William Shakespeare

William Shakespeare

8.6/10
3.468 Kişi
·
12.471
Okunma
·
2.344
Beğeni
·
34.818
Gösterim
Adı:
William Shakespeare
Unvan:
Yazar
Doğum:
Stratford-upon-avon, 26 Nisan 1564
Ölüm:
Stratford-upon-avon, 23 Nisan 1616
William Shakespeare, İngiliz şair ve tiyatro oyun yazarıdır. 26 Nisan 1564'de Stratford-Upon-Avon'da doğan Shakespeare'in yaşamı hakkında bildiklerimiz kilise, mahkeme ve tapu kayıtları gibi resmi belgelerle çağdaşlarının onun kişiliği ve eserleri hakkında yazdıklarına dayanır. Klasik oyunlar ile yazarların yaşamlarını oyunlaştırmada usta bir yazar ve yönetmen olarak kabul edilen, yazılan ve sahnelenen Şu Bizim Will (William Shakespeare'in Yaşamı) adlı oyun, şairin oyunlarına da ilginç bir dramaturjiyle yaklaşmaktadır. William 23 Nisan 1616 tarihinde İngiltere'de Stratford-Upon-Avon da ölmüştür
''Erkekler mi daha akıllıdır kadınlar mı ?
Elbette ki kadınlar.
Çünkü bacağı güzel diye, hiçbir kadın askıntı olmaz bir erkeğe...”
BENVOLIO: Beni dinle ve onu düşünme, unut!

ROMEO: Öğret bana, nasıl unutulur düşünmek?
William Shakespeare
Sayfa 13 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
"Cehennem boşalmış, şeytanların hepsi burada!"
William Shakespeare
Sayfa 28 - Remzi Kitabevi
" Budala, akıllıyım sanır, ama akıllı budalalığını bilir. "
William Shakespeare
Sayfa 100 - Türkiye İş Bankası
Öyle bir dönemde yaşıyoruz ki, haksız olan hep kazanıyor.
William Shakespeare
Sayfa 106 - Türkiye İş Bankası
Sözlerle anlatılabilir mi, bir acının derinliği... Konuşabilir miyiz hissedemediklerimizi... Romeo ve Juliet gibi delicesine sevmişsek birini.

Tarih boyunca iki düşman aileye mensup, sevgililerin ölümsüz aşkları dolanmıştır dilimize. Aslı ile Kerem, Leylâ ile Mecnun misâli. Romeo ve Juliet'de ailelerin düşmanlığına rağmen, baş koymuşlardır aşkın yoluna. Bu öyle bir aşktır ki, anlatılmaz... Onlar gönül verseler de birbirlerine, bakalım kader yollarını birleştirecek mi?

Ah! Ebeveynler... Hep kendi pencerelerinden bakarlar dünyaya. Düşünmezler mi, evlatları mutlu olsun, huzurlu bir yuva kursun. Keşke engel olabilsek öfkeli düşüncelerimize... Öfkeli düşüncelerimizin adaletsiz bencilliğinden yaşanmaz mı, bütün bu kavgalar. Hep bir isyan, hep bir başkaldırı. Ne var ki bunda, iki genç birbirini sevdiyse. Neden rahat bırakmayız onları. Destek olacağımıza, köstek oluruz, acımasızca...

" Sevgi olmasaydı, dünya donardı. " diyen, Mevlânâ Celaleddin Rumi'ye inat, sevgi yerine nefret dağıttığımız halde, geleceğe dair umutluyum yine de. Bir gün, insanlığı felakete sürükleyen bu kan davaları son bulacak ve sevenler sevdiklerine kavuşacak!
Sanmayın ki, bütün aşklar yarım kalacak! Elbette bu atmosferde, vuslatın mahşere ertelenmediği kavuşmalarda yaşanacak.

Shakespeare'in eşsiz kaleminden, muhteşem bir eser. " Bir yapıtın ölmezliği işin öyküsünde değil, o öykünün yazarı tarafından ele alınışında var olur. " der, Özdemir Nutku. Shakespeare hakkında bütün dile getirmek istediklerimi diğer eserlerin incelemelerinde ifade etmiş olsam da, keskin nükte ve kelimelerle oynamasına değinmeden geçemiyorum. Hele ki, Romeo ve Juliet'i ışık imgelemine benzetmesi, Shakespeare'den başka hangi yazarın aklına gelir.

Harry Potter serisini bilmeyen yoktur. Şimdi dikkat edin bakalım, bu cümle size bir yerden tanıdık gelecek mi!
" Ya duyarsam topraktan sökülen adamotlarının çığlıklarını? ( sayfa: 108 ) " Benim gibi sizde, J. K Rowling'in adamotları imgelemini Shakespeare'den aldığını anladınız, değil mi?

" Doktor olmasak da, reçetemiz şudur:
Öfkeyle kalkan zararla oturur.
Unutun,
Bağışlayın,
Barışın,
Ve anlaşın. "
Shakespeare ( 2. Richard- 7 )

" Daha acıklı öykü yoktur, bunu böyle bilin
Bu öyküsünden, talihsiz Romeo ile Juliet'in. "
Bazı okurlar sırf okumuş olmak için okur. Anı değerlendirmektir, maksat. Bazı okurlar da var ki, tıpkı benim gibi, eksik olan bilgi hazinelerini doldurmak gailesindedir. Düşünsel bağlamda kendimizi ham sayarız ve her yeni öğrendiğimiz bilgilerin ışığında olgunlaştığımıza dem vururuz.

Bazen öyle eserlere denk geliriz ki, kendi benliğimizin bir aynası, yansımasıdır anlatılanlar. Zihnimizin karanlık dehlizlerine gizlediğimiz anılarımız bir, bir çıkar gün yüzüne! Salt kendi öz benliğimiz de, bir aydınlanmadır yaşadığımız. Öyle bir aydınlanma ki yaşanılan, hem içten, hem de dışardan.

Kış Masalı adlı eserle de, Shakespeare'in yedinci eserini okumuş olmaktayım. Siz deyin, yumuşak ve ince duyguları keskin ve nükteli bir anlatımla dile dökmesi; ben diyeyim, karakterleri derin bir şekilde analiz ederek, karşı görüşlere ve çarpıcı karşıtlıklara yer vererek, insan davranışlarını sorgulaması. Sebep ne olursa olsun! Shakespeare olan ilgim ve akabinde gelişen hayranlığım artarak çoğalmakta.

Montaigne'nin Denemeleri 1603'te yazdığında, İngilizleri etkisi altına aldığı zamanlar, Shakespeare'in de oyunlarında monarşi yönetiminin huzursuz ve kuşkucu ortamını halka yansıtmakla meşgul olduğunu, biliyor musunuz? Öyle ki, eserlerine aşina olan okurlar mutlaka bilir, Shakespeare'in soylu ile yoksul halk arasındaki sınıf farkını nasıl irdelediğini. Shakespeare iki sınıf farkını da en ince ayrıntılarına kadar irdelediği için, farkında olmadan büyük bir kalkınma akımının öncüsü olmuş ve ortaçağdan kalma sınıf farkı O'nun sayesinde insanlar tarafından sorgulanmaya başlanmıştır.

Kış Masalı, beş perdelik bir tiyatro eseri olmasına rağmen, Özdemir Nutku'nun yapmış olduğu araştırmalar ışığında, dramatik sahneler arasına komik geçişler serpiştirilmiş olduğundan bir romans olarak değerlendirildiğini öğrenmekteyiz. Eserin konusu olarak, yine bir kraliyet ailesine mensup bireylerin hayatlarının irdelenmesi, rastlantı olamayacak kadar hakikattir. Tarihsel verilere göre, oyundaki karakterler ile, iktidarda hüküm süren kraliyet üyeleri hemen hemen birebir özdeşleşmekte. Shakespeare'in oyunlarında ki tek gayesi, soylu ve yoksul halk arasındaki farkı görünmez ince bir çizgiyle çizmek olduğuna göre de, sanırım bir okur olarak anlatılanlara şaşırmak çok anlamsız kalır.

Oyunun konusuna değinecek olursak, Rus İmparatorunun kızı olan Hermione ile Sicilya Kralı Leontes'in mutlu giden bir evliliği vardır. Ama ne zamana kadar! Ta ki Leontes'in kardeşim dediği Bohemya Kralı Polixenes, Sicilya'ya adım atana kadar. Polixenes ve Hermione arasında gelişen yakınlığa Leontes aşırı anlamlar yükleyince olanlar olur. Bundan sonra olaylar felaketler zinciri gibi, birbiri ardınca gelişir ve her şey içinden çıkılamaz karmaşık bir hal alır.

Karşıdan bakmak, insanı daima yanıltabilir. Hele bir de aklımız yanlış düşüncelere kapılırsa, yandığımızın resmidir yaşanılan. Yanlış düşünceler, fesat düşünceleri de beraberinde getirir ve sonuç her iki taraf içinde geri dönülemez büyük bir yıkımdır, baş etmek zorunda kalınan.

Özellikle oyunda dikkat edilmesi gereken önemli bir husus var ki, o da güven duygusunun önemi. Shakespeare oyun vasıtasıyla, çiftler arasındaki en önemli unsurun güven duygusu olduğunu, aksi yaşanılacak olması gereken bir durumda da, güvensizliğin kıskançlığı tetiklediğine ve akabinde gerçekleşen manevi yıkıma dem vurmuştur.

" Güven ruh gibidir, terk ettiği bedene asla geri dönmez! " diyen, Shakespeare kulak vermenizi ve eserlerini mutlaka okumanızı tavsiye ederim.
Hani bazen uykumuzu aldığımızda uyanma evresine gireriz ya, son anda bizi mest eden harika diye nitelendirdiğimiz bir rüya görmüşüzdür de, bir türlü uyanmak ve gerçek hayata gözlerimizi açmak istemeyiz, o yarı uykulu yarı uyanık halimizle bile rüyamızın sonlanmaması için, ne mümkünse yapmaya çalışırız ya, işte Shakespeare de benim nazarımda uzun bir süre etkisinden kurtulmak istemediğim ayrıca imkân dahilinde bütün eserlerini temin etmek istediğim bir yazar.

Shakespeare hakkında edindiğim bilgilerin ışığında yetersiz bir eğitim aldığını buna binaen, eserlerin de Shakespeare ait olamayacağını, bu sebeple de eserlerin etkin olduğu dönemde yaşamış ve edebi anlamda başarı sağlamış bazı kişilere ait olabileceğini okuyunca hayretim bir kat daha arttı. Eserlerin Shakespeare ait olmamasına karşı sunulan gerekçe de, yazara ait el yazılı nüshaların olmayışıymış. Bu olay bana Homeros'a ait olan destanların, Homeros'a ait olmadığı tezini savunan tarihçileri hatırlattı. Ama sonunda destanların Homeros'a ait olduğu kabul edilebilirliği ne kadar yüksekse, Shakespeare içinde eserlerin kendisine ait olduğu, her türlü çatlak sese rağmen tarihçiler tarafından benimsenmiştir.

Shakespeare'in etkin olduğu ingiliz tiyatrosunun yanı sıra, oyun yazan bir çok yazara esin kaynağı olduğu inancındayım. Ben ki, sıradan bir okur ve kitaplarını bu zamana kadar dikkate almayıp okumadığım halde, sözlerine aşinaydım. Kaldı ki bir eser vücuda getiren kişilerin, mutlaka kendilerinden önce eser bırakmış kişileri örnek aldıkları düşünülürse, oyun yazan yazarların da Shakespeare örnek alması kaçınılmaz bir hakikattir.

Shakespeare oyunlarında kullanacağı öyküleri genellikle gerçeklerden sapmadan tiyatro yazım tarzına uyarlayarak, adı geçen karakterlerin de inandırıcılığını arttırmış ayrıca diyalogları nükteli sözleri ile harmanlayarak geniş felsefi yaklaşımlar getirmiştir.

Özellikle bu eserini okuduktan sonra, bu yargılara vardım. Çünkü esere konu olan VIII.Henry hakkında, önceden de bir bilgi birikimine sahip olduğum için, kıyaslama yapabilecek kadar olaya vakıf olduğumun inancı içerisindeyim.

Philippa Gregory İngiltere hanedan üyelerinin hayatlarını tarihi gerçekleri baz alarak kurgulayan bir ingiliz yazardır. O'nun romanlarının muhteviyatı etkin olduğu dönemlerde iktidarda kalmış kral ve kraliçeler ile harmanlanmıştır. Romanları kurgulanmış tarihi romanlar olsalar da gerçeklerle birebir örtüldüğü için bir okur olarak ister istemez sahih gerçekleri öğrenmeden duramıyorsunuz. Shakespeare de Philippa Gregory'in kurguladığı tarihi öyküyü alıp, yazım dilini tiyatroya uyarlayarak halkın beğenisine sunmuştur.

Biz insanoğlu iktidar yada menfaat hırsıyla o kadar çok yanıp kavruluruz ki, hükmetme ve her şeye sahip olma güdümüz yüzünden, olaylar gözlerimizin önünde cereyan etse de, yaşanılan ahlâksızlıklara duyarsız ve tepkisiz kalabiliyoruz.

Eser de VIII.Henry İngiltere'nin kralı olduğu halde menfaat ve çıkar güden şahısların tıpkı bir oyuncak gibi kuklası olduğuna ayrıca, zavallı eşi İspanya Prensesi Catherina ile entrikalı boşanma sürecine dem vurulmuş. Tarla kuşu gözünü atmacadan ayırmadığı için, başının üzerine konan ağı görmezmiş, derler. Tıpkı VIII.Henry'de tarla kuşu misali. VIII.Henry sevgili eşi Catherina'nın hüzünlü gözleri önünde başka bir kadınla cilveleşe dursun, başının etrafında dönen dolaplardan bihaber olsun! Maalesef biz insanlar bu tür olaylara şahit olunca, hayat deyip geçiştiriyoruz. Ama unutulmamalıdır ki, adalet geçte olsa yerini bulur. Tabii ki acı ve hüzün dolu yılları unutturamaz belki ama en azından hak yerini bulur.

Bir ironi ustası olan Shakespeare, dramatik yöntemleriyle insan davranışlarını sorgulamakla kalmıyor, kullandığı sözcük ve imgelerin yanı sıra satırların nizamı ve lirik anlatım tarzıyla okuru büyülemekten de geri durmuyor. Değerli okurlar hâlâ Shakespeare okumadıysanız mutlaka okumalısınız...
Tarihsel verilerde Shakespeare, eseri yazma aşamasında Cervantes'in Don Quijete'deki " The History of Cardenio " başlıklı öyküden esinlendiği belirtilmektedir.

İlk defa Shakespeare'in yardımcı yazarı olan John Fletcher ile müşterek yazmış olduğu bir eserini okudum. Oyun Üzerine yapılan açıklamalarda " Shakespeare ana olay dizisini, Fletcher'de ikinci olay dizisini yazmıştır. " der, Özdemir Nutku. Ve " Eser tamamlanınca son düzeltmeleri Shakespeare ele almıştır. " diye, noktalar cümlesini.

Ana olay dizisini Shakespeare yazsa da, son düzeltmeler Shakespeare'in dokunuşlarına sahip olsa da, bana göre bir şeyler eksikmiş gibi. İşin kötü yanı Shakespeare'in diğer eserlerini okurken aldığım hazzı Cardenio' da duyumsayamadım. Hani bazen bazı şeyleri dışa vuramıyorsak, bu durum o şeyler hakkında hiçbir şey hissetmediğimiz anlamına gelmez ya, Cardenio' da ben de bu hissi pekiştirdi.

Bazı meseleler bütünlük arz ettikçe, daha çok etki eder.
Belki de eser tamamen Shakespeare'in kaleminden çıkmadığı için, hissettiğim yarım kalmışlık. John Fletcher' de etkili bir yazar. Ama onun kaleminden çıkan yardımcı karakterlerin diyalogları, Shakespeare'in kaleminden çıkan yazılar gibi ateşli ve yoğun değil! Oysa ki Shakespeare tarafından yazılan ana karakterlerin atmosferi diğer eserlerinde olduğu gibi, ateşli ve yoğun. Okurun aşina olduğu o ince dokunuşlara sahip nükteler, derin düşünceler ve büyük sözler okuru sarıp sarmalamakta.

Bir de nazarımdan kaçmayan, diğer eserlerine oranla hayalperestliğin daha bir ön planda olması. Eserde iyiliğin ve kötülüğün çatışması, sevginin yüceliği ve kadının değeri gibi, topluma mal olmuş değerlere önem verilmiş olsa da, baştan sona fantazi.

Kısaca eserin konusuna değinecek olursak, bir soylunun varisi olan Lucinda'nın etrafında gelişir. İki erkek arasında kalan Lucinda alacağı kararlar doğrultusunda oyunun şekillenmesini sağlar. Kazananı olmayan bir savaş. Bilâkis kaybedenlerin olacağı bir savaş. Okur kendi hükmüne mi, ram eder, yoksa kendisi kendi doğasının yararlığına mı ram olur bilinmez ama iki görüşü de bağdaştırabilir. Bence tarafları baştan belli olan bir savaşa girmek kadar, aptalca bir hareket yoktur. Ama insanız işte! Sınırlarımızı olabildiğince zorlamayı severiz. Hem de kayıplarımızı düşünmeden...

Napolyon'a sormuşlar: " Savaşlarda niye kendinizi tehlikeye atıyorsunuz? Vatanseverlik, güç, ün ya da servet için mi? "Napolyon'un buna yanıtı şu olmuş: " Hiçbiri değil! Aşık olduğum bütün güzel kadınları elde etmek için " demiş.

Değerli okurlar, eser dimağımda eksik bir tat bıraksa da beğendim. Okumak isteyenlere tavsiye ederim.
Muhteşem muhteşem muhteşem... Bu kitabı tasvir edebilecek sözcükler yok bende. Geçen yıl 1 tane sonesini görmüştüm internette bayılmıştım tamamını okumak şimdi kısmet oldu. Bu kitabı bi okuyun derim ya özellikle şu piyasada dolaşan aşk kitaplarıyla arasındaki farkı anlarsınız.. Sakın ola ki kıyaslamayın ama kıyaslanabilecek ayarda değiller.. Şiddetle tavsiye ediyorum. Hem akıcı bir dili var hem de böyle kendine bağlıyor resmen. O zaman sevdiğim bir sözüyle kapatmak istiyorum. "Sen ancak görenleri seversin bense körüm." Yani yazacak pek bir şey yok bu sözünden sonra.
Bu kitabı çevirmek de ayrı bi hüner gerektirir. Bunun için de TALÂT SAİT HALMAN'a sonsuz teşekkürler. Böyle bir eseri dilimize çevirip bize kazandırdığı için..
Keyifli okumalar..:)
Not1: Bu bir inceleme değildir. Tür olarak ne olduğunu henüz ben de bilmiyorum. Bir denizkızının ruh birikintilerinden fazlası da olmayabilir.
Not2: (Hâlâ eserin konusu ya da işleyişi hakkında hiçbir fikri olmayanlar varsa) bol miktarda ipucu içerir.
Not3: Eserde geçen ve denizkızı tarafından bozuma uğratılmış cümleler ' ' ile, doğrudan alıntı yapılan cümleler " " ile belirtilmiştir. Denizkızının yapmış olduğu sürç-i lisanlar yazara ya da çevirmene mal edilmesin. (Hasan Ali Yücel Klasikleri/XIII. Basım)

Bir Denizkızı Güncesi

Bir gün, bir denizkızı açtı gözlerini yarı aydınlık bir sabaha. Daha yeni uyumuştu oysa. Son günlerde fena alışkanlık edinmişti bunu da. Geceleri uyumak istemiyor; gözleri acıyana dek kitaplara gömülüyor, kitap okuyamayacağını anlayınca da tavandaki yıldızlarına dikiyor gözlerini. Işıklar kapandıktan bir süre sonra onların da ışığını yitirmeye başladığını yeni keşfetmişti mesela. Oysaki o her gece o yıldızların ışığı ile uykuya dalardı. Sabahları da uyanmak çok zor geliyor hal böyle olunca. O sabah da aynı duygu-suzluk-lar içinde giyindi, çıktı evden. Biraz hava almaya ihtiyacı vardı. Yeterince büyük bir nefes alırsa, tüm dertleri de verdiği nefesle çıkıverecekti sanki. Yolu biraz uzatıp yürümeye karar verdi. Attığımız ya da atmadığımız her adımın bizi nereye götüreceğini bilemeyeceğimizi düşünmeden, gökyüzüne baka baka yürüdü. Bir bu vardı elinde çünkü. Gökyüzü griliğe teslim olmamıştı henüz; çok şükür. Yürüdü bir müddet böyle. Derken, bir ses duydu. Sıcaklığını yüreğinde hissettiği bir sesti bu. Yürüdü sese doğru, bir amca çıktı karşısına. Kocaman yüreğini tek gözüne yansıtarak bakan bir amcaydı bu. “Bir simit alayım” dedi denizkızı. Açlığı o an aklına gelivermiş gibi. Midesi de hep bunu bekliyormuş gibi harekete geçti. Simit değil, can simidi belledi elindekini. Kavuşmak istedi bir an önce. Simidini yerken kitabından bir iki sayfa okuma fırsatı kaçırmamak için en yakın parka doğru yürümeye başladı farkına varmaksızın. O anda, parkları salıncaklardan ibaret sayan bir şehirde olduğunu unutmuştu bir an için. Parkın iki bankından güneş gelenini ve tek ağacına en yakın olanını seçti, oturdu. Güneş, olmazsa olmazıydı denizkızının. “Bir denizkızı olmasam güneşkızı olurdum herhalde” diye düşünürdü zaman zaman. Simitini daha yeni bölüyordu ki bir resim ilişti gözüne. Üç tane balık… Ama daha önce gördüğü/çizdiği/hayal ettiği hiçbir balığa benzemiyordu bunlar. İlk kez görüyordu asık suratlı bir balık. Bir de değil üstelik üç tane yan yana. Ne düşüneceğini bilemedi önce, arkadaşlarına yapılan haksızlığa kızdı. Kendini de onlara benzetti sonra. Daha çok kızdı. Bir müddet sonra çıkardı şu eli ayağı olan aleti, doğduğu/büyüdüğü şehrin fotoğraflarına baktı. Canı sıkılınca gidip sığındığı limanlara bakıp iç geçirdi. İçini döktü sonra, hiç tanımadığı insanlara. En yakınları görmüyordu çünkü nasıl boğulduğunu bu şehirde. Ama araya suretler girmezse daha mı kolay oluyordu bir insanı anlayabilmek? Yahut içini döktüğü insanların her biri, kendini kitaplarda bulmuş insanlar olduğu içindi belki de bu anlaşılabilirlik. Mutlaka tanık olmuşlardı bir kitabın sayfalarında, denizinden uzak kalan bir denizkızının yakarışlarına. Bilemedi, durmadı da üstünde. Yalnızca içini dökmek istedi. “Suskun insanın içi sözcük kuyusudur derler.” Diye sesleniyordu üstelik Hasan Ali Toptaş elindeki kitaptan. İyi geldi içini dökmek. Ne yapması gerektiğini anlamıştı kalbi. Ayağa kalktığını duydu sonra kendinin. Belli ki kalbi, aklına anlatmamıştı henüz, mani olmasın diye. Yürüdü, yine düşünmeden. Mümkünmüş gibi. Koşar adım geçiyordu bu defa az önce dalgın dalgın yürüdüğü sokakları. Biri görür de gitmesi gerekenin tam tersine gidiyor diye yolundan çevirir diye korktu galiba. Soluk soluğa kalmıştı, durakta bekleyen otobüse atladığında. Yanlış bir gündü oysa; çantasındaki kitap daha yol bitmeden bitiverdi. “En az iki kitapla çık bundan sonra yola” diyerek payladı kendini.

Otobüsten iner inmez, sahile varmadan önce kitapçıya koştu. Aklında yoktu ama görür görmez alıp bağrına basacağı kitap onu bekliyordu. “Ah Romeo, neden Romeosun sen?” diyordu bir ses. Kayıtsız kalamadı sese. Ama akıllanmıştı, iki kitap aldı oradan. Koşar adım sahile indi sonra. Az önce içini döktüğü mecradaki profil resminde, kucağında kitaplar ile kıyısında oturup hayallere daldığı sisli bir Akdeniz çok uzaktı belki o anda ama kapak fotoğrafındaki kuşlarla bezeli Ege tam karşısındaydı. Tam o noktada, fotoğrafı çektiği noktada, durdu. Nefes aldı. Gerçek bir nefesti. Bugüne kadar aldığı her nefesi haklı kılan bir nefesti bu. İndi denizkızı kayalıklara, rahatça oturabileceği bir yer aradı. Hava da öyle güzel... Oturdu sonra, sarıldı kitaplarına. Bir satır okuyup bir kafasını kaldırıp martılara bakıyordu denizkızı. Aklının kapılarını ve kulaklarını diğer tüm seslere kapadı, yalnızca deniz ve martılar vardı. Bir de Romeo’nun yakarışları. Aşka mı aşıktı Romeo? Bir anda önündeki deniz ‘aşıkların gözyaşları ile beslenen bir deniz oluverdi’ sanki. ‘Kederli saatlerin’ zaman dilimine girdi denizkızı. Amma da uzundu kederli saatler. Onları kısaltmak mümkün müydü? Mümkündü elbet fakat ne Romeo ne de denizkızı sahipti onları kısaltacak olan şeye. ‘Her şeyi gören güneş, o anın benzerini görmemiştir dünya yaratılalı beri’. Öyle sanıyordu denizkızı. Romeo da öyle sanmıştı, görene kadar Juliet’i. Oysaki engellenemez an gelip çattığında şu sözler dökülüyordu dudaklarından: “Gönlüm hiç sevdi mi bugüne dek?/Sevdiyse, yalanlayın gözlerim. Görmedim çünkü/Bu geceye dek gerçek güzelliği.” Yakarıyordu Romeo’nun dudakları, inanç dönmesin umutsuzluğa diye. Juliet’in kalbine de bir kez düşmüştü tohum. ‘Biricik sevgisi, biricik nefretinden doğuyordu.’

Ürperdi denizkızı nereden geldiği belli olmayan bir rüzgâr ile. Kalktı kayalıklardan. Biraz daha yürümeli, yalnızca denizin değil denizin çevresinde hayat bulan her şeyin tadını çıkarmalıydı. İlerledi biraz. Küçük bir çocuğu sevdi, güneşte dinlenen kedilere bakıp uzun uzun gülümsedi, bir köpeğe selam verdi. Oysaki aklı hep Verona’daydı. Köpeğin gözlerinde bile görüyordu o soruyu: sevgi atlatabilir mi her engeli? ‘Dönüp gidebilecek miydi Romeo yüreği oradayken’? Bir an önce koşup şahit olmalıydı o ana; bir aşığın dudaklarından dökülen aşk tiradına. Diğerinin gönlünde filizlendirdiği o muhteşem çiçeklerin kokusunu eklemeliydi deniz kokusunun yanına. Koştu, denizler aşıp vardı Verona’ya. ‘Aramak boşunaydı bulunmak istemeyeni.’ Fakat aşk saklayamazdı bir türlü kendini. Juliet, o gencecik yüreğinde nasıl derin bir aşkın başlangıcıydı böylesi, şaştı denizkızı. Rahip Lawrance okudu denizkızının aklından geçenleri. “Şiddetle başlayan hazlar, şiddetle son bulur” diye düşünüyordu denizkızı da kayalıklara vuran dalgalara bakarken. Saymaya kalkacaktı az daha denizkızı, o an’ı an yapan ne varsa; Juliet uyardı: “Dilencidir ancak servetini sayanlar” diyerek. Anladı denizkızı, öyle büyüktü ki serveti, söze gerek yoktu.

Acıktığını duydu yine denizkızı. Devam etmeliydi başladığı yola. Biraz daha yürüdü yolun götürdüğü yere. Tüm yolculuğun buraya ulaşmak için olduğunu bilmiyormuş gibi yaptı o an. Yiyecek bir şeyler söylerken bile kendi açlığından çok balıklar vardı çünkü aklında. Kendi bir ısırıyorsa, balıklara üç atıyordu. Gülümsediklerini en içinde hissediyordu onlar ekmekleri kapışırken. O sırada Romeo ve Juliet evlenmiş, bulutlarda geziyorlardı. Fakat uzun sürmedi bu mutluluk. Romeo ne kadar aksini anlatmaya çalışsa da ikna edemedi Tybalt’ı. Aklını isimle bozmuş, kavganın tek çözüm olduğuna inanıyordu çünkü. Kulaklarını tıkamıştı egosu. Durup dinleyemezdi, dinlese de anlayamazdı Romeo’nun niçin ‘onun adına da kendi adı kadar değer veriyor’ olduğunu. Son nefesini verirken ne düşündüğünü merak etti denizkızı. O sırada bir çiçek kondu masaya. Balıklar hâlâ ekmeklerin peşinde. Kendi geçiminin derdinde bir çocuk; çok uzaklarda olduğu belli olan bir denizkızına bir barış çubuğu uzatıyor. Elbet, onun da beklentisi var. Çiçek ikram ama selpak paralı. Gülümsüyor denizkızı, aklı Verona’da. Romeo sürülünce çok uzaklara, taze evli Juliet nasıl kaldıracak bunca acıyı? Bulacak elbet bir yolunu. Rahip Lawrance bulur elbet en doğru yolu.

Juliet rahibin hücresine doğru yola çıkmışken denizkızı da kalktı masadan. Daha bitmemişti yol. İki perde daha vardı. Görülecek yerler, alınacak nefesler vardı. Yürüdü kaleye doğru her adımın tadını çıkara çıkara denizkızı. Bir dahaki sefere kediler için yiyecek getirmeyi aklının bir köşesine yazmayı ihmal etmedi. Bu defa sola dönüp tavuskuşlarını en sona –ve aceleye- bırakmak istemedi. İlk onların yanına gitti. Uzun uzun baktı, içini döktü onlara. Boyunlarını uzata uzata, kuyruklarını sallaya sallaya dinledi onlar da. Bir de özür mırıldandı bu defa yiyecek bir şey yok diye. Çok hazırlıksız gelmişti çünkü. Ama onlar daha cömertti bugün. Uzun zamandır aradığı tavuskuşu tüyüne kavuşmuştu denizkızı. Bir süredir kuş tüyleri biriktiriyordu. Günün birinde denize açılıp kaybolamazsa diye yedek bir plan. Yeterince kuş tüyü biriktirirse uçabileceğine inanıyordu çünkü. Bir denizkuşu! O sırada Juliet de rahip ile bir plan yapmış, ölümü kandırırsa herkesi kandıracağını düşünmüştü. Sevgisi söz konusu ise her şeyi göze almıştı Juliet. Romeo’ya haber ulaşmamıştı henüz. Onun gözünde yaşasın güzel Juliet diyerek kapattı kitabı denizkızı, yürüdükçe yürüdü.

Son perdeyi okumamaya karar verdi. Onun da zamanı gelecekti elbet. Esen bir rüzgâr, içindeki tüm duygu kırıntılarını ortalığa saçıverecek diye korktu, düzene koyması gerekiyordu önce. Oturdu deniz kenarında, balıkları görebileceği bir masaya. Kitabın 134. Sayfasını açtı ve başlık attı: Bir Denizkızı Güncesi.

(Denizkızı, bu günceyi yazmaya başlarken eve döndüğünde masasında mavi bir unicorn bulacağını bilmiyordu. Günceyi yazdığı kalemle aynı renkte; denizin ve gökyüzünün en güzel tonunda. Bu unicorn ona çok şey anlatacaktı. Değişim anının, ben geldim demeden geldiğini anlatacaktı sözgelimi gözleriyle. Ya da hava değişimine değil, manevi değişime ihtiyacı olduğunu ve bu anın tam da eşiğinde olduğunu. Oturdu ve beşinci perdeyi okudu denizkızı, kararmaya başlayan hava ile birlikte ışık saçmaya başlayan yıldızların altında.)
Günlerdir okuduğum 2 kitap var. Birisi Rus edebiyatına ait ağır bir kitap, diğeri de felsefi ve siyasi bakımdan oldukça ağır ve sindirmesi zor bi kitap. Ve ben bunların arasında gidip gelirken biraz dinlenmek için "hafif" bir kitap okuyum diyerek Hamlet'i okumaya başladım.
Ne kadar da hafifmiş meğerse(!)
Shakespeare in okuduğum ilk kitabiydi açıkçası.
Sizlerin de bildiği gibi hayatta amacsizca övülen şeyler vardır.
Oreo yahut star wars gibi. Bunları neden övdüklerini hiç anlayamadım. Sizler için de bu örnekler değişebilir ama herkes bir şey için bunu neden övmüşler acaba diye sormustur kendisine.
Açıkçası ben Shakespeare in de bu amacsizca övülenlerden olduğunu sanıyordum. Ama okumaya başladığım zaman ben böyle güzel bi dil gormedim. Kelimeler sanki bir ipligin ardına sıralanmış gibi art arda geliyor ve hepsi öyle bi ahenk barındırıyor ki...
Demek istediğim şey şu. Kitabı yarısına geldiğim anda bile çok beğenmiştim ki direk 10 puan verdim :)
Övgüyü sonuna kadar hak eden bi kitap ve yazar.
Bütün kitaplarını kitapligimda gururla sergilemek isterim.
Demem o ki ben Hamlet'i çok begendim herkese de tavsiye ederim. Tiyatroyu çok seven bi birey olarak da sahlenirse ve izlemek nasip olursa keyifle izleyeceğim.
Herkese iyi okumalar dilerim :)
" Hırçın Kız " ilk defa 1594 tarihinde, yayımlanmış beş perdelik bir komedyadır. Bu oyunu yazdığı sırada on dokuz, yirmi yaşlarında olan Shakespeare'in, başarı yolunda artarak çoğalan bir kariyere imza atacağını biz okurlar olarak, öngörmemiz su götürmez bir hakikattir.
Komedyanın muhteviyatı, hayatı yoksulluk içinde geçmiş, içki içip sarhoş olmaktan başka bir meziyete sahip olmayan Sly isimli bir kişiye karşı sergilenen bir oyundan ibarettir. Oyuna göre, Sly sarhoş olduğu bir anda alıkonulacak ve uşaklarla dolu bir konakta uyanması sonucunda da, çok zengin bir soylu efendi olduğuna inanması sağlanacaktır. Bu oyunu maiyetiyle birlikte, avdan dönen bir soylu gerçekleştirir. Maksat eğlenmektir. Ön oyunda Sly ve Lord vasıtasıyla soylu kesimin, işçi sınıfını aşağılamasına yani sınıf farkına dem vurulsa da, oyunun sonu havada kalmıştır. Çünkü ön oyundan sonra, birinci perde de oyuna başka karakterler dahil olur.
İkinci olayda da Petruchio isimli bir şahsın, dobra ve gözü pek Katherina'yı süt dökmüş uysal bir kediye dönüştürmesine değinilmiştir. Anlayacağınız, oyun içinde oyun.
Eser Shakespeare'in nüktelerine, bol bol rastlayacağınız özellikte. O nükteler ki, taşı gediğine koymak, dedirten cinsinden. İster istemez satırlar arasında ilerledikçe, gülümsemeden duramıyorsunuz. Hele ben Sly'e eşi diye yutturulan kadın kıyafeti giydirilmiş erkek uşağa, ismini vermedikleri için " Madam karı " diye, hitap ettiği diyaloglara bayıldım.
Ama ikinci olayda sergilenen oyunu sevdiğimi söylersem yalan söylemiş olurum. Aksi, ters bir kadının, nasıl uysal bir eşe dönüşebileceğinin tüyolarını veren eser, o dönemde kadına verilen değeri yansıtır nitelikte. Bende bir kadın olduğum için, yapılan davranışları hoş görmem, benim nazarımda kabul edilebilir bir davranış değil. Ki eser de yapılan eylemleri, bir hayvana bile reva görmeyen ben, nasıl böyle bir eylemi mazur görebilirim. Mesela, aç bırakarak bir kadını uysallaştırmak. Ne derece doğru bir davranış, işte orası tartışılır. Aslında suçu tamamıyla Shakespeare yüklemek doğru olmaz. Çünkü o sadece etkin olduğu zamanda ki toplumun, kadına verdiği değeri yansıtmıştır eserinde. Kadının kocası ne derse onaylaması, koşulsuz itaat etmesi ananelerimizde karşımıza çıkan bir örnektir.
Toplumda " Kadın ehlileştirmek " adıyla yapılan eylemleri saymaya kalksak işin içinden çıkamayız.
Önsözde Özdemir Nutku'nun da değindiği gibi, bu oyunun o dönemde çok sayıda erkek seyircisi olduğunu tahmin etmek zor olmasa gerek.
Özellikle günümüz hayat koşullarında sergilenen oyun bile olsa, kadınların kişiliklerinin yok edilmesi eyleminin kabul edilebilir haklı bir izahı yoktur.
Shakespeare geç tanıdığım ama geçte olsa, iyi ki tanımışım dediğim yazarlardan. Birinci perde de sergilenen oyunun konusunu pek beğenmesem de, Shakespeare ait nükteli sözlerinden feyz almak isteyen her okura tavsiye ederim.
Eser, Shakespeare ait beş perdelik bir tarihi tiyatrodur. Muhteviyatında 1199-1216 yılları arasında, İngiltere tahtında hüküm sürmüş olan, Kral John'un yaşamı ve ölümü arasında gelişen önemli olaylar içermektedir.

Shakespeare eserlerinde tarihi olaylara değinirken, arka planda kalan kişilere de ilgi gösterir. Aynen bu eserinde olduğu gibi. Eser Kral John'a ithaf edilse de, John'un yeğeni olan Arthur ile annesi Constance'in yaşadığı çaresizlikleri etkileyici bir dille yansıtır okura.

Tarihi kaynaklarda, II. Henry'nin oğlu Aslan Yürekli Richard 1191 yılında kardeşi John'u değil de yeğeni Arthur'u tahtın vârisi olarak ilan ettiğini, ama 1199 yılında ölüm döşeğinde yeğeni henüz 12 yaşında olduğu ve ülkeyi idare edemeyeceği düşüncesi ile vasiyetini değiştirip kardeşi John'u vârisi yaptığı yazar.

Bu bilgiye dayanarak Shakespeare, " Yolumun üzerinde yılan o;
Hangi yöne atarsam atayım ayaklarımı, yatıyor önümde " satırlarıyla, John'un Arthur'u tahtına rakip olarak gördüğüne dem vurarak, John'un Arthur'u tahttan uzaklaştırmak adına, çevirdiği entrikalara da yer vermiştir.

Shakespeare tarihi yansıtan eserlerinde genellikle hakikate vurgu yapsa da, yaşanmamış olayları da yaşanmış gibi yansıttığı olur okura.
Mesela,
" Son verip kılıcınızı bırakmanızı ve bu yerleri,
Gerçek kral olan yeğeniniz genç Arthur'un ellerine terk etmenizi istiyor? "
diye yazmış olduğu satırlarda, Fransa Kralı Philip'in Arthur adına bir talepte bulunduğuna değinmiş. Oysa ki, tarihçi Holinshed'e göre, Fransa Kralı Philip böyle bir istekte bulunmamıştır.

Bazen de yaşanmış olaylara adını vermeden değinir. Günümüz hukuk sisteminin temellerini atmasına vesile olan " Magna Carta " isimli bildirinin adı hiç geçmez eserde. Oysa ki bu bildiri Kral John zamanında, derebeylerinin baskıları sonucunda imzalanması sağlanmış önemli bir fermandır. Bu fermana göre, kralın yetkileri kısıtlanmış ve derebeyleri büyük imtiyazlar kazanmıştır. Bu bildiri bir yandan soylulara avantajlar sağlarken, diğer taraftan kralın yetkilerini kısıtlar. Ama halka herhangi bir getirisi olmaz. Belki de vatandaşların özgürlüklerini belirlemekten uzak olduğu için, Shakespeare eserinde açık açık bildiriye değinmemiştir. Kim bilir...

Shakespeare konuşturduğu kahramanları üzerinden, öyle nükteli ve erdemli sözler yansıtır ki okura, okur şaşkınlıktan donar kalır. Tıpkı,
" Yaptığı tek kötülüğün, başkalarının yaptığı kötülüğü iletmek. " olduğunu söyleyen kahramana, diğer kahramanı aracılığıyla,
" Kötülük kendisi kadar iğrenç kılar,
Kötülükten söz edeni. " örneğinde değindiği gibi. Muhteşem bir kelime oyunu, değil mi? Sanıyorum ki, değerli okurlar siz de en az benim kadar etkilendiniz. Bu örnekte ki gibi, daha bir çok nükteli cümle sıralamak imkân dahilinde. Nasıl ki, Orhan Kemal'in ironi ile örülmüş güçlü bir kalemi varsa, Shakespeare'in de nükte ile bezenmiş güçlü bir kalemi var.

Benim Shakespeare yolculuğum ara ara başka yazarlara yönelsem de, devam edecek! İmkânım dahilinde bütün eserlerini okumak niyetindeyim. Çünkü, ben bir yazarın popüler olan kitaplarından ziyade, popüler olmayan diğer kitaplarının da okunması taraftarıyım. Bazı eserler aynı kalemden çıksa da, popüler olanlara nazaran sönük kalmış olabilir. Sönük kalan eserlerin, ya popüler olanların gölgesinde kaldığı için adı dahi duyulmamış, yada okuru çok fazla cezbetmemiştir. Bana göre her eserin, hissettirdiği duygular farklıdır. " Kral John'un Yaşamı Ve Ölümü " adlı eserinde olduğu gibi. Shakespeare bu eserinde bir zamanlar hüküm sürmüş bir kralın trajik yaşamını baz alarak, genel olarak bütün insanlığa hitap etmese de, satır aralarında muhteşem cümlelerle karşılaşıp okurken büyüleneceğinize garanti veririm.
Hâlâ Shakespeare okumadıysanız, geç kalmış sayılmazsınız.

" Ne tuhaf içlerinde merhamet bulunan yaratıkların,
Merhametli davranmamaları. "
diyen, Shakespeare kulak verin ve kitaplarını okuyun, değerli okurlar...
Shakespeare'i her ne kadar 2 aydır tanımış ve henüz 6 eserini okumuş olsam da; kendisi favori yazarlarımdan ve alıntı makinem. 500 yıl önce yazdığı eserleriyle, günümuzde hâla değerini koruyor ve korumaya devam edeceğini de umuyorum.

Macbeth'i ilk kez sınav döneminde okudum; okurken bir çok yerde kafam karıştı ( her ne kadar zor bir eser olmasada, sınav zamanı işte böyle oluyor ) ve internetten yardım alma gereği duydum. Kitabı öyle böyle bitirdim ve o zor zamanlara rağmen sevdim; ama içimde kötü bir his kaldı; tekrar okusam çok çok iyi olurdu, ama daha yeni bitirdiğim için de pek istekli değildim. Napalım,o zaman çizgi romanı var hazırda, bende onu okurum !

Çizgi romanı bitirmemle birlikte, o kötü his de gitti. Çok mutluyum! Anladım sonunda eseri!

Öncelikle, Joh Haward çizimlemeyi olabilecek en iyi şekilde yaparken, John Mcdonald da eserin edebi değerlerini kaybettirmeden uyarlamayı çok güzel bir şekilde başarmış. Kim ne derse desin ; Çizgi romanı, eserin kendisinden daha çok sevdim.

Romeo ve Juliet yada Hamlet uyarlansa kesinlikle bu kadar sevmezdim. İkiside duygu yüklü ve duyguyu üstad size eserlerinde gayet güzel bir şekilde aktarmış, ama Macbeth'te Cadı, Hekate, Bonque'in Hayaleti gibi karakterler yer aldığından ve hikayede uyarlamaya müsait olduğundan;

İyiki de uyarlamışlar !

Yazarın biyografisi

Adı:
William Shakespeare
Unvan:
Yazar
Doğum:
Stratford-upon-avon, 26 Nisan 1564
Ölüm:
Stratford-upon-avon, 23 Nisan 1616
William Shakespeare, İngiliz şair ve tiyatro oyun yazarıdır. 26 Nisan 1564'de Stratford-Upon-Avon'da doğan Shakespeare'in yaşamı hakkında bildiklerimiz kilise, mahkeme ve tapu kayıtları gibi resmi belgelerle çağdaşlarının onun kişiliği ve eserleri hakkında yazdıklarına dayanır. Klasik oyunlar ile yazarların yaşamlarını oyunlaştırmada usta bir yazar ve yönetmen olarak kabul edilen, yazılan ve sahnelenen Şu Bizim Will (William Shakespeare'in Yaşamı) adlı oyun, şairin oyunlarına da ilginç bir dramaturjiyle yaklaşmaktadır. William 23 Nisan 1616 tarihinde İngiltere'de Stratford-Upon-Avon da ölmüştür

Yazar istatistikleri

  • 2.344 okur beğendi.
  • 12.471 okur okudu.
  • 169 okur okuyor.
  • 9.515 okur okuyacak.
  • 90 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları