• 432 syf.
    ·20 günde·Beğendi·9/10
    Hayatımız boyunca yaşadığımız rahatsızlıkların temelinin çok yemek tüketmekten ve hazımsızlıktan kaynaklandığını islami bakış açısıyla irdeleyip, tedavi metodlarını modern tıptan değil de yılların süzgecinden geçmiş ilm-i tıptan alan bu kitap tam anlamıyla bizlere sunulmuş bir armağan. Aslında kitabın özeti şu sözle çok rahat anlatılabilir: Sizi açlık değil alıştığınız tokluk öldürecektir.
    Katkılı ürünler, beynimizi ve vücudumuzu stimule eden dünya kadar nanoteknoloji ürünleri, modern tıbbın hastalığı tedavi etmeyip sadece baskılayarak başka hastalıklara zemin hazırlaması gibi konular çok açık ve net anlatılmıştır.
    Kitabı bilinçli olarak çok yavaş okudum çünkü okuduğumu özümsemek istedim ve hayatımda ilk defa bir kitabı okurken bu kadar çok not aldım. Bu arada yazarın beslenme düzenine kitabı almadan önce bir tanıdığımın vesilesiyle zaten başlamıştım. Burada sadece bir tespit olsun diye belirtiyorum ki bir ayda on iki buçuk kilo verdim ayrıca karaciğer yağlanmam geriledi, aknelerim yok oldu, uykum düzene girdi, kan seviyelerim normale döndü.
    Kitapta bazı yerlerde nadirde olsa katılmadığım noktalar oldu ancak bunlar görmezden gelebileceğim şeylerdi.
    Bence alınıp vakit ayrılarak okunması gereken bir baş yapıt.
    Herkese iyi günler.
  • 80 syf.
    ·Puan vermedi
    Kadın ruhuna çiçekler açtıran yolun üzerindeki de aynı, mucize etkisini yapan da aynı yıldızlar değil miydi?

    Kitabı bitirince gittiğim antikaci da gördüğüm MERYEM ANA resmi ayrı bir mucize olsa gerek!

    İşte bu kitabın kısa özeti :)

    Uzun özetini ve yorumlamasina gelince; hovardalık yapan bir zengin çocuğunun yaşadığı bir mucize sonrası tanrıya dua edip bir kilise ve 2 sunak yaptırmayı vaat etmiş. Her şeyi bitirmiş sadece sunaklardan birinin Meryem Ana resmi eksikti ve bunun için bir ressam ayarlaması, ressamın MERYEM ANA için bir modeli bulması sırasında ki gerçekleşen MUCİZELER, bulunan modelin acıklı sonu ile kısa bir kitap olsada iyice düşündürdü.

    1500'lü yılların zamanında geçen bu olayda ZWEİG Yahudilere olan nefreti, hristiyanlığın etkisini yitirmesi ve Hollandalıların İspanya'ya karşı olan isyanını konu alıyor.

    Dikkatimi çeken en önemli bir detay ressamın resmini yapmaya çalıştığı öksüz yahudi kızın yaşama sevincini geri kazandırırken yaptığı olaydı.
    Bakire olan yahudi kıza çıplak halde bir çocuk verip kucağına oturması ve kızın anne olmadan annelik duygusunu tattırması idi.Tabi hiç yaşamadığı bi duygusu tatması ve bununla yaşama bağlanması ile bebeğe bağımlı hale gelmesi bir oldu. Resmin bitmesi ile bağımlı olduğu şeyi kaybetmesi ile uğradığı yıkım sonrası gittiği acı son ise üzücüydü gerçekten.

    Bu kadar Spoiler yeter.
  • 175 syf.
    ·4 günde
    "Gönül Abla ve Temizinden Bir Milyon"  ölmeden önce okunması gereken 1001kitap arasında olduğu için başladığım, yoğun dönemimde kafa dağıtmak için bana ilaç gibi gelen 1kitap oldu.

    Kitap ismi tek 1romanmış gibi olsa da farklı 2 hikayeden oluşan bu kitap 1930'lu yılların Amerika'sında geçen traji komik olayların olduğu kara mizah tadında, düşündürücü 1kitaptı...

    İlk hikaye olan "Gönül Abla" ki abla değil, gazetede çalışan, insanların mektupla dertlerine çare bulmaya çalışan 1 köşe yazarı... Bu işi cok da sevmeyen gelgitli, hayatından da pek mutlu olmayan 1i... İnsanoğlunun acizligini çok güzel anlatmış çare beklediklerimizin çaresizliğiyle...

    Gönül Abla'nın Betty adında bir kız arkadaşı da vardır ki Betty, diğer hikayede de geçiyor, isimler aynı kişilerin farklı olduğu...

     2. hikaye "Temizinden Bir Milyon", "Seninki gibi bir mide için John D.Rockefeller temizinden 1 milyon öderdi" atasözü  ile başlayan genç  Lemuel Parkin'in evini kurtarmak için para kazanmak adına  başına gelen olaylar silsilesi, tam 1 komedi acı sonla biten... Lem'in kendisine verilen ilk ödül hapis cezası, 2.si yoksulluk, 3.sü işkence sonuncusu ise... Ne de olsa, heryerde düşüncenin aynı olduğunun ispatı niteliğinde "İnsanın para kazanabilmesi için parası olması gerek. Para parayi çeker derler... " sözüyle olayın özeti olan ve mağdursan heryerden vurulan "Fırsat Ülkesi"nin erdem, zenginlik ve başarı efsanelerine, "Amerikan Rüyası"na,  Amerikalı bir yazardan acı ve alaycı bir bakış" olan bu 2 hikaye de düşündürücüydü...

    Temizinden  Bir Milyon daha akıcı Gönül Abla ' ya göre ağır kitapların arasına alınacak kitap niteliğinde 2 hikayede.
  • 140 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Dikkat: Tatkaçıran/oyunbozan içerir.

    ‘Değirmen’de Sabahattin Ali Öykücülüğü

    Ulaş Başar Gezgin

    ‘Değirmen’ (1935) adlı öykü kitabı, Sabahattin Ali’nin (1907-1948) yayınlanmış ilk öykü kitabı ve ‘Dağlar ve Rüzgar’ (1934) adlı şiir kitabından sonra yayınlanmış ikinci kitabı. Kitap, hem Sabahattin Ali’nin başta 20 yaş öyküleri olmak üzere ilk öykülerini kapsıyor hem de ilerleyen yılların ustalık işi öykülerini sunuyor. 1927’de yazdığı ilk öykülerden ilk öykü kitabının basılmasına kadar 8 yıl geçmesi gerekecektir.


    Değirmen

    ‘Değirmen’ (1929), Çingene müzisyenle köylü kızı arasında geçen bir aşk öyküsü. Sen diliyle yazılmış; çergibaşı, anlatıcı olmuş. Akıcı bir öykü. Müzisyen, aşkı için büyük bir feda eyleminde bulunacaktır.

    ‘Kurtarılamayan Şaheser’de (1929) başkişi, kendini beğenmiş genç bir şairdir. ‘Şaheserim’ dediği yapıtını sevgilisini kazanmak için yazmıştır. Fakat umduğunu bulamayacaktır. Birkaç kere daha dener, ama umduğunu yine bulamaz. Öyküde söyleyiş güzelliğiyle dolu cümleler öne çıkıyor. ‘Kurtarılamayan Şaheser’, olay örgüsüyle masala yaklaşıyor. Masal olarak da okunabilir. Sabahattin Ali’nin daha genç yaşında ustalığını konuşturduğu bir öykü. Sürprizli sonuyla şaşırtıyor.

    ‘Kırlangıçlar’ (1933) adlı öyküde, bir çift kırlangıcın sohbetini dinleriz. İş, hayatın anlamına kadar varır. Ali, bu öyküde, bir gençlik aşkına gönderme yapıyor gibidir.

    ‘Viyolonsel’ (1928) adlı öyküde, Afrika’da bir kabileyle yaşayan, ormanda kendi başına viyolonsel çalan bir Avrupalı beyazın başından geçenler konu ediliyor. Neden burada yaşamaktadır? Eşine ne olmuştur?

    Kitaptaki ilk 4 öyküde aşk izleğinin öne çıktığını görüyoruz. Sonraki öykülerde izlekler çeşitlenecektir.


    Birdenbire Sönen Kandilin Hikayesi

    ‘Birdenbire Sönen Kandilin Hikayesi’ (1929) adlı öykü, gerilim dolu bir gizemli bina öyküsü…

    ‘Bir Delikanlının Hikayesi’ (1930) adlı öyküde, bekar erkek odası betimleniyor. Birinci tekilden anlatılan öyküde başkişi, kadın özlemiyle dolu. Bu özlem onu hızla sokaktan birisine sürükleyecektir.

    Üçüncü tekilden anlatılan ‘Bir Gemici Hikayesi’nde (1930) başkişi, kekeme bir gemici genç. Başkişi ve diğer tayfalar, çalışma koşullarının kötülüğü nedeniyle isyan etme noktasına gelmişlerdir. Başkişi, sağlığının bozulmasından, üç dört yıl sonra elinin ayağının tutmaz olacak olmasından korkar. Berbat yemekler yerlerken, kaptanın odasında et yemesi, bardağı taşıran son damla olur. Açık uçlu biten bir öykü…


    Bir Orman Hikayesi

    ‘Bir Orman Hikayesi’nde (1930), bir ihtiyar, başkişiye bir hikaye anlatır. Öykünün girişindeki orman betimlemeleri ustaca… Öykü, 80-90 yıl öncesinden ormanın kapitalistlere peşkeş çekilmesini konu ediyor. Bu açıdan, oldukça güncel bir yapıt.

    ‘Kazlar’ (1933) adlı öykü, bir köyde geçiyor, cinsel açlık içindeki bir öğretmenin gözünden anlatılıyor. Dudu’nun kocası bir cinayet nedeniyle hapistedir. Hapisten mektup gönderir; kendisine 2 kaz göndermesini ister; bunları yöneticilere verip kendini daha iyi bir yere aldıracaktır. Ancak, Dudu’nun 2 kaz göndermesi olanaksızdır. Bulabilecek midir? Bulacaksa nereden nasıl? Olaylar beklenmedik bir biçimde gelişecektir…

    ‘Bir Firar’ (1933) adlı öyküde, suçlu olmayan bir köylünün işlemediği bir suçu dayak nedeniyle kabul etmek zorunda kalması konu ediliyor. Sabahattin Ali, daha önce belirtildiği gibi, 1930’da yazdığı bir şiirde Atatürk’e hakaret ettiği iddiasıyla bir süre hapis yatar. Hapisliği, öykücülüğünde yeni konular ve yeni kişilikler esinler.


    Kanal

    ‘Kanal’ adlı öykünün açılışı ustaca; halk destanlarını andırıyor:
    “Çumra Kanalı'nın suları Beyşehir Gölü'nden çıkarken su rengindedir; Konya Ovası'nda kan renginde...
    Siz buna, ovanın kırmızı toprağının rengidir diyeceksiniz; ben, Dedemköylü Mehmet'le kardeşinin kanlarının rengidir diyeceğim.
    Konya Ovası'nın ufukları mavi değil, sarıdır, sapsarıdır...
    Siz bunun, rüzgarın kaldırdığı tozlardan böyle olduğunu söyleyeceksiniz; ben, Konya hapishanesinde yatan Zağar Mehmet'in benzinin sarılığından diyeceğim.” (Ali, 2002, s.69)

    ‘Kanal’da (1934) toprak ve su kavgası, köyde iki çocukluk arkadaşının ve ailelerinin hayatlarını zehir edecektir.

    Önceki iki öyküdeki gibi, ‘Candarma Bekir’ (1934) adlı öykünün Ali’nin hapisliğinden esinlendiği anlaşılıyor. Bu, Çallı Halil Efe’nin neden ağır cezalık olduğunun öyküsü…

    ‘Sarhoş’ (1933) adlı öyküde, bir kanun sanatçısının aynı gazinoda çalışan şarkıcıya yönelik ilgisini görürüz. Bir türlü onunla yalnız kalamaz. Oysa onu eşi (karısı) beklemektedir ve bu ilgiden rahatsızdır. Sürprizli bir bitiriş okuru bekler.




    Bir Cinayetin Sebebi

    ‘Bir Cinayetin Sebebi’ (1927) adlı öyküde, bir katilin mahkemedeki konuşmasını dinleriz. Kurbanı sanılan nedenden değil, başka bir nedenden öldürdüğünü öğreniriz. Bu, Sabahattin Ali’nin 20 yaşında kaleme aldığı bir yapıt. Belki de ilk öyküsü…

    ‘Bir Siyah Fanila İçin’ (1927) adlı öyküde, kaymakam çıkacak bir Mülkiyeli’nin nasıl olup da ayakkabı boyacısı olduğunu görürüz. Öyküdeki kasaba ileri gelenlerinin betimlemeleri, başarılı… Bu öykünün adı, ‘Kaçık’ da olabilirdi… Bu da, Ali’nin 20 yaş öykülerinden…

    ‘Komik-i Şehir (Ünlü Komik)’ adlı öyküde, kasabaya gelen bir tiyatro kumpanyası konu ediliyor. Yine bu öyküde de, kasabalı betimlemeleri başarılı. Öykü, bize, kasaba ileri gelenlerinin ve idari amirlerin ellerindeki güçle kötülükte sınır tanımayacaklarını gösteriyor.


    Sonuç

    Görüldüğü gibi, ‘Değirmen’de konuların çeşitli olduğunu görüyoruz. Öykü coğrafyaları Afrika’dan gemilere kadar geniş tutulmuş. Kimi öykülerde çeşitli ortaklıklar gözlemliyoruz: ‘Kazlar’da bir köy öğretmeni var; ‘Bir Cinayetin Sebebi’nde, başkişi, taşraya gidecek bir öğretmen; ‘Bir Siyah Fanila İçin’deki başkişi ise yine taşraya giden bir Mülkiyeli.

    Ali’nin 20 yaş öykülerinde bile ustalık işi parçalara rastlıyoruz. Bu durum, “usta bir öykücü olacağı önceden belliymiş” dedirtiyor. Öte yandan, kimi öykülerinde toplumsal eleştiri öne çıktığından ve yazar, sürekli baskı altında tutulduğundan olacak; kitabın 1935 baskısının başına “falanca öyküler Osmanlı döneminde geçmektedir” yazmak durumunda kalmıştır. Böylece bunlar, Cumhuriyet’in ilk yıllarının değil Osmanlı’nın son zamanlarının eleştirisi niteliği kazanır. Oysa, ilgili öykülerin kendilerinde, olayların Osmanlı’da mı Cumhuriyet döneminde mi geçtiği sorusuna ilişkin bir bilgi yer almamaktadır. Bu açıdan, ikisi de olabilirdi. Bu, özellikle, bugün de geçerliliğini ve anlamını koruyan ‘Bir Orman Hikayesi’, ‘Candarma Bekir’, ‘Bir Firar’, ‘Bir Siyah Fanila İçin’ ve ‘Komik-i Şehir’ için söz konusu olacaktır.

    Son olarak, kimi öykülerin yazarın hapishane yaşamından esinlendiğini görüyoruz. Bu öykülerde, olaylardan çok kişiliklerin öne çıkması yaygın bir durum. Sabahattin Ali, bu kişiliklere dayanan destansı anlatım tarzını, birkaç yıl sonra, ‘Kuyucaklı Yusuf’ta (1937) doruğa çıkaracaktır.


    Kaynak

    Sabahattin Ali (2002). Bütün Öyküleri 1: Değirmen, Kağnı, Ses. İstanbul: YKY.





    Kaynak: Gezgin, U. B. (2017). Anlatıbilim Açısından Roman, Öykü ve Masal İncelemeleri (2000-2017) [Novel, Story and Fairy Tale Analyses through Narratology].

    ANLATIBİLİM AÇISINDAN ROMAN, ÖYKÜ VE MASAL İNCELEMELERİ (2000-2017)

    Prof.Dr. Ulaş Başar Gezgin

    Yazında Ezilenler ve Ezilenlerin Yazını
    1. Marksist Açıdan Türk Romanı.
    2. Sovyet Türkologlarının Gözüyle Türk Yazını.
    3. Yaşar Kemal’i Yaşar Kemal Yapan 6 Özellik.
    4. ‘Boynu Bükük Öldüler’: İlk Yılmaz Güney Romanı.
    5. Yıllar Sonra Yeniden Genç Gorki ve Arabesk.
    6. İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu?
    7. Bulgaristan Hatırası Bir Marksist Türkolog: İbrahim Tatarlı

    Sabahattin Ali Yazını
    8. Anlatıbilim Açısından Kürk Mantolu Madonna.
    9. Merhum Marko Paşa’nın Size Çok Selamı Var.
    10. ‘Değirmen’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    11. ‘Kağnı’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    12. ‘Yeni Dünya’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    13. ‘Sırça Köşk’te Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    14. ‘Ses’te ve ‘Esirler’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.

    Gülmece ve Hiciv Anlatıları
    15. Muzaffer İzgü Öykücülüğü: Azrail’den Bir Namussuz’a.
    16. Gülmece yazarı olarak Hasan Hüseyin: ‘Made in Turkey’.
    17. ‘Bay Düdük’ (1958).
    18. Bir Heccav Olarak Ümit Yaşar Oğuzcan.

    Çokkültürlü Yazın Çokkültürlü Toplum
    19. Türk Yazınında ‘Etnik Öteki’ İmgesinin Açımlanmasına Giriş Olarak Hüseyin Rahmi Yazını ve “Yankesiciler” Adlı Öykü.
    20. Çokkültürlü Toplum Çokkültürlü Öykü: Sait Faik Öykücülüğünde Ermeni İmgesi.
    21. Saroyan Öykücülüğü ve Yetmiş Bin Süryani.

    Masallar ve Efsaneler
    22. Eskimeyen Bir Yazın Evreni: 30 Yıl Sonra Yeniden Behrengi.
    23. Ferçler ve Zebler: ‘Binbir Gece Masalları’ Üstüne Bir İçerik Çözümlemesi Denemesi
    24. ‘Masalın Aslı’.
    25. ‘Vietnam Efsaneleri/ Vietnam Söylenceleri’.
    26. Tibet Masalları.

    Vietnam ve Tayland Yazını
    27. ‘Direnme Savaşı’: Direnenlerin Tarafından Vietnam-Amerikan Savaşı.
    28. ‘Şafakta Kazandık Zaferi’.
    29. Bir Vietnam-Amerikan Savaşı Romanı: Gök Cephesi
    30. Siyam Romancılığı Bağlamında Romanda Gerçeklik Sorunu.
    31. Siyamlı Romancı Siburapha’nın Yaşamı.
    32. Siyamlı Şair Sunthorn Phu’nun 'Phra Abhai Mani' Adlı Yapıtındaki Anlatının Özeti ve Değiniler.

    Türkiye Yazını, Türkçe Yazın
    33. Öykücü Yönüyle Ahmet Cemal’i Anarak.
    34. Torik Akını: Az, Öz, Akıcı, Okunası
    35. İstanbul Öyküleri.
    36. Onyıllar Sonra ‘Vatandaş’ı Yeniden Okumak
    37. Ölü Çiçekler Müzesi’nde Gezinti.
    38. ‘Uzaklara Mektuplar’.
    39. Ali Rıza Arıcan Öykücülüğü
    40. Puslu Kentin Mavisi: Modern Çin’den Öyküler.

    Taylan Kara Yazını
    41. Poe’nun Kuzgunu: Derinden ve Uzun...
    42. ‘Böyle de Buyurabilirdi Zerdüşt’: Hiççi Bir Başarı Öyküsü.
    43.‘Vasatlığa Giriş Dersleri’: Yine de İnsana Dair.
    44. Vasat Edebiyatı 101: Mizahla Polemik Arasında.

    Ütopya Anlatıları
    45. Uzaklaşan Ütopya ve Distopyalaşan Dünya.
    46. Devrim Öncesi Edebiyatında Ütopya: Kızıl Yıldız (1908) Örneği.

    İranlı Öykücüler
    47. İranlı Öykücüler: Hem Yakın Hem Yakın (1-4).
    48. Çağdaş İran Yazınının Öncüsü Sâdık Hidâyet (1-4).

    Avrupa Yazını
    49. Fransız Yazınında Bir ‘Muhalif Yazar Miti’ni Sorgulamak: Marguerite Duras.
    50. (Ölüm Yıldönümünde) Jose Saramago’yu Anarak...
    51. Bilişsel Bilimlere İlişkin Bir Roman: ‘Düşünce Balonları’

    Diğer Yazılar
    52. Darüşşafaka ve İmkansız Hayatlar.
    53. Endonezya’dan Bir Öykü: ‘Kral, Cadı ve Papaz’.
    54. Azerbaycan’dan Bir Öykücü: Anar.
    55. ‘En-Dor’a Giden Yol’.
    56. İki Çocuk Öyküsü: ‘Başka Karıncalar Diyarı’ ve ‘Yerle Gök Arasında’
    57. Defterde Kalan Borges (1899-1986) Dipçeleri.
    58. Latin Amerika’nın Çatık Kaşları: Bir Cehennem Ağacı Olarak Muz Ağacı.
    59. Başka Dünyalar Açısından Nobel Yazın Ödülü’ne İlişkin Değiniler.

    Gezgin Yazını
    60. Ulaş Başar Gezgin’le Yeni Romanı Üzerine (Söyleşi).
    61. Babasız Bir Roman Kişiliği Yaratmak (Söyleşi).
  • 424 syf.
    ·10 günde·Beğendi·10/10
    Kültür ve İktidar (Pierre Bourdieu'nün Sosyolojisi) kitabı; Bourdieu ve onun teorileri üzerine yazılmış en kapsamlı eser niteliğindedir. Peki Bourdieu sosyolojisinin 'cazibesi', bir akademisyene 424 sayfalık kitap yazdıracak 'çekiciliği' nereden gelmektedir?

    Bourdieu sosyolojisinin çekiciliğinin akla ‘makul’ olmasından kaynaklandığı kanaatindeyim. Makul olan; her bakış açısının(ya da kuramın) pozitif açıklama kabiliyetlerine eklektize edilmesidir. Bourdieu salt kuramsal anlamda değil pratikte ve teoride, yöntemde ve düzeyde büyük çeşitlilik sergilemiştir.

    Sosyal gerçekliğin bölünmez bütünlüğü içerisinde kalarak sosyoloji yapmak söylemde kolay ve çekici, uygulamada özellikle de büyük teorik yaklaşımlarda hayli zordur. Dolayısıyla akla makul olan, teoride hayli güçlüklerle doludur. Ayrıca Bourdieu kuramı basit bir eklektizm olarak da kabul edilemez. Olgular arasındaki her bağıntı, en ince ayrıntısına kadar nedenselliklerle bağlamına kavuşturulmuştur.

    İncelemeye konu kitap ve okuduğumuz bir çok ikincil kaynakta ya da genel kuramsal özetlerde Bourdieu sosyolojisi -dikkatimizi çeker biçimde- kapsayıcılığı vurgusunda ve eklektik biçimde ele alınmıştır. Gerçekten de Bourdieu sosyolojisi hiçbir yaklaşıma hapsedilemeyecek bir çeşitliliğe sahiptir.
    ( X kuramını takiben a,b,c yaklaşımları-Y kuramını takiben d,e,f yaklaşımları ve bunlara ek olarak X ve Y'yi aynı ölçüde dikkate alan eksiklerini eleştiren a,b,c,d,e,f yaklaşımlarına da aynı paralellikte yaklaşan bir sosyoloji.)

    Bourdieu; anti pozitivist ve parçalayıcı post-modern dalganın hüküm sürdüğü bir zamanda şüphesiz ilgi çekicidir. Fakat onun başarısının temel nedeni; sosyal bilimlere armağan ettiği epistemoloji deryasıdır.

    (Bu kısımdan sonrası; Bourdieu sosyolojisi ve Bourdieu'nun yaratmış olduğu, 'habitus', ''alan' ve 'kültürel sermaye' gibi kavramların açıklaması ve benim bu kavramlardan ne anladığımın özeti niteliğindedir. Dolayısıyla kısmen 'alıntılar' içerir.)

    Fransızca ‘da genel anlamda 'alışkanlık' anlamına gelen 'habitus' Latince bir kelime olarak ; vücudun her zamanki veya tipik durumu veya duruşu anlamına gelmektedir. Bourdieu habitusu alışkanlık anlamından kurtarmak için Latince olarak kullanmıştır.

    Habitus Hegel, Husserl, Weber, Durkheim, ve Mauss gibi düşünürlerin daha önceden kullandıkları bir terimdir. Antropolojide ilk defa Marcel Mauss tarafından kullanılmıştır.
    Bourdieu ise; Aristotales’ten (Aquinolu Aziz Tommaso ve sanat tarihçisi Erwin Panofsky aracılığıyla ) gelen, daha esnek “habitus” kavramını önemsemiştir. Burada habitus, “etmen – aktörlerin sonsuz değişkenlikteki durumlara uyarlanabilecek sonsuz sayıda uygulamalar üretmelerine elveren şemalar” diye tanımlanır. Bunun özü Altbert Lord’un incelediği sözlü şairlerin formüllerini ve temalarını anımsatan bir biçimde, bir çeşit “düzenlenmiş doğaçlama”dır.

    Habitus ; algıladığımız, değerlendirdiğimiz ve içinde hareket ettiğimiz dünya aracılığıyla oluşan kalıcı ve aktarılabilen bir eğilimler sistemini anlatır. Dışsal kısıtlamalar ve imkanlar içselleştirilir. Bu nedenle "bireyler; ulusallık, sınıf, cinsiyet vb. konularda kendilerini 'evde' gibi hissederler" der Bourdieu.

    “Yapısallaşmış bir yapıdır Habitus”

    Geçmiştekiler ve mevcut uyaranlar arasında dolayımlanan habitus, aynı anda kendini üreten kalıplaşmış toplumsal güçlere göre ‘yapılanır ve yapılaştırır'. Yapılanma ve yapılaştırma kavramları habitusun araçsal özünü oluşturur. Bir örnek üzerinden yapılanmayı ve yapılaştırmayı anlatacak olursak; söz gelimi olgusal olarak bir cemaat , formel olarak bir dernek ya da sınırları belirgin olamayan informal bekar odaları bunların her biri kendi habituslarını yaratır ve yapılanır. Yapılanma dışsal kısıtlamaların içselleştirilmesidir. Habitus bir kere yapılandığında eş zamanlı yapılaştırma süreci de başlamış olur. Bir zenginler kulübünde kadehin nasıl tutulacağından ne şekilde içileceğine kadar her şey yapılanmıştır ve birey her defasında davranışlarıyla yeniden yapılaştırır.

    Habitus pratiği içeriden biçimlendirirken, bir ‘alan' da eylem ve yapıyı dışarıdan yapılandırır. Yapılanma salt içsel değil dışsal anlamda farklılıklar da yaratır; ‘’üye olmayan giremez’’. Sadece formel anlamda değil esnek yapılarda da sınırlar yapılandırılmıştır. Habitus geçmiş tecrübelere dayalı strateji üretici bir ilkedir ve faillere çeşitli görevleri yerine getirmek ve değişen durumların üstesinden gelebilmek için belirli bir mizaç ve eğilim kazandırır .

    Habitus, ne tam anlamıyla bireyseldir, ne de davranışları tek başına belirleyebilir. Eyleyicilerin içinde işleyen yapılandırıcı bir mekanizmadır. Çok çeşitli durumlarla başa çıkmayı sağlayan bir strateji üretme ilkesidir.

    Başka bir söylemle habitus;
    ‘’toplumsal eyleyicilerin, tam anlamıyla akılcı olmadan, yani davranışlarını sahip oldukları araçların verimliliğini azamiye çıkartacak şekilde düzenlemeden ya da daha basiti, hesap yapmadan, hedeflerini açıkça ortaya koymadan ve bunlara ulaşmak için sahip oldukları araçları açıkça birleştirmeden, kısacası planlar, tasarılar yapmadan, makul olduklarını, deli olmadıklarını, çılgınlıklar yapmadıklarını açıklamak için varsaymak gereken şeydir. Bu anlamda habitus bir eyleyici için kader değil, karşılaşılan yeni deneyimlerle sürekli gelişen/değişen bir yatkınlıklar bütünüdür.

    Habitus kavramı; üzerinde sayfalarca açıklama yapılacak kadar geniş bir epistemolojiye sahiptir ve Türkçeleştirilmesi de aynı ölçüde kısıtlayıcı olacağından kavram Latince olarak kullanılmaktadır. Habitusun özet anlatımında; Bourdieu’nun habitus kavramı temelde “biz” ve “çevremizdeki dünya” arasındaki ilişkilere işaret etmekte ve sadece hareketlerimiz ve konuşmalarımız değil, aynı zamanda düşünme tarzımız, eşyayı tasnif şeklimiz, dünya görüşümüz duygularımız da etkilenmektedir. Belki bilinçaltımızda yer edindiği için de “tabii” olarak algılanmakta ve üzerinde hiç durulmamaktadır.

    Bireylerin habitusu aile içindeki sosyalleşme, eğitim sistemi ve arkadaş çevresi tarafından şekillenir. Dolayısıyla, sınıfların ve milletlerin kendilerine özgü habitusları olması, onların neden farklı davrandıklarını açıklamaktadır. Ama bireysel tecrübenin habitus üzerinde etkisi de kaçınılmaz olacağından kavram cinsiyet, millet, sınıf ve aile yapısı ile karmaşık bir yapı arz etmektedir. Üstelik habitus kişisel kararlar ile genel değerler arasında bir ilişkiye işaret etmekte ve belki de bu iki alan arasında bir gri kesişme alanı yaratmaktadır. İşte bu alan, kişinin hareketlerinden giyim tarzına hatta yiyecek zevkine kadar hemen hemen bütün seçeneklerini etkilemektedir.

    Fakat Bourdieu’ye göre bu seçeneklerin kendileri de birer habitustur. Yani bizim dışımızdaki gerçekliği yansıtamamakta, tam tersine onları oluşturmaktadır. Bu noktada kavramın hür iradeye bir kısıtlama getirdiği iddia edilebilir . Zira herhangi bir habitus içerisinde seçenekler sonsuz olmayıp kişi belirli yatkınlıklar kabul etmeye zorlanmaktadır. Belki de bu sebeple kişinin içinde bulunduğu habitusta milyonlarca seçenek olabilir, ama kişi hemen hemen her zaman bu kadar çok seçeneği düşünemediği için sanki bunların varlığından habersiz gibi hareket ederek sadece kendilerine sunulu olanı dar bir çerçeve içerisinde ihtimaller dahilinde eylemlerini meydana getirmektedir.

    Dolayısıyla ilişkisel sosyoloji; salt habitus değil, "alan + habitus" şeklinde formülize edilmelidir. Alan kavramı Bourdieu’de 1960’lı yıllardaki Markiszm ve yapısalcılık tartışmaları ve bu tartışmalar neticesinde geliştirdiği kültürel sermaye, habitus, strateji ve pratik gibi kavramlar sonucunda belirginleşmiştir. Bu süreçte alan mevhumu Bourdieu sosyolojisinin meta-teorik tartışmalar içerisinde bir yerde konumlanırken, klasik sosyoloji okumaları ve saha çalışmalarının sonucunda kavramsal ve pratik düzeyde daha da geliştirilerek sonraki eserlerinde çokça işlenmeye başlamıştır.

    Alan kavramının ortaya çıkışı 1960’lı yılların sonuna doğru Bourdieu’nun sanat sosyolojisini Weber’in din sosyolojisi ile ilişkilendirerek incelediği bir sürece rastlar. Bourdieu, gerek Durkheim’ın gerekse Levi-Strauss’un yaklaşımlarını fazla katı ve mekanik diye eleştirmiştir. Kendisi bir “alan” ya da alanlar dizisi (dinsel alan, yazınsal alan, ekonomik alan vb) olarak daha esnek bir yapı kavramını yeğlemektedir. Daha öz olarak bir alan, bazı iktidar (ya da sermaye) biçimlerine gömülü konumlar arasındaki tarihsel nesnel bağıntılar bütününden ibarettir. Bir alan tıpkı manyetik bir alan gibi, nesnel kuvvetlerin yapılanmış bir sistemidir; buraya dahil olan bütün eyleyici ve nesnelere dayatabildiği özgül bir ağırlık merkeziyle donanmıştır. Bir alan aynı zamanda bir çatışma ve rekabet mekanıdır, bu bir savaş alanı analojisidir, bu savaşa katılanlar, bu alanda etkili olan özgül sermaye türü -sanatsal alanda kültürel yetke, bilimsel alanda bilimsel yetke, dinsel alanda papazların yetkesi vs.- üzerinde tekel kurma ve iktidar alanında farklı yetke biçimleri arasındaki “dönüşüm oranlarına” ve karar verme gücünü elde etme amacıyla birbirleriyle rekabet etmektedirler. Sosyal alanlar içinde yaratılan etkiler, ne rastgele eylemlerin aritmetik toplamı ne de ortak bir planın bütünleşmiş sonucudur.

    Bourdieu, alan kavramının daha iyi anlaşılabilmesi için oyun metaforunu kullanır. Bir oyunda; oyuncular, onların yatırımları, çıkar amaçları, stratejileri, açıkça ifade edilmeyen kurallar (doxa), herkesin sahip olduğu kartlar vardır. Oyuncular, toplumdaki eyleyiciler, yani genel anlamda toplumdur. Yatırımları, oyun sonundaki beklentilerini (illusio, yani çıkarlarını) sağlamaya yönelik olarak riske attıkları sermaye parçalarıdır. Asıl sermaye ise, her oyuncunun ellerinde bulundurdukları kartlarıdır. Alan bu oyunun oynandığı yerdir ve kişilerin sermayesine göre alandaki güç ağırlığı, kazanma/kaybetme şansı farklılık gösterir. Oyun sırasında oyuncuların geliştirdikleri stratejiler ise habitus kavramına denk düşer. Bu stratejiler, başarıya götüren belli formüller değil, süreç içerisinde şekillenen yatkınlıklardır.

    Bourdieu, alan içerisindeki hakimiyet çabası sırasında elde edilmeye çalışılan sermaye tiplerini belirler. Sermaye Marksist anlamda salt ekonomik olarak ele alınmaz. Sermayeler ekonomik, toplumsal, kültürel ve simgesel olmak üzere 4 farklı başlıkta ele alınırlar. Öz olarak ekonomik sermaye, ekonomik kaynaklar anlamına gelir. Toplumsal sermaye, toplum içerisindeki ilişkiler bütününü yansıtır. Kültürel sermaye ise eğitim yoluyla öğrenilmiş tüm kabulleri, davranış kalıplarını, kısacası toplumun özünü içerir. Simgesel sermaye; her sermayenin içerisinde görülebilecek, sahip olunan simgesel değerler bütünüdür.

    Bourdieu’nün çalışmalarında çok temel bir yeri olan kültürel sermaye, bir alanda gücü elinde bulunduranların (bugünkü anlamıyla devletin) eğitim yoluyla ailelere ve dolayısıyla bireylere aşıladığı yapıdır. Bu anlamda Bourdieu okulları çok başat bir konuma yerleştirir. Eğitim sistemi çoğunlukla seçkinlerin başarılı olduğu bir düzen dayatır, seçkin olmayan aileler ise bu eğitim sisteminde başarının şart olduğuna inanmış olarak (yani habitus edinmiş olarak) süreçte yer alır ve sistemin yeniden üretimini sağlarlar. Ailelerin çocuklarına miras bıraktığı, (habitusu şekillendiren) bu kabuller, o toplumun kültürel sermayesi haline gelmiştir. Bu doğrultuda 'elit' okullarının toplumsal hiyerarşi meşrulaştırma aracı alarak kilisenin yerini aldığı gelişmiş toplumlarda, yöneticiler ve siyasiler sürekli (sözde) akla ve (sözde) bilime başvururlar. Entelektüeller buna karşı çıkmalıdır.
    Onlar en başta ve her zaman “Evrenselin Birliği’’ ilkesini savunmalıdır.
  • 184 syf.
    ”Her milletten insanın,
    Doğu’nun limanlarında yan yana yaşadığı,
    dillerin birbirine karıştığı o çağ,
    eski zamanların bulanık bir anısı mıdır?
    Yoksa geleceğin bir belirtisi midir?
    Bu rüyaya sıkı sıkı sarılmış olanlar geçmişten kopamayanlar mıdır,
    yoksa gönül gözüyle geleceği görenler mi?
    Buna cevap vermeye gücüm yetmez.
    Ama babam, işte buna inanıyordu.
    Bir Türk ile bir Ermeni’nin gene kardeş olabileceği, sepya rengi bir dünyaya....” (sy 36).

    Kitabın, anlatmak, vermek istediği olgunun ,ana temanın özeti diyebilirim bu cümlelere. .
    .
    Selam
    Doğu’nun limanları ‘kitabıyla geldim. Osmanlının son dönemi, birinci ve ikinci dünya savaşı ve arap-israil savaşlarını da kapsayan bir dramı, Lübnan’da doğan, sonra Fransa’ya giderek direniş hareketlerinde görev alan, Lübnan’a dönen, Beyrut ile Fransa arasında sürüklenip duran kahramanımız, İsyan’ın öyküsü... .
    Maalouf, öyküyü 60’lı yılların sonuna doğru tanıştığı bir kişinin hayatından esinlenerek yazdığını belirtir.

    Kitap, biraz da Maalouf’un da dünya görüşünü yansıtıyor zannımca. Kitaplarında, zıtlıkları anlatsada, uzlaşmadan, barıştan yanadır. “Kültürler farklıdır ama insanlar anlaşabilir” der. Başta da dediğim gibi, barıştan, uzlaşmadan yana tavır alan Yazar, roman boyunca kimliklerin ne kadar önemli ve ölümcül hale geldiğini göstermeye çalışıyor. Ve kahramanlarını da sürekli bunları aşmaya çalışan, insanların kimlikleri ne olursa olsun hepsinin kardeş olduğunu savunan, gören kişiler olarak seçmeyi tercih eder.
    (Özellikle kitabı okuyanlar için;Ermeni-Türk dostluğu ve evliliği, Yahudi-Müslüman evliliği, Mahmut-Stefan Dayı gibi örnekler)

    Yazar, kendilerinin her şeyden önce insan ve dünyada yaşayan birer birey olduğunu unutmamalı ve ona göre yaşamalıdırlar savını destekliyor. .
    .
    Kolay okunabilen, okuyucuyu sıkmayan bir kitap tavsiye olunur. .
    .
    .
    .

    ”Hayat başlar ve biter.
    Nasıl başlayıp nerede sona erdiği değil,
    ikisi arasına neler sığdırabildiğin önemlidir aslında.” der Amin Maalouf...
    Sevgiyle kalın hoşçakalın #leylidevranca .
    .
    .
  • Gökler-yerler-alemler; yani 7 paralel evren ve Evrenimiz yoktu. 100 milyarlarca Galaksi yoktu. Katrilyonlarca yıldızlar yoktu. Karadelikler yoktu. Güneş sistemleri ve bizim "Güneş sistemi"miz yoktu. İnsanlar, cinler, hayvanlar ve bitkiler yoktu. Maddeler-atomlar-elementler yoktu. Protonlar, nötronlar, elektronlar, fotonlar ve çok sayıda kuantum parçacıkları yoktu. Anti parçacıklar ve anti madde yoktu. Kuvvet parçacıkları; zayıf-güçlü çekirdek kuvvetleri, elektromanyetik kuvvet ve kütle çekim kuvveti yoktu. Melekut enerjisi parçacıkları; yani Rabb'ine sonsuz saygısından "titreşen sicimler" yoktu. Titreşen sicimleri oluşturan "Melekut" yoktu. Uzay yoktu, boşluk yoktu, zaman yoktu. Başmelekler ve melekler-ruhlar yoktu.

    Özetle yaratılmış ve sonlu boyutlu hiçbir şey yoktu... Sadece ve sadece Sonsuz Boyutlu, Sonsuz Yüce Allah ve O'nun sonsuzluğu kaplayan Sonsuz Latif Nur'u vardı. Kendisi bizatihi var olan, varlığını hiçbir şeye borçlu olmayan, tüm noksan sıfatlardan münezzeh Sonsuz Yüce Allah.

    Allah; yarattığı meleklere-ruhlara, alemlere(varlıklara-enerjilere) benzemeyen; bizatihi var ve tam olan; Kur'an'da kendisini tanımlayan en güzel isimleri sonsuz yücelikte olan; tüm evrenleri, boyutları ve zamanı yaratan; sonsuz boyutlu; sonsuz hıza sahip; her an her yerde olan; sonuçları, sebeplerden önce bilen; geçmişi, şimdiyi ve geleceği aynı anda bilen; her şeyi bir şey gibi gören ve kuşatan; her şeye Latif sıfatıyla nüfuz eden; varlığını ve gücünü hiçbir şeye-kimseye muhtaç olmayan; ezeli ve ebedi; sonsuz akıl ve güç sahibi; ruhları-melekleri, maddenin bilinçli en temel yapıtaşı olup madde olmayan "melekut"u; maddeyi, galaksileri, evrenleri, canlıları ve evrimlerini, mikro-makro her şeyi, en güzel ve en mükemmel şekilde yaratan-yaşatan-öldüren; sorumlu varlıkları tekrar kaldırıp sorgulayacak ve cennet-cehennemle karşılıklarını verecek olan Allah.

    Allah'ın sonsuz yüceliğini anlatmaya ne kelimeler yeter ne de kitaplar... Bugün var olarak bildiğimiz ve bilemediğimiz; açık-gizli her şey; yukarıda saydığımız, sayamadığımız her şey yoktu, yaratılmamıştı, sadece ve sadece ezeli ve ebedi olan Allah vardı. Hiçbir şey yoktu, sadece ve sadece bizatihi var olan Sonsuz Akıl Sahibi Allah vardı ve Allah'ın Nuru sonsuzluğu kaplamıştı. İyiliğin, güzelliğin, sevginin, adaletin, gerçeğin, yaratmanın ve bilginin kaynağı Allah, "melekleri- ruhları" ve ruhların tümleyeni olan "fiziki evrenleri-akıl sahibi varlıkları" yaratmayı düşündü-tasarladı ve yaratmaya başladı.

    ÖNCE "MELEKLER VE RUHLAR" YARATILDI
    1) Önce başmelekleri ve melekleri-ruhları; Sonsuz Latif Nuru'ndan; Nuru'nun birinci türevi olarak yarattı. Bütün bu melekler-ruhlar hiyerarşisi, Nur'dan varlıklardır, bizim evrenimize ait değildirler ve "sanal"dırlar. Boyutları; sonludur, ancak insan ve cinlerden daha yüksektir ve hiyerarşik olarak farklıdırlar. Başmelekler bu boyut hiyerarşisinin tepesinde bulunurlar. Hızları, ışıktan katbekat fazladır. Yaşlanmazlar, gençleşirler, yemezler-içmezler ve Allah sevgisiyle yaşarlar. Sürekli Allah'ı tesbih, tekbir ve takdis ederler. Allah saygısından titrerler, her an O'nun emrini beklerler ve verilen emri de harfiyen yerine getirirler. İşte melekler-ruhlar alemi budur. İşte birinci yaratım budur.

    Neden hep "ruh-melek" ikilemini kullanıyoruz? Çünkü ruh, melektir, melek de ruhtur. Peki fark nereden geliyor? Fiziki evrenlerin yönetiminde görev verilen bir ruh, daha çok melek olarak nitelendirilir. Şayet melekler, canlıların "sanal-ruh" kısmını oluşturuyorsa; yani o canlının ruhunu oluşturuyorsa, bunlara "ruh" diyoruz. Bütün fark bundan ibarettir, elbette ruhların-meleklerin boyut hiyerarşisi çok önemlidir. Mesela bir insanın sanal yanını oluşturan ruhla; bir hayvanın ruhu arasında boyut-derece farkı vardır. Ve yine Cebrail, başmeleklerin de başı olarak, en yüksek boyutludur ve melekler hiyerarşisinin tepesinde bulunur.

    Ruhlar, hem sonradan yaratılan fiziki evrenlerin yönetiminde görevlidirler ve hem de insanlar dahil tüm canlıların ruhları olarak yaratımda yer alırlar. Yine insanoğluna bakacak olursak; insanın maddi-biyolojik yapısının altında; yani onun kuarklarının altında yer alan ruh, "melekut"tur. Diğer taraftan insanın canlılığını ve işletimini sağlayan ve "melekut"tan daha yüksek boyutlu olan ruhsal-sanal parçası, o kişinin "ruhu"dur. Kişinin ruhu olan "melek", o kişinin maddi varlığının altında bulunan "melekut"undan daha üst boyutludur.

    Sonuç olarak; maddemizin, yani atomlarımızın ruhu olan melekut; hem bizim sanal kısmımızı oluşturan "ruhumuz"un emrindedir, hem de her ikisi, Sonsuz Yüce'nin emrinde ve elindedir. O halde tüm "fiziki varlık aleminin ruhları"nı; üç sınıfta müteala edebiliriz:

    a) Birincisi; fiziki evrenlerin-canlıların yönetiminde rol verilen "ruhlar-melekler hiyerarşisi" ki; bu melek ordusunun baş yöneticileri, başmeleklerdir.
    b) İkincisi; tüm canlıların sanal parçasını; yani ruhlarını oluşturan "ruhlar-melekler"dir.
    c) Üçüncüsü; maddenin özünü-ruhunu oluşturan "melekut"tur.

    İşte Sonsuz Yüce'nin Kitabı'nda, "ruhları-melekleri" tanımlayan ayetlerin bir kısmı:

    "Ona(Adem'e) bir biçim verip ve ona, 'Ruh'umu(Adem'in Ruhu'nu) üflediğim zaman, ona secde edenler olun!"
    [HİCR(15)/29]

    Sana Ruh'tan soruyorlar. De ki: "Ruh, Rabb'imden bir emirdir. Size (ruhla ilgili) az bir ilim verilmiştir."
    [İSRA(17)/85]

    Dediler ki: "Rahman (olan Allah) çocuk edindi." O, Münezzeh'tir(yücedir). Bilakis onlar(melekler), ikram edilmiş kölelerdir.
    (O ikram edilmiş köleler), sözde-amelde O'nun önüne geçemezler. Onlar, O'nun emriyle hareket ederler.
    O(Allah), onların önlerindekini ve arkalarındakini bilir. Onlar (Allah'ın) razı oldukları müstesna, şefaat edemezler. Onlar, (Allah) korkusundan titrerler.
    [ENBİYA(21)/26-28]

    O (Meryem), ırzını korudu, Biz ona Ruh'umuzu(İsa'nın Ruh'unu) üfledik, onu ve çocuğunu 'alemlere bir ayet' kıldık.
    [ENBİYA(21)/91]

    O (Allah) ki, her şeyi, en güzel bir şekilde yarattı ve insanı yaratmaya çamurdan başladı.
    (Allah), sonra onun neslini(soyunu), bayağı bir sudan-özden kıldı.
    Sonra onu, tesviye etti(düzenledi) ve ona, (onun) 'ruh'unu üfledi. Sizin için işitme, görme ve gönüller kıldı. Ne az teşekkür ediyorsunuz?
    [SECDE(32)/7-9]

    "Bizim(meleklerin), her birimizin bilinen bir makamı(boyutu-derecesi) vardır."
    "Muhakkak bizler, saf tutanlarız."
    "Ve muhakkak bizler, tespih edenleriz."
    [SAFFAT(37)/164-166]

    Neredeyse Gökler, üstlerinden çatlayıp-parçalanacaklar; melekler de Rab'lerini hamd ile tespih ederler ve yerde olanlara mağfiret dilerler. Dikkat et! Muhakkak Allah, bağışlayan ve acıyandır.
    [ŞURA(42)/5]

    Melekler ve Ruh(Cebrail), O'na (Allah'a), karşılığı elli bin yıl olan bir günde yükselir.
    [ME'ARİC(70)/4]

    Ruh(Cebrail) ve meleklerin saf tutacağı o günde; Rahman'ın izin verdikleri dışında kimse konuşmaz. (Konuşan da) gerçeği söyler.
    [NEBE(78)/38]

    Melekler ve Ruh(Cebrail), her bir iş için Rab'lerinin izniyle oraya inerler.
    [KADİR(97)/ 4]

    SONRA FİZİKİ EVRENLERİN RUHU: "MELEKUT" YARATILDI
    2) Ruhların Rabb'i olan Allah, ikinci aşamada tüm "gerçek-fiziki evrenler"i yaratmak için, Sonsuz Latif(ince) Nur'undan "maddenin-evrenlerin ruhu" olan "melekut"u yarattı. "Melekut", "maddenin özünü-ruhu"nu oluşturan; melekler hiyerarşisinin tabanında yer alan ve her ruh gibi "bilinçli bir sanal enerji"dir. Melekler hiyerarşisinin bu sonuncu halkası "melekut", maddenin ve tüm fiziki evrenlerin temel yapı taşlarına; kütlelerini ve tüm özelliklerini kazandıran; yani tüm maddeyi ve antimaddeyi oluşturan "öz"dür ve her melek-ruh gibi Rabb'inin emrinde olan "bilinçli sanal bir enerji"dir.

    Bizce sonsuza yakın "titreşen sicimler"in, boşluk enerjisi diye ifade edilen "sanal enerji alanı"nın, maddeye kütlesini ve özelliklerini verdiği sanılan ve Tanrı parçacığı olarak adlandırılan Higgs parçacığı-alanının, evrenimizin açılımını hızlandırdığına inanılan "kara enerji"nin kaynağı, işte bu "melekut" ve "melekut alanı"dır. Bu gerçeğe ulaşamayan bilim insanları, "melekutun potansiyelleri"ne başka başka isimler vermişlerdir. Çünkü astrofizik biliminin, Planck aralığında söyleyecek sözü yoktur ve olamayacaktır da. "Melekut"un yaratılmasıyla başlayan "sıfır noktası"ndan, 10-43 saniyeye kadar olan Planck aralığında bilimin işlemediğini biliyoruz. Yani insanoğlu evrenlerin bu aşamasını açıklamak için gerçek vahye muhtaçtır.

    İşte Rabb'inin emrinde olan; hiçbir zaman bilimin açıklayamayacağı ve ele geçiremeyeceği; "fiziki evrenin-maddenin özü-ruhu olan melekut" budur. Evrenlerin Rabb'i, Kitabı Kur'an'da, İbrahim Peygamber'e gösterdiği "melekut"u bize şöyle tanıtır:

    Böylece Biz, İbrahim'e, yakin (ilim sahiplerinden) olsun diye; 'Göklerin ve Arz'ın'(evrenlerin) 'melekut'unu(özünü-ruhunu) gösterdik.
    [EN'AM(6)/75]

    Göklerin, Arz'ın ve Allah'ın yarattığı 'her şeyin melekutu'na(en temel yapıtaşı-özü-ruhu) bakmıyorlar mı(incelemiyorlar mı)? ('Melekut'a ulaştıklarında), onların ecellerinin yaklaştığı umulur. Ondan(melekûttan) sonra hangi söze inanacaklar?
    [A'RAF(7)/185]

    De ki: "Her şeyin melekutu(en temel yapıtaşı-özü-ruhu), kimin elindedir? Ki O, (her şeye) yakın-komşuyken, Kendisine yakın-komşu olunamaz, şayet biliyorsanız."
    [MÜ'MİNUN(23)/88]

    Her şeyin 'melekut'u(en temel yapıtaşı-özü-ruhu) elinde bulunan (Allah), ne Yüce'dir! Sizin dönüşünüz O'nadır.
    [YASİN (36)/83]

    İşte "melekut"un Kur'an'da tanımı böyledir: Yaratılmış her şeyin melekutu; o her şeye vücut veren "öz-ruh"tur ve her ruh gibi Sonsuz Yüce Allah'ın, mutlak olarak elinde-emrinde bulunan "sanal bir enerji"dir. İşte ikinci yaratım da budur. Yüce Allah, görünür-fiziki evrenlerin temeli olmak üzere "melekut"u, sonsuzluğu kaplayan "Sonsuz Latif Nur'unun sonsuz küçük bir noktası"ndan, bir "ol" emriyle yaratmıştır. Fiziki evrenlerin başlangıcı olarak kabul edilen "büyük patlama", bu aşamada; yani "melekut"un yaratılması esnasında söz konusu değildir. Bu "melekut"un yaratım anı; zamanın, maddenin, kuantum parçacıklarının olmadığı, fiziki evren yasalarının ve bilimin işlemediği bir noktadır.

    "Fiziki evrenlerin, bu evrenleri içinde taşıyan sonsuza yakın küçük bir noktanın kuantum dalgalanması, yahut patlamasıyla; hiçlikten-boşluktan bir noktadan başladığı" tezi, gerçeği tam olarak yansıtmamaktadır. Fiziki evrenin başlangıcı olarak ifade edilen "büyük patlama", "melekutun yaratıldığı" bu sıfır başlangıç noktasında gerçekleşmemiştir. Bu evrenin ruhu-özü-temeli olan "melekut"un yaratım anı, elbette zamanın, maddenin, kuantum yasalarının olmadığı, yahut geçerli olmadığı "tekil bir an"dır. Çünkü bu bir yaratmadır ve yaratılan şey de madde olmayan, ancak maddenin temel yapı taşlarına vücut veren "bilinçli-sanal öz enerji"dir; yani "maddenin ruhu"dur. İşte fiziki evreni yaratmaya, Allah, bu "sıfır melekut noktası"ndan başladı. Sonsuz boyutlu Yüce Aklıyla önce "düşündü-tasarladı", arkasından "ol!" dedi. O şey; "melekut" da amaca ve tasarıma uygun bir şekilde, hatasız olarak oluverdi. Bu aşamada ne bir "büyük patlama", ne de bir "kuantum dalgalanması" söz konusu değildir. İşte Sonsuz Yüce'nin yaratması, işte sünnetullah:

    Bir şeyi yaratmak istediğimiz zaman, o şey için sözümüz; "Ol" demekten ibarettir. O da hemen oluverir.
    [NAHL(16)/40]

    KUR'AN VE TEVRAT DİLİNDE: "MELEKUT" KAVRAMI
    Kur'an'da "melekut"un ne anlama geldiğini yukarıdaki ayetler açıkça ortaya koymaktadır. "Melekut" kavramının kökü; "melek-meleke"dir. O halde bu kökün anlamı nedir? Anlamı şudur: "Sahip olmak, zaptetmek, gücü yetmek, güç-yetenek, kontrol altında tutmak, yönetmek, melek, sultan, melik, kral."

    Bu kökten türemiş olan "melekut"un anlamı da bu anlamlar çerçevesinde şudur: "Büyük mülk, muhteşem saltanat, idare ve hakimiyet altında tutulan, eşyanın(şeylerin) iç yüzü, saltanat, mülkiyet ve acayip nizam, krallık, hükümdarlık, temel-esas."

    Tevrat'ta ve Arapçanın kardeş dili olan İbranicede; "melek"in karşılığı "malak-malah"tır. "Melekut"un İbranice karşılığı ise "malkut-malhut"tur. "Malkut"un anlamı ise şudur: "Kral, krallık-kraliyet, güç, hakimiyet, saltanat, egemenlik, imparatorluk, tohum fidanında; sapın, kök ile birleştiği nokta, tepe noktası."

    Tevile yer vermeyecek kadar açıktır ki; Kur'an'daki "melekut"un ve Tevrat'taki karşılığı "malkut"un anlamı aynıdır ve tüm evrenleri meydana getiren "öz- ruh"tur, yahut "sanal enerji-güç"tür.

    Bugün var olan atom altı yapılar, atomlar, elementler, yıldızlar, galaksiler, gökler(evrenler), canlılar, tüm fiziki alemler ve ortaya çıkan mülkü saltanat, acayib nizam, ilahi egemenlik ve kainatın hükümranlığı altında temel olan, esas olan yaratıcı güç; Sonsuz Yüce'nin emriyle ortaya çıkan "melekut"tur. Allah'ın, Sonsuz Latif Nuru'ndan yarattığı; madde olmayan, maddeye vücut veren, bugünkü "mülkü saltanat"ın arkasında duran, "bilinçli sanal enerji-aparçacık- melekut". Sonsuz Yüce, tüm fiziki alemleri yaratmayı tasarladı ve yaratmayı "melekut"la başlattı; "Ol!" dedi, o da oluverdi. İşte sıfır noktası budur ve bu bir "patlama" değil, "yaratma"dır.

    O halde yaratmanın üçüncü aşaması; "titreşen sicim enerjileri" ve "fiziki evren"in ilk proto-tipi "kuark çorbası" yahut "mükemmel kuark sıvısı" nasıl oluştu? Fiziki evrenlerin başlangıcı sayılabilecek "büyük patlama" oldu mu, olduysa ne zaman? Bu üçüncü yaratım aşamasına geçmeden önce, "Standart Model"e ve "Süpersicim Teorisi"ne bir göz atalım:

    "STANDART MODEL"İN BAŞARISI VE ÇIKMAZI
    Son 30 yıldır sayısız deneylerle doğrulanmış ve temel parçacıkları tarif etmeye yarayan "kuantum alan teorisi"ne, Standart Model adı verilmektedir. Bu teori, elektronların-fotonların kuramı olan kuantum elektrodinamiğini, kuarkların-gluonların kuramı olan kuantum kromodinamiğini, zayıf etkileşimleri ve Higgs parçacığını kapsamaktadır. Standart Model, maddenin kuarklardan ve leptonlardan meydana geldiğini söyler.

    "Model"de; üç ayrı parçacık ailesi bulunmaktadır. Bu parçacıklar, aralarında dört kuvvet vasıtasıyla etkileşirler. Yani toplam 12 parçacık ve 4 kuvvet taşıyıcısı mesajcı parçacıklar, görünen-fiziki evrenimizdeki tüm "maddesel yapılanma"yı açıklamaktadır. Atom altı parçacıklar; fermiyonlar, kuvvet taşıyıcılar; bozonlardır. Parçacık tablosunda yer alan parçacıklara ilişkin 19 ayrı parametre bulunması da bizce anlamlıdır. 19 sayısı, mikro ve makro evrenlerin oluşumunda anlamlı bir sayı olarak karşımıza çıkacaktır.

    "Planck aralığı"nda; ne Standart Model, ne de Süpersicim/M-Kuramı'nın, tahminden başka bir açıklaması yoktur, olamaz da. "Planck ölçeği"ne kadar isabetli yorumlar yapan, kuantum parçacıklarını keşfeden Standart Teori, bu noktadan ileriye haklı olarak gidememektedir. Planck ölçeğine kadar inildiğinde, kütleçekim kuvveti diğer kuvvetlerle birleşir. Kütleçekim kuvvetini en iyi biçimde açıklayan genel görelilik kuralları ise bu ölçeğe inildiğinde işlemez. Çünkü genel görelilik bilindiği gibi, uzayın dokusunun düzgün olmasından hoşlanır. Ancak Planck ölçeğinde, kuantum dalgalanmaları kontrol edilemez bir hareketliliğe sahiptir.

    Standart Model'in, özellikle kuantum kuvvetlerini, kütle çekim kuvvetiyle hiçbir şekilde birleştirmesi mümkün gözükmüyor. Bu modelin noktasal parçacık anlayışı, mesafelerin sonsuz küçük olduğu bir evreni teoride kurgulasa da; sonsuz küçük mesafelerde, sonsuzluklar ve tekillikler üretmektedir. Adını meşhur ateist fizikçi Steven Weinberg'den alan Standart Model; evrenin başlangıcını, ön gördüğü "büyük patlama"yı, "Planck aralığı"ndaki oluşumları ve hatta temel kuantum parçacıklarının özelliklerini açıklamaktan uzaktır. Standart Model'in başarıları yanında çıkmazlarından da söz edebiliriz. Bu çıkmazları şöylece özetleyebiliriz:

    a) Standart Model'in; "evrenin, 'hiçlikten-boşluktan', sonsuza yakın küçük ve yoğun bir noktadan, bir 'büyük patlama'yla başladığı" tezi sorunludur ve cevapsız kalan çok sayıda soru vardır. Evrenin, hiçlik-boşluktan, bir büyük patlamayla ortaya çıktığını öngören ve bunu açıklayamayan Standart model, evrenin ivmelenerek genişlemesini; karanlık enerjiyi; itici ve değişken boşluk enerjisini öngörmez.

    b) "Hiçlik-boşluk"tan, sonsuz küçük ve yoğun bir nokta; nasıl ve neden ortaya çıktı; kuantum dalgalanmalarıyla büyük patlama oldu? diye sorarsanız, size "hiçlik-boşluk" boşluk değildir diyeceklerdir. Ve boşlukta her an muazzam kuantum dalgalanmalarının olduğunu; sanal parçacıkların cirit attığını söyleyeceklerdir. Bu, teoride ve bilimde bir boşluk oluşturmuyor mu? "Sanal parçacık" da neyin nesidir diye sorsanız, alacağınız bilimsel-fiziksel bir cevap yoktur.

    c) "Hiçlik-Boşluk" kavramı, Allah'ın varlığını;, O'nun yarattığı "melekut"u ve onun "sanal enerji alanı"nı örtmek için uydurulmuş bir kavramdır bize göre... İleride "boşluk" diye bir şeyin olmadığını, aksine bugünkü karanlık enerji dahil tüm "gizemli gözüken olaylar"ın arkasında "boşluk(melekut) alanı enerjisi"nin bulunduğunu, hatta bedava enerji için "boşluk mühendisliği"nin nasıl gelişmekte olduğunu göreceğiz.

    d) Yine bir ateist olan Peter Higgs'in Standart Model'i kurtarma çabaları, şu ana kadar CERN'de doğrulanmış değildir. Peter Higgs'in tezinin özeti şudur: "Büyük Patlama bir enerji doğurdu, bu enerji, "Higgs Alanı"nı ve "Higgs Bosonu"nu ortaya çıkardı ve böylece kütlesiz olan parçacıklar bu alanla etkileşerek, bugünkü kütlelerini kazandılar." Bu "Higgs alanı"; maddenin ruhu olan "melekut"tan ortaya çıkan "melekut sanal enerji alanı"ndan başkası değildir. Bunun üzerinde ilerde duracağız.

    e) Diğer taraftan varsayılan "büyük patlama tekilliği"ni; "Yaratma"yı ve bir "Yaratıcı"yı kabul etmeden açıklamak, ne Standart Model'in, ne de "Süpersicim Kuramı"nın harcı değildir. Bazı süpersicimcilerin bu "tekillik"ten kurtulmak için hayali sonsuz paralel evrenlere sığınmaları da, gerçeği ortadan kaldıramayacaktır.

    f) Standart Model'in, evrenleri ve tüm kuvvetleri, ifade eden tek bir "denkleme-modele" ulaşması, bugüne kadar mümkün olmamıştır ve bundan sonra da mümkün olacak gibi gözükmemektedir.

    g) Ancak "büyük patlama"nın yeri ve zamanı konusunda itirazımız olmasına rağmen, gerçek olduğunu; ayrıca "Planck aralığı"nın dışında ortaya çıkan "kuark-gluon sıvısı"ndan itibaren evrenin oluşum aşamalarının Standart Model tarafından, kuantum fizik yasalarına ve kütle çekim yasasına uygun olarak başarıyla açıklandığını ve resmedildiğini ifade etmeliyiz. Şimdi de "Standart Teori"nin alternatifi olan "Süpersicim/M-Teorisi"ne kısaca bir göz atalım.

    "SÜPERSİCİM/M-KURAMI"NIN ZARAFETİ VE HAYALLERİ
    1968'de ortaya çıkan String(sicim) teorisi; "maddenin temel yapıtaşlarının kalbinde titreşen, çok küçük bir enerji iplikçiği" olduğunu söyler. Sicim teorisi, bu küçük titreşimlerin, her iki ölçekteki evreni; yani "kuantum ve makro evreni"ni birleştirmede anahtar role sahip olduğunu ifade eder.

    İtalyan bilim adamı Gabriele Veneziano'un, Euler'in denkleminden esinlenmesiyle başlayan sicim anlayışı, Leonard Susskind vasıtasıyla "titreşen sicim modeli"ne ulaşır. Teorinin tanımladığı "enerji iplikçikleri"nin uzunlukları 10-33cm dir ve hayal edilemeyecek kadar küçüktür. Bu küçüklüğü ifade etmek için; "Şayet bir atom, 'Güneş sistemi' kadar büyütülürse, 'titreşen bir sicim'in ancak bir ağaç kadar olacağı" ifade edilmektedir.

    Schwarz ve Greene, süpersicim kuramı
    1984 sonrası Schwarz ve Greene, teorinin denklemlerinde; n=496 eşitliğini sağlayarak kuramda anomali olmadığını ifade etmişlerdir. 496 sayısının rakamsal toplamının 19 olması bizce ilginçtir.

    Burada anahtar fikir şudur: Tek bir keman telinin, farklı titreşim şekillerini veya farklı frekansları üretmesi gibi sicimler de; farklı şekillerde titreşerek, atom altı parçacıklarının özelliklerini; yani kütle ve elektrik yüklerini belirler. Evreni oluşturan parçacıklar, kütle çekimi ve diğer mesajcı(kuvvet) parçacıkları arasındaki tek fark, "bu küçük iplikçiklerin farklı titreşim şekilleri"dir. Bu muazzam sayıdaki titreşen sicimlerin, bir araya gelerek oluşturduğu evren; çok büyük bir "kozmik senfoni" olarak düşünülebilir. Etrafımızda gördüğümüz "madde ve ışık" gibi her şey; "açık uçlu titreşen sicimler"den, kütle çekimi; graviton ise "kapalı-halkalı titreşen sicimler"den oluşmaktadır.

    Sicim teorisi; kuantum mekaniğinin hesaplanamaz dinamizmini sakinleştirmiş, eski sıfır boyutlu "tanecik-parçacık fikri"ni, bir boyutlu "titreşen enerji iplikçiği"ne dönüştürmüştür. Böylece kuantum teorisiyle, genel görelilik teorisi bir büyük çatı altında toplanmıştır. Bu sonuç, teorik düzeyde matematiğin bir zaferi olarak görülmektedir. Böylece bizim atomaltı seviyedeki belirsiz ve öngörülemez mikro fotoğrafımız ile büyük ölçekli düzgün görünüşlü makro fotoğrafımız, bir büyük resimde birleştirilmiş görünmektedir. Canlı hayatı ören-yöneten DNA iplikçikleri benzeri, "titreşen enerji iplikçikleri"nin de evrenimizi, bir kumaş gibi ördüğü düşüncesi, gerçekten heyecan verici ve zarif bir görüştür.

    Standart Model'in alternatifi olan Süpersicim-M-Kuramı; beş ayrı sicim teorisini ve Peter von Nieuwenhuizen tarafından geliştirilen süper kütleçekimi teorisini birleştirerek, bütün dikkatleri üzerine yeniden toplamıştır. Böylece 11 boyutlu süper kütleçekimi teorisi ile 10 boyutlu string(sicim) teorisi arasındaki çatışmaya da son verilmiştir. Bu birleşme, 1995 yılında süpriz bir şekilde teorik fizikçi Edward Witten tarafından gerçekleştirilmiştir.

    Witten, açıkça söylemekten kaçınsa da, sicim teorisinin bu 11 boyutlu son haline; "M-teorisi(kuramı)" ismini verenin kendisi olduğu anlaşılmaktadır. Zira "M"nin nereden geldiğini kimse bilmiyor, ancak "M" ile başlayan bazı kavramlar yakıştırılıyor: "Master", "Miracle", "Mystery", "Magic", "Matrix", "Membrane", "Murky" vs. Gerçekte "M"nin anlamını söylemek istemese de; lisans öğreniminde tarih okumuş olan ve Yahudi bir aileden gelen Edward Witten'ın, nereden ilham alacağını tahmin etmek zor değildir... Yukarıda Kur'an'daki "Melekut"un, Tevrat'taki karşılığı "Malkut-Malhut" açıklamamızı tekrar okursanız, tahminimizin doğruluk derecesini siz de tahmin edebilirsiniz.

    Süpersicim teorisinin matematiğine hakim olan ve sicim kuramcılarının hayranlığını toplayan Edward Witten'ın, 11 boyutlu M-Kuramı'yla ilgili açıklamalarının kısa bir özetini aşağıda veriyoruz:

    "Sicim teorisi, bir temel parçacığı, noktasal olarak değil de, titreşen bir sicimin ilmeği(düğümü) olarak düşünerek evreni daha derinden bir tanımlama girişimidir. Sicim ile ilgili en temel şeylerden birisi, onun müziğe de güzelliğini veren titreşimlerin, burada da pek çok farklı şekil ve formda gerçekleşmesidir. Titreşimin bu farklı formları; kuarklar, elektronlar ve fotonlar gibi farklı temel parçacıklar olarak yorumlanır. Hepsi aynı ana sicimin titreşiminin farklı formlarıdır. Farklı kuvvet ve parçacıkların birleşiminin elde edilmesinin sebebi, hepsinin aynı ana sicimin titreşiminin farklı formlarından meydana gelmeleridir. Sicim teorisinin şuanki anlayışına göre, sicimden daha temel olan hiç bir şey yoktur.

    "Gerçekten de temel nokta parçacıklarının yerine titreşen sicimleri koymak, büyük bir değişikliğe yol açar. Bu teorinin bulanık matematikle ilgisi olduğunu söylemek zorundayım. Bu yüzden parçacık yayılır, ancak uzay-zamanla ilgili her şey de biraz yayılmış ve bulanıklaşmış olur. Teknik olarak ekstra boyutlara ihtiyacımız vardır. Çünkü Sicim teorisi, bu ekstra boyutları kullanarak, tüm temel parçacıkları ve onların kütle çekim kuvvetlerini tanımlayabiliyor. Bir tek temel-basit sicim, birçok şekilde titreşebiliyor. Ben ekstra boyutların gerçekten var olduğu sonucuna vardım. Onlar evrenin bir parçasıdır. Ben olağan kuantum alanı teorilerini daha iyi anlamamıza yarayan, ya da karadeliklerin kuantum hallerine yeni yaklaşımlar getiren böyle bir teorinin yanlış olacağını düşünmüyorum."

    Süpersicim teorisinin, yahut yeni ismiyle M-Kuramı'nın en büyük başarısı ve Standart Model'in önüne geçmesine sebep olan yönü; atom altı parçacıklarının ve mesajcı kuvvet parçacıklarının altında yatan yapının; "titreşen sicimler" olarak tanımlanmasıdır. Bunun sonucu olarak da mikro ve makro evrenin; yani kuantum güçleri ile kütle çekim kuvvetinin bir denklemle ifade edilebilmesidir.

    Bizim "melekutun türevi" olarak gördüğümüz bu "sonsuza yakın titreşen enerji iplikçileri" tanımı ve buna dayanan "sicim modeli", matematiksel bir başarıdır ve Sonsuz Yüce'nin yaratmasının sınırsız güzelliğinin bir göstergesidir. Bütün bunlara rağmen sicim teorisinin çıkmazları ve ürettiği hayaller gözlerden kaçmamaktadır. Kısaca özetleyelim:

    a) Birincisi, teorik ve matematik model olarak başarılı gözüken bu radikal yeni teorinin çıkmazı, bu kadar küçük boyutlarda ve bu kadar yüksek enerjilerde, herhangi bir gözlem ve deney yapılmasının imkansız gözükmesidir. Bu sebepledir ki teorinin doğrulanması kadar yanlışlanmasının da mümkün olmadığı ifade edilmektedir. Yanlışlanamaması, teoriyi acaba ne kadar güvenilir kılar? Bu yüzden bazı bilim adamları, bu bir fizik teorisi midir, yoksa felsefe midir, diyebilmektedirler.

    b) M-kuramının öngörülerinden; "süpersimetri" ve "süpereş parçacıklar"ın varlığının kanıtlanması şu ana kadar mümkün olmamıştır. Kuramcıların, süpersimetrinin, süpereş parçacıkların varlığının ve evrenin başlangıcından beri var olan uzayan sicim öngörüsünün doğrulanacağı beklentisi devam etmektedir. Bütün bunların keşfi-gözlenmesi, M-kuramını güçlendirecek olsa da kanıtlanacağı anlamına gelmemektedir.

    c) Sicim teorisinin bir başka zorluğu; fazladan boyutlardır. Bu mesele, teorinin ispatını zorlaştırmakta ve çok karmaşık hesaplamaları gerektirmektedir.

    d) Yaratıcıyı ve yaratmayı kabul etmek istemeyen Standart Model taraftarı ateist-evrimci bilim adamlarının karşısında duran "büyük patlama tekilliği problemi", M-kuramcılarının da karşısında durmaktadır. Sonsuz paralel evrenlere kaçmak bu tekilliği ortadan kaldırmıyor. Ayrıca sonsuzluk, fizik yasalarını geçersiz kılar ve bilimsel yaklaşımı yok eder.

    e) Özellikle sicimci-evrimciler, sayısız-sınırsız patlamalar ve sonsuz paralel evrenler öngörüyorlar. Böylece "büyük patlama"yı, bu hayali paralel evrenlerin çarpışmasına havale ederek, bilimi, adeta bilimkurguya dönüştürüyorlar. "Büyük patlama tekilliği" sebebiyle Sonsuz Yüce Yaratıcı ile adeta yüz yüze geldiğini hisseden Standart yahut Sicimci evrimci-bilimciler, bu durumdan kurtulmak için hayallerini acayip zorluyorlar.

    f) Sicim teorisine göre saklı boyutlar, uzayın her noktasında ve çeşitli şekillerde kıvrılmış olarak bulunurlar. Bu boyutları, en güzel tarif eden modeller Calabi-Yau şekilleridir. Yüksek boyutların hangi biçimlerde kıvrılarak uzayın dokusu arasına saklandıklarını tarif eden Calabi-Yau geometrik şekillerinin olasılığının, 10500 paralel evrene imkan verdiği düşünülmektedir. Bu tespit teorik olarak doğru olabilir. Ancak bu bir gerçeği değil, sadece potansiyelleri göstermektedir. Bu potansiyeller de; evrimci-sicimcilerin, "patlama tekilliği"nden yahut "yaratma"dan kaçmak için hayallerini beslemektedir.

    g) Sonuç olarak Süpersicim-M-kuramı adı verilen bu yeni radikal kuram, tüm deneysel-gözlemsel kanıtlardan şimdilik yoksun olsa da kağıt üzerinde; teoride ve evrenin başlangıcına yönelik ortaya koyduğu matematik modelde, "her şeyin teorisi" olma umudunu taşımaktadır. M-kuramının matematiksel yapısında, cebirsel geometri, yüksek matematik, diferansiyel denklemler, diferansiyel geometri, grup teorisi, topoloji ve bulanık lojik gibi matematiğin birçok dallarının rol aldığı bilinmektedir. Teorinin en güçlü yönü, bizce "titreşen sicimler" tanımı ve bu tanıma dayalı olarak ortaya koyduğu "matematiksel model"dir.

    f) Süpersicim kuramında ışıktan hızlı, kütlesiz "takyonlar"ın işin içine girmesi; "titreşen sicim enerjiler"in, "melekut"tan doğduğunun bizce bir kanıtıdır. Nitekim bu "takyon" probleminden kurtulmaya çalışan sicim teorisyenleri, "süper simetri" ve "süpereş parçacıklar" ön görmekte; bu parçacıkların ortaya çıkacağını ümit etmektedirler.

    Evrenin oluşumunu açıklamaya çalışan bu iki kuramı kısaca gözden geçirdikten sonra, "Kur'an evreni"ni açıklamaya devam edebiliriz. Yaratmanın ilk iki aşamasını; yani "melekler"in ve "melekut"un yaratılmasını yukarıda ortaya koymuş ve üçüncü yaratım aşamasına gelmiştik. Üçüncü yaratım aşaması; "melekut"un, fiziki-görünen evreni, yahut bu evrenin en alt seviyedeki yapı taşlarını oluşturmak üzere "sonsuza yakın titreşen bilinçli sicimler"e dönüşmesidir.

    YARATMA DEVAM EDİYOR: "MELEKUT", "TİTREŞEN SİCİMLER"E DÖNÜŞÜYOR
    3) Tüm meleklerin ve ikinci aşamada yaratılan "melekut"un Rabb'i; "melekut"u yaratmakla, evrenleri yaratmayı başlatmıştır. Allah'ın Nuru'nun birinci türevi olan "melekut", fiziki evrenlere nasıl dönüştü? Yahut fiziki evrenlerin en temel yapı taşları; kuarklar, leptonlar ve kuvvet parçacıkları nasıl ortaya çıktı? Bu "sıfır melekut noktası"ndan, 10-43 saniyeye kadar bilimin işlemediğini biliyoruz. Bu ölçekte, ne "kuantum parçacıkları", ne zaman ve ne de bağımsız "kuantum ve kütle çekim kuvvetleri" mevcuttur. İşte bu başlangıç anında hakim olan "tek kuvvet", Sonsuz Yüce Allah'ın, sonsuz kuvvetinin bir tezahürü olan "Ol!"emri ve bu emirde saklı "kuvvet ve enerji"dir.

    Kur'an'da KEHF(18)/39'da Yüce Rabb'imiz bize; "La kuvvete illa billahi"(kuvvet yok, ancak Allah iledir) diye bildirir. Evrensel rehber ve alemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz de bize sahih bir şekilde şunu bildirmiştir: "La havle ve la kuvvete illa billahil aliyyul azim"(enerji yoktur, kuvvet yoktur; ancak ve ancak Azametli ve Yüce Allah iledir). İşte bu tüm "dört kuvvet"in birleştiği "tek kuvvet"in kaynağı Azametli-Yüce Rabb'imizin "Ol!"emridir.

    O(Allah), Gökleri ve Arz'ı 'örneksiz yaratan'dır. O, bir işe karar verirse, ona sadece "Ol!" der, o da hemen oluverir.
    [BAKARA(2)/117]

    Bir şeyi yaratmak istediğimiz zaman, o şey için sözümüz; "Ol!" demekten ibarettir. O da hemen oluverir.
    [NAHL(16)/40]

    Maddenin ve evrenin arkasında ve en altında yer alan "titreşen sicimler", Yüce Rabb'imizin "Ol!" emriyle "Nur"dan ortaya çıkan "melekut"un, ikinci bir "Ol!" emriyle sicimlere dönüşmesidir. "Titreşen sicimler", evreni dokuyan "melekut kumaşı"nın adeta iplikçikleridir. Sonuç olarak "melekut", maddenin; yani kuarkların ve temel parçacıkların "derin yapısı"nı, "sicimler"e dönüşerek oluşturmuştur. Kuarklardan daha temel olan "titreşen sicimler", madde ile madde olmayan arasında bir "bağ-köprü"dür ve Planck ölçeğinde ortaya çıkmıştır. "Sicimler", özetle maddenin ruhu olan "melekut"u, maddeye; kuarklara bağlayan ve "kuark-gluon sıvısı"nı oluşturan "titreşim ve yaratım enerjisi"dir.

    Planck ölçeğinde yer alan bu "ara-bağlantı enerji iplikçikleri"nin bir ucunda "melekut"(maddenin ruhu-özü), diğer ucunda madde; yani kuarklar ve kuantum parçacıkları bulunmaktadır. Planck aralığı-zamanı, "titreşen sicim enerjileri"nin ortaya çıkışından, 10-43 saniyeye kadar olan; "melekut aralığı" yahut "melekut zamanı"dır.

    Sonsuz Yüce Allah'ın yaratmasında ve yarattığı varlıklarda, tam bir "boyut hiyerarşisi", yahut "titreşim hiyerarşisi" söz konusudur. Varlıklar, boyut hiyerarşisine uygun olarak titreşirler. Bu sıralama hiyerarşisi, bir anlamda titreşim hiyerarşisini gösterirken; bir başka anlamda da "Allah korkusu ve saygısı" bakımından bir derecelenmedir. Allah korkusu ve saygısına dayanan titreşim hiyerarşisi; sırayla başmelekler, melekler-ruhlar, melekut, sicimler, kuarklar vs. şeklinde sıralanabilir.

    Tüm evrenler, varlıklar, canlılar ve cansızlar; yani yaratılmış her şey, Allah saygısıyla titrerler, O'na secde ederler. İnsan ve cinlerin maddi-biyolojik yapısının özündeki melekut, Rabb'ine sonsuz saygıyla(titreşimle) bağlıdır. Ancak kişinin nefsi özgürdür. Şayet Rabb'ine iman ederse, o da bu titreşime katılır, iman etmezse elbette böyle bir saygı ve korku frekansından mahrum olur. Sonuç olarak her varlık, bir saygı-titreşim frekansına sahiptir, bu da onun boyutunu; derecesini gösterir. Boyut arttıkça, varlığın titreşimi ve yeteneği artar, boyutu düştükçe titreşimi ve yeteneği azalır. Bu meseleyi en iyi İblis bilir ve müthiş bir New Age propagandasıyla istismar eder, cehalet içindeki insanoğlunu bu yalana dönüştürülmüş gerçekle manipüle eder.

    İşte bu nedenledir ki maddenin altında yatan "evrenin mülkü saltanatı"nı meydana getiren "sicimler"in "sonsuza yakın titreşimleri" anlamlıdır ve "Kur'an evreninin ruhu"na uygundur.

    O(Allah), onların önlerindekini ve arkalarındakini bilir. Onlar (Allah'ın) razı oldukları müstesna, şefaat edemezler. Onlar(melekler), (Allah) korkusundan titrerler.
    [ENBİYA(21)/28]

    Görmedin mi ki, muhakkak, Göklerde ve Arz'da olanlar, Güneş, Ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanlardan birçoğu, Allah'a secde etmektedirler. İnsanlardan birçoğu üzerine de, azap hak olmuştur. Allah kimi alçaltırsa, artık ona ikram edecek yoktur. Şüphesiz Allah, dilediğini yapar.
    [HAC(22)/18]

    Muhakkak onlar(müminler) Rab'lerinin azametinden korkup titreyenlerdir.
    [MÜ'MİNUN(23)/57]

    Yıldızlar ve ağaçlar, ikisi de (Allah'a) secde ederler.
    [RAHMAN(55)/6]

    "TİTREŞEN SİCİMLER" MİKRO EVRENE: "KUARK-GLUON SIVISI"NA DÖNÜŞÜYOR
    4) Dördüncü yaratım aşaması, "titreşen sicimler"in, "kuark-gluon sıvısı"nı; tüm kuantum parçacık ve antiparçacıklarını oluşturması aşamasıdır. Bu aşama, madde olmayan "titreşen parçacıklar"ın yahut "aparçacıklar"ın, maddenin en küçük yapı taşları olan kuarklara, dolayısıyla "evrenin ilk çekirdeği"ne dönüşmesidir. Böylece üç parçacık ailesi; hadronlar, leptonlar ve mesajcı kuvvet parçacıkları ve bunların antiparçacıkları, adım adım Kur'an'da bildirilen "8 evren"i inşa etme aşamasına girerler.

    Fiziki-görünen evrenlerin ilk proto-tipi; sicimlerin, sonsuza yakın "titreşim formları"yla ortaya çıkan "kuark-gluon sıvısı"dır. Evrenlerimizin özü, sonsuza yakın yoğun ve küçük bu "mikro sıvı küre"dir. "Planck aralığı"nın sınırında oluşan bu "mikro sıvı küre"; bugünkü evrenlerin tohumlarını içinde taşımaktadır. Bir "büyük patlama" ve aynı anda "genişleme" anı, işte bu andır. Yukarıdan beri sözünü ettiğimiz, varlığı, gözlemlerle ve birçok yolla kanıtlanmış olan "büyük patlama"nın yeri-zamanı, bu sonsuza yakın yoğun "sıvı küre"nin, Allah'ın, beşinci "Ol!" emriyle; "büyük patlama" ve "genişleme" aşamasına girmesidir. Bu aşama, yaratımın beşinci aşamasıdır. Bu aşamayı daha iyi anlamak için maddenin-evrenin temel yapıtaşları olan "kuarklar"a ve "kuark-gluon sıvısı"na kısaca bir göz atmalıyız.

    EVRENİN-MADDENİN TUĞLALARI: "ESRARENGİZ KUARKLAR"

    Kuarklar ve evrenin kuark aşaması oldukça esrarengizdir. Evrenin "melekut ve sicim aşaması"; Planck ölçeğinde gerçekleşmiş olup "sanal bir süreç"tir. Kuarkların gerçeklikleri, görünür-fiziki evrenin başlangıcı aşamasında ortaya çıkmalarına ve maddenin temel yapı taşları olmalarına rağmen hala tartışmalıdır. Bazı astrofizikçiler bunları, hayali-matematiksel parçacıklar olarak nitelendirmektedir. Bu parçacıklar, "Melekut sicimleri"ni "Fiziki-görünen evren"lere bağlayan ve bu evrenleri inşa eden "esrarengiz tuğlalar"dır.

    Fizikçiler, iki kuarkı birbirinden ayırmaya çalıştıkça, bu kuarkların kuvvet alanı gerilmektedir. Ayırıcı kuvvet-basınç artırıldıkça, onların karşı koyma direnci; ayrılmama çabası katlanarak artmaktadır. Fizikçilerin boşluk dedikleri; gerçekte boşluk olmayan "melekut-sicim alanı"ndan sanal kuark-antikuarklar yardıma gelir ve çok kısa bir sürede bu sanal parçacıklar, gerçek kuarkalara dönüşerek, direnen kuarkların sayısını iki katına çıkarırlar. Sizin ayırma baskınız arttıkça, kuarkların "melekut alanı"ndan aldıkları destek katlanarak artmaya devam eder.

    Bugüne kadar iki kuarkı ayırmak mümkün olamamıştır. Fizikçilerin çok sayıda deney yapmalarına; özel hazırlanmış dedektör tuzaklarına rağmen tek bir kuark ele geçirilememiştir. Onlar, hiçbir zaman yalnız-serbest dolaşmazlar! Bu sebepledir ki bazı astrofizikçiler, "onlar, gerçek parçacıklar değil, matematiksel-hayali nesnelerdir" diyebilmektedir. Soyutlanmış serbest kuarkların elde edilememesi, şu anda teorik fiziğin karşılaştığı en önemli meselelerden birisidir.

    Kuarkların bu "ayrılmama ilkesi"ne; "renk hapsi" yahut "hapsolma" ilkesi denir. Kuarklar arasındaki bu "lastik sicim bağları", güçlü nükleer kuvveti taşıyan gluonlar sayesinde oluşur. Kuarklar ile gluonlar, son derece güçlü bir iletişim içindedirler. Gluonlar, kütlesiz ayar vektör bozonudur. Ancak bilim adamları, bu iletişimin nasıl gerçekleştiğini keşfedememişlerdir. Sonuç olarak bugün bildiğimiz evrendeki tüm madde, kuarklar ve leptonlardan oluşmaktadır. Bu maddi parçacıklar, kuvvet taşıyıcı bozonlar aracılığıyla etkileşmektedirler. Kuarklar, bir araya gelerek hadron denen bileşik parçacıkları oluşturur. Bunların en kararlı olanları, atomun çekirdeğini meydana getiren proton ve nötronlardır.

    Kuark-gluon plazma(KGP), yüksek sıcaklık ve yoğunlukta; kuark ve gluonların serbest olarak bir arada bulundukları bir "faz"dır. KGP, 10-23 saniye gibi müthiş kısa bir sürede var olabilir. Çarpıştırıcılarda yapılan en son deneyler, KGP'nin gerçekte "gaz plazma" değil, "kuark-gluon sıvısı" formunda olduğunu kanıtlamıştır. Bu kanıtlar, aşağıda bir başlık altında incelenmiştir. Ayrıca Nötron yıldızlarının çekirdeklerinde de KGP bulunduğu bildirilmektedir.

    EVRENİN BAŞLANGICI: "KUARK-GLUON MÜKEMMEL SIVISI"

    KGP'nin incelenmesi; evrenimizin, başlangıç aşamalarını açıklayabilmek açısından oldukça önemlidir ve evrenin oluşumu hakkında da bize bilgi vermektedir. Evren, başlangıcının ilk mikrosaniyelerinde neye benziyordu? Başlangıçta çok yüksek sıcaklıklarda kuarklar egemendi. RHIC'de mini patlama deneyleri başlatılmadan önce KGP'nin, belli belirsiz bir "gaz plazma"ya benzediği öngörülüyordu. Ancak daha sonra RHIC ve LHC'deki deneylerden, yüksek sıcaklıklarda ortaya çıkan sıcak şeyin; "kuark sıvısı ya da çorbası" olduğu anlaşıldı. Yani erken evrenin koşullarıyla ilgili yeni yapılan deneylerde ortaya çıkan, "mükemmel sıvı"ydı. Evrenin adeta çekirdeği olan "mükemmel sıvı", daha sonraki aşamalarda, evrenin inşaasında, yahut "uzay-zaman kumaşı"nın dokusunda temel rol oynayacaktır.

    RHIC(Relativistic Heavy Ion Collider)deki deneyde protonlar çarpıştırılarak, 4 trilyon derece sıcaklıkta kuark gluon plazması(KGP) elde edilmiş; bunun beklenenin aksine "gaz" değil "sürtünmesiz mükemmel bir sıvı" olduğu anlaşılmıştır. Brookhaven Ulusal Laboratuvarında deneysel çalışmalar yapan 4 bilim grubu, karşılaştıkları şaşırtıcı bu sonucu şöyle açıklamışlardır:

    "Atom çekirdeğinin temel parçacıkları olan kuarklar-gluonlardan, maddenin daha sıcak ve daha yoğun bir halini elde ettik. Ancak bu, beklenenden farklı ve dikkate değer bir sonuç ortaya çıkardı. RHIC'in ağır iyon çarpıştırıcısında ortaya çıkan bu madde; kuark ve gluonlar, beklenenin aksine 'gaz'a değil, 'sıvı'ya benzemektedir."

    Dr. Orbach:

    "Asıl şok edici olan ise, RHIC'de altın iyonlarının çarpışmasından meydana gelen ve 'gaz'dan çok 'sıvı'ya benzeyen maddenin bu 'yeni hali'nin, bize evrenin ilk mikrosaniyelerindeki 'derin içyapısını' gösteriyor olmasıydı. RHIC'deki işlemlere büyük ilgi duyulmasının bir sebebi de; bu sonuçlarla, sicim teorisi metotlarını kullanan hesaplamalar arasında, bir bağlantı ortaya çıkması oldu. RHIC'deki sonuçlar ve sicim teorisi arasındaki ilişki, beklenmeyen ve coşku verici bir gelişmedir."

    Brookhaven'a bağlı Yüksek Enerji ve Nükleer Fizik Laboratuvarı yöneticisi Sam Aranso da şu çarpıcı açıklamaları yapmıştır:

    "Bizler, bu şekilde öngörülen bir plazma için, gereken ısıya; yani Güneş'in merkezinden 150.000 kez daha fazla sıcaklığa ve enerji yoğunluğuna ulaştığımızı biliyoruz. Haziran 2000'den, 2003'e kadar süren fizik çalışmalarından elde edilen RHIC verilerinin analizine dayanan genel görüş, RHIC'deki altın iyonlarının çarpışmasından ortaya çıkacak maddenin, 'gaz'dan çok 'sıvı'ya benzeyeceği yönündeydi.

    "Kanıt, ayrı ayrı çarpışmalardan üretilen binlerce parçacıktan alınan rastgele örneklerin ölçümlenmesiyle ortaya çıktı. Bu ölçümler gösterdi ki; parçalanan çekirdeğin oluşturduğu hacme göre değişen basınca bir tepki olarak çarpışmada üretilen ve başlangıçta mevcut olan parçacıklar, kolektif hareket etmeye meyillidirler. Elde edilen oluşum(sonuç), sıvı hareketinin özellikleri ile benzer olduğundan, bilim adamları, bu 'sonuç madde'nin, 'akışkan' olduğuna işaret ettiler. Her molekülü, rastgele hareket eden sıradan sıvıların aksine; RHIC'de oluşan sıcak madde, parçacıkları arasında yüksek derecede koordinasyon olan ve değişen çevreye doğru hareket eden, tek bir varlık gibi davranıyor. Bir bakıma 'balık sürüsü' gibi bir model içinde hareket etmektedir.

    "Bu sıvı hareketi, neredeyse 'mükemmel'dir. Ve hidrodinamiğin denklemleriyle açıklanabilir. Bu denklemler, teorik olarak mükemmel sayılan sıvıları tanımlamak için geliştirilmişlerdir. Mükemmel sıvılar, son derece düşük viskoziteye(yapışkanlığa) sahiptirler. Ve parçacıkları arasındaki yüksek derecedeki etkileşime bağlı olarak, hızla termal dengeye ulaşırlar. RHIC bilim adamları, bu örneğin viskozitesini tam olarak ölçmeyi başaramamışlardır. Ancak akan maddeyi nitelik olarak değerlendirdiklerinde, akışkanlığının çok yüksek, hatta 'kuantum mekanik limiti'ne yaklaştığı, sonucunu çıkarmışlardır.

    "Tüm bu gerçekler, bizi şu şekilde ifadeye zorluyor: Kolektif etkileşimin derecesi, hızlı ısınma ve aşırı düşük viskozite, RHIC'de 'oluşturulan madde'yi neredeyse 'mükemmel bir sıvı' yapıyor. Maddenin bu yeni halindeki enerji yoğunluğu, olağanüstü yüksektir. Hatta orta yoğunluktaki sıradan bir nükleer maddeden çok daha yüksektir. RHIC'de gözlemlenen, kuark ve gluonlar arasındaki güçlü bağlantıdan sonra, standart hesaplamalarında bu ilişkiyi göremeyen teorik fizikçiler, eski modellerini ve öngörülerini yeniden gözden geçirmeye başladılar."

    Brookhaven yöneticisi ve aynı zamanda araştırmayı denetleyen Steven Vigdor ise bu konuda şunları söylüyor:

    "RHIC çarpışmaları son derece ufak bir ölçüde de olsa, ilk evrenin şartlarını yeniden oluşturabilmek için ışık hızına yakın yapılan ağır çekirdek çarpışmalarıdır. Bu yeni sonuçlara göre RHIC, bebek evrenin evriminde çok önemli rol oynadığı speküle edilen simetri-değiştirici baloncukların, bazı önemli özelliklerini test etme fırsatına sahip tek laboratuvardır. Bu yüzden STAR'da yapılan bu gözlem, gerçekten büyüleyicidir."

    Brookhaven Laboratuvarı Müdürü Praveen Chaudhari ise düşüncelerini şöyle dile getiriyor:

    "Evrenin, doğumundan sonraki ilk birkaç mikro saniyede var olduğuna inanılan 'mükemmel sıvı'yı, Evrenin ilk koşullarını oluşturmaya çalışarak, laboratuvar ortamında elde edebilmek, gerçekten çok hayret verici oldu. 4 RHIC çalışma grubu, araştırmanın 4. ve 5. yıllarına ait verilerini toplayıp analiz ediyorlar."

    Daha sonra CERN'de kurşun iyonlarıyla ve daha yüksek sıcaklıklarda yapılan deneylerlerde de; "kuark gluon sıvısı"nın gerçekliği bir kere daha teyid edilmiştir. Ayrıca Almanya'da yapılan deneysel araştırmalarla, bebek evreni temsil eden bu "mükemmel sıvı"nın viskozitesinin, önceki tahminlerden daha az olduğu; yani çok daha akışkan olduğu kanıtlanmıştır.

    Bilim adamları; "hiçbir görünür özelliği tanımlanmamış olan bu sıvı, nasıl olurda kuark-gluonlardan ortaya çıkar?" diyerek şaşkınlıklarını dile getirmeden edemiyorlar. Ancak "her şeyin; sudan-sıvıdan yaratıldığı" görüşü, Kur'an'ın apaçık beyanlarıyla 1500 seneden beri ortadadır. Ancak Kur'an'a iman ettiğini söyleyip, onu okuyup-anlamayanların Kur'an'dan ve ilimden habersizliği; Batılıların İslam-Kur'an düşmanlığı, maalesef bu gerçeğin üzerini örtmeye hala devam etmektedir.

    İşte "evrenlerin ve her şeyin melekut"unun birinci türevi olan "titreşen sicimler"den, Sonsuz Yüce'nin "Ol!" emriyle ortaya çıkan "kuark-gluon sıvısı"nın, Kur'an ve Sahih Sünnet'teki açıklamaları. Bu delillere geçmeden evvel, yaratılmış her şeyi, yaratımdan önce programlayan ve kayıt altına alan "Levhi Mahfuz(Ana Bilgisayar)"a işaret eden ayetlere bir göz atalım:

    EVRENLER-HER ŞEY: "ANA BİLGİSAYAR"DADIR
    Sonsuz Yüce Allah, evrenleri yaratmayı düşündü-tasarladı ve "Ana bilgisayar(Levhi Mahfuz)"da her şeyi; maddeyi-canlıları ve sorumlu varlıkları; takdir ettiği "yaşam ve kaderleri"yle birlikte kayıt altına aldı, programladı. Sonsuz Yüce Rabb'imizin ilk yarattığı şey "kalem"dir, yani kalemin yazdığı "Levhi Mahfuz"dur. Ona "yaz!" dedi, o da kıyamete kadar olacakları yazdı. İşte yaratılmış her şeyin, "Levhi Mahfuz(Ana Bilgisayar)"da nasıl kayıt altına alındığını açıklayan ayetlerin bir kısmı:

    Nun'a(mürekkebe), kaleme ve yazdıklarına andolsun!
    [KALEM(68)/1]

    Gök'te ve Arz'da 'gaib'(gizli) ne varsa, (hepsi) apaçık Kitap'ta(Levhi Mahfuz-Ana Bilgisayar'da)dır.
    [NEML(27)/75]

    Arz'da, hiçbir canlı ve iki kanatlı kuş yoktur ki, sizin benzeriniz bir 'ümmet'(toplum) olmasın. Kitap'ta(Levhi Mahfuz-Ana Bilgisayar'da), hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonra onlar, Rab'lerine toplanacaklardır.
    [EN'AM(6)/38]

    Gaybın anahtarları Allah'ın yanındadır, onu hiç kimse bilmez, ancak O bilir. Karada ve denizde olanların tümünü, O bilir. Bir yaprak düşmez ki, O bilir. Arz'ın karanlığındaki bir habbe(tanecik-çekirdek), yaş ve kuru ne varsa, hepsi apaçık bir Kitap'ta(Levhi Mahfuz'da-Ana Bilgisayar'da)dır.
    [EN'AM(6)/59]

    Yaptığın bir işe, Kur'an'dan onunla ilgili okuduğun ayetlere ve amel olarak yaptıklarınıza; siz daldığınızda, muhakkak biz sizin üzerinizde şahidleriz. Yer'de ve Gök'te zerre ağırlığınca, ya da bundan daha küçük, yahut daha büyük hiçbir şey senin Rabb'inden gizli-saklı kalmaz. Ancak bütün bunların hepsi apaçık bir Kitap'ta(Levhi Mahfuz'da-Ana bilgisayar'da)dır.
    [YUNUS(10)/61]

    Evrensel rehber Muhammed(s.a.v.)den bize ulaşan sahih haberler de özet olarak aşağıda verilmiştir:

    Abdullah ibn Amr ibn As şöyle dedi: Ben Resulullah(s.a.v.)den işittim, şöyle buyurdu:
    "Allah mahlukatın kader ve kazalarını, Gökleri ve Arz'ı yaratmadan elli bin sene önce (Levhi Mahfuz'da) yazmıştır. Ve onun Arş'ı (Gökler ve Arz oluşmadan evvel) su üzerinde idi.
    Sahih-i Müslim C.8, H.no: 2653

    İmran ibn Husayn'dan; Resulullah(s.a.v.) şöyle buyurdu:
    "(Ezelde) Allah vardı; ve Allah'tan başka bir şey yoktu. Ve Allah'ın Arş'ı, su üzerinde bulunuyordu. Sonra Allah, (Levhi Mahfuz'da) kainatın tamamını takdir ve tesbit etti. Ve Gökleri, Arz'ı yarattı."
    Buhari, C. 9, H.no: 1317

    Birinci yaratım aşamasında "melekleri-ruhları" yaratan Allah, daha sonra yaratacağı tüm evrenleri ve tüm canlıları; "Ana Bilgisayar"ında planlamış, programlamış ve kayıt altına almıştır. Bugün var olan mikro-makro her şey; canlı-cansız her şey, kaderleriyle bu "Ana Bilgisayar"da yazılıdır. Bu yazgıya göre ikinci aşamada "melekut" yaratılmış; melekut "Ol!" emriyle "titreşen sicimler"e, sicimler de "titreşen su"ya dönüşmüştür. İşte evrenler de, bu "mükemmel su"dan beşinci yaratım aşamasında yaratılmıştır.

    EVRENLER-HER ŞEY: "SIVIDAN-SUDAN YARATILDI"
    Tüm yaratım aşamaları bu "Ana Bilgisayar"a göre adım adım Yüce Rabb'imiz tarafından gerçekleştirilmiştir. Böylece "Melekut", "titreşen sicimler"e; sicimler de, evrenlerin "başlangıç oluşumu"; yani "bebek evren"olan "kuark-gluon sıvısı"na dönüşmüştür.

    Sonsuz Yüce'nin son kitabı Kur'an'daki "su"; bildiğimiz "saf su" dahil, değişik karışık su, yahut sıvı anlamına gelmektedir. Kökü "me-ve-he"den "ma-e" yahut "el-mau"; karışık sıvı anlamına gelmektedir. Kur'an'da; "atılmış su: meni"; cehennemdeki "irinli su", "kaynar su"; "Gök'ten inen su: yağmur"; "tuzlu-tatlı-içilen: su" gibi kullanımları bulunmaktadır. Evrenin başlangıç aşamasında; "Planck ölçeğinin sınırı"nda ortaya çıkan "kuark-gluon sıvısı" da, Kur'an lisanıyla "su"dur yahut "mükemmel-özel su"dur. Hatta ayetlerden anladığımız kadarıyla "mükemmel su"; Dünya'da bulunmayan "özel zeytin yağı"dır. İşte Kur'an'ın ifadeleri:

    O'nun Arş'ı, 'su üzerinde' iken, amel bakımından hanginizin daha iyi olduğunu denemek için 'Gökler'i ve 'Arz'ı, 'altı gün'(altı devir)de (sudan) yaratan O'dur. Şayet sen onlara: "Gerçekten siz, ölümden sonra yine diriltileceksiniz" dersen, elbette Hakk'ı örtenler; "bu, apaçık bir büyüden başkası değildir" derler.
    [HUD (11)/ 7]

    Rabb'imiz, Gökleri(8 evreni) ve Arz'ı yaratmadan önce "su"yu; "kuark-gluon sıvıs"nı yarattı. Daha sonra Arş'ını(Tahtı'nı) yaratıp, bu "sıvı küre"nin üzerine koydu, arkasından da bu "sıvı bebek evren"den, tüm evrenleri yarattı. İşte "bu sıvı"nın, Dünya'da bulunmayan "mübarek bir zeytin ağacının yağı-sıvısı" olduğuna bildiren ayetler:

    nötron yıldızı, quark gluon plasma
    Nötron Yıldızı
    Allah, 'Göklerin-Arz'ın (evrenlerin) 'Nuru'dur. 'Allah'ın Nuru'nun misali, 'Oyuk' içinde bulunan bir 'Lamba' gibidir. Lamba, bir 'sırça' içerisindedir ve sırça, sanki 'incimsi bir yıldız'dır(nötron yıldızı). O(Lamba) ki, ne doğuda, ne de batıda bulunmayan, 'mübarek bir zeytin ağacı'ndan yakılır. Neredeyse, ateş dokunmasa da, onun 'yağı', 'ışık verir'. (Bu), 'Nur üzeri Nur'dur. Allah, kimi dilerse onu, Kendi Nuru'na doğrultur. Allah, insanlar için misaller verir. Allah, her şeyin Âlimi'dir.
    [NUR(24)/35]

    "Lamba", yıldızdır, hem de "incimsi bir yıldız". Biz bu yıldızların özel yıldızlar; Nötron yıdızları olduğunu düşünüyoruz ki; bu yıldızların merkezlerinde de "kuark-gluon sıvısı"nın bulunduğu bildirilmektedir. KGP'nin oluşabilmesi için aşırı yüksek sıcaklık ve basınç gerekmektedir. Nötron yıldızları, o sıcaklığı sağlayamasa da, yüksek basınç sayesinde yıldızın merkezinde KGP'nin ortaya çıkma ihtimali yüksektir.

    Evrenimizin, eninde-sonunda bir "büyük çöküş"ü yaşayacağı, ileride bir başlık altında incelenecektir. Ancak burada şunu söylemeliyiz ki; evren, tekrar geriye doğru kendi üzerine kapanırken, başlangıçtaki sonsuza yakın "mikro sıvı küre" aşamasından geçecektir. İşte büyük çöküş sırasında tekrar ortaya çıkacak olan "mükemmel sıvı: özel zeytin yağı" aşamasına işaret eden ayetler:

    O zaman ki, Gök yarılır, 'yağ gibi kızarmış' olur.
    [RAHMAN(55)/37]

    O gün Gök, 'kızgın zeytinyağı' gibidir.
    [MEARİC (70)/ 8]

    Sonsuz Boyutlu, Sonsuz Yüce, sadece evrenleri değil, tüm sorumlu-sorumsuz varlıkları da; "su"dan yaratmıştır. Bugün mikro-makro evrenlerin "temel yapı taşları kuarklar"ın, tüm canlıları-cansızları ve insanları da oluşturduğu apaçık bir gerçektir.

    Allah, her canlıyı (hayvanı) sudan yarattı. Bunlardan kimisi karnı üzerinde, kimisi iki ayağı üzerinde ve kimisi de dört ayağı üzerinde yürümektedir. Allah, neyi dilerse onu yaratır. Muhakkak Allah, her şeye güç yetirendir.
    [NUR(24)/45]

    O (Allah) ki, sudan bir beşer(insan) yaratıp, ona bir nesep(soy) ve sihriyyet(akrabalık) yaratan O'dur. Senin Rabb'in Kadir'dir(her şeyi takdir edendir).
    [FURKAN(25)/54]

    Allah'ın Arşı(Taht'ı)nın "su" üzerinde olduğunu; evrenlerin de bu "su"dan yaratıldığını, beyan eden hadisler:

    İmran ibn Husayn'dan; Resulullah(s.a.v.) şöyle buyurdu:
    "(Ezelde) Allah vardı; ve Allah'tan başka bir şey yoktu. Ve Allah'ın Arş'ı, 'su' üzerinde bulunuyordu. Sonra Allah, (Levhi Mahfuz'da) kainatın tamamını takdir ve tesbit etti. Ve Göklerle, Arz'ı yarattı."
    Buhari, C. 9, H.no: 1317.

    Ebu Rezin'den rivayete göre şöyle demiştir: Ey Allah'ın Resulu, Allah, mahlukatını yaratmadan önce nerede idi? Resulullah(s.a.v.) şöyle buyurdu:
    "Altında ve üstünde hava(hiçbir şey) bulunmayan bizce meçhul ve karanlık(nurdan) bir yerdeydi. Arş'ını su üzerinde yaratmıştı.”
    Tirmizi, C: 3, Hno: 3109.

    İbni Kesir Tefsiri'nden: Rebi ibn Enes der ki:
    "Arş'ı su üstünde idi. Gökleri ve Arz'ı yarattığında bu suyu ikiye böldü; yarısını Arş'ın altına koydu."

    Kurtubi Tefsiri'den: Ka'b şöyle demektedir:
    "Allah Teâlâ, yeşil bir 'yakut'(melekut) yarattı; sonra da ona, heybetle baktı. Bunun üzerine o 'yakut'; 'titreyen bir su'(suya dönüşen titreşen sicimler) oluverdi. Sonra da 'rüzgârı'(itici kuvvet: melekut alan enerjisini) yarattı, böylece 'su'yu, o 'rüzgâr'ın(itici kuvvetin) üzerine koydu."

    Elmalı Tefsiri'nden:
    "Allah'ın ilk yarattığı şey, bir 'cevher'(melekut)tur ki; Yüce Allah ona 'heybetle baktı', o 'eridi'(çözüldü) ve 'sıcaklık' yaydı. Ondan bir 'duman' ve 'köpük' çıktı. 'Duman'dan Gökler, 'köpük'ten Arz yaratıldı".

    Yukarıdaki hadislerde parantez içlerini biz yazdık. Bu hadiste geçen "yakut", "cevher", "titreyen su", "rüzgar", "erime-sıcaklık", "duman", kavramlarının gerçek anlamlarını bugün bilimin ışığında daha iyi kavrayabiliyoruz, geçmişte bunların anlaşılması elbette mümkün değildi. İşte Kur'an'ın sayısız mucizelerinden birisi de, evrenin "kökenin su-sıvı" olduğu ve nasıl oluştuğu gerçeğidir. Astrofizikçileri şaşkına çeviren bu gerçek, 15 asırdan beri Kur'an-İslam gerçeği olarak ortada durmaktadır.

    Evet yolumuza devam ediyoruz. Yaratımın beşinci aşamasındayız. Sonsuz Yüce Rabb'imiz, yaratımın beşinci aşamasında; "kuark-gluon sıvı"sından "evrenimiz"i ve "diğer evrenleri" nasıl yarattı? Bu sorunun cevabını ortaya koymadan önce "genel ve özel görecelik teorisi"ne, Kur'an'dan yapılan atıflara bir göz atalım.

    KUR'AN'DA: GENEL VE ÖZEL RÖLATİVİTE
    Yukarıda zikrettiğimiz NUR(24)/35 ayetinde saklı başka bir yasa da; "genel rölativite(görelik) yasası"dır. Kur'an, bize bunu daha Einstein hayatta yokken; 1500 yıl önceden bildirmektedir. "Genel rölativite"ye Kur'an'dan yapılan atıfa gelince; "oyuk" içinde "lamba"; yani evreni kütlesel çekimle "büken-oyan yıldız"dır. Genel rölativite teorisinin özü de budur: Kütlesel çekim yahut çöküm, evreni büker-oyar. İşte ayetten o ifadesi:

    "Allah, 'Göklerin-Arz'ın (evrenlerin) 'Nuru'dur. 'Allah'ın Nuru'nun misali, 'Oyuk' içinde bulunan bir 'Lamba' gibidir. Lamba, bir 'sırça' içerisindedir ve sırça, sanki 'incimsi bir yıldız'dır(nötron yıldızı)..."

    Kur'an'da "özel rölativite(görecelik)" teorisinin özüne de işaret eden ayetleri açıkça görmekteyiz. "Özel rölativite"ye göre zaman, hareket, kütle, uzunluk izafidir. Özel rölativite, bize evrende ışık hızının sabit olduğunu ve bu sabit hızın hiçbir zaman aşılamayacağını söyler. Teorinin özü şudur:

    1) Hız artarsa kütle de artar. Yani hızlanmış bir cismi, biraz daha hızlandırmak için öncekinden daha çok kuvvet harcanır. Işık hızına ulaşınca kütle sonsuz olur, bu da imkansızdır. Cismin boyu ve kütlesi hıza bağlı olarak değişir.
    2) Bizim evrenimiz için ışık hızı, sınır-limit hızdır. Newton'un "mutlak zaman" kavramı yoktur, zaman izafidir ve hızla bağıntılıdır, yani izafidir. "Aynı anda" kavramı, gözlemciden gözlemciye değişir, izafidir.
    3) Cisimler hızlandıkça, zaman cisim için daha yavaş akmaya başlar, ışık hızına ulaşıldığında zaman durur.
    4) Fizik yasaları, evrenin her yerinde ve bütün eylemsiz referans sistemlerinde aynı şekilde işler.

    İşte zamanın, hıza bağlı olarak değiştiğine işaret eden ayetler:

    Onlar senden, azabın gelmesini acele istiyorlar. Elbette Allah, vaadine muhalefet etmez. Muhakkak, senin Rabb'inin katındaki 'bir gün', sizin saydığınız (yıllardan) 'bin yıl' gibidir.
    [HAC(22)/ 47]

    Melekler ve Ruh(Cebrail), O'na(Allah'a), miktarı 'elli bin yıl' olan 'bir gün'de yükselir.
    [MEARİC(70)/ 4]

    BEŞİNCİ "OL!" EMRİ: "BÜYÜK PATLAMA VE ŞİŞME"
    Büyük Patlama, evrenin yaratım aşamaları, melekut, sicim enerjileri, bebek evren, süper genişleme
    Evrenin yaratım aşamaları: "Melekut", "sicim enerjileri", "Kuark-gluon sıvısı- bebek evren"(QGP) ve büyük patlama-süper genişlemeden galaksilere...(Resmi büyütmek için üzerini tıklayın)
    5) "Planck ölçeğinin sınırı"nda oluşan, evrenlerin tohumlarını taşıyan bebek evren "kuark-gluon sıvısı"ndan; Sonsuz Yüce'nin, sonsuz enerji taşıyan bakışı ve beşinci "Ol!" emriyle; "büyük bir patlama"yla, aynı anda "ışıktan hızlı bir genişleme-şişme"yle evrenler ortaya çıkmıştır. İşte başlangıçtaki "büyük patlama" budur, işte evrenimizi, "düzgün-homojen" hale getiren "şişme" de budur. Sonsuza yakın sıcaklık ve yoğunlukta bulunan bu "mükemmel sıvı"; Rabb'imizin Sonsuz Yüce Bakışı'yla patlayarak; ışıktan daha hızlı; yani melekut hızıyla "şişmiş-genişlemiş"; Standart Model'in bugün açıkladığı aşamalardan geçerek, evrenleri oluşturmuştur.

    Standart Model, başlangıçta bir "büyük patlama" ve bu patlamadan kısa bir süre sonra da "şişme-enflasyon"a sebep olan ikinci bir "itme-patlama" ön görmüştür. Evrenin başlangıcında, birbirine çok çok yakın bu iki patlama ön görüsü ve iki patlamanın nedensel açıklamaları, tamamen yanlıştır. Aksine "büyük patlama ve süper genişleme: şişme" aynı anda gerçekleşmiştir. Patlamanın ve şişmenin arkasındaki güç-kuvvet; "kuantum dalgalanması" değil, Sonsuz Yüce'nin "Ol!" emridir.

    1980'li yılların başlarında Amerikalı parçacık fizikçisi Alan Guth, "süper genleşme" veya "süper şişme" olarak bilinen teoriyi ortaya atmıştır. Bu teoriye göre başlangıç döneminde evren; çok kısa bir zaman içinde baş döndürücü bir ivme ile patlarcasına şişmiştir. Bu süper genleşme veya süper şişme dönemi, ivmenin yavaşlaması ile son bulmuş; evrenin dinamiklerine, o andan sonra madde ve ışımadan oluşan enerji egemen olmaya başlamıştır.

    Alan Guth'a göre; evren, 10-35 saniye yaşındayken, skaler alandaki kuantum dalgalanmaları, o anda bir protondan daha küçük olan evrenin boyutlarını 10-36 saniye gibi sonsuza yakın kısa bir sürede yüz basamak katlamıştır. Bu itim gücü o kadar fazlaydı ki; bir molekül büyüklüğündeki uzay parçası, Samanyolu boyutuna çıkmıştı. Bu çok "hı