• Yol uzun, uzak. Kalbimizden başka pusula da yok gövdemizin cebinde...
  • 112 syf.
    ·6 günde
    Şamil Basayev, 14 Ocak 1965 yılında dünyaya gelmiş, 1987 yılında mühendislik eğitimini almaya başlamış ve daha sonra ticaret hayatına atılmıştır. Ardından bir süre siyasetle ilgilenmiş ve bakanlıkta 1 senelik tecrübesi olmuş ve bundan istifa etmiştir. Bunun yanında devlet başkanlığı tecrübesi de edinmiş bundan da istifa etmiştir. 9 Temmuz 2006 yılında İnguşetya’da bindiği aracın infilakı neticesinde Rabb'ine kavuşmuştur.
    Basayev, kod adı Emir Abdullah Şamil; Allah’ın kulu ve askeri Şamil. Şu alınan isim bile davasının özeti…

    Çeçenistan’ın baskenti Grozni.-Şu an böyle olduğu için bunu böyle ifade ediyorum. Oysa savaştan evvel Rusların cirit attığı bir yerdi.- 6 Mart sabahı oldu; Çeçenler daha önce de gelmişlerdi. Ancak 1994 yılı, 6 mart sabahı gerçekleşti Grozni Baskını. Pavel Graçov bunun üzerine küçük düştü zira saldırıdan 1 gün önce yani 5 Mart 1994’te “Çeçenlerin sindirildiği” bilgisini vermişti ve “dağlık arazide ele geçirildiğini”.
    7 Mart’ta Grozni’nin 3/2si ele geçirildi. -1 günde Grozni ele geçirilmiş oldu.-
    Çeçenler rehineleri 3 gün tutuyor ve rehinlelerle şehri terk ediyorlar. Bu 3 günün sebebi ise sözünden dönüp duran Rus hükümeti, sözler verirken bir yandan da Çeçenistan’a işgalini sürdürüyor. Cahar Dudayev, Rus kanalını ele geçiriyor “Çeçenistan’dan çıkmazsa sıra Moskovaya gelecek” diyor, Boris Yeltsin’e. O sıra devlet başkanı olan Yeltsin, başarısızlıkla suçlandı. ABD başkanı Clinton olanları dinledi ve hayretlere düştü. Rusya’nın neden başarısız olduğunu öğrenmek için 1991’e gidelim;
    Sovyetlerin bitişi: Çeçen lideri 1991’de Dudayev seçildi. Çeçenler bağımsızlığını ilan etti. 2 yıl sonra Rusya’da muhalif gruplar oluştu. Kafkas eteklerinde mısır ambarı petrol ve doğalgaz, Azeri petrolleri Rusya’nın en büyük petrol rafineri Grozni’de. Ruslarda ayrıca "içerideki azınlıklar da bağımsızlık isteyebilir" düşüncesi vardı ve Rusya bir Sovyet gibi dağılmak istemedi. Dudayev’e düzenlenen suikastlar devam ederken Boris Yeltsin, 11 Aralık 1994’te ordu gönderdi. Ruslar tarafından 2 saatte alınması planan Grozni iki sene alınamadı. – Buraya kocaman bir gülücük.- Çeçenler, Kafkaslarda Rusya’ya başkaldıran ilk topluluk. Nefretin kökü 1783 Moskova’daki Çar’a başkaldıran Şeyh Mansur ve Şeyh Şamil.
    -Şeyh Şamil, aynı zamanda Şamil Basayev’in de isim babasıdır. Kaynak eser için bkz: Şeyh Şamil ve Çeçenistan-
    1944, 23 Şubat sabahı Stalin 800 bin Çeçen’i, Sibirya ve Kazakistan’a 13 sene sürgün olarak yerleştirdi. Gelenek ve dinlerini; karakterlerini bu uzun sürgünde dahi korudular. Budenovsk eylemi Haziran 14; tabutlara yerleştirilen 150 Çeçen asker ve Rusların 6 ay evde izlediği savaş. Çeçenistan’da ölen 30 bin insan. Çeçenler, 1500 rehine tutuyor.
    Rusya Başbakanı Viktorn Çernomirdin bu sırada Kanada’da G7 Zirvesinde. Rus birlikleri 2 sefer düzenledi. Rus birlikleri 11 aralık 1994 yılında gelen Çeçenistan’a terör düzenleyerek 36 saatte 5 telefon konuşması yapılıyor. Sözler yine tutulmuyor ancak bu sırada yapılacak bir şey de kalmıyor. 150 esirle dönülen otobüs yolda birkaç kere durup kalkıyor; Basayev yitik.
    Basayev, bu olaydan sonra tekrar ortaya çıkıyor ve hatta röportajlar veriyor, ki tüm bu bilgiler de Rus ve Çeçen askerlerinin görüşleri, konuşmaları üzerine derlenen bir belgesel neticesinde elbette kitabın önsözünde yer alan bilgilerle derlediğim yansız ifadelerdi.
    Şimdi gelelim 10 yıl sonrasına yani 2004 Kuzey Osetya; Baslen Baskını’na. Bu baskından evvel Grozni Baskınını anlatmış ancak detaylara girmemiştim. Grozni Baskını’na geri dönerek, bu baskını da detaylandırayım.
    Grozni Baskını, Cahar Dudayev’in komutasındaki Çeçen direnişçilerin aslında Moskova’ya girme planını içeren bir baskındı. Bu baskının nedeni de Rusların Çeçenleri yok saymasıydı. Ruslar, her gün bir oyalama taktiği ile devam ettikleri görüşmelerle Çeçenleri hiç hükmünde gördüler ve Moskova’ya gitmek üzere yola çıkan Çeçenlerin içinden bir muhbir bunu Ruslara bildirdi. Henüz Moskova’ya varamadan yakalanan Çeçenler ise mecburi olarak Grozni’de direnişlerini sürdürdü. Başından beri sesini duyurmak isteyen Çeçenler için tek çıkar yol; hastaneyi basmaktı. Bundan evvel yapılan tüm Rus baskınlarında hastaneler, okullar, evler gibi sivillerin bulunduğu yerler hedef alınıyor ve böylece Ruslar kolaylıkla seslerini duyurabiliyor taraftarlarını sayıca ve nitelik anlamında artırabiliyorlardı ancak Çeçenlerin hiç böyle bir girişimi olmamıştı. Grozni Baskını’nda hastane basan ve bunun üzerine konuşmalarda “rehinelerin can sağlığını” öne süren Basayev, Rusların hiç umrunda olmadığını görmüştü, zira kayıtlarla da sabittir ki helikopterle hastaneye bombalar atılmış; sözde rehinelerin can güvenliği sağlanmaya çalışılmıştı. (!)Onların umrunda olan insanlar değildi yalnızca hükümet itibarıydı, daha çok sömürüydü.
    Şimdi K. Osetya’ya gelelim elimize bir dürbün alıp on yıl sonraya 2004’e bakalım, Çeçen direnişçilerin yine sesini duyurmak için yapmak zorunda kaldığı bir direniştir. 1 Eylül günü okulların açılışıdır Osetya, Beslan’da. Çeçen direnişler başta rehinelerin yemek ve su gibi ihtiyaçların almasına müsaade etmediler, ardından doktor çağırdılar. Rusya’da ve tüm dünyada buna hayretle bakıldı; “Nasıl yemek ve su verilmez” diye. Bu, meseleyi anlamamış insanların bakış açısıdır. Orada oturup toplantı yapmaya, sohbet etmeye değil birincil pekiştireç yoluyla sözlerini dinletmeye gittiler. Can tehdidi altında olmayan siviller için hükümet ya da halk neden endişe etsin ve gözlerini oraya yöneltsin? Orada ölenler masum değiller miydi? Belki masumdu, belki değildi. Bu konuda kesin bir netlikte cevap veremiyorum. Tıpkı Çeçenistan’da ölen siviller için düşündüğüm gibi. Gayb bir muamma olduğu gibi belki mazi daha büyük bir muammadır. Ancak ölen masum siviller, askerlerin asıl suçlusu burada Ruslardır. Ölen Rus askerlerinin sorumlusu da Ruslardır zira buna zemin hazırlayan buna mahal veren kendileridir. Ölen masum Rus askerinin ne suçu vardı? Masum… Masumsa ne suçu olabilir ki? Elbette hiç, Beslan ve Grozni Baskını’ndan sonra birçok Rus askeri Çeçenlerin yanında yer aldı, demek burada Çeçenlerin ikna edici bir yanı vardı. Kadınları ve çocukları tuttuğu için Şamil Basayev’i suçlu tutuyorlar -asla öldürmemiştir, bununla ilgili kendi açıklamaları vardır, öldürülen çocuklar Rus askerlerinin elinde ölmüştür. Böyle bir şeyin ifadesi iftiradan başka bir şey değildir zira yansız haber yayınları da bunu ifade etmiştir.- ve hatta terörist diyorlar, buna Basayev’in kendisi cevap versin zira bence en çok onun hakkı var;
    “O gün 300 Rus askeri öldürdük. 3 helikopter düşürdüm. Onlar bize saldırdıklarında ilk olarak hastahaneleri, doğum evlerini, petrol kuyularını vuruyorlardı. Biz zorunlu olduğumuz için hastahaneye girdik. Onlar burada gelip yaşlıları çoluk çocuğu öldürürlerken dünya neredeydi? Onlara niye terörist demediler? Bugün insanların bana terörist demeleri umurumda değil. Benim ne yaptığımı Allah biliyor. Ben halkım için savaşıyorum. İnsanların ne düşündükleri umurumda değil.”
    Zorunlu dediği aslında yakalanma durumu, muhbirler ve sair musibetler gelmeseydi buna yeltenmeyeceklerdi ve sesleri sivil halkla değil daha başka yollarla duyuracaklar ve -pek sanmıyorum ama- alacaklardı.
    Ne Grozni Baskını'nın ne Beslan Baskını’nın sorumlusu Basayev ve anlayışıdır. - Türkçesi bozuklar için düz cümle: Basayev ve anlayışı bu baskının ölülerinden sorumlu değildir.- Bu yüzden suçlu bulduğum da kendileri değildir. Suçlu bulduğum zihniyet tam olarak karşısında bulunan zorbalar. Basayev, bir röportajında cihadla ilgili olarak şöyle diyor;
    “Eğer Allah’ın çağrısı ve tehdidi bu insanların kalplerini titremediyse benim, yani Rabbine karşı son derece zayıf ve aciz olan Şamil’in onlardan bir yanıt beklemesi yanlış olur.”
    Öncü birliklerle savaşa giderken mayınlı tarladan geçen ve tüm vücuda sirayet eden mayın sonucunda bir ayağını kaybetmiş ve 7 sene boyunca işte böyle savaşmıştır.
    İşte cihad için böyle canla başla mücadele etmiş şerefli mücahid Basayev’in yazmış olduğu bu kitabı okumak benim için bir şereftir. Bu kitabı okuyana dek, “Belki mücahid değil, anlayışını bilmeden söylemek çok yanlış.” diye düşünerek okudum. Sonucunda vardığım kanı ise kendisinin Allah rızası için bunu yaptığıdır. Kur’an’ı okumuş, hadisleri çalışmış, tefsirler noktasında gayet bilgili bir beyefendi çıktı karşıma. Yaptığının ne manaya geldiğini biliyor ve bir DAEŞ teröristi gibi maksadını kafa kesip Allah rızası için diyerek örtbas etmiyor. Öyle farklı bir çizgide ki okurken hayranlık duydum zira söz-öz birlikteliğini görüyorum hem röportajlar hem icraatler, hem de kitabı yoluyla. Kitapta 69 ana başlık var ve tertemiz sade bir dil kullanılmış. Grozni Baskını ve sair gibi konular işlenmiyor, içeriğinde siyasi meseleler değil daha çok hayati meseleler yer alıyor. Temizlik, cihada hazırlık, önsezi, akıl, sevgi, tecrübe, sabır gibi meseleler ayetler ve hadisler ışığında ele alınıyor. Aslında çok derin meseleleri ele almış ve çok öz kesmiş ancak ben böyle bir eserin 700 sayfa civarı olması gerektiği kanaatindeyim. Zira bahsettiği her şey hem dayanaklandırılmış hem de uygulanmış şeyler. Bu sebeple daha fazla örnek ve izah yoluyla açmasını dilerdim.
    Basayev okursak ne kazanırız?
    -Sözüm inananlara elbette-
    Sanıyorum ki bir miktar kulbeden şu et parçasında iman denen nuru parlatmaya yarıyor. Kulluk bilinci biraz daha şahlanıyor, ömrünü vermiş bir adamla karşı karşıya hissediyorum kendimi. Irklara, milletlere zerre itibar etmem. Arap, Kürt, İspanyol, Yunan zerre önemli değil. Kürt’müş… Peh, çok da önemliydi Kürtlüğü. İnsanlar zürriyet-i Âdem’dendir ve ikiye ayrılır; iyiler ve kötüler diye. Bana iyiliği anlatan bir yan buldum beyefendi duruşuyla efsanevi komutan Şamil Basayev’de. Zürriyet-i Âdem'in iyilerinden.
  • " İç dünyanın / bilincin /bilinçaltının odağı oluşturduğu 20. yüzyıl romanında da yazar soyut düzlemde yolculuklara çıkarır roman kişilerini. Ancak bu kez yol artık Tanrı'ya gitmemekte maddenin egemenliğindeki bu dünyada kimliğini yitirmiş insanın kendini umutsuzca arayışını simgelemektedir. James joyce'un 'Ulyses'i, Marcel Proust'un 'Yitik zamanın İzinde'si bu bağlamda verilecek klasik örneklerdir. Binlerce yıldır iç dünyada gelişmeyi simgeleyen yolculuk çağımızın batı uygarlığında giderek dışsallaşmış, maddesel düzlemde bir teknolojik gelişme yolculuğuna dönüşmüştür."
    Yıldız Ecevit
    Sayfa 179 - İletişim Yayınları, İstanbul 2008.
  • KATI OLAN HER ŞEY BUHARLAŞIYOR

    Modernizm: ... (modern insanların) modern dünyada sıkıca tutunabilecekleri bir yer bulmak ve kendilerini bu dünyada evde hissetmek için giriştikleri çabalar ...

    Modernizm: ... sürekli değişen bir dünyada kendimizi evimizde hissetmek için yapılan bir mücadele ...

    Modern olmak, bizlere serüven, güç, coşku, gelişme, kendimizi ve dünyayı dönüştürme olankları vaat eden; ama bir yandan da sahip olduğumuz her şeyi, bildiğimiz her şeyi, olduğumuz her şeyi yok etmekle tehdit eden bir ortamda bulmaktır kendimizi. Modern ortamlar ve deneyimler coğrafi ve etnik, sınıfsal ve ulusal, dinsel ve ideolohik sınırların ötesine geçer; modernliğin, bu anlamda insanlığı birleştirdiği söylenebilir. Ama, paradoksal bir birliktir bu, bölünmüşlüğün birliğidir: Bizleri sürekli parçalanma ve yenilenmenin, mücadele ve çelişkinin, belirsizlik ve acının girdabına sürükler. Modern olmak, Marx’ın deyişiyle “katı olan her şeyin buharlaşıp gittiği” bir evrenin parçası olmaktır.
    Kendilerini bu girdabın tam ortasında buluveren insanlar buraya düşen ilk, belki de tek insanın kendileri olduğunu düşünürler; modernlik öncesi bir “Yitik Cennet”e dair sayısız nostaljik mitosu doğuran işte bu duygudur.

    ********************

    Modern hayatın girdabı birçok kaynaktan beslenegelmiştir;
    1. büyük keşifler
    2. sanayileşme
    3. kentleşme
    4. kitle iletişim sistemleri
    5. ulus-devletler
    6. kitlesel toplum hareketleri
    7. kapitalist dünya pazarı

    ********************

    Modernliğin evreleri;
    1. 16.yy-18.yy başları
    2. 1790-19.yy
    3. 20.yy

    ********************

    İnsan, yollar yapmayı sever, bu su götürmez. Ama ... amacına ulaşmak ve inşa ettiği yapıyı tamamlamaktan içgüdüsel olarak duyduğu korku olmasın bunun sebebi?

    Nereden biliyorsunuz, belki de o muazzam yapıyı (modern insan) yalnızca uzaktan seviyor ve yakından bakmak bile istemiyordur. Belki de onu yalnızca inşa etmek istiyor, ama içinde yaşamak istemiyordu.

    ********************

    Modernliğin, her kişi için kapısını açtığı özgürlüğe karşı duyulan yaygın ve sık sık da umarsız korkudan, özgürlükten ne yolla olursa olsun kaçma arzusundan ...

    İnsan için vicdan özgürlüğü kadar çekici, ama o kadar da azap verici bir şey yoktur.

    ********************

    (Modern insanların, kitapların) hepsi de hem bir değişim -kendilerini ve dünyalarını dönüştürme- istemi hem de hayatın parçalanmasının, çözülme ve dağılmasının doğurduğu dehşetin etkisiyle harekete geçiyorlar. Hepsi de “katı olan her şeyin buharlaşıp gittiği” bir dünyada yaşamanın heyecan ve korkusunu biliyorlar.

    Modern olmak, paradoks ve çelişkilerle dolu bir hayat sürdürmek demektir. Çağdaşlık, ortak yaşamları kontrol etme ve çoğu zaman yoketme gücüne sahip devasa bürokratik örgütlerin gölgesi altında yaşamak, ama gene de bu güçlerin karşısına çıkmaktan, dünyayı değiştirmek ve bbizim kılmak için savaşmaktan bir an olsun caymamak demektir. Aynı zamanda hem devrimci hem de muhafazakâr olmak, yeni deneyim ve serüven olanaklarına kucak açmak, ama bir yandan da çoğu modern serüvenin yol açtığı nihilistçe derinlikler karşısında korkuya kapılmak, her şey buhar olup giderken bile gerçek bir şeyler yaratıp onlara tutunmak istemiyle yanıp tutuşmak demektir. Hatta denebilir ki tam anlamıyla modern olmak biraz da antimodern olmak demektir: Dostoyevski’nin zamanından günümüze dek modern dünyanın potansiyellerini kavramak ve kucaklamak, onların doğurduğu kimi ürkütücü gerçeklikler karşısında korku ve tiksintiye kapılmadan mümkün olmamıştır.

    ********************

    Herkes sürekli kendisiyle çelişkide ve her şey saçma ama hiçbir şey çarpıcı değil, çünkü herkes her şeyi kanıksamış. Öyle bir dünya ki bu “iyi, kötü, güzel, çirkin, hakikat, erdem sadece yerel ve sınırlı olarak varoluyor.

    ********************

    Beni etkileyen tüm bu şeyler arasında yüreğimi saran bir tek şey bile yok. Yine de hepsi birden hislerimi sarsıyor; öyle ki ne olduğumu, neye ait olduğumu unutuyorum.

    ********************

    Bu atmosfer -gerginlik ve çalkantı; psişik başdönmesi ve sarhoşluk; deneyim imkanlarının genişlemesi ve ahlakî sınırların, kişisel bağların yok olması, benliğin gelişmesi ve sarsılması; sokak ve ruhta heyular- modern duyarlığın doğduğu atmosferdir.

    ********************

    19.yüzyılın büyük modernistleri bu ortama hızla saldırır, onu yerle bir etmek ya da içten çökertmek için uğraşır dururlar; bir yandan da bunun ortasında kendilerini yurtlarında hissederler. Modernliğin imkanlarına karşı duyarlı, en kökten olumsuzlamalarında bile olumlayıcı, en karanlık ciddiyet ve derinlik anlarında bile ironik ve şendirler.

    19.yüzyıldaki düşünürlerimiz, modern hayatın hem coşkun hayranları hem de düşmanlarıydı. Yorulmak bilmeksizin belirsizlik ve çelişkileriyle boğuşuyorlardı. Kendilerini alaya almaları ve iç gerilimleri, yaratıcı güçlerin en büyük kaynapıydı. 20.yüzyıldaki halefleri ise katı kutupsallıklara ve dümdüz bütüncülleştirmelere yönelir oldular. Modernlik ya körükörüne ve eleştirisiz bir hayranlıkla kucaklandı, ya da eski Yunan Tanrılarının Olimpos’una benzer yeni bir tepeden bakışla ve horgörüyle aşağılandı.


    (19.yy’ın büyük modernistleri;
    1. Marx
    2. Kierkegaard
    3. Whitman
    4. Ibsen
    5. Baudelaire
    6. Melville
    7. Carlyle
    8. Stirner
    9. Rimbaud
    10. Strindberg
    11. Dostoyevski

    20.yy’ın modernistleri;
    1. Grass
    2. Garcia Marquez
    3. Fuentes
    4. Cunningham
    5. Nevelson
    6. di Suvero
    7. Kenzo Tange
    8. Fassbinder
    9. Herzog
    10. Sembene
    11. Robert Wilson
    12. Philip Glass
    13. Richard Foreman
    14. Twyla Tharp
    15. Maxine Hong Kingston)

    ********************

    (Marx:) ... her şey kendi karşıtına gebe görünüyor. İnsan emeğini azaltmak ve verimlendirmek gibi harika bir güç bahşedilmiş olan makinalara aç açına sahip oluyor, onlar için çalışıp duruyoruz.
    Sanatın zaferleri kişiliğin yitirilmesi pahasına elde ediliyor sanki. İnsanlık doğaya hükmettikçe, insan öteki insanlara ya da kendi lanetine köle oluyor.

    Peşlerinde kadim ve hürmete şayan bir önyargılar ve kanaatlar silsilesini sürükleyen tüm durgun, donuk ilişkiler silinip süpürülüyor; yeni ortaya çıkan her şey daha kemikleşemeden miadını dolduruyor. Katı olan her şey buharlaşıp gidiyor, kutsal olan her şey dünyevileşiyor ve en sonunda insanlar hayatlarının gerçek koşullarıyla ve diğer insanlarla ilişkileriyle... yüzleşmeye zorlanıyor.

    ********************

    Böylece ruhun saygınlığı ve hakikat istemine ilişkin Hristiyan idealleri, önünde sonunda bizzat Hristiyanlığı çökertti. Sonuçta ortaya çıkan Nietzsche’nin “tanrının ölümü” ve “nihilizmin yükselişi” diye adlandırdığı travmatik olaylardı. Modern insanoğlu kendini büyük bir değer boşluğu ve yokluğunun, öte yandan da göze çarpar bir imkanlar bolluğunun tam ortasında buldu.

    ********************

    İştahımızı kabartan tek uyarıcı sonsuzluk, ölçüsüzlüktür.

    ********************

    Jackson Pollock, resimlerini seyircilerin içinde kendilerini kaybedeceği (ve tabii ki bulacağı) birer orman gibi tasarlamıştı; ama bizler kendimizi resmin için oturtma; kendimizi çağımızın sanatı ve düşünüşü içinde yer alan, katılan kahramanlar olarak görebilme sanatını tümüyle unuttuk neredeyse. Yüzyılımız göz kamaştırıcı bir modern sanat çıkardı ortaya; ama bizler bu sanatı doğuran modern hayatı nasıl kavrayacağımızı unutmuş gibiyiz.

    ********************

    Bu paradigmaya göre hem Marx hem de Freud miadlarını doldurmuştur: Sadece sınıfsal ve toplumsal mücadeleler değil, psikolojik çatışma ve çelişkiler bile “toptan yönetim” devletince ortadan kaldırılmıştır. Kitlelerin egoları, idleri yoktur, ruhları iç gerilim ve dinamizmden yoksundur. Düşünceleri, ihtiyaçları, hatta düşleri “kendilerine ait değildir”; içsel yaşantıları, ancak ve ancak toplumsal sistemin karşılayabileceği arzuları üretecek şekilde “toptan olarak yöetilmekte”, “programlanmaktadır”. “İnsanlar kendilerine metalarda tanırlar; ruhlarını otomobillerinde, müzik setlerinde, dubleks evlerinde, mutfak araç gereçlerinde bulurlar.

    ********************

    Modernizm, saf, kendine gönderme yapan bir sanat öznesi arayışı idi. Ve hepsi bundan ibaretti: modern sanatın modern toplumsal yaşamla kurabileceği tek uygun ilişki, hiçbir ilişki kurmamasıydı.

    Modern yazar “topluma sırtını döner ve Tarihin ya da toplumsal hayatın süreçlerinden geömeksizin karşılaşır nesneler dünyasıyla. Modernizm, böylece modern sanatçıyı modern hayatın pisliklerinden, bayağılıklarından kurtarmak için yüce bir çaba olarak belirdi. Birçok sanatçı ve yazar -hatta daha çok sayıda sanat ve edebiyat eleştrmeni- mesleklerinin özerkliğini ve vakarını kurtardığı için minnet duydu modernizme.

    Kişisel duygular ve toplumsal ilişkilerin olmadığı bir sanat kısa süre sonra solgun ve ölgün görünmeye başlıyordu. Sunduğu özgürlük, olsa olsa güzel biçimlenmiş, sarılıp sarmalanöış bir mezar taşının özgürlüğüydü.

    ********************

    Modernlik, “bir gelenek yıkma geleneği”, bir “karşıt kültür”, bir “olumsuzlama kültürü” gibi görüldü.

    Değerlerimizin tümünü şiddetle yıkmak istiyor; yok ettiği dünyanın yeniden inşasıyla pek ilgilenmiyordu.

    ********************
  • Kitap ve okumak…
    Kitap üzerine, okumak üzerine çok söz söylendi. Yetmedi. Aslında söylenen her söz farklı bir başlangıcın ve farklı bir sonun ürünüydü. Korkular, yalnızlıklar, acılar, saçmalıklar, tükenişler, aşklar, ihanetler, hayatlar, ölümler hepsi birer kitap oldu. Yine de dolduramadı hiçbir çukuru! Okuduğumuz her yeni kitap yeni bir çukur açtı içimizin bir yerlerinde. Ve hiçbir kitaba sığmadı kitabın kendi varoluşu. Hiç bir kimse açıklayamadı kitabın varoluş serüvenini. Kitap çetrefilli bir konu çünkü... Her kişinin bu konudaki hassasiyeti de farklı oluyor. Kitap sevdası; kişinin kendi ruhunda yanan ateşin, özlemlerin, sonsuzluğun ne kadar bilincinde olduğu ile alakalı bir durum. Belki de yaratılışın ironisi... Toplumların tarih içindeki ahvali bunun kanıtı olsa gerek. Trajik tarihin görünen şahitleri oldu kitaplar. Kitaptan kaçış yok...

    Kitap, bilgiyle körebe oyunu... Kitap okuyan adam düşlerle beslenir ve kaderin uzaktaki seslenişlerini duymaya çalışır. Kitap, bir kuşun masalıdır onun kulağında. Bir sîmurg olur, bir ikarus olur, sürükler kendi kaderine, kendine tükenişine, kendine. Sonunda yanmak vardır hep. Kader, şifrelenmiş bir kitap; kuşun dilinden sonsuzluk ile insan arasındaki savaşın şarkısını dinlemektir. Bitmeyen bir savaş bu. Kuyruğunu kemiren bir yaratılışın günahı belki...

    Kitap, herkesin söylemek isteyip de söyleyemediklerinin göründüğü bir duvar. Kolaya kaçmak. Ya da herkesin kendini kustuğu bir çöplüktür. Kendini arayışın izleridir bu çöplük. Kendi ve kendinden kalma atıklar. Nereden baktığınız ile ilgili… Eğer karşıdakilerin duygularını ve zihinlerini bulandırmak, sürüklemek istiyorsanız öncelikle onların çöplüğüyle/kavramları ile oynarsınız. Çünkü hayatı düşüncelerle inşa ederiz. Tanıma ve tanımlama ile anlam kazanır hayat ve de anlamını yitirir. İşte tam da bu noktada kitap ve söz devreye girer. Bunu başarmak için elinizdeki en güçlü araçlardan biridir kitap. Her kitap yeni bir şey öğretirken, yeni olacak bir şeyi de unutturur. Yaşamın/yalanın devamlılığının sırrı burada…

    Şu an yapılan şey, kavramların içini boşaltıp doldurmaktan ibaret. Böyle olunca her şey farklı bir renge bürünüyor ve görmek istediğiniz şeyler bulanık bir hal alıyor. Tam bir kargaşa… Kitap; bu kargaşadan hem bir çıkış kapısı, hem de çıkmaz bir sokak oluyor. Ama gerçek şu ki kitap her zaman ruhun en tesirli ve en tatlı besin kaynaklarından biri oldu ve olacak... Hikmetin gözü ile yaklaşmalı, dokunmalı kitaba. Kitabı bitirmek değil, kitaba kendini ekleyebilmek ve de kendini çıkarabilmektir asıl marifet olan. Bitirdiğin kitap, yeni bir doğum sancısının habercisi olmalı. Kitap kurtlarının çoğu sadece kendi yalanını kemirir, hepsi bu. Kitapsız geçen bir ömrün, ahretin terazisinde bir değeri olmayacak. 'Oku' emri ile çıktığımız bu yol’dan geri dönüş de yok; daha çok 'ışık' için daha çok 'okumak'...

    Ben ve kitap…

    Başladığım her yeni kitap bende; yeni bir kapı, yeni bir umut, yeni bir savruluş, yeni bir sancı, yeni bir ölüm mahiyetinde olabiliyor. İnsan okuduğu kitaba benzermiş derler. Okudukça anladım. Ben, yıllarca hangi kitabı, hangi kitapları okudum. Kime benzedim. Kendime uzak. Kendime yakın. Ne buldum? Neyi sildim? Neyi unuttum? Neyi yarattım sil baştan? Yoksa sadece akıp gidiyor muydum sayfalar arasında?...

    Çoğalan soru işaretleriyle doldu her yanım. Bunu gördüm.

    İşte hep böyle… Okudum, okudum, okudum. Çok okuduğumu zannettim. Yitik kıyılarıma gemiler sürecek kadar. Ayrılık ezgilerini içime yüklemeyi ihmal etmedim tabi. Yine de pusulam şaşmış bir halde idi hep. Taşıdım sularımı kendi kuyularımla. Yusuf’u buldum buldum, kaybettim hep. Olmadı hiçbir aydınlık gömleğim. Yitik bir ay’ın gölgesi içimde büyüdü, şavkı vurdu sularıma… Durulmadım. Dalgalandım sürekli. Çalınmış sözler doldu heybeme. Utandım. Al bir suskunluk kadar kızardım. Yine de olmadı. Üstü dolmadı hiçbir şeyin. Eksiklik özümdeymiş meğer. Boğuldum. Anla/ma/dım…

    Çok dara düştüm. Böyle gördüm kendimi. Öyle idim zaten. Kabullenmek ile yok saymak arasında gelip gittim. Çok oldu bu durum. Ama hep oldu ve oluyor. Nerde biter bu kesif satırlar. Nasıl tükenir? Bilmiyorum. Yaşamını yitirmiş bir mavilik söner belki derinlerimde. Sonra. Solan bir hüzün gibi, kokusuz bir gül gibi durur benliğim. Yaşamımdan eksilen yârin saçları olur her gün. Azala azala... Ruhuma dolanan sözcükler kıyar her bir zülfüne. Kurtulurum diye…

    Ben ve yalan…

    Yeni kitaplar okumalıyım dedim kendime. Yeni şehirler görmeliyim. Yeni aşklar değil ama yeni sözcükler yaratmalıyım. Fuzuli’yi, Xanî’yi hüngür hüngür ağlatmalı yeni sözcüklerim. Çölden daha susuz yanmalı dudaklarım. Nietszche’nin tehlikeli belkilerini daha çok saplamalıyım ruhlara. Çıldırmalı bütün tanrılar. Bana dokunmayacak ateşler üfürmeli kitaplar, yeni diller, yeni anlamlar. Babil’den öte koşmalıyım. Yalanın daha büyüğünü söyletmeliyim kendime. Okumalıyım kendi yalanımın büyüklüğünü, bir daha, bir daha… Kuyulara düşüp, hakikati içmeliyim. Ali gibi olmalıyım, aramalıyım, ağlamalıyım, dik durmalıyım, ama sûkunetimi bozmamalıyım. Ali, gecelerini kuyuların soğuğunda geçirdi. Gözyaşlarının rengini akıttı toprağa. Gecenin bir yerine düşen imanı oldu. Sessizce. Büyük öğretilerin kapısı açıldı. İlimler sofrası bir nokta oldu, bir an. Daralan sadece kalbi oldu belki. Nasıldı bu? Titrerken cesaretin timsali olan kalbi, hangi beden dayanabildi ki ona? Ali hangi hakikatin perdesini kaldırmadan, bu kadar âşık oldu. Ali kimdi? Kitabı nasıl okudu? Neydi Ali’nin okuduğu? Hangi gözlerle okudu, karanlığın en koyusunda yol alan âşkı?

    Hangi kitaplar cevap verecek bu sorularıma. Hangi medeniyetin kütüphaneleri dolduracak şu aç susuz kalbimi? Cevapsız sorular kalacak beynimin karanlığında. Biliyorum. Sevmek gibi gelecek her şey. Ve yalan olduğunu bile bile. Aldanışın serüvenini yazacağız hep, aldanışı unutarak. Çöl bizden habersiz doğuracak sancılarını. Biz çölden habersiz... Titreyeceğiz. Acı kalacak. Bir kılıcın başına asılacak ruhumuzun kırık kanatları. Kanayan yerlerimiz siyah. Küfre bulanmış kan. Sonra, yok olacak bütün kabilelerimiz. Kimsesiz kalacağız. Söyle şimdi. Neyin kavgasını vereceksin bundan sonra? Anlamsız savaşlar ortasında. Düşünmeye bile değmez kahramanlarla mı iz süreceksin kendine? Okuduğun kitapların kahramanları… Hiçbirisi, bir Don Kişot bile etmeyecek. Kaybedilmiş davanın sadık savaşçısı, Don Kişot. Kendini inandırdığı kadar kendisi olan savaşçı… Kendisi kadar kendisi olan tek kahramanım benim.

    Düşlerime sirayet eden yalanlar koparılmıyor artık. Nafile! Başucu kitapları söylencesi ile geçmiş yıllarım var. Nerede başım… Başımın ucunda ateşi eksiltemeyecek dost kitaplar nerede… Daim ezberimde susuzluğum var. Oysa er meydanına çıkmadan sözü bile edilmez suyun. Nerde kaldı yiğitlik. Felek böyle çürüttü bu kalbimin sevda gülüşenini. Akılsız âşıklar meydanı. Davasız âşıkların cehennemi çıkıyor yolumuza. Dün ve bugün arasında ziyanı çoğalan kederler. Sözü edilmeyecek yaşamlar. Şeytan’ın tarifsiz bir düşü; kitapsız yaşamlar…

    Kelâma yazıl/ma/mış rüyalar var. Avuçlarda silinmiştir tabiri. Çıldırtıyor. Terk etmekten başka seçenek bırakmayan rüyalar çoğalıyor. Kalkıp gideceğiz. Geriye dönüp bakmayacağız. Katlanmaya değer görmeden yürüyeceğiz. Susacağız. Hem de en derininden bir susmak olacak. Kalbimizdeki beşerin hançerini fırlatıp atacağız dünyanın yüzüne. Çek git diyeceğiz herkese, her şeye. Allayıp pullayıp okutulan yalana baş eğmeden yürüyeceğiz, şarkılar söyleyeceğiz. Ruhun bahçesine konan kuşa kanat olacağız. Biriktirmeden hiçbir şeyi, dağıtmayı öğreneceğiz Ebûzer gibi; yeni aldığımız gömleği önümüze çıkan kimsesize vereceğiz. Eldeki ateşi tutmayı düşünmeyeceğiz. Yükümüz kaygı olmayacak. İçimizde kalmayacak hiçbir yalan. Kitap arındırırken yalanımızı, yeni yalanlar üretmeyeceğiz