• Ben bir tanrıya iman edeceksem, kiraz ağaçlarını ve kadın
    memelerini yarattığı için iman ederim.
    Ben bir memleketi seveceksem, generalleriyle dalga geçebildiği
    için severim.
    Kendi yarattığı kadınları örtülere ve evlere hapseden tanrılarla, savaşları çok ciddiye alan memleketlerle pek ilgim yok benim.
    “Bak çocuğum, şu benim yarattığım memelere, bacaklara,
    kalçalara bak, şu salıntılı yürüyüşlere bak evladım” diyen bir
    tanrıyla dostum.
    Arada bir başımı okşamalı benim tanrım, “İşini elinden geldiğince iyi yap sonra da hayatın alabildiğine tadını çıkar” demeli, dostça uyarmalı beni, “İyi yaşa, öbür tarafta neler olacağı hiç belli değil.”
    Böyle bir tanrı var.
    Ben çalışırken başımı okşuyor.
    Ben gezerken, önüme sahiller dolusu bronzlaşmış memeler, biçimli bacaklar, sıcak gülümsemeler çıkartıyor, “Bak” diyor, “Bak neler yaratmaya kadirim.”
    Tapıyorum ben o tanrıya.
    Sonra memleketler var.
    Generalleriyle dalga geçen memleketler.
    Bir karikatür çiziyorlar, üç karelik bir karikatür.
    Kahkahalarla güldürüyorlar beni.
    Birinci karede, siperde yatmış askerler görülüyor, başlarında generalleriyle bekliyorlar.
    İkinci karede komutanları elinde kılıcıyla siperden fırlayıp,
    “Hücum” diye bağırıyor.
    Üçüncü karede, ileri fırlamış komutanlarını siperdeki yerlerinden
    bir milim bile kıpırdamayan askerler “Bravo” diye bağırarak
    alkışlıyorlar.
    Dördüncü karede ben gülüyorum.
    Kiraz ağaçlarının ve kadın memelerinin arasında geziyor ve
    tanrıya tapıyorum.
    Generalleriyle dalga geçen memleketlerde dolaşıyor ve o memleketlerim seviyorum.
    Bir kiraz ağacıyla bir kadın memesine, onların değerini
    bilmeyen her memleketi satmaya hazırım.
    Sat diyor zaten benim tanrım, “Kadın memelerine bakmayan ve
    generallerini çok ciddiye alan memleketleri sat gitsin, ilgilenme
    onlarla, ben sana yalnızca bir memleket değil koca bir dünya
    verdim, onu sev, ben sana senin zevklerini, kahkahanı paylaşan
    yeryüzünün her yanına dağılmış kardeşler verdim, onlarla eğlen.”
    İyi bir tanrı benim tanrım.
    Çok geniş bir memleket benim memleketim.
    Kiraz ağaçları ve kadın memeleri bizim iman ettiğimiz mucizeler.
    Generaller bizim güldüğümüz karikatürler.
    Ve Praksiteles, tanrımızın bize verdiği en muhteşem heykeltraş.
    Onun yaptığı heykeli, Romalı Plinius "dünyanın en güzel heykeli” ilan etmişti. Praksiteles, Atinalı bir heykeltraşdı.
    Bir gün ressam bir arkadaşıyla Datça yakınlarındaki Knidos'da
    bir akşam vakti sahilin kuytu bir yerinde içkisini içip sanattan
    konuşuyordu.
    Tepedeki manastırdan rahibelerin indiğini gördüler.
    Rahibeler sahile gelip, elbiseleriyle denize girdiler biraz
    serinlemek için. Aralarından yalnızca biri çırılçıplak soyundu.
    Genç kadının vücudunu gören Praksiteles hemen o anda o vücudun heykelini yapmadan yaşayamayacağını hissetti.
    Ertesi gün manastıra gidip, başrahibeden genç rahibenin heykelini yapmak için izin istedi. “Biz karışmayız,” dedi başrahibe, “Kendisine bir sorun, kabul ederse heykelini yapabilirsiniz.”
    Heyecanlı heykeltraş, genç rahibeyi çıplak heykeli için poz vermeye ikna etti.
    Heykeli yaparken, kızın hikayesini de öğrendi.
    Genç kız, bir adamı öldürmüştü.
    Mahkeme genç kızı ölüme mahkum etmişti.
    Yargıçlar idam kararını okudukları sırada, genç kızın artık yapılacak hiçbir şey kalmadığını gören avukatı birden ortaya fırlamış, genç kızın yanına gidip, üstündeki elbiseleri yırtıp, kızın çıplak bedenini yargıçlara göstermişti.
    "Bu memeleri yok etmeye razı olacak mısınız?”
    Genç kızın memelerini gören yargıçlar yeniden toplantıya çekilmişler ve o güzel memelere kıyamadıkları için idam kararını değiştirip, kızı bir manastırda yaşamaya mahkum etmişlerdi.
    Praksiteles, “hayat kurtaran” o vücudun heykelini yaptı.
    Adını “Knidos afroditi” koydu.
    Heykeli daha sonra Bizanslılar İstanbul'a getirip Beyazıt'da
    kızlar sarayının önüne diktiler ama büyük bir yangında heykel
    parçalandı. Allah’tan bu heykelin yüzlerce kopyası yapılmıştı ve tanrının yarattığı en güzel memelerden birinin mermere düşen izi günümüze kadar geldi.
    Eğer o heykeli görmediyseniz, tanrıyı ve onun neler yaratabileceğini çok ciddiye almıyorsunuz demektir ve benim
    tanrım kendisinin ve yarattıklarının ciddiye alınmamasından hoşlanmaz.
    Bilir ki, kendisini ve yarattıklarını önemsemeyenler generalleri çok ciddiye alırlar ve onun yarattığı memelere değil generallerin sözlerine bakarlar.
    Ben onlardan değilim.
    Ben, “Hücum” diye bağıran generallerini yerlerinden
    kıpırdamadan alkışlayan askerlere güler, kiraz ağaçlarıyla kadın
    memelerini yaratan tanrıya tapar, Praksiteles'in heykelini uzun uzun seyrederim.
    Eğlenirim ben, hayattan ve çalışmaktan zevk alırım.
    Sizin ciddiye aldıklarınıza güler, sizin sakladıklarınıza hiç
    doymayan bir açgözlülükle bakarım.
    Bana ve benim gibi olanlara hoşgörülü davranan iyi bir tanrım,
    adına dünya dedikleri büyük bir memleketim, kahkahalarım ve
    eğlencelerim var.
    Bizim memleketimizde Praksitelesler, Knidoslu Afroditler, güzel memeli kadınları affeden yargıçlar, “Hücum” diye bağıran generalleri alkışlayan askerler yaşar.
    Kiraz ağaçlarını ve kadın memelerini yaratan tanrı, çalışırken bizim başımızı okşar.
    Ve, biz ona iman edip “hücum” diye bağıran kumandanlara güleriz.
  • Kutsal ve seks yüklü yaklaşımlar, meme üzerinde gerçekleştirilen iki farklı mücadeleyi temsil ediyor. Emzirme ve zevk verme özellikleri, kadınların kaderini şekillendiren ve birbiriyle rekabet halinde olan olgular. Musevi-Hristiyan döneminin başlangıcından itibaren gerek kilise üyeleri, gerekse din adamları dışındaki kesimi temsil eden erkekler -burada, çocuklardan söz etmeye gerek yok- memeyi kendi mülkiyetleri altında olan ve kadınların rızası olup olmamasına bakılmaksızın yönetilebilecek bir nesne olarak değerlendirdiler.

    XVII. yüzyıl Hollanda Cumhuriyeti’nde söz konusu bu mücadeleye yeni bir güç boyutu daha eklenecekti: Vatandaşlık sorumluluğu. Çocuğunu emziren anne, gerek evi gerekse tüm toplum için sorumluluklarını yerine getiren kişiydi. Bir yüzyıl sonra annelikle ilişkilendirilen meme, Fransız Devrimi’nin temel hareket noktası oldu. Rousseau’yu izleyerek Fransız halkının büyük çoğunluğu, çocukların sütannelere gönderilmesi şeklindeki yaygın uygulamanın aksine, annelerin kendi çocuklarını emzirmesinin genel bir sosyal reform sağlayacağına inandırıldılar. Bireysel olarak bir kadının kendi çocuğunu emzirmesi ve ulusun vatandaşlarını beslemesi şeklindeki kolektif sorumluluk iç içeydi. Bu ideal, Cumhuriyet’i çıplak memeleriyle resmedilen bir kadın olarak canlandıran sayısız resimde dile getirildi. Böylece memeler mutlak yönetimden temsili demokrasiye geçişte “demokratikleştirildi”.
  • KARACAOĞLAN’IN DÜNYAYA GELİP DE BAŞINA HAL GELDİĞİ YER
    Bir memlekette iki kardeş vardı. Bu iki kardeşin hiç evladı yoktu. Halleri müsait idi. Bir gün o iki kardeş birbirine dediler ki:
    — Bizim evladımız yok. Cenabı Allah’a yalvarsak da bize evlat verme’ m’ola? dediler. “Yarabbi, bize birer evlat ver,” dediler. “Zenginlik verme evlat ver. Sonra ocağımız kör, yurdumuz ıssız kalacağına bize bir evlat ver,” dediler.
    Cenabı Allahın hoşuna geldi, ikisine de evlat verdi. Birisinin dokuz ay dokuz saattan sonra bir kızı oldu. O dünyaya geldiğinde, köyde birisinin de bir oğlu oldu. Kahvede otururken söz açıldı da:
    — Bugün köyümüzde bir kızla bir oğlan dünyaya gelmiş, her ikisi de bir saatte, bir saniyede.
    Mecliste dediler ki:
    — İkisi de bir günde bir saatte meydana gelen kızla oğlanı birbirine vermeli, nişanlamalı.
    O onu alır, dediler.
    Bunun babası vekâlet hesabıyla kızına vekil olaraktan, “Allahın emriyle ben kızımı bu komşumun oğluna veriyorum,” dedi. Ve oğlanın babası da, “Vekâlet hesabıyla ben oğluma alıyorum,” dedi.
    Nişan merasimini yaptılar. Bir ay sonra Karacaoğlan dünyaya geldi. Karacaoğlan’ın babası kardeşine dedi ki:
    — Biliyorsun ki, benim karım da hamiledir. Sen bu kızı vermesen de ben başkasının kızına düğür gitmesem olmaz mıydı?
    Kardeşi dedi ki:
    — Köyde adetmiş. Beni halime koymadılar. Fakat şöyle bir mesele var ki, büyür de yetişirlerse, ben emmimin oğlunu isterim, beşik kertme nişanlımı istemem derse, şer’an nikâhsız olur.
    Kızın ismi Senem’dir. Ve o Senem’in dünyaya geldiği gün verdikleri nişanlısının ad da Mahmut’tur. O Mahmut’a da dediler ki:
    — Senem senin dünyaya geldiğin gün geldi. Babası sana verdi. Bu Senem’i nasıl olsa kandırırlar; yan et, yön et, gözüne gir. Sen kendine yak, dediler.
    Karacaoğlan’a da:
    — Mahmut’a emminin kızının olduğu gün söz vermişler. Sen emminin kızının, nasıl et et, gözüne gir; onu istemesin, seni istesin, dediler.
    Senem’e de dediler ki:
    — Emminin oğlu daha güzel, daha iyi adam olacak, dediler.
    Velhasıl, Senem emmisinin oğlunu istedi.
    — Öteki oğlana babam vermişse de ben istemiyorum. Varmam, dedi çıktı.
    Velhasılı, Karacaoğlan’a verdiler. Karacaoğlan aldı emmisinin kızını. İkisi de biribirine çok muhabbetlilerdi.
    Karacaoğlan’a türkü söyletmek için bir köyden istettiler. Karacaoğlan düğüne gideceği bir zaman emmisinin kızına dedi ki:
    — Senem ben düğüne gidiyorum, dedi. Sen burda kalıyorsun. Bir haramla konuşma. Ve kim kimseye hayır şer söyleme, dedi.
    Senem dedi ki:
    — Ben haram olarak bir kimseyle konuşmam. Senden başka erkek var m’ola bilmiyorum.
    Velhasılı Karacaoğlan düğüne gitti.
    Şimdi o, şiftahki istemediği nişanlısı, Senem’i boşadıktan sonra… Evvelce nişanlım diye çok âşık olmuştu, çok sevda düşürmüştü. Senem’i alamayınca ah çekerdi her daim. Bir insan birine âşık olursa, elinden bir şey gelmezse daima ah çekerdi. Ve bir insan hasta olursa, inilenirse ve bir insana da âşık olur da alamazsa ah etmeyince rahat olamazdı. Bunu da tecrübeli adamlar bilirlerdi. Mahallede bir karı vardı. O karı, bu adam ah çekince:
    — Oğlum senin bu ah çekişinde bir şey var behemahal. Her ne ise bunu bana anlat.
    Oğlan dedi ki:
    — Sen bilmiyon mu ana benim ah çektiğim işi? dedi. Senem benim nişanlımdı. Köylüler kandırış yaparaktan benden aldılar da emmisinin oğluna verdiler. Onun için ah çekiyorum. Ah çekmezsem rahat edemiyorum.
    Karı dedi ki:
    — Oğlum, insan insana para vermez amma öğüt verir. Senin halihazırda kaç liran var? dedi.
    Oğlan:
    — Altmış madeni liram var, dedi.
    — Satılık şimdi halihazırda neyin varsa onları da sat, yanıma gel de sana bir öğüt vereyim, dedi.
    Altmış liralık da tosununu, değerine değmezine bakmadı, sattı. Karının yanına geldi.
    Dedi ki:
    — Oğlum, biz kızımla suya giderik. Suyu alışın eve kadar gelemek. Orta yerde bir konak yerimiz var, oraya bir dükkân aç, dedi. Çeşitlerini dükkâna düzeceğin bir sırada ben onu suya ileririm, dedi. Biz dükkânın önüne helkeleri indirip de durunca da sen orda bir ah çek, dedi. O ahı çektikten geri, ben sana “Oğlum halin vaktin yerinde, dükkânını kurmuşsun, niçin ah çekiyon?” derim, dedi. Sen o vakit, “buraya geldiniz, su helkelerinizi bırakın da, dükkân açmışsın, hayırlı olsun dükkânın oğlum, demiyorsun bana,” de, dedi. Ona, müteessir kaldım ki, bu karıyla Senem geldiler de hayırlı olsun dükkânın demediler, de. Müteessir kaldım, onun için ah çektim, de. Ben o vakit Senem’e derim ki, “Kızım, böyle bir acar olan bir işlere ‘hayırlı olsun’ demek şarttır. Bu vazifemizi gel, ifa edek. Hayırlı olsun dükkânın diyek şu adama…”
    Senem’e de:
    — Gel kızım, şu adama dükkânın hayırlı olsun, diyek, deyişin…
    Senem dedi ki:
    — Benim kocam âşıklık etmeye giderken, haram ile konuşma, dedi. O adam bana haram. Benim kocam âşıklık etmeye giderken, haramla konuşma, ya sazımın teli kırılır, ya dilim söylemez olur. Keramet ehliyim ben, dedi.
    — Vay kızım, aklıyın hepsi bu mu? O keramete ermiş bir adam olsa, aralıkta âşıklık etmez abtal gibi. Tatlı söz yerden yılanı çıkarır. Bu bir tatlı sözü söyleyelim de, bunun samsasını sucuğunu yiyelim.
    Bu sözü karı deyince, hemen Mahmut’un dükkânına girdiler.
    — Hayırlı olsun dükkânın oğlum, dedi karı. Pazarlığın olsun oğlum, âlem senden alavere etsin. Kâr edesin, hiç zararın olmaya, diyerek biraz taltifledi.
    Şimdi bunlara Mahmut, bir top kutnu karının altına koydu. Bir top kumaş da Senem’in altına koydu. Biraz samsa sucuk getirdi.
    — Şunu kusura bakman, yeyin, dedi.
    Karı dedi ki:
    — Kızım Senem, dedi, bir yiğit kırk yılda meydana geliyor. Bu adam sana evvelden âşık olmuştur. Bu adamı bir gece misafir eyle. Benden bir kimseye sır çıkmaz. Sen de kocandan hiç korkma, bu adamın da gönlünü şaz eyle, dedi.
    Senem:
    — Peki, diye söz verdi.
    Hemen satırlarını eve götürüp geldiler.
    Bakkal Mahmut akşamdan sonra gelerek Senem’le birleştiler. O gece Senem’le şapur şupur ettiler, Allaha çok şükür ettiler. İncir çekirdeği göz çıkarıp deve boku kıç kırdıktan sonra, er avrat gibi sarmaş dolaş oldular, uyuyakaldılar.
    Karacaoğlan’dan alalım haberi. Düğünde, mecliste türkü çağırırken sazının teli kırıldı.
    Hemen ordan yekindi, “Eyvah, benim aklıma gelen gibi mi oldu iş,” deyişin ordan hareket etti.
    Karacaoğlan evine geldi ki, bakkal Mahmut Senem’le sarmaş dolaş olmuş, uyuyakalmış. Hemen kaputunu çıkardı, üstlerine örttü. Geri, düğüne geldi. Sabahleyin sazı omuzuna taktı, eve hareket eyledi.
    Sabahleyin Senem yekindi ki, üstlerinde Karacaoğlan’ın kaputu. Atmış öyle duruyor. Senem sabaleyin kaputu görünce:
    — Gözün kör ola Mahmut, bu muydu bana edeceğin. Karacaoğlan’ın kaputu… Bizi görmüş olmalı, dedi.
    Mahmut dedi ki:
    — Ben Karacaoğlan’dan hayfımı aldım. Kendisi de bildiğini tutsun, dedi.
    Mahmut evine geldi. Senem suç sahibi olduğunu bilince kalbi melil oldu.
    — Ben ne kadar yanıldım, şeytana uydum da, bu emmimin oğlunun namusunu lekeledim, diye pişman, nadim oldu.
    Bir kara donu vardı. Yaslı olduğu vakit giyerdi, giydi. Melil mahzun durdu.
    Karacaoğlan da düğünden hareket etti. Öyle şen bir vaziyetle gülüp oynayarak geliyordu. Senem görünce:
    — Nasıl oluyor mu, nerde kaldın? deyi taltif eder konuşurdu. Gene öyle karşıladı. Karacaoğlan da hiç argın yüz göstermeden konuşarak, “Ben iyiyim, sen nasılsın?” diyerek, eve geldiler. Birkaç dakika evde istirahat ettikten sonra Karacaoğlan:
    — Senem, beni epey zaman[dan] beri türkümü dinlemiyorsun, şu sazımı ver de bir türkü söyleyim de dinle, dedi. Aldı, bakalım Karacaoğlan ne söyledi:

    Boynu uzun güvel ördek
    Dal boynunu sürdün bugün
    Her bakışın bir can eder
    Dertli cana kıydın bugün

    Yücelerden akınırdın
    Lale sümbül sokunurdun
    Ben engelden sakınırdım
    Sen engele uydun bugün

    Boğazında sarı akik
    Zülfler gerdana dökük
    Kalbim melül göğsüm yıkık
    Dostum neler gördüm bugün

    Fani Karac’oğlan fani
    Veren alır tatlı canı
    Sevmediğin kara donu
    Dost karşımda giydin bugün

    dedikten sonra Karacaoğlan dedi ki:
    — Senem, dedi, seninle biz emm’oğluyduk, emmi kızıydık, dedi. Sen benim namusumla oynadın. Ben seni üçten dokuza boşuyorum, dedi.
    Bu merakla Senem bir ulu ağaca bir örme bağladı, asıldı, öldü.
    Sonra bir kişi vardı, Karacaoğlan’ın emmisine dedi ki:
    — Kızın bakkal Mahmut’la görülmüş. Karacaoğlan kızını boşamış. Kızın da varmış, bir ağaca takılmış ölmüş.
    Emmisi:
    — Madem o kız namussuzluk etmiş, şeytana uymuş, kendi eliyle kendini katil etmiş. Çok iyi etmiş, memnun kaldım. Söyle Karacaoğlan’a küçük kızımı vereyim, geçmesin benden, dedi.
    Karacaoğlan’a deyince:
    — Emmin, küçük kızımı vereyim, Karacaoğlan benden geçmesin, diyor.
    Karacaoğlan:
    — Büyük kızını aldım da, küçük kızından ne hayır görürüm, dedi. Bundan sonra evlenmek geçti. Memleketi terkedip, bir dertsiz kul bulursam onunla yaşayacağım, dedi.
    Köyünden çıktı.
    Beş on gün gezdikten sonra, sabahleyin bir yere geldi. Orda bir gelin gördü, gelin çok güzeldi. Sordu geline, dedi ki:
    — Senin kocan var mı, yoksa başın boş mu? dedi.
    Gelin dedi ki:
    — Benim kocam yok. Babam beni her kim on bin lira verirse ona veririm, diyor.
    Şimdi aldı bakalım Karacaoğlan ne söylüyor orada:

    Sabahınan ıras geldim ben bir geline
    Ala gözler seyfi gibi bakıyor
    Görmeden de göğ memesi yoğ imiş
    Felek bizi ışk oduna yakıyor

    Kaşların benzettim illa elife
    Bir örd düştü içerime yakıyor
    Gallemis mi döktün kara zülüfe
    Daim yüzün burcu burcu kokuyor

    Telli mahramayı atmış boynuna
    Kendi güzelliği düşmüş aynına
    Ağ memeler iz eylemiş koynuna
    Gün değerse şimşek gibi balkıyor

    Karacaoğlan da gördüğün öğer
    Altın saç bağları çiğnini döğer
    Kesilmiş kaymak[da] on bini değer
    Gidi yokluk dizginime çöküyor.

    Karacaoğlan oradan hareket etti. Günlerden bir gün, bir köyün içinden geçip gidiyordu. Kahvede köyün ağaları beyleri otururken baktılar ki caddeden bir âşık geçiyor. Gençlerden birisine dediler ki:
    — Şu âşığı çağır, bir türkü söyletek. Türküsünden hisseli kıssalı bir şey anlarsak, hiçbir yere göndermeyek, dediler.
    Hemen âşığı getirttirdiler. Dediler ki:
    — Âşık bize bir türkü söyle, öğüt nasihat gibicesinden. Eğer türkü işimize gelirse, bu köyün içinden ne arzu edersen onu sana vereceğiz, seni bu köylü yapacağız, dediler.
    Karacaoğlan:
    — Bu köyde kalırım amma, dertsiz hiçbir kul var mı? dedi.
    Köylü dedi ki:
    — Bizim köyümüzde hiç dertsiz bir kul yok.
    — Lakin ben burda kalamam ya, size de bir türkü söyleyim, dedi.
    Aldı, bakalım Karacaoğlan ne söyledi:
    Yoldaş olma yol bilmeyen yolsuza
    Selâm verme olur olmaz dinsize
    Komşu olma namussuza arsıza
    Sonunda ırzına hile getirir

    Bir körün gözüne girsen görmezse
    Bir deliye öğüt versen almazsa
    Bir yiğit de kendi kadrin bilmezse
    Akibet başına belâ getirir

    Hey ağalar beğler müşkülüm halda
    Bülbül eğlenir mi yapraksız dalda
    Çok keramet var da bu tatlı dilde
    Yüksekten uçanı ele getirir

    Yaz gelip de beş ayları doğuşun
    Bülbül eğlencesin güle getirir
    Yiğit olan yiğit vemez sırrını
    Kötüler sevdiğin’ dile getirir

    Karacaoğlan der ki bu sözler haktır
    Meclisi meydanda sofrası paktır
    Cehennem diyorlar ateşi yoktur
    Herkes ataşını bile götürür
    Karacaoğlan gelmekte olsun…

    Bir memlekette bir Beyoğlu vardı. Çok zengindi. Parasının sayısını kendi de bilmezdi. Hacılara hocalara çok zekât verirdi. Parasının zekâtını verirdi, fakirlere fukaralara sadaka verirdi. Ekmek sahibiydi, misafir sahibiydi. Serçeleri aç bırakmazdı. Herkesin karnını doyururdu. Günlerden bir gün avradına dedi ki:
    — Biz bu şehirden bir çeyrek saat kadar denizin yakınına bir yüksek konak tutturak. Orada daha iyi misafir sahibi oluruk, orda yaşayak, dedi.
    Denize yakın bir ev yaptırdılar. Şimdi Beyoğlu dedi ki:
    — Bize bir köle lâzım, her ne emredersek onu getirttirek, dedi.
    Bir Arap çocuğu yakaladılar, köle olarak yanlarına aldılar.
    Beyoğlu, avradıyla öyle muhabbetliydi ki, daha dünyaya öyle muhabbetli hiç kimse gelmemişti. Arap çocuğu on on iki yaşına, on beş yaşına değdi. Bir gün Beyoğlu’nun avradı Arap çocuğuna bakınca, gözüne çok hoş, çok şirin göründü. Fikrini bozarak, Arap çocuğunu kandırarak beraber oynaştılar.
    — Ben bu Arapla yarmayı kaynattım. Ben herife ne düzen kullanayım, diye düşünmeye başladı. Hele hasta olayım, deyip bir yatak yazdırdı. Yatağa yattı, “Ölüyom kalıyom, rahatsızım” diye çabalamaya başladı. Beyoğlu geldi:
    — Yahu hatun kişi, ne oldu sana yahu hatun kişi, hasta mı oldun sayrı mı oldun, sana n’oldu, diye sormaya başladı.
    — Ben ölüyom, dedi karısı.
    Beyoğlu dedi ki:
    — Senin hastalığın çok kötü. İnsan hasta oluşun ölmekliği mi icap eder. İyi olun inşallah, dedi.
    Dedi ki:
    — Ben ölücü bir hastayım. Bundan sonra ben başıma geleceği biliyorum. Fakat öldüğüme kaygı etmiyorum. Ölüm Allahın emri amma, bir kaygım var, dedi. Kaygım şu ki, ben öldükten sonra benden kötü bir karı alın da beni hiç hatırına getirmen, dedi.
    Beyoğlu dedi ki:
    — Sen ölme, yoksa sen öldükten sonra ben avrat almam. Ölünceye kadar bekâr kalırım, avrat almam, dedi.
    Karısı dedi ki:
    — Beni öyle kandıramazsın. Senin evlenmeyeceğini, benden sonra karı almayacağını bileyim ki, s..ini kes at.
    Beyoğlu dedi ki:
    — Bu benim karım ağır hasta, nasıl olsa ölecek. Başka da karı almam, bunun bana ne gerekliği var, dedi.
    Yarısından çokçasını kesti attı.
    Karısı bir gün yatıp beş gün yatarken, tatlı düzen yapıyordu. Bir gün yekindi, ölmedi. Birkaç gün bu vaziyette yaşadılar. Karı günlerden bir gün kocasına dedi ki:
    — Herif, sen avrat ben avrat, dünyanın tadını kaçırdık, nasıl olacak? dedi.
    Beyoğlu dedi ki:
    — Gözü kör olası, sen ölsen de ben kocaya varmazdım, dedin. Sen karı alırsın, dedin. İtimat etmedin. Hazır aletimi kestirdin. Şimdi bu pazar yerinde satılmaz ki, para zoruyla satın alam.
    Karısı dedi ki:
    — Ne yapayım, yanılmışsın. Kıymetini bilememişsin, deyince. Beyoğlu dedi ki:
    — Bunun çaresi yok, sen düşün, bunun bir düşüneceği yok benim için, dedi.
    Avrat dedi ki:
    — Şöyle bir kolaylık düşündüm. Beni boşa, Arabın oğluna nikâh eyle elinle. Ben onunla bazan yıkılayım kalkayım. Sana da eskiki gibi hürmet ikram edeyim. Kimse bilmesin bu vaziyetlerimizi, gene dışardan bakanlar beni Beyoğlu’nun avradı bilsinler.
    Beyoğlu boşadı. Arabın oğluna nikâh etti. Böylelikle yaşıyorlardı.
    Karacaoğlan bir baktı ki (geldi Karacaoğlan gayri), denizin kenarında bir yüksek konak var. “Acaba bu adam dertsiz bir kula benziyor, ben şunun yanına varayım da, şunun kahvecisi olayım,” dedi. Yanına vardı. Beyoğlu’yla odaya oturdular. Kahvesini içti. Yemeğini yedikten sonra, zaman geldi, yattılar. Araboğlu da içeri gitti, hanımla yattı. Karacaoğlan dedi ki:
    — Bu bey harem odasına gitmedi, misafir odasında kaldı. Acaba karısına küskün müydü?
    Karacaoğlan yatağın içerisinde bir malihülyaya daldı. “Acep benim gibi de dertli kul var m’ola? Emmimin kızını terkedince namusuna leke geldi, memleketimi terkettim,” dedi, bir “ah” çekti.
    Beyoğlu da bir mali hülyaya daldı. “Acaba benim gibi de bir dertli kul var m’ola? Benim karım bu vaziyete getirdi beni, ne kadar dertli kul oldum,” deyi o da bir “ah” çekti.
    Karacaoğlan dedi ki:
    — Baba, benim derdim var. Ben ah çekiyom, sana n’oluyor?
    Bey oğlu dedi ki:
    — Benim derdimi bir dağa yükletseler dağ götüremez. Anca ben götürüyorum, dedi.
    — Söyle derdini, dedi Beyoğlu’na Karacaoğlan.
    Aldı bakalım Beyoğlu ne söyledi:

    Sevdiğim giydi de yeşil alları
    Yakın etti ırakdaki yolları
    Taze taze bitirdiğim gülleri
    Ah nideyim bir köleye yoldurdu

    Yekin sevdiğim de kuşağı kuşan
    Del(i)-olur da senin derdine düşen
    Hoş geldin deyip de sarıp sarmaşan
    Muhabbeti ara yerden kaldırdı

    İndirdi de kömür gözlerin indirdi
    İndirdi de bir kötüyü bindirdi
    Dost başa bakar düşman ayağa
    Düşmanımı şad eyledi güldürdü

    Bakın hele Beyoğlu’nun haline
    Döner değirmen bu çeşmim seline
    İnanman ağalar (da) dostun diline
    Bakın beni serseriye yeldirdi

    deyip kestikten sonra Karacaoğlan dedi ki:
    Kulak verdim çar köşeyi dinledim
    Bizim için gıybet eden çoğ imiş
    Bilemedim emmi dayı kıymetin
    Arkamızda bir karlıca dağ imiş

    Annacımda yeşil yapraklı dağlar
    Hastanın halinden ne bilir sağlar
    Her nereye varsan dertliler ağlar
    Gezdim şu dünyayı dertsiz yoğ imiş

    Karac’oğlan der ki gidip gelmeden
    Ben usandım el içinde yelmeden
    Çok yaşayıp mihnetinen ölmeden
    Az yaşayıp bir dem sürmek yeğ imiş

    dedi kesti. Karacaoğlan orda durmadı, çıktı hareket etti. Beyoğlu da böylelikle öldü. O zamanın adamı:
    — Aman, her gün gelir geçer. Geçmeseydi Beyoğlu’nun günü geçmez, dönmezdi, derlerdi…
    Karacaoğlan ordan ileri varışın bir gelinle bir kız görür.
    Gelin dedi ki:
    — Şu gelen oğlan beni beğenir.
    Kız dedi ki:
    — Beni beğenir, seni beğenmez, dedi.
    Bunlar bu iddiayı ettiler. Gelin aldı, ne söyleyecek bakalım:
    — Bir kızınan bir gelinin kasdi var
    Gelin der ki: İrengimiz al olur
    Ala göze siyah sürme çekersem
    Gözü kanlı yiğitlerden gel olur


    — Kız derkine:
    Şu canımın kastine
    Dostu olan gül gönderir dostuna
    Bir yiğit de otursa ağ göğsünün üstüne
    Ala karlı mor sümbüllü yayl’olur


    — Haydi kız seniynen mahkem(e)’olalım
    Kadıdan müftüden fetva alalım
    İkimiz de birer alma sunalım
    Yetgini dururken hamı kim alır


    — Almanın sağlamın’ yüke tutarlar
    Uluğun’ çürüğün’ suya atarlar
    Tere yağı oğul bala katarlar
    Var git gelin var git ergen ben(i)’alır


    — Gelin der ki: Çeşit çeşit başım var
    Baş altında hilal gibi kaşım var
    Kız senin de bir gecelik işin var
    İkincisi kervan gider yol olur

    — Yaz gelip de beş ayları doğma mı
    Hakk’ın irahmeti yere yağma mı
    O bir gecem bin geceni değme mi
    Gözü kanlı koçyiğide bal olur

    — Karac’oğlan der ki dağlar meşesi
    İki güzel birbirine düşesi
    Biri gül biri top mor menevşesi
    Karac’oğlan ikinize kul olur
    deyip kesiyor.

    Karacaoğlan ordan gitti, birkaç gün sonra karşısına bir kız rastgeldi. Aldı bakayım ona karşı Karacaoğlan ne söyler:
    Aşağıdan gelen yelkenli gemi
    Yiyelim içelim sürelim demi
    Teknede bulursam yutarım seni
    Havadaki uçan turnayısan da
    Aldı kız:
    Oğlan ben de bir kaşıcak karayım
    Gören âşıklara cevrü belâyım
    Küffardan yapılmış demir kaleyim
    Alaman Hazreti Ali’yisen de
    Aldı Karacaoğlan:
    Kız benim sana da çokça ahdim var
    Yalan dünyada daha medhim var
    Demirden kalene tunçtan topum var
    Sökerim dünyanın suruyusan da
    Kız aldı:
    Oğlan, meylimi de meyline katmam
    Dinin hak ise de dinine tapmam
    Senin dediğin de şu yola gitmem
    Varmam Mevlâ’nın sevgili kuluyusan da
    Karacaoğlan aldı:
    Kız meylini meylime de katarım
    Hak dinin var ise ona taparım
    Hamddan (?) üstüne köprü çatarım
    Geçerim Tuna’nın seli isen de
    Kız:
    Oğlan ne çok çalınıyon bizim kaleme
    Yaşım küçük dayanaman belâma
    Sırrını verme de cümle âleme
    Gel sarılak oğlan deli isen de
    Karacaoğlan:
    Karac’oğlan der ki yüce dağ imiş
    Etirafı bahçe ile bağ imiş
    Kız seni sınadım sabrın yoğ imiş
    Almam şimden sonra hürü isen de
    deyip kesiyor. Burdan Karacaoğlan gider. Gördüğü güzele, önüne gelene türkü yakar…
    (Yarım kalmış olan bu hikâye, Andırın’ın Çiçekli köyünden 1315/ 1899 doğumlu İbrahim İnekçi’den derlendi. O da, Andırın’ın Tokmaklı köyünde oturan, doksan dokuz yaşındaki Âşık Mehmet’ten öğrendiğini söyledi.)
  • Evrim uzun bir yol katetti. Ama aynı zamanda bu çok yavaş bir süreç. Bazı özellikler pek çok nesil için artık işlevlerini yitirmiş olsalar da var olmayı sürdürüyor. Bu “evrimsel artıklar” ya da artakalan özellikler insanlarda da var. Evrimsel antropolog Dorsa Amir, Twitter’daki paylaşımlarında “Vücudunuz aslında bir doğa tarihi müzesi” diyor.

    Öyleyse bu işlevini yitirmiş görünen özellikler neden hala vücudumuzda? Çünkü evrim aşamalı bir süreç. Bazen yeterince doğal seleksiyon baskısı olmuyor ve nesilden nesile bu özellik aktarılıyor. Bazen de evrim sürecinde organlar “eksaptasyon” denilen yeni işlevler geliştirebiliyor.

    O zaman vücudumuzdaki bu bölümlerin bir zamanlar bir işlevi olduğunu nereden biliyoruz? Dorsa Amir, “Bu özelliklerin orijinal işlevi konusunda tezler öne sürebiliriz. İnsanların primat ve memeli kuzenlerindeki özelliklerle karşılaştırılabilir ve bunların ayakta kalma konusunda hayati olup olmadığı incelenelebilir” dedi. Söz konusu “artık” özelliklerin altısı şöyle:

    1. Palmaris longus kası
    Size küçük bir deney: Ellerinizin arkasını düz bir zemine koyun ve baş parmağınızla serçe parmağınıza değin. Bileğinizde ikili bir kas görüyor musunuz? Onun adı Palmaris longus. Eğer göremiyorsanız endişelenmeyin. İnsanların yüzde 14’inde artık bu kas bulunmuyor ve olmaması bir eksiklik değil.

    Bu ‘evrimsel atıklara’ iyi bir örnek. Bu kas ağaçlarda yaşayan orangutanlar gibi primatlarda istikrarlı biçimde görülüyor ancak karada yaşayan primatlarda farklılık gösteriyor. Dorsa Amir, “Bu ağaçlar arasında hareket açısından işlevsel olduğunu gösteriyor” diyor. Bugün ise bu kas cerrahların favorisi. Cerrahlar ellerin işleyişinde bir işlevi olmayan bu kası yeniden yapılandırma ameliyatlarında sıklıkla kullanıyor” diyor.

    2. Darwin yumrusu
    Why Evolution is True (Evrim Neden Gerçek) kitabının yazarı Jerty Coyne, “Eğer kulaklarını oynatabiliyorsanız o zaman evrimi sergiliyorsunuz demektir” diye konuşuyor. Kulaklarımızı kafa derimize bağlayan üç kastan biri kulağınızın üst tarafındaki küçük yumru. İnsanların çoğunda bu kas hiçbir işe yaramıyor fakat bazıları bu kası kulaklarını oynatmak için kullanıyor.

    Bu ilk kez bilim insanı Charles Darwin tarafından gündeme getirildiği için Darwin yumrusu olarak biliniyor. Dorsa Amir, “Yumrunun artık olup olmadığı konusunda bir tartışma olsa da kulakların çevresindeki kasların işlevsel olmadığı ileri sürülüyor” diyor. Coyne bu kasların atlar ve kediler gibi hayvanlarda kulakları oynatmak için kullanıldığını söylüyor. Hayvanlar bu kaslarla yavrularının yerini anlamak, yırtıcı hayvanları duyabilmek için kullanıyor.

    3. Kuyruk sokumu
    Dorsa Amir’e göre kuyruk sokumu “en bariz evrimsel artık”. “Bu bizim ağaçlarda hareket etmemizi ve denge sağlamamıza yardım eden kuyruklarımızdan yadigar”. Bu aynı zamanda eksaptasyon sürecine de güzel bir örnek. Kuyruk sokumu şimdi kaslar için bir çıpa görevi görüyor.

    4. Plica semilunaris ya da üçüncü gözkapağı
    Gözünüzün köşesindeki küçük pembe şeyi görüyor musunuz? Niktitant zar ya da üçüncü göz kapağı olarak bilinen bu doku bizim evrimsel geçmişimizden geliyor. Dorsa Amir, “Üçüncü kapakla yatay olarak göz kırpılıyordu. Ancak bu bugün hayatımızda bir işlevi yok” diyor. Kuşlar ve kediler gibi diğer hayvanlarda bunun hala çalıştığını görebilirsiniz.

    5. Piloereksiyon ya da tüylerin diken diken olması
    Kediler korktuklarında neden kabarır biliyor musunuz? Biz de korktuğumuz ya da üşüdüğümüzde tüylerimizin diken diken olması bu yüzden. Bilim insanları buna piloereksiyon refleksi diyor.

    Dorsa Amir, “Gezegendeki zamanımızın çoğunu kürklü memeler olarak geçirdik. Piloereksiyon daha büyük görünme ya da üşüdüğünüzde vücudun ısı kaybını önlemek için gelişmiş bir refleks. Zaman içinde vücut tüylerimiz dökülünce bu refleks de işlevsiz hale geldi. Artık orijinal görevini yapmıyor” diye konuşuyor.

    6. Avuçlama refleksi
    Avuçlama refleksi bir bebek bir şeyi avucunda sıkı sıkı tutmasıyla izlenebilir. Bu refleks diğer primatlarda hala işe yarıyor. Ulaşım için yetişkinlere tutunma özellikleri doğuştan geliyor. “Bizim avuçlama refleksimizin de bu amacı bulunduğu varsayılıyor. Ancak bizim bebeklerimiz diğer primat yavrularına kıyasla daha prematüre doğuyorlar. İnsan yavrusu başını tutamıyor ya da hareket edemiyor” diyor Dorsa Amir. Evrimsel artık olarak görülen diğer vücut bölümlerinden biri de apandisit.

    Atalarımızın bunu sindirim için kullandığı söyleniyor ancak bugünkü insan vücudunda pek bir görevi yok. Bazıları da primatların lifli gıdaları öğüttüğü yirmi yaş dişlerinin de evrimsel artık olduğunu savunuyor. Bugün yirmi yaş dişleri ağızlarımızda fazla diş olduğu için çekiliyor. Büyük olasılıkla yıllar içinde çenelerimiz daha yumuşak yiyecekler nedeniyle küçüldü. Ancak bunların artık olduğunu ispatlayan yeterli kanıt yok. Bir şey kesin; her insan bu özelliklere sahip değil. “Evrimsel atıklar” dünya çapında da farklılık gösteriyor. Bu da zaman içinde değişecek bir şey.

    Editör / Yazar: Ali Ekber ÖZGEN
    Kaynak: https://twitter.com/.../1085227493278257152
  • Erkekler sadece sex düşünürmüş.. Yok daha memeler..
  • 335 syf.
    ·16 günde·Beğendi·7/10
    Sabahın beşinde bisiklete bineceğim diye kalkıp, camdan havlayan köpek sürüsünü görünce yorganın altında kitabı bitirmeye karar verdim. Aslında sokak hayvanlarından korkan bir tip değilim ama bisikletle olunca çok kovalıyorlar :< Onlara da yazık bana da. Neyse sonuç olarak Pazar miskinliğimi bu kitap ile yaparım derken daha gün doğmadan kitabı bitirmiş oldum.

    Sürekli işten şikayet eden ben ve sürekli buna maruz kalan sizi daha fazla mağdur etmemek için bu kitaba başladım. Botton çoğu zaman bana yol gösterir, kitaplarından istediğimi elde edemesem bile, genel kültür olarak beni o kadar çok tatmin eder ki, kitabı ne amaçla okuduğumun bir önemi kalmaz. Mesela, Felsefenin Tesellisi beni felsefi açıdan daha çok doyuracak diye düşünürken, daha çok kişisel bağlamda tatmin olmamı sağladı.

    Bu kitabı tamamen işteki sıkıntıları çözmek için okudum. Aslında son sayfada şunu söylemeyi umuyordum: "Amaaaan, başlarım işine! Ben gidip dağlara yerleşeceğim." Yaşıma rağmen, hala bir ne yapmak istediğini bilmemezlik var üzerimde. İşimi seviyorum ama çalıştığım insanlar hoşuma gitmiyor, her ne kadar karakter olarak iş hayatına uygun bir insan olmasam da, insanlara kendi yaşamlarında ilham vermek hoşuma gidiyor, bütün gün evde çalışabilecek kadar evcimenim, ama topluma hitap etmek hoşuma gidiyor. Eminim ki bir çoğunuz ne yapmak istediğine karar vermiş ve bu yolda ilerleyen insanlarsınız. Benim ise her gün kafamdan şunlar geçiyor: "Pastane mi açsam acaba?", "Bir yayınevinde editörlüğe ya da çevirmenliğe mi başvursam?", "Çalıştığım firmanın yurtdışı ayağına mı başvursam?", "Küçük butik bir otel açsam şahane olur?", "Evde bir şeyler yapıp satmak ne kadar mantıklı?", "Eğitmen tercüman olarak Arap ülkelerine mi gitsem?" İşte bu ve bunun gibi sorular yüzünden, hala iş hayatımda doğru yerde olduğumu düşünmüyorum ve işteki sıkıntılarım bu soruların üstüne bal çalıyor.

    Ben de kendi kendime dedim ki: "Nedir senin sorunun Zeynep Can? İşinle alıp veremediğin ne? İş arkadaşlarınla olan problemleri neden çözemiyorsun?" Neyse ki Botton tüm insanlarda benim yaşadığım sorunların olduğuna dikkat çekmiş. Tüm insanlar olmasa bile onun bu sorunları yaşadığını bilmek benim için kafi zira kendisi benim sahip olmak isteyebileceğim bir karaktere sahip. En azından sakinliğinden bir parça alsam olur. "Çok sinirlisin.", "Çabuk sinirleniyorsun.", "Tez canlısın, hemen olsun istiyorsun." Evet efendim, evet! Benim mıy mıy mıy çalışan insana tahammülüm yok. Memnun değilsen işinden, hizmet ettiğin insanlara surat asıyorsan, defol git be adam! O maaşa çalışacak tonlarca işsiz insan var dışarıda. Öhöm, neyse sakinim. Velhasıl kelam, Botton kitapta bu endişeyi niçin yaşadığımı anlatmış ama çok fazla çözüm yolu sunmamış, anladığım kadarıyla çözüm yolları kişinin karakterine göre farklılık gösteriyor ve direk bir göndermede bulunmak doğru olmaz diye düşünmüş.

    Şu an hala kafamda deli sorular var, ne yapacağım, böyle mi emekli olacağım ya da emekli olmak istediğim bir hayatı mı yaşayacağım, ya bohem olmak istiyorsam... gibi gibi. Tabi bu bohem olma ihtiyacı kitabı okuduktan sonra doğdu, çünkü bunla ilgili çok güzel bir bölüm var. Okuduklarımdan etkilendiğim için değil, olmak istediğim şeyin anahtar kelimesini bulduğum için sanırım aklımda böyle bir seçenek daha oluştu.

    Mesela dadaizm bu yüzyılda çıksa ve ben de Gerard de Nerval gibi ıstakozuma tasma takıp yürüyüşe çıkabilsem.

    https://i.hizliresim.com/ZXO4RZ.jpg

    Ya da Charles Philipon gibi hükümeti özgürce eleştirebilsem. -Kendisi dönemin kralını zamanla armutlaşan bir insana benzetmiştir, burada ince bir detay var Fransızca'da armut anlamına gelen "la poire" kelimesi aynı zamanda da "ahmak" demektir. Buyrunuz:

    https://i.hizliresim.com/26EARj.jpg

    Ayrıca ben karikatüristin bir başka çizimi de çok beğendim:

    https://i.hizliresim.com/RrOM46.jpg

    Hepimize bir yerlerden tanıdık gelir belki diyeceğim ama bildiğiniz üzere tüm fabrikalar kapandı, tarıma ve çiftçiye verilen değer zaten ortada diyecektim ama olmayan şey ortada da var olamaz. Sonuç olarak ithal ettiğimiz ürünleri 2500 katı fiyatlara almakla yükümlüyüz, üstelik bu kadar verimli topraklarımız varken.

    Botton'un ilginç bir yanı daha var; Faşist bir yazarı çok masum göstermek gibi. Sözü geçen kişi F.T. Marinetti . Kitabın içerisinde Fütürist yazar olarak tanıdığım ve Botton'un verdiği doğru örnekle ne kadar yaratıcı olduğunu düşündüğüm yazar aslında baya bildiğiniz bir Faşistmiş. Yani Viki amca öyle söylüyor.

    "Marinetti, geçmişi hatırlatan her şeyi, müzeler ve kütüphaneler dahil yok etmeyi savunan, devrimci bir program olan Futurist Manifestolar Kitabı 'nı hazırladı."

    Bense onun, Botton 'un kitabında yazdığı fütüristik yemek kitabıyla tanıdım. Alın size özellikle beylerin ve gay hanımların hoşuna gidebilecek bir tarif:

    "Çilekli Meme Tatlısı: Pembe bir tabak üzerinde, Campari'yle pembeye boyanmış ricotta'dan iki adet kadın memesi. Meme uçları şekerlenmiş çilekten olacak, ayrıca ricotta'nın altında döşenmiş olan taze çilekler de her bir ısırışta yeni yeni memeler yendiği izlemini uyandıracak." (Sayfa:327)

    İşte bu vesileyle, geçmişi yok etmek isteyen bir insanın, yemek üzerine tatlı düşüncelerini görünce onu bu haliyle tanımayı tercih ediyorsunuz. Yani en azından ben öyle yaptım.

    Alain de Botton okudukça hayatımda şöyle bir değişiklik oldu; insanları olduğu gibi kabul etmek değil, insanları olduğu kadar kabul etmek ve pozitif yönlerini almak. Onları hayatınızda oldukları kadar kabul etmeyi ve olumsuz yönlerini reddetmeyi -yukarıdaki örnekte görüldüğü gibi- öğrendiğinizde, ne mutlu size çünkü hayatınız kolaylaşıyor. Olumsuz yönleri, kanser hücrelerine benzetiyorum, o kadar hızlı yayılıyorlar ki, ve üzücü olan taraf pozitif yanların bu kadar hızlı nüfus edememesi. O yüzden bir insanın içinde ilk ne kadar pozitiflik ararsanız, bu durum sizin o kadar yararınıza oluyor. Şu an Filippo Tommaso Marinetti benim için güzel ve fütüristik yemek tarifleri veren kaliteli bir İtalyan mesela ve onu bu kadar tanımayı tercih ediyorum. Ayrıca tarifi okurken o pembelik gözümde canlandı ve ağzıma şekerli bir tat geldi, işte bu da modernize edilmiş Proust etkisi gibi bir şey :>

    Daha detaylı öğrendiğim bir güzel şey "Vanitas resim" oldu. Sanat tarihi dersinde görmeme rağmen sonrasında araştırmak için fırsatım pek olmamıştı. Burada karşıma çıkması beni inanılmaz mutlu etti.

    " Hristiyan topraklarında on altıncı yüzyıl boyunca resim yeni bir resim türü ortaya çıktı ve sonraki iki yüzyıl boyunca etkili olmayı sürdürdü. "Vanitas resim" adı verilen bu resim türü, adıyla Vaiz'e gönderme yapıyordu (vanitas, kelime anlamı olarak "boş, beyhude" anlamına geliyordu) ve ev içi mekanlara, özellikle çalışma ve yatak odalarına asılıyordu. Bu tür tablolar genellikle bir masanın üzerine yerleştirilmiş bir nesneler bütününü resmediyor, bu nesneler belli bir zıtlık barındırıyordu. Çiçekler, madeni paralar, bir gitar ya da mandolin, satranç tahtaları, defne yapraklarından bir taç ve şarap şişleri gibi nesneler yaşamın gelip geçiciliğini ve zaferlerin dünyeviliğini ön plana çıkarıyor; öte yandan bu nesnelerin hemen yanı başında yer alan kafatası ve kum saati, ölümü hatırlatan göstergeler olarak resimdeki yerini alıyordu." (Sayfa: 262)

    Buyrunuz, Philippe de Champaigne'ın Vanitas'ı:

    https://i.hizliresim.com/8aNBR7.jpg

    Ve Simon Renard de St. André'nin:

    https://i.hizliresim.com/V93dWZ.jpg

    Sanırım André bu işin erbabı, bu konuda uzun araştırmalar yaptım ve resmin yapılış amacındaki mantığı çok beğendim. Yukarıda okuduğunuz gibi, dönemine göre baya yüklü anlamlar taşıyan bir resim türü. Tüm üst tabakayı adeta kaymak gibi sıyırıp geçiyor.

    İşte böyle, hem yalnız olmadığımı anladım, hem kültürlendim, hem köpeklerden korundum, hem çözüm yolunu arayacağım yeri anladım, hem kendimin farkına vardım. Benim için böyle bir kitap oldu Statü Endişesi.

    https://i.hizliresim.com/oX6vM9.jpg
    Umarım sizler de okuduğunuzda benim kadar keyif alırsınız. Keyifli okumalar, güzel kadınlar ve bir takım adamlar.
  • Sabahtan uğradım ben bir fidana
    Dedim mahmur musun dedi ki yok yok
    Ak elleri boğum boğum kınalı
    Dedim bayram mıdır dedi ki yok yok

    Dedim inci nedir dedi dişimdir
    Dedim kalem nedir dedi kaşımdır
    Dedim on beş nedir dedi yaşımdır
    Dedim daha var mı dedi ki yok yok

    Dedim ölüm vardır dedi aynımda
    Dedim zulüm vardır dedi boynumda
    Dedim gül memeler dedi koynumda
    Dedim ver ağzıma dedi ki yok yok

    Dedim Erzurum nedir dedi ilimdir
    Dedim gider misin dedi yolumdur
    Dedim Emrah nendir dedi kulumdur
    Dedim satar mısın dedi ki yok yok
  • ADAM : Sevgilim, bugünlerde çıkabilecek miyiz? Hayır hazırlanman birkaç yıl daha sürecekse bu kıyafetlerle çıkmayalım.
    KADIN : Neden?
    ADAM : Moda değişecek hayatım. Ya da en azından mevsim değişecek, yazlık kıyafetlerle üşümeyelim diyorum.
    KADIN : Abartma.
    ADAM : Sen de abartma. Bir buçuk saattir portmantonun aynasında kendimi seyrediyorum ve sıkıldım.
    KADIN : Bir de benim durumumu düşün. Yıllardır aynı manzarayı seyrediyorum.
    ADAM : Ne varmış manzarada?
    KADIN : Pek kayda değer bir şey yok. Bir burun ve arkadaşları.
    ADAM : Çok komik. Kadınların sıradan bir evden çıkış hadisesini neden bu kadar ciddiye aldığını anlamıyorum. Sanki bir daha dönmeyeceğiz. Gidip bir evin bahçesinde köfte yiyeceğiz, hepsi bu.
    KADIN : Ona barbekü partisi deniliyor canım.
    ADAM : Öyle mi? Peki köftelerin bundan haberi var mı? Yoksa bizim salak köfteler aşağılık bir mangalda can vereceklerini mi düşünüyorlar? Halbuki ne kızarması, parti kuruyor angutlar haberi yok.
    KADIN : Amma konuştun ha! Geliyorum tamam.
    ADAM : Gitmek istemediğim bir yere sayende acele ediyorum ya, ben asıl ona yanıyorum.
    KADIN : Neden gitmek istemiyormuşsun?
    ADAM : Çünkü köfteleri mangala dizecek olan kişi senin eski sevgilin.
    KADIN : Yine mi aynı konu?
    ADAM : Evet aynı konu.
    KADIN : Aşkım o yıllar önceydi.
    ADAM : Ama o yıllarda da sevgililer sevişiyordu.
    KADIN : Eeeee?
    ADAM : Ne demek eeee? Adamın senin memelerine bakıp, siz bir de bunları benim zamanında görecektiniz, diye düşünmesi beni rahatsız diyor.
    KADIN : Kürşat'tan adam diye bahsetmen doğru değil.
    ADAM : Madem bizim için adam sayılmıyor neden köftesini yemeğe gidiyoruz.
    KADIN : Sevgilim yıllarca bu saçma konuyu konuşuyoruz. Kürşat'la yıllar önce kısa bir ilişkimiz oldu hepsi bu.
    ADAM : Ne kadar kısa?
    KADIN : Ne bileyim ben, iki ay falan.
    ADAM : Memelerini görmesi için yeterli bir süre.
    KADIN : Ben sana ilk erkeğim olduğunu söylediğimi hatırlamıyorum.
    ADAM : İyi de bununla gurur duymasan iyi olur. Eski sevgililerinden bir takım kurma imkanımız olduğunu biliyoruz.
    KADIN : Kabalaşma!
    ADAM : Peki inceltelim. En azından basketbol takımı kurabiliriz, yedeklerle beraber tabi.
    KADIN : Anladım, sen hazırda sorun bulamadın, yaratmaya çalışıyorsun.
    ADAM : Hayır. Sadece insanların ayrıldıkları insanlarla sürekli buluşup görüşmelerini anlayamıyorum. "Tanıştırayım yeni sevgilim, eski sevgilim. Bu da eski sevgilimin yeni sevgilisi, bu da yeni sevgilimin eski sevgilisi. Ne güzel değil mi? Hepimiz birbirimizin her yerini ezbere biliyoruz."
    KADIN : Buna çağdaş yaşam deniliyor işte.
    ADAM : Nesi çağdaş bunun? Biraraya gelmemesi gereken insanların toplanıp birbirine çağdaş çağdaş gıcık olmalarının ne manası var? Zira benim Kürşat'ı sevmem tıbben mümkün değil. Ama etraf uyuz olmasın diye ona gülmem hatta belki de köfteleri pişirmesine yardım etmem gerekiyor. Hiçbir şey olmamış gibi. Hiçbir ortak yanımız yokmuş ya da bir sürü ortak yanımız varmış gibi.
    KADIN : Son söylediğin cümleyi anlamadım.
    ADAM : Kürşat'la ortak yanlarımız, ortak yanlarımızı ortaya koyup dost olmamıza engel oluyor, bilmem anlatabildim mi?
    KADIN : Hayır anlatamadın.
    ADAM : Onunla tek ortak yanımız senin memelerin ve bu ortaklık beni rahatsız ediyor.
    KADIN : Sürekli memelerimden bahsettiğinin farkında mısın?
    ADAM : Özür dilerim. Kürşat'tan izin almalıydım. Ne de olsa memelerinin üzerinde onun da hakkı var.
    KADIN : Bak bütün bu söylediklerini saçma sapan bulmakla beraber, eğer bu konuda birisi problem çıkaracaksa o kürşat olmalı, çünkü o varken sen yoktun!
    ADAM : Tamam işte, ben de bu yüzden onu köfte yemeğe çağırmıyorum.
    KADIN : Acıklı olan şu. Biz seninle beraber olmaya başladığımız günlerde ben önceki ilişkilerimi sana uzun uzun anlattım ve sen de büyük bir anlayışla dinledin. Ama sonuçta erkek olduğun için bana sahip olduğunu hissettiğin andan itibaren masken düştü. Tarihime bile sahip çıkmaya başladın. Senden önce hayatıma giren herkesten nefret ediyorsun.
    ADAM : Ama listede öyle adamlar var ki...
    KADIN : Kimi kasdediyorsun?
    ADAM : Mesela o cüce olan, neydi adı?
    KADIN : Takiyettin'imi diyorsun?
    ADAM : Evet Takiyettin. İsmi kendinden uzun. Salaklığa bak. Bir cücenin adı en fazla Cem olmalı. Ama kompleks işte. Ailesi uzun göstersin diye dikine çizgili bir isim koymuş. Takiyettin! Duyan bir şey sansın diye.
    KADIN : Aklın sıra aşağıladığın adam üç kez Tübitak'tan ödül aldı.
    ADAM : Biliyorum, yılın en kısa boylu bilim adamı ödülü.
    KADIN : Herkes senin gibi biçimsel bakmıyor olaya.
    ADAM : O da davetli mi?
    KADIN : Gelir herhalde, Kürşat'ın iyi arkadaşıdır.
    ADAM : Hadi buyrun! Ne bu? Eski sevgililer toplanıp kongre mi yapacağız.
    KADIN : Kürşat'la beni Takiyettin tanıştırmıştı zaten.
    ADAM : Öyle mi? Ne güzel. Ne demişti tanıştırırken? "Kürşat benim boyum kısa, memelere yetişemiyorum, sen bir baksana."
    KADIN : Sen gerçekten çok iğrenç bir insansın.
    ADAM : Asıl iğrenç olan sensin. Ben birlikte olduğum kadınları toplayıp pirzola yapıyor muyum? İyi biz de toplanalım o zaman?
    KADIN : Toplanırsanız haberim olmasın. O kadar beşinci sınıf kadının arasında görünmem doğru olmaz.
    ADAM : Doğru. Benimkilerin arasında Tübitak ödülü alan yok. Ama hepsi hiçbir yardıma ihtiyaç olmadan üst raftan kitap alabiliyor.
    KADIN : Bu kadar iğrençlik yeter! Geliyor musun, gelmiyor musun?
    ADAM : Bağırmadan konuş benimle.
    KADIN : Ben bağırmıyorum.
    ADAM : Bağırıyorsun.
    KADIN : Geliyor musun sen?
    ADAM : Hayır! Gelmiyorum.
    KADIN : Sen bilirsin, ben gidiyorum.
    ADAM : Sen benim yüzüme kapı çarpamazsın. Zıkkımın kökünü yiyin. yalnız Kürşat'a söyle, benimle ilgisi yok, o memeler benden önce sarkmıştı.