin şiddetle okumasını tavsiye ederim. Tabi arada beyin yanıyor ama oda mezesi olsun:)
369 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
Az okunmuş ancak okuyanlardan tam
not almış lakin hiç inceleme yazılmamış tüm bu sebeplerden ötürü en azından kitabı tanıtmak için birkaç cümle yazmak istedim.

Kitabın yazarı Bryan Magee filozof olarak daha ön plana çıkmakla beraber aynı zamanda politikacı, yazar, şair ve yayıncı. Başarılı programlara ve sevilen eserlere imza atmış. Bu kitabı da BBC’de yayınlanan programının kitaplaştırmış şekli. Burdan göz atabilirsiniz https://www.youtube.com/...urucKjOBcAF8OS-CMFkP. Magee Sokrates’in ölümüyle başlayıp yani Platonla, Wittgenstein’a kadar tüm büyük filozofları konuklarıyla tartışmış. Hemen hemen her birini farklı kişilerle tartışıyor ki hepsi de tartışılan filozof hakkında derin çalışmalar yapmış profesörler. Soru cevap şeklinde ilerliyor kitap. Magee gerçekten güzel sorular soruyor ve anlaşılır kılmak için elinden geleni yapıyor. Konu edilen filozofun öğretileri neler, neyin üzerinde daha fazla kafa yormuş, felsefeye katkısı ne olmuş genel hatlarıyla tartışılıyor. Hiç şüphem yok felsefeyle ilgilenen herkesin istifade edebileceği bir kitap.

Bilhassa felsefe okumaya yeni başlayan kişilere rehber olabilecek nitelikte bir eser. Mesela şahsen ben dikkatimi bu kitap sayesinde çekmiş birkaç filozofu okumaya öncelik vereceğim (Platon, Spinoza, Schopenhauer, Dewey, Russell gibi) ya da her ne kadar büyük bir filozof olsa da eserlerinde çok akademik bir dil kullanan herkesin anlaşılması güç olduğu konusunda hem fikir olduğu Kant’ı okumaya en azından şu andaki seviyemle teşebbüs etmeyeceğim.

Anlaşılacağı üzere çeviri bir kitap ve maalesef çeviri biraz sıkıntılı. Anlatım bozuklukları var, tarihlerle ilgili hataları yapılmış; Descartes babamla yaşıt olmuş. Daha özenli bir çeviri ile tekrar kazandırılsa süper olur ama her şeye rağmen konunun ilgilileri için okunmaya değer.
512 syf.
·22 günde·9/10
Etik; felsefenin en önemli dallarından birisi. Yüzyıllardır filozofların ahlâka dair getirdiği açıklamalar, ahlâkın kaynağına dair sordukları sorular, yerelden evrensele haykırdıkları fikirler bizler için çok kıymetli. Bu kitap, filozofların insanoğlunun varoluşuna dair filozofların getirdiği açıklamalardan yola çıkarak her filozofun geliştirdiği ahlâk sistemini esaslı bir biçimde zihnimize amâde ediyor. Ahmet Hoca'nın kitabı oluştururken yararlandığı kaynaklar muazzam seçilmiş. Gerek akademik literatür gerekse bizatihi filozofların eserlerinden seçilen pasajların mahiyeti çok nitelikli. Her felsefe severin kütüphanesinde olması gereken bir eser. Ahlâkın esaslarına ve cihetine dair sorulan hemen her sorunun cevabını bu kitabın içinde bulmak mümkün.

Ahmet Hoca'yı saygı ve şükranla anıyorum. Toprağı bol olsun.
1216 syf.
·Puan vermedi
İlk gördüğüm de "Bu nasıl okunur! Resmen tuğla!" tepkisini verdiğim kitap. Ama Cevizci Hoca'nın yer yer kendi düşüncelerine de yer vermesi -özellikle medeniyeti Yunan coğrafyasında başlatanları eleştirmesi [ki bence Yunan coğrafyasında başlamıştır] dikkat çekici -, kitabı ders kitabı olmaktan çıkarmış, okunmasını basitleştirmiştir. Felsefe ile alakadar olan biri için başucu kitabı...
*Bir dipnot: Hocamızın kendi odasında çalışma yaparken kalp krizi nedeniyle ölmesi ayrıca üzmüştür.
536 syf.
Çok değerli, özen gösterilerek hazırlanmış, felsefe ile alakası olmayan insanlarında okuduğu zaman anlayabileceği, süslü püslü idrakı zor kelimeler kullanılmadan içerikteki başlıklar açıklanmış, sade bir dil kullanmış rahmetli Ahmet Cevizci.

Ülkede felsefe denildiği vakit akla gelen ilk isimlerden olan birinin kitabını okuduğum için memnunum, akademik olarak 'Felsefe Sözlüğünü' eleştirecek yetim bulunmadığı için, okuduğum kitaptan sadece faydalandığımı söyleyebilirim, yine ara ara kitaba bakacağım, aklıma bir şey takılırsa sayfalarını karıştıracağım bir eser.

Yazarın biyografisi

Adı:
Ahmet Cevizci
Unvan:
Türk Felsefe Profesörü, Yazar
Doğum:
Bursa, Türkiye, 1959
Ölüm:
Bursa, Türkiye, 1 Aralık 2014
Felsefeci, akademisyen, felsefe profesörü (D. 1959, Bursa – Ö. 2014, Bursa). İlk ve ortaöğrenimini Bursa’da tamamladıktan sonra, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümünden (1982) mezun oldu. Aynı fakültede, 1984 yılında yüksek lisans, 1992 yılında da doktora derecesini aldı. Fransız hükümetinden kazandığı bir bursla 1989-91 yılları arasında Sorbonne Üniversitesinde doktora düzeyinde araştırmalar yaptı. 1996 yılında doçent oldu. Uzmanlık alanı İlkçağ Felsefesi, özellikle de Platon’dur. Aynı zamanda bilgi felsefesiyle ilgilendi. Avrupalı düşünürlerle Müslüman düşünürleri kronolojik sıraya göre tanıttığı felsefe tarihi ile ilgili eserleri ülkemizde bu konuda yapılan en kapsamlı çalışmalardan oldu.

Uludağ Üniversitesi Fen- Edebiyat Fakültesi Felsefe Tarihi Anabilim Dalı Başkanı olarak görev yaparken odasında geçirdiği kalp krizi sonucu yaşamını yitirdi.

ESERLERİ (Felsefe):

Felsefe Tarihi I-İlkçağ Felsefesi Tarihi (1998),
Felsefe Terimleri Sözlüğü (1999),
Paradigma Felsefe Sözlüğü (4. bas., 2000),
Metafiziğe Giriş (Çeviri, 2001),
Etiğe Giriş (2002),
Felsefe Tarihi II-Ortaçağ Felsefesi Tarihi (2. bas., 2001),
Felsefe Tarihi III-On Yedinci Yüzyıl Felsefesi Tarihi (2001),
Felsefe Tarihi IV-Aydınlanma Felsefesi Tarihi (2002),
Felsefe Tarihi V-Ondokuzuncu Yüzyıl Felsefesi Tarihi.

Yazar istatistikleri

  • 129 okur beğendi.
  • 902 okur okudu.
  • 154 okur okuyor.
  • 998 okur okuyacak.
  • 47 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları