Stefan Zweig

Stefan Zweig

Yazar
8.4/10
43.170 Kişi
·
126.855
Okunma
·
9.019
Beğeni
·
165.268
Gösterim
Adı:
Stefan Zweig
Unvan:
Avusturyalı Romancı, Oyun Yazarı, Gazeteci ve Biyografi Yazarı
Doğum:
Viyana, Avusturya, 28 Kasım 1881
Ölüm:
Petropolis, Rio de Janeiro, Brezilya, 22 Şubat 1942
Stefan Zweig, (d. 28 Kasım 1881, Viyana/ Avusturya-Macaristan - ö. 22 Şubat 1942, Petrópolis/ Rio de Janeiro/ Brezilya)
Avusturyalı romancı, oyun yazarı, gazeteci ve biyografi yazarı.

Yaşamı

Babası varlıklı bir sanayici olan Stefan Zweig, küçük yaşlardan itibaren kültür ve edebiyat alanında eğitim görmeye başladı. İngilizce, Fransızca , İtalyanca, Latince ve Yunanca öğrendi. Viyana ve Berlin üniversitelerinde felsefe öğrenimi gördü. İlk şiirlerini lisedeyken, Hugo von Hofmannsthal'ın ve Rainer Maria Rilke'nin eserlerinin etkisiyle yazdı. 1901'den sonra Fransızca yazan Paul Verlaine ve Baudelaire'in şiirlerini Almanca'ya çevirdi. 1907-1909 yılları arasında Seylan, Gwaliar, Kalküta, Benores, Rangun ve Kuzey Hindistan'ı gezdi, bunu, 1911'deki New York, Kanada, Panama, Küba ve Porto Riko'yu kapsayan Amerika yolculuğu izledi. 1914 yılında Belçika'ya Émile Verhaeren'in yanına gitti.

I. Dünya Savaşı'nda (1914-1917) gönüllü olarak Viyana'da savaş karargâhında "Savaş Arşivi"nde memur olarak çalıştı. Savaştan sonra Avusturya'ya dönerek Salzburg'a yerleşti. 1920 yılında, Frederike Von Winternit ile evlendi. Stefan Zweig Salzburg'da yaklaşık 20 yıl yaşadı. Kapuzinerberg'in yamacındaki villasında geçirdiği yıllar, Zweig'ın en verimli yıllarıdır. Kapuziner yokuşu, 5 numaradaki villayı, Friderike ile evli olduğu yıllarda satın aldı. Salzburg'da geçirdiği yıllar Zweig'ı edebiyatta doruğa tırmandırdı, en güzel eserlerini, kente ve Salzach’a yukardan bakan iki katlı, ağaçlar arasına gizlenmiş villada yazdı. Kısa sürede ünlü insanlarla dostluk kurdu, onları sık sık Salzburg'da konuk etti. Romain Rolland, Thomas Mann, H.G. Wells, Hugo von Hofmannstahl, James Joyce, Franz Werfel, Paul Valery, Arthur Schnitzler, Ravel, Toscanini ve Richard Strauss, Zweig'in konuğu oldu.

Salzburg'da geçen yıllarında Zweig, Avrupa'nın düşünsel birliği için ağırlığını koydu; makaleleriyle ve konferanslarıyla aşırılıklara karşı uyarılarda bulundu; diplomatik çevrelere, akıl ve sabır çağrısı yaptı. 1927'de Almanya'nın Münih şehrinde "Duygu Karmaşası", "Yıldızın Parladığı Anlar" ve "Tarihsel Baş Minyatür" adlı kitapları yayımlandı, yine 1927'nin 20 Şubat tarihinde "Rilke'ye Veda" başlıklı konuşmasını yaptı. 1928'de Leo Tolstoy'un 100. Doğum Yıldönümü Kutlamaları'na katılmak üzere, Sovyetler Birliği'ne gitti.

1933'de, Nazilerin yakmaya başladıkları kitaplar arasında Yahudi kökenli Zweig'ın eserleri de yer alıyordu. 1934'te Gestapo'nun villasını basıp, silah araması üzerine Zweig ülkesini terk etmek zorunda kaldı ve İngiltere'ye, Londra'ya yerleşti. Ancak, kendini burada da rahat hissedemedi ve taşındı.

Zweig, 1937'de ilk karısı Frederike'den ayrıldı ve bir yıl sonra Portekiz'e yanında Lotte Altman adında bir kadınla gitti. O sıralarda Avusturya, Alman Reich'ına katılmıştı ve Zweig da İngiliz vatandaşlığına geçmek için müracaat etti. 1939'da "Kalbin Sabırsızlığı" adlı romanı yayımlandı ve Zweig da, Portekiz seyahatine birlikte çıktığı Lotte Altman ile evlendi. 1940'ta İngiliz tabiiyetine girdi, II. Dünya Savaşı sırasında New York'a, Arjantin'e, Paraguay'a ve Brezilya'ya gitti. Zweig konferanslar için gittiği Brezilya'ya yerleşmeye karar verdi. Orada ünlü "Bir Satranç Öyküsü"nü kaleme aldı. Stefan Zweig, 1941'de Montaigne üzerine çalışmaya başladı ve "Dünün Dünyası - Avrupa Anıları" adlı otobiyografisini kaleme aldı. "Dünün Dünyası" kitabı, 1900’lerin başında gençliğini yaşamış bir yazarın yaşadığı dünyanın asla eskisi gibi olmayacağını farkettiğinde eski günlere düzdüğü bir övgüdür.

Avrupa’nın içine düştüğü durumdan duyduğu üzüntü ve yaşamındaki düş kırıklıkları nedeniyle 22 Şubat 1942'de Rio de Janeiro'da, karısı Lotte ile birlikte intihar etti. Buna Hitler’in dünya düzenini kalıcı sanmasının verdiği karamsarlığın yanı sıra, kendi dünyasının asla bir daha varolmayacağı düşüncesi neden oldu.

Çalışmaları

Üretken bir yazar olan Zweig, birçok konuda denemeler yaptı. Lirik şiirler yazdı, trajedi ve dram türünde sahne eserleri denedi, özellikle biyografi alanında önemli eserler ortaya koydu. Freud ve psikolojiye olan ilgisi onu bu alana yöneltti. Biyografi alanındaki çalışmaları, dönemin birçok ünlü kişisinin hayatlarını gözler önüne serdi. Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski; Kendi İçindeki Şeytanla Savaşanlar: Hölderlin, Kleist, Nietzsche; Romain Rolland; Marie Antoinette; Magellan, Stendhal, Erasmus, Fouche eserleri bu biyografilerden birkaçıdır.
“ Neden hemen en kötüsünü düşünüyoruz ? “
Stefan Zweig
Sayfa 32 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
“Kendi kendime şunları söyledim: Benimkisi gibi bir yaşamı, bir kadının eteğine asılı geçiremem; soğukkanlılıkla kaderimi izlemeli ve bakışlarımı bel altı seviyesinden daha yükseğe kaldırmalıyım.”
İki hafta boyunca kitap okumak, yürüyüşe çıkmak, hayal kurmak, rahatsız edilmeden uzun uzun okumak, iki hafta boyunca telefonsuz ve radyosuz yaşamak, konuşmak zorunda olmamak, bir anlamda rahatsız edilmeden kendim olmak istiyordum
"Bu denli hızlı gelen bir şöhret, bu denli boş bir kafayı nasıl sersemletmez ki zaten?"
Stefan Zweig
Sayfa 16 - Koridor yayınları
Bir kez kendini bulmuş olan kişinin bu yeryüzünde yitirecek bir şeyi yoktur artık. Ve bir kez kendi içindeki insanı anlamış olan bütün insanları anlar.
68 syf.
·Beğendi·10/10
Kitap bittiğinde duraksadım ve bir kaç saniye öyle(ce) kaldım.. Sonra şu soruyu sordum kendime;

"Sevmek gerçekten ağzımızdan çıkan (bir) iki kelime(den) mi (ibaret)? Yoksa (bundan) daha fazlası mı? Bunu çok az insan anlayabiliyor sanırım."

İyi okumalar..
64 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Bazı kitaplar vardır ,söylemek istediği şeyi dolaylamadan bir çırpıda tam suratınızın ortasına söyler o an midenize yediğiniz yumruğu kestirecek vaktiniz olmadığını fark edemezsiniz bile. Tam da böyle bir kitap olmuş 60 sayfalık kısa fakat bir o kadar da uzun bir serüvene çıkmış gibi hissettim. Edebi dili zengin, üslup, anlatım bir o kadar lezzetli bir hikayeydi. Yazarın okuduğum ilk kitabı ve çok beğendim. Herkese şimdiden iyi okumalar.
77 syf.
·Beğendi·9/10
Satranç. Bir kelime, iki hece, 7 harf, milyonlarca farklı kombinasyon, dizilim, olasılık, hesap, strateji, saldırı, savunma, sabır, öngörü, zeka, dikkat... Kralların, öğrencilerin, işsizlerin, dahilerin oyunu satranç...

Üniversite yıllarımda deliler gibi oynardık bu oyunu, yenilen hep rövanş ister, yenen müthiş bir haz duyar, bazen gece geç saatlere kadar sürer de sürer, kan çanağı olan gözler 64 karede uzayan satranç dolu gecelerde.. Sonra iş güç derken oynamaz oldum bu oyunu. Şimdi kitabı bitirince ilk işim alıntı ve yorumlardan sonra akıllı telefonuma satranç uygulaması indirmek oldu. Kısalığına tezat biçimde harika bir kitap.. Hani bir solukda okunacak kitap derler ya işte bu onunda ötesinde yarım solukta okunacak cinsten. Hiçlik, delilik ve deha ancak bu kadar gerilim dolu bir şekilde anlatılabilir. Beni bu kitapla tanıştıran 1000kitap üyelerine çok teşekkür ederim. Mutlaka ama mutlaka okuyun...
276 syf.
·1 günde·10/10
Stefan Zweig'ın geçen hafta başladığım Merhamet adlı romanına devam ederken bir de hikâye kitabını sıkıştırdım araya-aslında bir Conrad bir de Cortazar da sıkıştırdım- ve çok nadiren olan birşey gerçekleşti: birkaç saat içinde kitabı bitirdim. Bitirmek zorundaydım; çünkü elimden bırakamadım. Zweig'ın bu kitabı ne zaman yazdığını bilmiyorum; ama kendi trajik sonuna yakın bir zaman mı diye düşünmeden edemedim. Kitap ne zaman yazılmış olursa olsun muazzam bir inceliğin, maharetin sonucu. Kitap muhteşem. Hikâyeler muhteşem. Dil, üslûp, ruhumuza akan o lezzet muhteşem. Yapamadım, bırakamadım elimden; okudum, okudum, okudum. Zweig'ın insan ruhunu berrak, lekesiz bir şekilde anlattığı hikâyeler bunlar yine, ve yazar yine en iyi yaptığı şeyi yapıyor: zayıf, yaralı, zaafları olan, yalnız olan, aşık olan, yabancı olan insanların hikâyelerini anlatarak bize bu dünyada yaşamanın trajedisini hikâye ediyor, bize insandan, insan olmaktan, zaaflarla yaralı bereli olmaktan söz ediyor, bize bu hayatta zayıf olmanın, yabancı olmanın, aşık olmanın, yalnız olmanın acıtıcı sonuçlarından söz ediyor; ve bütün bunları bugüne dek okuduğum hikâyelerinin arasında en güzel, en etkileyici edebi üslûbuyla, en üst düzeyde bir incelikle anlatıyor, en azından kitabı okurken benim hissettiklerim bunlardı. 'Amok Koşucusu' adlı hikâye, kitabın zirvesi olabilir, kendi adıma hayatım boyunca okuduğum en etkileyici öykülerden biriydi ve en son Martin Eden'ı okurken ağlamıştım, hikâyenin son birkaç sayfasında artık kendimi tutamadım...pek duramadım da üstelik, okumaya devam ederken yaşlar da akıp gittiler. Zweig'ı ve diğer ruh kazıcılarını, iyi ki edebiyat var ve hayat edebiyattır, edebiyat hayattır diye bize düşündüren, bize söyleyen, anlatan, yazan bütün edebiyatçıları okumaya, onlarla düşünüp hislenmeye ve kendi hayat tecrübemizi böyle muhteşem dil eserleriyle süsleyip güzelleştirmeye devam...bu siteden kim sebep oldu da Stefan Zweig okumaya başladım, hatırlamıyorum; ama hakikaten minnettarım. Zweig okumadan şu dünyadan gitmiş olsaydım, bu lezzeti, bu tadı bilmeden, Zweig'ı tanımadan gidecektim.

Kitabı edebiyat seven herkese öneriyorum. İyi bir edebiyatçı, romancı, hikâyeci ancak karakter yaratabilen, anlatabilen; anlattıkları bizde gerçek hissi yaratabilen; sahteliklere, geçici, basit imaj ve maskelere ihtiyaç duymadan pozsuz, bize hakikati işaret eden ya da gösteren yazarlar olabilir. Tanımadığımız halde hayat deneyimlerinden, hayal güçlerinden, fikir ve hayal yürütmelerinden bizimle bu tecrübeyi paylaşabilen ve bize şu ne olduğu muğlak dünya üzerinde yaşamanın ne olduğuna dair bize bir şeyler, çok şeyler söyleyebilen bütün edebiyatçılar, yazarlar, şairler hepimizin hayat yoldaşı aslında. Bu insanları okuyor olabilmek bile büyük lütûf, büyük bir güzellik. Bu yüzden; okumayan herkese mutlaka bu yaralı, güzel yazarı okumasını ve onun hikâyelerinde bize anlattığı bütün insanlarını tanımasını öneriyorum...
567 syf.
·25 günde·Beğendi·10/10
Balzac’la tanışmam lise dönemime denk gelir. Vadideki Zambak’ın tırt bir çevirisiydi sanırım. Kitabı o zamanlar klasikler arasında olduğu için merak etmiş almış okumaya başlayınca hatırladığım kadarıyla şöyle bir cümleyle karşılaşmıştım;
“Balzac kadınlar ile ilgili şöyle der; ‘Genç kadınları ciddiye almayın, onlar bencildir, onlarda gerçek dostluk bulunmaz, bir kadın ancak dul ve zengin olduğunda bir işe yarar.” gibiydi.

O zamanın kafası tabi bir klasik böyle mi başlar be diyerek ilk kez bir kitap fırlattım. Uzun yıllar Elif Balzac’a küsmüş Balzac’ın da çok umrunda durumundayken yollarımız yeni keşfim Zweig sayesinde tekrar kesişmişti. Üç Büyük Usta kitabında Balzac’ı öylesine ilahlaştırarak anlatmış ki, bu 80 sayfada anlattığından hızını alamamış olacak R. Rolland’a yazdığı mektupta “Siz nasıl bir Beethoven’cıysanız ben de bir Balzac’cıyım. Otuz yıldır Balzac okuyorum, hayranlığımdan hiçbir şey kaybetmeden tekrar tekrar okuyorum.” diyerek heyecanını paylaşmış, yazarlık hayatının ve hayat tecrübesinin toplamı olmasını istediği ‘Büyük Balzac’ kitabının elyazmaları için 10 yılını vermiş.

‘Büyük Balzac’ Zweig’ın gençlik hayaliymiş. Ama ne yazık ki Balzac’ın da gençlik hayali olan ‘İnsanlık Komedyası’nı bitirememesi gibi Zweig da kitabı bitirememiş, hayran olunan yazarlarla böylesine ortaklık yaşamak Zweig’ın kaderi gibi sanki. (Kleist gibi intiharı da var.)

Ben Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski’yı okurken Zweig’in heyecanı anında bana geçti o hevesle koşarak Vadideki Zambak , İnsancıklar ve Oliver Twist aldım :) Tabi bu bir şey değil. Sabahattin Ali okurken onun çevirdiği Heinrich Von Kleist'in kitabını buluyorum hopp koşarak onu alıyorum, ondan etkilenen Zweig’ı buluyorum onun hakkındaki kitabı Stefan Zweig'in Son Günleri'ni alıyorum, onun yazdıklarını okumamak olmaz o da Honore De Balzac 'ı yazıyor , Balzac mı hemmen onun kitaplarına dadanıyorum. Balzac Stendhal övüyor ona yapışıyorum, Victor Hugo, Balzac övüyor o bırakılır mı yok bırakılmaz onu da alıyorum. Bu silsile bana bir okuma listesi yaptırmıyor. Elif’le delirmeler :)

Vadideki Zambak ( Bu sefer akıllılık yapıp düzgün çeviri araştırdım bence en iyisi İş Bankası) kadar sürükleyici, sözcüklerin içimde dans ettiği, ruhuma dokunan çok az kitap hatırlarım. Balzac gerçekten de gerçekliği öyle bir dönüştürerek anlatıyor ki okurken gözlerin kamaşıyor, içine işliyor.

Balzac’ın kendi kendine – geleceğini görür gibi- soyluluk unvanı vermesiyle başlayan başyapıtlar serisi ölümüne kadar yazdığı binlerce satıra, iki bini aşkın karaktere, tamamlanmamış yüzlerce sayfaya varacaktır. Belki de dünyanın en çok yazan yazarıdır.
“Hemen hemen hiçbir sanatçı, Balzac’ınki kadar geniş, Balzac’ınki kadar kapsamlı bir sanat dünyası kuramamıştır. (Modeste Mignon sf.6)

Gününün 15 saatini neredeyse aralıksız yazmaya adayan ve günün birinde çok zengin olma inancını bir an olsun kaybetmeyen Balzac’ın bu azim ve hırsı gerçekten normal bir insanda görülebilecek gibi değil.
“Bütün gücümle çalışıyor, günde on beş saat yazıyordum. Güneş yükselirken ben de kalkıyor ve sadece koyu bir kahve içip öğle yemeğine kadar çalışıyordum.” (Syf. 357)

Bence onun hayatı içi bomboş öneriler dağıtan kişisel gelişim kitaplarının toplamından daha etkili olurdu hem de gerçek bir başarı hikayesi. Ki bu çalışmalar sırasında en büyük destekçisi ne anne babası ne yakın arkadaşları ne de sevdiği kadınlardır. Tek gerçek aşk ‘kahve’. Balzac bir şairin yazabileceği en büyük övgüyü kahveye ithaf eder;
“Kahve mideye iner ve ondan sonra her şey harekete geçer: Düşünceler, tıpkı savaş meydanındaki büyük bir ordunun taburları gibi birbiri ardı sıra gelir; savaş başlar. Hatıralar, savaş düzeni alan askerlerin önünde ilerleyen bir bayraktar gibi koşar adım saldırıya geçerler. Hafif süvariler görkemli bir şekilde dörtnala kalkar. Mantığın topçuları nakliye birlikleri ve fişek kovanlarıyla gümbürder. En zekice buluşlar çarpışmaya keskin nişancılar olarak katılır. Karakterler kostümlerini kuşanır, kâğıt mürekkeple kaplanır, muharebe başlar ve savaşın yapıldığı meydan nasıl kapkara barut dumanının altında kalırsa, bu muharebe de kara dalgaların akınıyla son bulur.” (Syf. 210)

Balzac’ın esas patlaması ve gerçekten iyi bir yazar olarak ortaya çıkması 30’lu yaşlarının başına denk gelir. Onun gerçek bir yazar olarak pişmesi başka isimlerle deli gibi yazdığı binlerce sayfa yazıyla, başkalarının kitaplarının birinin başından birinin sonundan kopyalarla tamamlanan piyasa kitaplarıyla olmuş. Ben bunları okuduktan sonra şimdiki piyasa yazarlarına karşı ılımlı olmaya karar verdim, sonuçta dünya dehası Balzac’ın geçtiği yolları düşünecek olursak bir Elif Şhafuck bile kabul edilebilir.

En iç karartıcı konu bence kitabın ve aslında Balzac’ın temel noktası: kadınlar. Balzac’ın kadınlarının çokluğuna rağmen seveceği kadınların özellikleri arasında yalnız ‘zengin ve dul olma’ hali olunca çaya çıkılan kitle de derhal oluşuyor ama bu şişman, kaba saba, semiz, kırmızı yanaklı, bağıra çağıra ve durmaksızın konuşan, her türlü topluluğa bir top mermisi gibi düşen bayağı adamı kabul edecek kadın profili bu istenen özellikliler arasından çok çıkmıyor.

Ama hayatına bakınca da yazdığı o romantik, ateşli, heyecanlı mektupların yalnız zengin olma yolunda yazılmış taktiksel bir çalışma olması gerçekten acı verici;
“En hafif kokundan bile mest olmuş durumdayım ve sana binlerce kez sahip olsaydım bile, beni daha da sarhoş olmuş görürdün.”
“Sadece siz beni mutlu edebilirsiniz. Eva, önünüzde diz çöküyorum, hayatım, kalbim size aittir.”

Bunlar ve daha yüzlercesi kadar hisli duyguları kağıtlara geçiren bu adamın hiç tam sevmemiş sevilmemiş olması beni gerçekten çok üzdü.
Kadınlarla ilgili “gerçekte bu dünya üzerindeki tek dinim olan kadınlar” diye bahseder. (Syf:289)

Gel gör ki bu ‘dininden’ çektiğini borçlarından bile çekmemiştir.
“Hep hüsranla sonuçlanan tek ıstırabım kadındır... Kadınları gözlemledim, onları araştırdım, onları tanımayı ve şefkatle sevmeyi öğrendim. Ancak payıma düşen bütün ödül, büyük ve soylu yüreklerin beni hep uzaktan anlamaları oldu. Yazılarımda arzularımı, düşlerimi kaleme almak zorunda kaldım.” (Syf:292) diyecek kadar da onların karşısında çaresizdir.

Balzac’ın hayatının bence en yanlış kadını, Modeste Mignon’un ilham kaynağı (şıllık demekten kendimi alamıyorum) Madam de Hanska, bize kitapta verdiği dil ve anlatım şölenini gerçek hayatta Balzac’a vermek bir yana dursun evli olduğu halde Balzac’ı 10 yıl oyalayacak, onun kimseyle ilişki kurmasını istemeyerek trip üstüne trip atacak, kendisinden tiksindiği halde bırakmamak için de gereksiz bir direnç gösterecek, Balzac’ı kısacası parmağında oynatacak ve ancak onun ölümü garantisiyle kendisiyle evlenecek kadar da aşağılık bir kadındır.

Balzac’ın müthiş hayalperestliği ve heyecanı kitaplarının başarısının aksine onun hayatını kurtaramamış maalesef. Borcu olmadığı bir uçan kuş varmış sanırım ( yakalasa ona da borç yapardı bence). Borçlarından kaçmak için göçebe yaşayan, kendine arka kapılar icat eden, aylarca farklı şehirlerde, ülkelerde kalarak borcunu unutturmaya çalışan Balzac, bence hem ‘borç’ kelimesinin anlamını bilmiyor hem de paranın ne olduğundan bi haber yaşıyormuş. Çünkü onu ne kazanabilmiş, ne kullanmış ne de birine ödemiş.

Doppler gibi parayı ortadan kaldırıp takas usulü alışverişi getirmeye çalışıyor hatta büyük oranda bunu başarıyor da. Çünkü bütün alışverişini olan olmayan yazılmış yazılmamış kitapları ile ödeyerek yapıyor.
“Eserlerini, daha ilk satırını bile yazmadan satmakta, peşinen rehine koymakta ve tüy kalemi adeta bir sürek avındaymışçasına aldığı avansların peşinden koşmak zorunda kalmaktadır.” (Syf:342)

Ömrünün son anına kadar o kadar çok iş denemesinde bulunmuş ki ne etrafındakiler ne de kendisi hiç dememiş ki ‘azizim sen sadece yaz lütfen yaz sadece yaz’.

“Balzac ne zaman kendi etkinlik alanına ihanet edecek olsa, dehası ve keskin kavrayışa sahip zekası başarısızlığa uğrayacaktır. Kendi topraklarında nasıl dev gibi güçlü oluyorsa, kendine yabancı alanlarda aksine cücelere bile alay konusu olacak kadar küçük kalmaktadır.” (Syf.351)

Matbaa işine girer batar; borç, hurufat dökümhanesi kurar batar; borç, gazetecilik yapar batar; borç, maden aramaya girişir batar; borç, tiyatro işine girer batar; borç, siyasete girmeye çalışır hepten batar… bir insanın hayatı boyunca bu kadar borç üretmesi bu kadar kitap üretmesi ile doğru orantılı hiç olmuş mudur, bilinmez. Ukrayna’da tatilde olduğu dönem uçsuz bucaksız ormanı görünce bile bu muhteşem doğa tasvircisinin aklına nasıl kalas ticareti yapmak geliyor aklım almıyor.

Balzac sanki çaresizliklerden, başarısızlıklardan besleniyor gibi elinin yazma dışında neye atsa elinde kaldığı yetmiyormuş gibi üstüne bir de borca mahkum oluyor ama bu da onun hırslanıp daha çok çalışmasına neden oluyor.
“En iyi esinler bana hep en derin korkuları ve çaresizlikleri yaşadığım saatlerde gelir.” (Syf.241)

Yaşadığı herkesi, her olayı, her şeyi de ( nesnelere kadar) kitaplarına aktarır. E o kadar karakter yaratmak başka nasıl mümkün olur.
“Balzac büyük sırrı keşfetmiştir. Her şey konudur. Araştırmasını bildikten sonra gerçeklik, bitmez tükenmez bir madendir.” (Syf.261)

Edebiyat’ın Sisiphos’u Balzac’ın en cesur hareketlerinden biri dönemin en güçlü yayıncısına karşı açtığı dava olmuş. Olması gereken, tüm meslektaşlarının onun yanında olması tabi ama ona duyulan derin kıskançlık ve düşmanlık karşısında Balzac’a yalnız Victor Hugo destek olmuş. E şimdi bakıldığında bu edebiyat çevresinde yalnız Hugo ve Balzac sınırları aşmış, kraldan krala destek:)

Balzac’ın muhteşem tiyatro macerasını anlatmadan geçmek istemiyorum. Kendisine oyun yazmasını teklif eden tiyatro müdürünü eli boş göndermemek için anlaşma yapıyor, sözleşmeyi imzalıyor haliyle parasını da alıyor, Balzac bu:)
Oyun için her şeyi kendi elleriyle hazırlar; oyuncular bulunur, dekor ayarlanır, sahne tamam, biletler basılır, gelecek konuklar, yerleşim düzeni, koltuklar…
Provlar başlayacak, Balzac prova öncesi arkadaşlarını çağırmış, herkes Balzac’ı bekliyor, arkadaşları “Uzman olarak şimdi bizim görüşümüzü almak istiyorsun demek?” diye soruyor, cevaba gel:
“Oyun henüz yazılmadı ki.”
“Öyleyse okumanın altı hafta kadar ertelenmesi gerekiyor.” “Hayır,” dedi Balzac, “parayı alabilmek için dramı şimdi alelacele yazıp bitireceğiz. Acilen yerine getirmem gereken bir taahhüdüm var.” “Ama bu yarına kadar mümkün değil; müsveddeleri temize çekmek için bile zaman yok.” “Ben her şeyi ayarladım bile: Sen ilk perdeyi yazıyorsun, Ourliac bir sonrakini, Laurent-Jan üçüncüyü, de Belloy dördüncüyü, ben kendim ise beşinciyi üstleniyorum ve kararlaştırıldığı gibi yarın öğle saatlerinde Harel’e oyunu okuyacağım. Tek bir perde en fazla dört yüz beş yüz satır demektir ve bu da bir gün bir gecede rahatlıkla yazılabilir.” (Syf:420)
Çok güldüm ben buna ya:)

Balzac’ın belki de hayatında yaptığı en büyük yücegönüllülük, kral hareket Stendhal’e yazdığı şık makale. ‘Parma Manastırı’na yazdığı yazı sonrası hem aslında döneminin kıskanç edebiyat dünyasına sağlam bir tokat çakmış hem de Victor Hugo gibi büyük bir isimden geri kalmadığını da göstermiş olur.
“Gerçekten de böylesine muhteşem ve sahici bir muharebe tasvirini okurken kıskançlık ateşi sardı beni. Eserlerimin en zor kısmı olan Askerlik Yaşamından Sahneler için hep böyle bir şeyi hayal etmiştim ve bu parça beni kendine hayran bıraktı, cesaretimi kırdı, büyüledi ve çaresizliğe düşürdü. Bunları size tüm samimiyetimle söylüyorum... (Syf:431)

Ama öngörüde yüz kaplan gücünde olan Balzac için Stendhal tek nokta atış değil ki;
“Ölümden sonra söz konusu insanlarla rolleri değişeceğiz. Yaşadığımız sürece ölümlü bedenimiz üzerinde iktidara sahipler ama daha ölüm gelir gelmez hemen unutulmaya yüz tutacaklar.” Bu kadar net.

Balzac’ın hayatının en büyük amacı olan ‘zengin olma ve dul zengin bir kadınla evlenme’ idealine öylesine kendini adamış ki 50’li yaşlarda ve yataklara düşecek denli hasta olması bile ölüm düşüncesini aklının ucuna getirmemiş. Kendisine mektupla aşkını anlatan ve onu yıllarca peşinden koşturan “yabancı kadın”la ömrünün son aylarında evlenecek ve ona yabancı olarak son nefesini verecektir. Hayal ettiği, hesapladığı, uğruna deli gibi çalıştığı hiçbir şeyi başaramadan. Ne kadar büyük bir yazar olduğunu sağlığında göremeden…

Benim en çok içimi acıtan ölmeden önce zar zor yazabildiği mektupları, bir yazar için hele ki Balzac için en acı verici cümleler;
Artık harfleri bile seçemiyorum ki sana bu mektubu yollayabileyim. Gözlerimdeki ağrı, ne okumama ne yazmama izin veriyor.”
“Artık okuyup yazamıyorum.” (Syf:543)
352 syf.
·Beğendi
Kitapların önsöz kısmında genelde yazarları üç aşağı beş yukarı (Nerede dünyaya geldi? Hangi okuldan mezun oldu? vb.) tanıtan bilgileri muhakkak görürüz ve okuruz ama sizce bu yazarı tanıma adına ne kadar yeterli oluyordur diye hiç düşündünüz mü?

Böyle bir soruyu kendime yönelterek ve nasıl yazarları daha iyi tanıyabilirim düşüncesiyle bu işin uzmanı olarak sıkça adını duyduğumuz Stefan Zweig'ın bir biyografisini okumak istedim. "Kendileriyle Savaşanlar" başlığı altında Nietzsche'nin adını görür görmez de Zweig'ın üç Alman yazarını tanıttığı bu kitabını okumaya karar verdim.

Biyografik kitapların nasıl inceleneceğini düşünürseniz bunu spoilersız yapamayacağımı da tahmin edersiniz sanırım. Onların hayatlarını kendi kafama göre yorumlayamayacağıma göre kitaptan aldığım notları burada yazacağım uyarısını yaparak Zweig'ın da yaptığı sıralamaya uyarak Hölderlin'in hayat hikayesiyle başlamak istiyorum.

Hölderlin'in çocukluğu ona hayata karşı sertliği ögretecek bir babası olmadığından, şefkatli annesi ve ona dindarlığı öğreten büyükannesinin yanında cennette zaman geçirir gibi geçer. Ne yazık ki 14 yaşında manastıra verilir. 14 yıl boyunca özgür olan bu ruh, duvarların ardında bu baskıcı insan topluluğunun içinde hapis kalır. Hölderlin'in annesi ve büyükannesi onun bir rahip olacağını umuyorlardı ama onun uçucu, hayalperest yaradılışı buna uygun değildi. O uslu bir hayat değil, şairane bir kader yaşamak ister. Onu seven iki kadına rahip olmak istemediğini bir mektubunda onları kırmadan söyler.

"İnanın bana," der saygılı bir dille "benim yaptığım işte en az vaazlar kadar insanlara hizmet edebilir."

Bu satırlarda bile şairin, sevdiği insanları koca bir on yıl boyunca mazeretlerle oyaladığını, onları avuttuğunu ve en büyük arzularını yerine getiremediği, papaz olamadığı için onlardan şükranla beraber özür dilediğini görebiliyoruz.

Hölderlin, yaşadığı dönemde, değeri anlaşılmayan şairler arasında kalacaktır. Yazdığı binlerce sayfa eserler, yarım yüzyıl boyunca kütüphane raflarında tozlanmaya bırakıldı. Bütün bir kuşak bu en saf çocuğunun kahramanlık dolu mesajından mahrum kaldı. Ama yeni bir kuşak geldi ve nihayet toprağı kazıp onu karanlıktan çıkardı.

Zweig Heinrich von Kleist'ı tanımlarken onu anlatılamaz bir insan olarak "kendi kuşağından gölgemsi bir geçiş yapar gibi geçti" tabirini kullanıyor. Kleist'ın askeri okul yılları Hölderlin'in manastır yılları gibiydi derken iki yazarın da alın yazısının "yalnızlık" çatısı altında birleştigini vurguluyor. Kleist'ın her zaman yollarda geçen vatansız bir hayatı olmuş. Her zaman gergin bir ruha sahip olan Kleist'ın hastalığı ne etindeydi ne de kanında, ruhunda mayalanıyordu der Zweig. Kendisiyle davacı olarak ebedi bir dava yürüttüğünü vurgularken, birkaç arkadaşına yazdığı mektupları baz alarak, onun içinde eşcinsellik taşıdığını öne sürüyor.

Zweig cinsellikte Kleist'ın hiçbir zaman bir avcı değil, bir av olduğunu, sanatın ise onun için şeytan çıkarmak anlamına geldiğini anlatırken, onun bir haz düşkünü değil, tam tersine kendi tutkularının acı çekeni olduğunu belirtmiş.

Goethe ise Kleist'ı tanımlarken "bu güzel niyetli bedenin yakalandığı çaresiz hastalık aşırı gücün ta kendisiydi demiştir. Aşırı tutku, aşırı ahlâk, aşırı dinginsizlik ve aşırı disiplin gibi..Kleist'ın şeytanı (yani huzursuzluğu) ölçüsüzlük değil aşırılıktı. Kleist'ın doğasında kontrolsüzlük ve fanatiklik vardır.

Kleist'ı tanıyan hiç kimse onu tümüyle terk etmedi ama kimse de sonuna kadar yanında kalmadı. Göçebe hayatı yaşayan Kleist oyunları yayından kaldırılınca otuz yıl sonra hayatındaki tek ve gerçek evine gider. Ama ailesinin yanında geçirdiği o uğursuz günü anlatırken, o günü yaşamaktansa on kere ölmeyi tercih edeceğini yazacaktır. Daha sonraları yaralı ruhunu tanımlarken şu cümleler ağzından dökülecektir.

“Ruhum öylesine yaralı ki”, “hani neredeyse burnumu pencereden çıkarsam, yüzüme vuran gün ışığı bana acı verecek.”

Herkes Kleist'ın ölümden ve çöküşten sadece bir adım uzakta olduğunu hissediyordu. Beklenen oldu ve Kleist hayatına kafasına sıktığı bir kurşunla son verdi.

Dikkatimi çeken bir noktayı sizlerle paylaşmadan edemeyeceğim Zweig Kant'ın bütün Alman şairlerinin en büyük düşmanı olduğunu hem Hölderlin'i hem de Kleist'ı anlatırken vurgulamış. Neden olarak da şu cümleleri yazmıştır.

Kant –burada kesinlikle kişisel bir kanaatimi dile getiriyorum– düşüncelerinin şekillendirici ustalığıyla istila ettiği klasik çağın saf verimliliğini inanılmaz derecede tıkamış, bütün sanatçılardaki şehveti, yaşama coşkusunu, hayal gücünün serbestçe akışını estetiksel bir eleştiri anlayışına saptırarak ebedi bir kırılmaya neden olmuştur. Kendisine yönelen bütün şairlerin saf şairliklerini ilelebet tıkamıştır.


Ve Nietzsche;
En acılı çaresizlik içindeyken bile tehlikeli yaşamını, düzenli bir yaşamla değiştirmek istemez diyor Zweig onun için. Nietzsche soru sormanın hazzından ve hırsından zevk aldığı için asla tatmin olamamıştır. Onun için hep bir sonraki soru, ateşli denemeler ve maceralar vardır. O hep daha fazlasını ister. Diğer filozofların bilgide aradığı şey ruh için güvenli bir yer, bir koruma duvarı, Nietzsche"nin nefret ettiği şeydir.

Zweig'a göre şimdiye kadar hiç bir psikolojik dahi Nietzsche kadar etik istikrara ve karaktere aynı anda sahip olamamıştır.

Dürüstlük, hakikilik ve saflık tam da karşı ahlakçı Nietzsche de olan erdemler arasındadır. Onun için tek emir "Saf olmaktır."

Nietzsche de diğer üç yazar gibi hayatı boyunca yalnızdır. Onbeş yıl boyunca pansiyon odalarında kalır. Bir farkla, onun yalnızlığı bütün dünyayı örter, bir uçtan bir uca bütün hayatını kaplar. Hastadır da aynı zamanda migreni ve mide kasılmaları hayatı boyunca onu perhiz yapmaya mecbur bırakır. Et yemekleri onun için tehlikelidir. Sigara ya da içkiden uzak durur. Almanya'nın havası ona iyi gelmez, kendini ilk kez bir güney ülkesi olan Italya'dayken iyi hissetse de şu sözleri onun hiçbir zaman acısız bir yaşamı olmadığını tasdik eder cinstendir.

“Hayatımın her döneminde muazzam bir acı hep benimleydi.”


Diğer insanlar kendilerini unuturlar, çünkü sohbetler ve işler, oyunlar ve ilgisizlik akıllarını başka yöne çeker, çünkü şarap ve umursamazlık yüzünden zihinleri körelir. Ama Nietzsche gibi biri, böyle dâhi bir teşhisçi, psikolog olarak kendi acılarından ayrıca meraklı bir zevk almanın, kendini “kendi deney hayvanı” olarak kullanmanın cazibesinden bir türlü kurtulamaz.

Hastalığının artıları da yok değildir. Askerlikten muaf olmasını ve bilime geri dönebilmesini hastalığa borçludur, bu bilimde ve filolojide bir yerde takılıp kalmamasını hastalığa borçludur; hastalık onu Basel
Üniversitesi’nden “emekliliğe” sevk etmiş, böylece de dünyaya açılmasını, kendi içine geri dönmesini sağlamıştır. Nietzsche, “kendime yaptığım en büyük iyilik” dediği “kitaptan kurtulmayı” hasta gözlerine borçludur.

Kendini kazandıkça dünyayı kaybetmiştir Nıetzsche, o ne kadar uzağa gittiyse çevresindeki “çöl” de o kadar büyümüştür.

Her yeni kitap ona bir arkadaşa mal olur, her eser bir ilişkiye. Yavaş yavaş onun yaptıklarına gösterilen son cılız ilgi de kaybolup gitmiştir: Önce filologları kaybeder, sonra Wagner’i ve entelektüel çevresini ve en son olarak da gençlik arkadaşlarını. Eserleri artık Almanya’da bir yayıncı bulamaz, yirmi yıllık çalışmasının ürünleri altmış dört zentner ağırlığında ciltlenmemiş bir yığın olarak bodrum katında durmaktadır, artık kitaplarını bastırabilmek için zor bela biriktirebildiği ve hediye gelen paraları kullanmak zorundadır.

Nietzsche’nin çöküşü bir tür ışık ölümüdür, zihnin kendi alevleri altında kömürleşmesidir.

Nietzsche’nin gerçek eylemini en iyi ifade eden, yine onun en iyi okuru Jakop Bruckhardt olmuştur. O zeki, bilge adam çok net vurgulamıştır: Dünyadaki bağımsızlıktır o, dünyanın bağımsızlığı değil. Çünkü bağımsızlık her zaman sadece bireyin içinde var olur, kişinin içinde; onu kitlelerle çoğaltmak imkânsızdır, o kitaplardan ve eğitimden doğup büyümez: “Kahraman dönemler yoktur, kahraman insanlar vardır.”

Nietzsche’nin nihai anlamı her zaman özgürlük olmuştur, hayatının anlamı ve çöküşünün anlamı budur:

Buraya kadar okuyan arkadaşlara gerçekten teşekkür etmem gerekiyor. Farkındayım uzun bir inceleme oldu ama bu üç Alman yazarını birkaç cümleyle geçiştiremezdim. Herkese keyifli okumalar diliyorum.
68 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
İncelemeyi okumaya üşenirim, Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu kitabını izleyerek anlamak istiyorum diyorsan : https://www.youtube.com/watch?v=CwJC6YxG8do&

Zevkle inceleme yapacağım kitaplardan biri daha. Zweig'a ait okuduğum 3. kitap ve artık Zweig'la ilgili temel yapıtaşlarının kendi adıma oturmaya başladığını hissediyorum.

Zweig, romanlarında tezatlıkları seviyor. Ulaşılmak istenen taraf bazen bir kişi olsa bile bazen bir kalp oluyor bazen de bir hedef oluyor fakat o hedefte her daim bir umursamazlık hakim. Anlatıcı karakterlerin bitmek bilmeyen çabası bu kitapta da en çok göze batan çabalardan biri. Kürk Mantolu Madonna'nın Raif Bey'i gibi kapıda beklemelerden tutun da Amelie filmindeki gibi amaçlanmış kişiden başka kişilerin asla ve asla anlatıcıya tam olarak ulaşamadığı, kitapta esintileri olan konulardan.

İlk kez 1922’de yayınlanmış bir roman bu, yani I. Dünya Savaşı’ndan sonra elinde sadece kan, şiddet ve sefalet kalmış bir Avrupa. Elinde bunların olduğunu düşününce böyle bir ortamda sevgiyi bulan bir kadın bir sevgiyi çok kolaylıkla saplantı haline getirebilir diye düşünüyorum.

Ayrıca I. ve II. Dünya Savaşı arasının çocuğu olarak nitelendirilen faşizmin görüldüğü, ataerkilliğin ve güçlü olanın, erkeğin daha ön plana çıktığı bir cinsiyet paradigması da olduğunu düşünürsek bilinmeyen bir kadının neden bilinen bir adamı saplantı halinde sevdiğini de biraz olsun anlayabiliriz.

Olayın psikolojik boyutu ise apayrı. Baba ve anne sevgisinden yoksun büyüyen bir çocuk psikolojisinde babasından bulamadığı sevgiyi başka bir adamda bulmak isteyen ve bu davranışıyla da aslında erkek için tanımlanan fakat bu kitap için kadın kapsamında konuşabileceğimiz bir Oedipus kompleksi görülür. Çünkü bilinmeyen bir kadın, bilinen bir adamın sevgisiyle bilinmek ister.

Çocuk psikolojisi konusunda harika bir kitap olduğunu düşünüyorum. Burada fakir bir çocukluktan, zengin bir gence doğru giden bir yol var. Çocuk halinde iken anne şefkatinden bile mahrum bırakılan çocuğun başka şeylere yönelmek istemesi kadar doğal bir şey yok. Çocuk olduğumuz zaman o kadar şeyle aynı anda ilgilenmeyi istiyoruz ki, etrafımızdaki çocuklardan, büyüklerden herhangi bir tepki alamayınca bile bazen çıldırabiliyoruz. Kitaptaki anlatıcı da adamı her şey olarak gördüğü için elinden ya da ruhundan ona ait bir şeyler çıkarılınca epey pesimist bir auraya bürünmek zorunda kalıyor.

Bence bilinmeyen bir kadın hep bilinmeyen olarak kaldı. Çünkü çocukluktan kadın tanımına geçmeyi bile adamın onu tanıması olarak görüyordu. Böylelikle o ilgisizlikle yetişmiş, fakir bir çocukluk hayatından gelme insan, kendi potansiyelini gerçekleştirme uğruna kariyer, okul ya da başka herhangi bir şey değil sadece onun kendisini tanımasını istiyordu.

Bilinmeyen bir kadın, bilinmeyi istemediği kişiler tarafından o kadar çok bilinen bir kadın oldu ki bu bilinirliğini artırmak yerine ruhunun bilinmeyenliğini daha çok artırdı. Deneyimsizlik, sevgi konusundaki saflık, herhangi bir şeyden habersiz olması, manevi yöndeki eksiklikler bu kızı oluşturan parçalar.

Bu kitapta hiçbir cümle boş değil, her cümle o kadar samimi ki bilinmeyen bir kadının sevdiği adam keşke siz olaymışsınız da bu mektubu size yazsaymış diyesiniz geliyor. 1920 yılında bir gün, postacı gelip de kapınıza böyle bir mektup bıraksa sizin de eliniz ayağınız düğümlenirdi. Fakat şimdi Twitter var, Whatsapp var. Mektubun altına numara iliştirme, Twitter adresini bırakma falan var. Hatta mektup kültürü bile kalmadı artık. 20.yy'ın sevgileri bile insanın insan olarak hissetmesini sağlayan sevgiler be kardeşim. Ben bu anonimliğin, bu habersizliğin, bu veri eksikliğinin olduğu yıllarda bir kadın tarafından sevilmek isterdim.

"Sen" kelimesini bu kitapla birlikte gerçekten çok sevdim. Sanırım bu kitap bize "Sen" kelimesinin gizemli ve en samimi anlamını öğretiyor. Eğer o "sen"i bir kere bile olsun tanımak isteseydin, o kızın içinde kopan buhranları da anlayabilecektin be R. Sen onun çocuk saflığındaki sevgisini değil, bedenini istedin. Sen onu sen olarak istemedin ki hiçbir zaman, sen onu et parçası olarak gördün. Bir kere değil, bir çok kez gördün hem de R. Buna rağmen seni sevmekten hiç usanmadı ama. Biliyorsun değil mi? Sen ne kadar o kadına beden algısıyla baktıysan o kadın da sana o kadar ruhuyla baktı be R. Fakat R... O hiç pişman değil. Bugüne kadar aklına gelebilecek herhangi bir pişmanlık kavramına bile sığmaz o kadının düşündükleri. Hiçbir hareketinde pişman değil. Senden kopan bir parça olarak gördüğü o çocuk için yaptığı onca şeyden bile pişman değil. Seni sevdiği için de hiç pişman değil. Pişman olsaydı, o kadar sayfa yazı yazdıktan sonraki sözleri günümüz gençleri gibi "Allah belanı versin, engelliyorum seni." yerine "Sana teşekkür ederim... seni seviyorum, seni seviyorum... elveda." olur muydu be R?

Sana bir şarkı hediye ediyorum R, umarım bu şarkıyı dinlemek kadına baktığın bakış açını değiştirmene yardımcı olur : https://www.youtube.com/watch?v=kt7yrISdoAM

"Affetmesen de fark etmez.
Ben çoktan affettim seni,
Benimki bir beklenti değil.
Gökyüzü mavidir değişmez...."

----spoiler----
Not : Kitap gerçek anlamda tüylerimin tamamen diken diken olmasını sağlayabilmiş bir kitaptır. Sadece iki kelimesiyle.
"Kendimi sattım."
----spoiler----
88 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
(SPOİLER İÇEREBİLİR)
Bak ben sana söyliyiverem. Kitap ucuz, öyle 60-70 lira diil. 6-7 Liraya alıverirsin. Ben de ucuz diye aldım zaten, yoksa Stefanımış, Zwaygımış ben anlamam. Aldım ben de elimde taşıyon öyle afillli görünüyo falan neyse canım sıkıldı, açıp okuyuverem dedim. Kısa çünkü ondan 60-70 sayfa bi şey. Anlatıverem: Baron diye bi adam var, çapkın, sinsi, lanet herifin teki. Kır düğününde bi hatunu görüyo, gözüne kestiriyo bunu. Amma kadın evli, çocuğu falan var, pek de pas vermiyo, bizim Baron bakıyo papuç sağlam. Gidiyoo çocuğa sarıyo pislik herif. Çocuklan arkadaşmış gibi tanışıveriyo bu Baron, çocuğa ülker çikolatalı gofret alıyo ne bilem sulugöz sakız alıyo, stres çarkı falan ne varsa yapıştırıyo namussuz kansıız, bizim saftirik de kanıveriyo buna. Vay Baron amca kral adam da bilmem ne de derken anasıynan tanıştırıveriyo saf çocuk. Bizim Baron amacına ulaşıyo gali o zaman Alahın belası lanet Baron, yüzüne tokatlaa patlıyasıca eşek herif seni!!! Neyse bizim çocuk, sonradan anlıyo mu meğer bu Baron anasını ayarlamış, bi ayar oluyo çocuk, sinsi bi velede dönüşüveriyo deme gitsin… Gerisini de sen oku gali ben anlatmıyem. Bu yakıcı sır dediğini de ben ateşin icadını falan anlatıyo sandıydım, meğer ne anlatıyomuş aman ayıp, deyemem.
Aha da sana mis gibi inceleme. Yani şimdi ben sana kitaptaki ima ve gölgelemeleri, anjenbemanı, yok kendini çocuk yerine koyup yaptığı empatiyi, dilindeki akıcılığı, rahmetli Stefan’ın üslubunu falan anlatmaya kalksam, ne sen okucen, ne de ben doğrudüzdün anlatabilecem. Sözün özü kitap ucuz, bu rahmetli Zwaygın kitapları hep böyle, hem ucuz hem kısa, yoksa kim okur? Kitabın ana fikri de şu: Çocuk kısmısı öyle her şeyi merak etmez! Hadi hayırlı okumalar…
:)
217 syf.
·3 günde·Beğendi·Puan vermedi
Honore De Balzac

Napolyon'la birlikte doğdu. Biri kılıcı, diğeri kalemi seçti. Dünyayı fethetmenin yolunun silahtan değil, sanattan geçtiğini biliyordu Balzac. "Onun kılıçla sona erdiremediğini ben kalemle tamamlayacağım." der. Azla yetinmez, mükemmeli arar, bu yolda yorulmaz; yükseldiği yerden alçalır, alçaldığı yerden tekrar yükselir. Günde dört saat uyur, bütün vaktini çalışma koltuğunda geçirir. Yalnız onun hayatında bir plan yoktur. Anı yaşar. Durgun insanlar onu ilgilendirmez, kendini bir konuda; aşkta, sanatta, cimrilikte, fedakarlıkta, cesarette, tembellikte, politikada, dostlukta uzmanlaştıranlar onun betimleme dünyasına çekilirler. Betimlemeler ki bir cümlesi bir sayfa tuttuğu olur bazen. Rahatsız etmez ama akar gider, hatta nefesinizin ritmini bile düzenler. Rastignac ve Vautrin gibi karakterleri birçok eserinde çıkar karşınıza. Çünkü tek bir kitapla anlatmaz meramını, tek bir kitapla tanıyamazsınız onu. Hayatı bir ansiklopedi niteliğindeki "İnsanlık Komedyası"dır. "Romanı dünyanın ansiklopedisi olarak görme düşüncesi onunla başlar —eğer Dostoyevski gelmemiş olsaydı neredeyse onunla bittiği söylenebilirdi." der Zweig.

Charles Dickens

Hayattan fazla bir şey istemeyen bir adam, maddi ya da manevi olarak orta halli yaşamın dışına çıkan şeyleri sevmez, alışılmış olanı, ortalama olanı sever tüm kalbiyle. Karakterleri de öyledir. İnsanlarının hepsi sıradan, alçakgönüllüdür. İngiliz dünyasının en sevilen, en çok hayranlık duyulan, en çok saygı gösterilen hikayecisidir. Onun sayesinde toplumun çürük olan yapıları onarılmıştır. Sokak çocuklarının, düşkünler evinin gözardı edilmesinin önüne geçilmiştir, zenginleri merhamete getirmiştir. Ülkesinde çağının dehasıdır ve yıldızıdır. Işığıyla yüksek ahlakçı! Victoria döneminin karanlığını aydınlatmıştır. O hem doğanın parçasıdır, hem de düşüncenin. "Üzerimdeki yıldızlı gök ve içerimdeki ahlak yasası" diyen Königsbergli'ye şehadet eder. Herkesin göremediği küçük ayrıntıların adamıdır, stenograf sanatçısıdır çünkü. Balzac gibi uzun uzun betimlemeye gerek duymadan küçük bir noktayı göstermesiyle büyük resmi görüntüler. Ancak İki Şehrin Hikayesi ve Kasvetli Ev'i kayıp olarak niteler Zweig. Çünkü sınırlarını zorlamıştır Dickens. Halbuki onda vahşet ve trajik olana ulaşma cesareti biraz eksiktir. Onda eksik olan aşağıdaki adamda bir bütündür.

Dostoyevski

Bir gece yarısı kapısını çalan şair Nekrasov değil, şöhretti. Bir insancıktı, Tanrıcık oldu. Hayat hikayesini ezberletti tüm sevenlerine. O acıyla kavrulur, işkenceyle yoğrulur. Anlamsız bir zulüm, gözü dönmüş bir düşmanlık besler kader ona. "Geriye bakıldığında anlaşılır ancak onun sert bir çekiçle dövüldüğü, ondan ebedi bir eser meydana getirilmek istendiği." Tanrı tarafından hiç gevşek bırakılmaz, sorunlarının biri bittiğinde diğeri başlar. O seçilmiş bir insandır, yazarların peygamberidir çünkü. "Kriz gelmeden önceki 1 sn'lik zaman diliminde insan olmanın en yüksek mertebesinde hissediyorum kendimi." diye söyletirken Prens Mışkin'e, aslında konuşan saralı olan kendisinden başkası değildir. O bir saniyeyi tüm hayatına yayar. Çünkü duyguları uyarılmadan zihni çalışmaz. Eğer içerden yaşamazsa o bir hiçtir. Başarısını hastalığına borçludur, Tolstoy gibi sağlığına değil.

Zıtlıklarıyla yaşamaya devam eder. Hem Tanrı'nın hizmetinde, hem inkarındadır. Hem Alyoşa, hem Ivan'dır. Baba Karamazov şehvetli bir şeytan, oğul Alyoşa saf bir melektir. Hepsi de aynı kandan kendi kanındandır. Gerçekçidir ama kendine özgüdür bu. "İnsanlar, onun gerçekçiliğinde görünür olmak için kor gibi yanmalı, ses çıkarabilmek için sinirleri kopacak kadar gerilmiş olmalıdır." Ancak bu uçurum insanlarının çıkardığı seslerle görebiliriz Dostoyevski'nin gerçeğini. "Onun insanlarının arasında hedefine ulaşıp da huzur bulanı yoktur."

Tolstoy ve Turgenyev gibi malikanesinin çalışma masasında keyfi gıcır olarak değil, tepesinde sallanan kılıçtan keskin bir sözleşme silahının gerginliğiyle yazar. Zaten ilhamını bu gerginlikten alır. Kusurlarının da farkındadır: "Ne şartlar altında çalıştığımı bir görseler! Benden kusursuz şaheserler bekliyorlar, oysa ben en acı, en sefil sıkıntılar yüzünden alelacele yazmak zorundayım." diye isyan eder. Sonra da verdiği sıkıntılar için gider yine de Tanrı'sına şükreder. İşte böyledir onun felsefesi. Doruğa çıkmıştır Karamazov'larında. Diyeceği her şeyi söylemiş, insanlığa vasiyetini bırakıp, göç eylemiştir bu diyardan.

"Balzac'ın kahramanı dünyayı boyunduruk altına almak ister. Dostoyevski'nin kahramanı ise onu alt etmek. Her ikisinde de günlük yaşamın üstüne çıkma gayreti, sonsuzluğa doğru bir yönelim vardır. Dickens insanlarının hepsi mütevazıdır." S.Zweig
68 syf.
·Beğendi·9/10
Mektup gerçekten platonik bir aşkın mektubu gibi geldi bana. Ama bir kez bile aşığım dememiş kadın...Okurken ortada başlamadan yitip giden bir ilişki olduğunu gördüm. Sürekli "suç kimde?" sorusu geldi aklıma. Sanırım bu mektubu okuyanların bakışına göre değerlendirilecek. Bana sorarsanız kadın suçlu.

Yazarın biyografisi

Adı:
Stefan Zweig
Unvan:
Avusturyalı Romancı, Oyun Yazarı, Gazeteci ve Biyografi Yazarı
Doğum:
Viyana, Avusturya, 28 Kasım 1881
Ölüm:
Petropolis, Rio de Janeiro, Brezilya, 22 Şubat 1942
Stefan Zweig, (d. 28 Kasım 1881, Viyana/ Avusturya-Macaristan - ö. 22 Şubat 1942, Petrópolis/ Rio de Janeiro/ Brezilya)
Avusturyalı romancı, oyun yazarı, gazeteci ve biyografi yazarı.

Yaşamı

Babası varlıklı bir sanayici olan Stefan Zweig, küçük yaşlardan itibaren kültür ve edebiyat alanında eğitim görmeye başladı. İngilizce, Fransızca , İtalyanca, Latince ve Yunanca öğrendi. Viyana ve Berlin üniversitelerinde felsefe öğrenimi gördü. İlk şiirlerini lisedeyken, Hugo von Hofmannsthal'ın ve Rainer Maria Rilke'nin eserlerinin etkisiyle yazdı. 1901'den sonra Fransızca yazan Paul Verlaine ve Baudelaire'in şiirlerini Almanca'ya çevirdi. 1907-1909 yılları arasında Seylan, Gwaliar, Kalküta, Benores, Rangun ve Kuzey Hindistan'ı gezdi, bunu, 1911'deki New York, Kanada, Panama, Küba ve Porto Riko'yu kapsayan Amerika yolculuğu izledi. 1914 yılında Belçika'ya Émile Verhaeren'in yanına gitti.

I. Dünya Savaşı'nda (1914-1917) gönüllü olarak Viyana'da savaş karargâhında "Savaş Arşivi"nde memur olarak çalıştı. Savaştan sonra Avusturya'ya dönerek Salzburg'a yerleşti. 1920 yılında, Frederike Von Winternit ile evlendi. Stefan Zweig Salzburg'da yaklaşık 20 yıl yaşadı. Kapuzinerberg'in yamacındaki villasında geçirdiği yıllar, Zweig'ın en verimli yıllarıdır. Kapuziner yokuşu, 5 numaradaki villayı, Friderike ile evli olduğu yıllarda satın aldı. Salzburg'da geçirdiği yıllar Zweig'ı edebiyatta doruğa tırmandırdı, en güzel eserlerini, kente ve Salzach’a yukardan bakan iki katlı, ağaçlar arasına gizlenmiş villada yazdı. Kısa sürede ünlü insanlarla dostluk kurdu, onları sık sık Salzburg'da konuk etti. Romain Rolland, Thomas Mann, H.G. Wells, Hugo von Hofmannstahl, James Joyce, Franz Werfel, Paul Valery, Arthur Schnitzler, Ravel, Toscanini ve Richard Strauss, Zweig'in konuğu oldu.

Salzburg'da geçen yıllarında Zweig, Avrupa'nın düşünsel birliği için ağırlığını koydu; makaleleriyle ve konferanslarıyla aşırılıklara karşı uyarılarda bulundu; diplomatik çevrelere, akıl ve sabır çağrısı yaptı. 1927'de Almanya'nın Münih şehrinde "Duygu Karmaşası", "Yıldızın Parladığı Anlar" ve "Tarihsel Baş Minyatür" adlı kitapları yayımlandı, yine 1927'nin 20 Şubat tarihinde "Rilke'ye Veda" başlıklı konuşmasını yaptı. 1928'de Leo Tolstoy'un 100. Doğum Yıldönümü Kutlamaları'na katılmak üzere, Sovyetler Birliği'ne gitti.

1933'de, Nazilerin yakmaya başladıkları kitaplar arasında Yahudi kökenli Zweig'ın eserleri de yer alıyordu. 1934'te Gestapo'nun villasını basıp, silah araması üzerine Zweig ülkesini terk etmek zorunda kaldı ve İngiltere'ye, Londra'ya yerleşti. Ancak, kendini burada da rahat hissedemedi ve taşındı.

Zweig, 1937'de ilk karısı Frederike'den ayrıldı ve bir yıl sonra Portekiz'e yanında Lotte Altman adında bir kadınla gitti. O sıralarda Avusturya, Alman Reich'ına katılmıştı ve Zweig da İngiliz vatandaşlığına geçmek için müracaat etti. 1939'da "Kalbin Sabırsızlığı" adlı romanı yayımlandı ve Zweig da, Portekiz seyahatine birlikte çıktığı Lotte Altman ile evlendi. 1940'ta İngiliz tabiiyetine girdi, II. Dünya Savaşı sırasında New York'a, Arjantin'e, Paraguay'a ve Brezilya'ya gitti. Zweig konferanslar için gittiği Brezilya'ya yerleşmeye karar verdi. Orada ünlü "Bir Satranç Öyküsü"nü kaleme aldı. Stefan Zweig, 1941'de Montaigne üzerine çalışmaya başladı ve "Dünün Dünyası - Avrupa Anıları" adlı otobiyografisini kaleme aldı. "Dünün Dünyası" kitabı, 1900’lerin başında gençliğini yaşamış bir yazarın yaşadığı dünyanın asla eskisi gibi olmayacağını farkettiğinde eski günlere düzdüğü bir övgüdür.

Avrupa’nın içine düştüğü durumdan duyduğu üzüntü ve yaşamındaki düş kırıklıkları nedeniyle 22 Şubat 1942'de Rio de Janeiro'da, karısı Lotte ile birlikte intihar etti. Buna Hitler’in dünya düzenini kalıcı sanmasının verdiği karamsarlığın yanı sıra, kendi dünyasının asla bir daha varolmayacağı düşüncesi neden oldu.

Çalışmaları

Üretken bir yazar olan Zweig, birçok konuda denemeler yaptı. Lirik şiirler yazdı, trajedi ve dram türünde sahne eserleri denedi, özellikle biyografi alanında önemli eserler ortaya koydu. Freud ve psikolojiye olan ilgisi onu bu alana yöneltti. Biyografi alanındaki çalışmaları, dönemin birçok ünlü kişisinin hayatlarını gözler önüne serdi. Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski; Kendi İçindeki Şeytanla Savaşanlar: Hölderlin, Kleist, Nietzsche; Romain Rolland; Marie Antoinette; Magellan, Stendhal, Erasmus, Fouche eserleri bu biyografilerden birkaçıdır.

Yazar istatistikleri

  • 9.019 okur beğendi.
  • 126.855 okur okudu.
  • 2.626 okur okuyor.
  • 61.861 okur okuyacak.
  • 769 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları