• 144 syf.
    ·2 günde·7/10
    1963 yazında, bir lise öğretmeni dünyanın "Oz Büyücüsü"ne bakış açısını değiştirdi. İsmi Henry Littlefield'dı ve Amerikan tarihi adlı bir ders veriyordu Yaldızlı Çağ adı verilen 19. yüzyıla kadar gelebildi, fakat zamanın karmaşık sosyal ve ekonomik olayları içerisinde, sınıfın ilgisini çekme konusunda zorlanıyordu. Bir gece kızlarına "Oz Büyücüsü"nü okurken,
    aklına bir fikir geldi. 1890'larda çiftçiler, tedavüle daha fazla para girmesi ve çiftçilerin borç almalarını kolaylaştırmak için
    altın standardına gümüş eklemek istemişlerdi. Kitapta Dorothy, gümüş ayakkabılarıyla Sarı Tuğlalı Yol üzerinden Zümrüt Şehri'ne yürür. Gümüş ayakkabılar, filmde yakut kırmızısı terliklere dönüşür. Mutluluğa giden yolda gümüş ve altın.
    L. Frank Baum kitabı 1900 yılında, Yaldızlı Çağ'ın zirvesinde yayınlamıştı ve benzetme de söz konusu gibi görünüyordu.
    Bu bağlantıları kimse göremedi, fakat bu Littlefield'ı engellemedi. Kitabı kullanarak sınıfına Yaldızlı Çağı öğretti ve kısa süre sonra o ve öğrencileri daha fazla bağlantı bulmaya başladılar. Örneğin, 1890'ların sonlarında ABD, İç Savaş'tan yeni çıkmıştı ve yeni büyük topraklar edinerek bazıları için bir
    refah dönemi oluşturmuştu. Fakat Kuzey ve Doğu'daki
    endüstri ve gelir zenginleşirken, Güney ve Orta-Batı'daki
    çiftçiler zorluk çekiyorlardı. Bu da Popülizm hareketlerine yol açtı, çiftçiler ve işçiler, şehir elitlerine karşı birleştiler. 1896 yılında hareket sonucunda ortaya Halk Partisi çıktı ve Demokrat Williams Jennings Bryan'ı desteklemesi onu başkanlığa yükseltti. Bu sırada Littlefield, Oz'da Dorothy'nin kontrolünün dışındaki güçler tarafından Kansas'taki zor hayatı altüst edilmiş, tipik bir Amerikalı kız olduğunu öne sürdü. Cüceler ise Doğu'nun cadısı, bankalar ve satıcılar tarafından
    baskı gören sıradan insanlar. Korkuluk ise saf olarak görülen,
    fakat aslında oldukça becerikli olan çiftçi ve teneke adam, fabrika iş gücünün makineleştirdiği endüstri çalışanı; korkak aslan ise, Popülistler'in radikal programını benimseyecek
    kadar cesur olduğu takdirde itibarlı bir figür olabilecek
    William Jennings Bryan. Hep birlikte, yöneticisinin gücü illüzyonlar üzerinden oluşturulmuş büyük bir şehre doğru giden altın sarı yolda ilerlemektedirler. Littlefield bu gözlemlerinden birkaçını bir makalede yayınlandı. Bu , fantezinin aslında Amerikan kapitalizmini iğnelediği, 1960'larda birçok insana hitap ettiğine dair bir eleştirisi vardı.
    Diğer bilginler bu temanın ve önerilen benzetmelerin peşine
    düştüler ve bağlantılar çoğaldı. Dorothy'nin köpeği Toto'nun,
    Prohibition (Yasak) partisinin yeşilaycılarını temsil ettiğini öne sürmüşlerdi. Oz ise açık bir biçimde, gümüşte önemli bir birim olan ons'un kısaltmasıydı. Liste böyle devam ediyor. 1980'lerde kitaba dair bu anlayış öyle çok kabul edilmişti ki bazı Amerikan tarihi kitapları, 19. yüzyıl sonlarının politikası başlıklarında bu anlayışa değinmişlerdi. Peki teori doğru mu? L. Frank Baum kitabın önsözünde şöyle der:
    ''Artık basmakalıp cinler, cüceler ve perilerle birlikte
    yazarların her hikayeden birtakım ürkütücü dersler çıkarmayı
    vurgulayarak tüyler ürpertici ve korkunç olaylar anlatmadığı,
    yepyeni "şaşırtıcı hikayelerin" zamanı geldiğinden -her ne
    kadar eski zaman peri masalları nesillerdir dile geliyor olsa
    da- bu eserler bundan böyle çocukların kütüphanelerinde
    "tarihi" olarak sınıflandırılıyor. Modern eğitim ahlak da
    içerdiğinden, modern çocuk okuduğu şaşırtıcı hikayelerde
    sadece eğlence arıyor ve hoşuna gitmeyen herhangi bir kitabı
    kolayca başından atabiliyor. Bütün bunlar göz önünde bulundurulduğunda, 'Muhteşem Büyücü Oz'un hikayesinin ancak bugünün çocuklarını hoşnut etmek için yazıldığı söylenebilir. Bu hikaye çocukları hayrete düşürecek derecede neşelendirerek, baş ağrılarının ve kabusların geride bırakıldığı modern bir peri masalı olmaya çabalar.''

    Kasten insanların izlerini kaybettiriyor olabilir mi?
    Bunca yıl sonra onunla ilgili ikinci tahminde bulunmak adil mi?
    Kesin bir cevap yok, bu da yazarın amacının neden karmaşık, dolaşık ve çözülmesi eğlenceli olan bir soru olduğunu gösteriyor. Son günlerde bazı bilginler de "Oz Büyücüsü"nü, Littlefield'in tam tersi bir yönde yorumladılar. Yeni kentsel tüketim kültürünün övgüsü olduğunu öne sürdüler. Tarihçi William Leach, Oz'un büyüleyici Zümrüt şehrinin, insanları
    parlak, yeni Amerika'ya alıştırma amacı taşıdığını öne sürdü. Sonuç olarak emin olduğumuz şey Baum'un, Avrupa'nın halk efsanelerinden ilham alarak, Amerikalı çocuklar için de bir
    efsane yaratmak istemiş olmasıdır. Gizli anlamlar yaratma
    niyeti olsa da olmasa da devam eden bu ilgi, Amerika'nın
    sahiplenebileceği bir peri masalı yaratma konusunda
    başarılı olduğunu gösteriyor.

    Şimdi kitap hakkındaki düşüncelere geçelim:
    Öncelikle Baum, bu kitapta bize insanların başka canlılara karşı zayıf olduğu yanlarını yüzlerine vurmalarını yermiştir:
    ''Korkuluk dikkatle dinlemişti: 'Neden bu güzel ülkeyi bırakıp o Kansas dediğin, kurak, gri yere gitmek istediğini anlayamıyorum.'
    'Beynin yok da ondan,' diye yanıtladı kız.''

    Bizi muhteşem bir ikilemle karşı karşıya bırakmış:
    "...kalp değil beyin istemeliyim, çünkü aptal biri kalbi olsa bile onunla ne yapacağını bilemez."
    "Ben kalp almalıyım, " dedi Teneke Adam, "çünkü beyin
    seni mutlu etmez, oysa mutluluk dünyadaki en güzel
    şeydir."

    Çağımız yalnızca düşünsel, figüratif değil düz, literal anlamda da çölleşme ve tahribat içindedir. Dorothy'nin yaşadığı evin bulunduğu Kansas'ta güneş canlılığı yok ediyordu. Böyle bir çağda insanların yüzleri de çölleşiyor, neşe ve sevinci, gülümsemeyi unutuyorlar. İnsan yüzü, onların evlerini inşa ettikleri beton gibi dümdüz oluyor. Genişleyen çölleşme içinde insanı kendisine yabancılaştırarak ona kendi durumunu hatırlatacak en güçlü etki onun başka türden bir canlıyla karşılaşması oluyor. Bunlar modern hayatımızda genellikle kedi ve köpeklerdir. Dorothy'ye kendi insanlığını hatırlatan şey Masal boyunca ona eşlik eden Toto'dur.
    ''Dorothy'yi güldüren ve etrafındaki her şey gibi griye dönüşmesini engelleyen Toto'ydu. Toto gri değildi, uzun, ipek gibi tüyleri, komik, ıslak burnunun iki yanında neşeyle açılıp kapanan küçük, siyah gözleriyle küçük, siyah bir köpekti. Toto bütün gün oyun oynardı, Dorothy de onunla oynar ve onu içtenlikle severdi.''
    (s. 2)

    Dorothy insanlaşma bakımından gücünün farkında olmasaydı Batı'nın Kötü Cadısı'nın ''Gücünü kullanmayı bilmiyor, onu hâlâ kölem yapabilirim,'' sözleri gerçekleşebilirdi. Bu cadı'nın dediği gibi insan olma konusundaki en büyük eksikliğin ''gücünü kullanmayı bilmemek'' olduğu unutulmamalıdır. İnsanın insan olarak belirlenmesinde asıl rolü ''düşünme''nin oynadığı hatırlanmalıdır. Oz Diyarı'nda yaşayan, bir zamanlar insanken şimdi metale dönüşmüş olan ve yağmur sonucu paslanıp bir yıldır olduğu yerde kıpırdayamadan kalan Teneke Adam'ın şu sözlerinin önemini tekrar tekrar okuyarak anlamaya çalışalım: ''Başıma gelen korkunç bir şeydi, ama orada kaldığım yıl boyunca düşünecek zamanım oldu ve en büyük kaybımın kalbim olduğunu anladım.
    Şimdiden bilindik, sabit, kısaca damgalanmış bir zihin ve yürek sahibi olmaktansa, Oz Diyarı'ndaki Aslan ve Teneke Adam gibi yüreğini arayan, ya da Korkuluk gibi zihnini arayan kimseler olmak, aynı zamanda, bu yoksunluğun bilincinde olan bu kimseleri ''hiçbir canlıya karşı zalim ya da kaba olmamak için'' ellerinden geleni yapma çabasına ve kendileri kadar güçlü olmayan canlılara karşı daha özenli davranmalarını ve bu canlıları ''onaramayacakları hasarlarla kaşı karşıya'' bırakmamaya dikkat etmeye sevk edecektir. Tüm bu nedenlerle, gerçekten düşünmek için daha fazla zaman ayırmak ve daha fazla olanaklar yaratmak zorundayız.

    Faydam dokunduysa ne mutlu bana. Keyifli ve verimli okumalar.

    KAYNAKÇA:
    1- https://dergipark.org.tr/.../article-file/282845
    2- https://www.youtube.com/watch?v=7Lg4vjRY4Ts
  • 376 syf.
    ·Puan vermedi
    Kitabın giriş kısımları hikayeye yoğunlaşmayı engelliyor ve aynı zamanda olaylar arasında psikolojik metin olmasının gerektiği çok fazla düşünce var ve bu olaylara bağlanmamızı engelliyor. Öte yandan 1900 yılında yazılmış bir roman ve dönemi,hayatları,diyalogları anlamamıza müthiş bir ışık tutuyor. Dönemin Tarabyasının, İstanbulunun ve türk aile yapısının nasıl olduğu ile ilgili bizi aydınlatıyor. Aynı zamanda bir okur olarak 120 yıl önde yazılmış bir yapıtın hala anlaşılabilir,hala hissedilir ve tutkuyla okunabilir olmasına şaşırıyorum, dönemin yazarlarının harikuladeliğini görüyorum. Türk klasiklerinin artık nesillere daha iyi okutulup,sevdirilmesine ve böylece artık “klasik” olarak eserlerimiizin kalması yolunda atılan bu adımları çok olumlu buluyorum.
  • 384 syf.
    ·Puan vermedi
    Polisiye romanlarda baş kahramanı sevmek önemli. Eğer ona ısınamazsak, hikâye ne kadar merak uyandırıcı olursa olsun, gitmiyor. Başlayıp bıraktığımız kitapların bir nedeni de bu. Ben sırf bu yüzden John Verdon ya da Tess Gerritsen okuyamıyorum, maalesef. Hikâyeler muhteşem, ama ana karakteri sevemedim bir türlü. Maxime Chattam bu konuda gayet iyi. Tıpkı ülkesinden usta Jean Christophe Grange gibi. Sanırım bu yüzden, ilk romanından sonra Grange'ın koltuğuna aday gösterilmişti. Boşuna da değil. Karakter seçimleri ve işleyişi yine başarılı.


    Yaşadığı burjuva hayatından sıkılıp kaçarak genelevde yaşamaya başlayan genç bir yazar ve öldürülen fahişeler. Hikâye 1900'lerin başında geçiyor ama buna rağmen ne büyüleyici bir dönem tasviri, ne olay örgüsüne uygun tarihsel kurgu betimlemeleri okutmuyor bize. 

    Sadece dünya üzerindeki adaletsizliği burjuva üzerinden, karakterine yüklediği cumhuriyetçi tutumla açıkça ve zaman zaman sert bir dille eleştiriyor. Bunun dışında romanı yüz yıl öncesinde kurgulamış olmanın bir espirisi yok. Günümüzde veyahut gelecek zaman diliminde kurgulanan polisiye romanlardan alınan büyüleyici kriminal bilgiler, ileri teknoloji ile şaşırtmalar filan yok haliyle. Zaten kitabın bu zayıf kurgusuna baktığımızda daha yakın bir zaman dilimi kullanılmış olsaydı katil ilk cinayetinde yakalanırdı. Bu da yazarımızın kolaya kaçtığını, hatta tembellik ettiğini düşündürüyor. (En azından bu kitabı için. Üçlü İttifak'ı okumamış olsam buna gerçekten inanırdım.) Hikâyesine öyle güvenmiş olacak ki, parmak izleri, dna örnekleri, kan izleriyle filan uğraşmak istememiş anlaşılan. Bu yüzden de neredeyse tek şaşırtıcı buluşun yazı karakterinden ruh analizi yapılabildiği bir seri cinayet okuyoruz. Bu yönüyle benim için fazla tatmin edici değil. Fakat o dönemdeki Fransa'ya, siyasi durumuna ya da laikliğe geçmeden kısa bir süre önceki sürece ilgi duyanları kısa bir seyahate çıkarabilir.


    Ben polisiye roman severim ama katil uşak bile olsa tahmin edemem. Burda da tahmin edemeyelim diye çok uğraşmış yazarımız ama olmamış. Çünkü bu sebepten çok fazla karakter ve hikâye dahil etmiş. Bir noktadan sonra da kopup gitmiş. Kişiler, sahneler havada asılı kaldı hep. Neden orada olduklarını açıklayamadı. (Ruh çağırma seansında katilin Guy olduğunun söylenmesi gibi. Ne alakaydı, kaldı öyle. Hatta ruh çağırma bile başlı başına ne alaka tabi de, oldu bir kere )

    Ortalarına geldikçe bitmek bilmeyen tasvirler, baş kahramanın duygusal muhasebesinin yığın halinde tek seferde önümüze atılması, polisiye romanlar için fazla gereksiz sahne betimlemeleri açıkçası bir an evvel kurtulmak istediğim kısımlardı. Buraları atlattıktan sonra her şey ilginçleşmeye ve heyecanı arttırarak sabırsızlıkla sona sürüklemeye başladı.


    Büyük kısmında sürükleyici, merak uyandırıcı, heyecan ve gerilim dozu yüksek, elden bırakılamayan bir polisiye/gerilim roman.

    Katilin kimliği, cinayet sebebinin tahmin edilemez ve okuyucu için tatmin edici olması, finalde kitaptan mutlu ayrılmamızı sağlıyor.

    Ancak ilk defa Chattam okuyacaklara notum, Chattam bu değil.

    Baş kahramanımızı buralara sürükleyen, farklı bir roman yazma isteği aslında Chattam'a aittir belki. Kim bilir?
  • 1842’nin son günlerinde Paris'te, İtalyan Bulvarı’nda yürüyen şişmanca bir bay kalp krizi geçirir; ölüyü bir evin kapısına taşırlar, onun senatör ve eski konsolos Henri Beyle olduğunu anlarlar. Sonraki birkaç gün içinde ölüm ilanı yazan bir kaç kişi bu Bay Beyle’nin Stendhal adıyla eğlenceli gezi notları ve romanlar yazdığını hatırladı. Ama kimse onun ölümünü fark etmedi. Tıpkı Hölderlin'de olduğu gibi düzinelerce el yazması (kimseye yük olmasın diye!) Grenoble'daki kütüphaneye gönderildi ve onlar da Stuttgart'takiler gibi dokunulmadan tozlanmaya bırakıldılar, tam yarım yüzyıl boyunca: Okumaya değmez, kafayı yazmaya takmış bir sabit fikirlinin zırvalıkları olarak görülüyor, onların şifresini çözmek için elli yıl boyunca kimse kılını kıpırdatmıyordu. Tam iki nesil, Fransa'nın en büyük romancısıyla Almanya'nın en büyük şairini kaçırdı. Tuhaf bir mizah anlayışı olan tarih, böyle ikili oyunları sever.
    Ama Stendhal peygamberce bir not yazmıştı: “Je serai celebre vers 1900” [1900’e doğru ünlü olacağım.], bu tarih aynı zamanda da Hölderlin’in de Alman dünyasında bir yıldız gibi parladığı tarihe denk düşer.
  • Bütün dünya insan doluydu. 2010 nüfus sayımına göre dünyada 8 milyar insan yaşıyordu. Bugüne hiç benzemezdi o günler. İnsanoğlu nasıl yiyecek elde edeceğini iyi bilirdi. Yiyecek çoksa insan da çoktur. 1800 yılında Avrupa’da 170 milyon kişi yaşarmış. Yüz yıl Sonra 1900 yılında Avrupa’da 500 milyon kişi yaşıyordu. İnsanların sayısının bu kadar artması, kolay yiyecek bulduklarını gösteriyor. 2000 yılındaysa Avrupa’da yaşayan insan sayısı 1.5 milyar oldu. Dünyadaki diğer yerlerde de insan sayısı aynı şekilde artmıştı. Kızıl ölüm geldiğinde dünyada 8 milyar insan vardı..