zeyneb, Bitik Adam'ı inceledi.
 14 May 20:59 · Kitabı okudu · 5 günde · Puan vermedi

Öyle bir kitap yazacağım ki okuyanlar, ne düşündün be Bernhard, içine ata ata ne hale düştün, tuta tuta çatlayacaksın be adam. Çekinme hadi hadi yaz da kurtul şundan; kafanda kura kura kurudun be adam, diyecekler, demiştir diye düşündüm.

Zeyneb, Bernhard bu Bernhard! Yavaş ol, bu nasıl giriş, bu nasıl bir ciddiyetsizlik diyeceksiniz, diye düşündüm. Efendim 117 sayfalık ağır bir zihin dökümünün altından çıktım. Depresif hislerinin son demine vardığında evine davet ettiği tüm konuklarına, çıldırırcasına bozuk akortlu piyano çalarak öcünü alan bir karakterin etkisi altında yazıyorum bu incelemeyi, mazur görün. Karakterlerin dünyayı fazla ciddiye alan tavrından sıyrılmam gerekiyordu. Haliyle içimdeki Oğuz Atay devreye girdi ve
''Ben, en acıklı anlarda bile güldürücü sözler bulabilen bir insanım. Kendime acımam yoktur.'' dedi. Ben de başladım yazmaya.

Hani bazen böyle zamanı ve mekanı geride bırakıp olduğunuz yerde dalıp gittiğiniz anlar olur. Geçmişte yüreğinize ne yer etmişse çözümleyemediğiniz, zihninizin kapılarını aralarsınız. O vakit zihniniz, zamanında başrolünü oynadığınız o geçmiş zaman filmini arşivinizin tozlu raflarından alarak tekrar vizyona koyar; tek fark vardır bu sefer, artık koca bir sinema salonunda tek başınızasınızdır. Belki yaşarken bol gişe yapmıştır yaşadıklarınız. Kalabalığın gürültüsünden, kesilmek bilmeyen alkışlardan kalbinizin sesini duyamamışsınızdır. Bu gürültü bazen günler, bazen yıllarca sürer. Ne kadar kısa sürerse o kadar şanslısınızdır. Çünkü kalbin de kalbi vardır, ona zaman ayırmanız, onu dinlemeniz, filminizi bir de ona izletmeniz, onunla söyleşmeniz gerekir. Diyor ya Zarifoğlu;

“Bir kalbiniz vardır onu tanıyınız
Bir şehir kadar kalabalıktır bazıları
Bir dehliz kadar karanlıktır bazıları
Konuşurlar
İsterler
Susarlar
Dinlememişseniz nice yıl kalbinizi
Ev meslek iş para geçim diyerek
Düşünün şimdi bir de
Şehirlerde kasaba ve köylerde
Başını eğmiş kalbiyle söyleşen bir kişi
Olduğunuzu”

Bu filmi izlemeye başladığınızda artık kalp söyleşiniz başlar. Zihniniz aklınıza takılan ne varsa pencerelerini açar size. Zamandan ve mekandan sıyrıldığınız o anlarda her şeyi çözümlersiniz kendi içinizde. Zihnin durulması için bazen zaman bazen de zamandan kaçmak gerekir. Kalbinizi en iyi tanıyan sizsiniz, yolunuzu seçtiğinizde gerçek hislerinizin kapısı açılır. Ekran karşınızdadır. Yıllarca karşınızca apaçık dursa da bakmadığınız, baksanız da görmek istemediğiniz, ötelediğiniz, içten içe küçümsediğiniz, kendinize öyle hissetmeyi yakıştıramadığınız ne varsa bir bir yüzleşme vaktidir artık.

İşte bu toplam 117 sayfalık eser anlatıcının –Bernhard olduğunu düşünürsek eğer, yaşadığı belki birkaç saatlik bir zihin dökülmesiyle seyreden 50 yıllık bir ömrün, 30 yıllık bir arkadaşlığın bir iç muhasebesidir. Elle tutulur bir olay, mekan ve zaman yoktur. Artık onun zihni bu kavramlardan sıyrılmıştır. Bu durumu sevdim mi, buna henüz karar veremedim ama, bundan sonra asla Bernhard okumam, gibi bir yargıya da sokmadı kitap beni. Net olarak söyleyebileceğim ve beni kitapla ilgili en çok sevindiren husus yazarın beklentimi karşılamasıydı. Şöyle ki, bazı yazarlar vardır; kimi okurlar, eleştirmenler yere göğe koyamaz. O derler, bu derler, şu derler. Fakat siz onların yazarda gördüğü hiçbir şeyi göremezsiniz. Belki zamanı değildir, (buradaki faktörleri yaşantınıza göre doldurunuz) Bu durum okuru, bir daha ben bu yazarı okumam, düşüncesine itebilir ve tuhaf bir şekilde yazar ve okurun arasına görünmez bir duvar örülür. İlk kez okuduğum –özellikle edebiyat dünyasında üslubuyla hatırı sayılır yer edinmiş yazarlarda genellikle ben bu çekince içinde oluyorum. (İlkokul 8. Sınıf öğrencisinin ilk kez eline Suç ve Ceza’yı aldığı anki tedirginliği bilirsiniz, hah tam işte onun gibi. Tek fark, kitabımız hacimce küçük anlatım olarak yoğun:)) Ama okuduktan sonra yazarla ilgili yaptığım araştırmalarda yazarın üslubuyla ilgili kafama takılan tüm soru işaretlerinin tam doğru yere isabet alması benim için sevindiriciydi. Peki neydi anlamlandıramadığım, bana farklı/ilginç gelen bu hususlar;

1. Kitapta paragraf, bölüm adına bir ayrım yok. Düşünce yığılımı gibi bir dizilim var sanki.
-sebebi yazarın düşüncelerini bir bütün olarak görmesi ve bunları ayırmanın yanlış olmasıymış
2. Tüm kitabın uzunca bir “….dedi diye düşündüm,…diye düşündüm” cümlelerinden oluşması.
3. Yazarın düşüncelerinin sürekli birbirini tekrarlaması yada birbiriyle aynı kapıya çıkan benzer cümleler kurması. Bir nevi lafı uzatması. (Wertheimer'i intihara iten sebepler konusunda özellikle)
-başta itici bulduğum ancak sonradan yazarın tarzını araştırınca gayet anlamlı ve yerinde bulduğum durum. Bir şeye odaklanıp düşündüğümüzde düşüncelerimiz dönüp dolaşıp aynı noktaya, aynı cümlelere çıkmaz mı?

4. Avusturyalı olmasına rağmen ülkesinden, ülkesinin insanlarından nefretle bahsetmesi, acımasızca eleştirmesi ve sürekli oradan uzaklaşmak istemesi
-yazarı biraz araştırıp, çocukluğu ve ilk yetişkinlik yıllarında içinde yaşadığı derin bunalımı düşündüğümüzde bu sorunun cevabını buluyoruz, tamam diyoruz, kısmen hak veriyoruz yazara. Ama yazar ölümünden önce notere gidip tüm kitaplarının basımının Avusturya’da basılmasının durdurulmasını istemiş. O kadar nefret dolu. Bu Avusturya’yla olan içsel kavgası beni epey etkiledi doğrusu.

5. Yazarın hayata bakışı ve arkadaşlık anlayışı
- yazar kitapta kendiyle birlikte toplamda üç kişinin yaşamından bölümler sunuyor bize. Üç yakın arkadaş olduklarını iddia ediyor ama üniversite eğitimleri bitince aradaki bu bağ kopuyor, yeri geliyor birbirlerinin mektuplarına bile cevap vermiyorlar. Üçü de tabiri caizse kafalarını taktıkları çizgide ilerliyorlar. Kitap 50 küsur yıllık yaşamın ardından iki ölümle bitti. Ne bir evlilik ne bir duygusallık barındıran gönül ilişkisi. Tamamen duygulardan arınmış, meslek teması etrafında şekillenmiş hırs ve kıskançlıkla çevrili bir ömür. Peki bunca uğraştan, kendini bitirmeden, kendini ezmekten geriye ne kaldı? Değdi mi gerçekten? Onlara göre evet, ama bana göre koca bir hayır. Burada Bernhard’ın bir nihilist olduğunu belirtmek gerek.

Kitabı bitirdiğimde bende bıraktığı sorular ise şunlar idi; Dünyaya niçin geldiğinin farkında mısın? Mücadele ettiğin şeyler sadece bir ego tatmini mi yoksa seni iyi bir insan olmaya taşıyan şeyler mi? Şu hayatta bitmemek için, bitik adam ya da bitik kadınlar olmamak için neye ihtiyacımız var? Sevgi, sevgi, sevgi. Sevginin rehberliğinde de ilgi ve takdir edebilme duygusu.

Sevmezsek ve sevildiğimizi hissetmezsek, bitiyoruz.
Sevgili Wertheimer, aklımda iz bırakan kitap karakterlerinden biri olarak kalacaksın.

Hikaye Denemesi - Uyanış
Sisli bir nisan sabahıydı. Gökyüzü, üzerindeki ağırlığı bırakmakta tereddüt ediyordu. Nitekim az zaman sonra yağmurda başladı. Yeryüzündekiler, “Tanrı lanetini yolladı.”, “Gök yarıldı.”, “Taş üstünde taş kalmayacak.” gibi yorumlar yaptı. İnsan oğlu işte, kaosu her zaman severdi. Korkardı da ama ne olursa olsun yorum yapmaktan da geri duramazdı. Yağmurun devam ettiği saatlerde kaza yaptın. İşte o gün, öldüğün günden bahsediyorum, araba kullanıyordun. Çokta hızlı gittiğini söylemek abartıya kaçmak olur ama yine de ölümcül bir kazaydı. Sağlık ekipleri ellerinden geleni yaptılar ama ne yazık ki işe yaramadı. Bana kalırsa iyi bile oldu. Tek kol, kötürüm bir bacak ve cam kırıklarının parçaladığı bir yüz… Yaşamak, istemeyeceğin bir ihtimal olurdu.

Sonra ne mi oldu? Benimle tanıştın. “Ne oldu… Neredeyim?” diye sordun. Benden çok net bir karşılık aldın. “Öldün.” dedim. Henüz yirmi yedi yaşında öldün. Sanırım sana, ardında bir sevgili bıraktığını hatırlatmama gerek yok. Sevgilin, doğrusunu söylemek gerekirse biraz üzüldü ama toparlaması kolay oldu kaldı ki seni sevmediğini zaten biliyordun. Tek gayesi teselli olan en yakın dostun yardımına koştu. Artık bunu söylemekte bir beis görmüyorum. Şu an sevgililer, doğrusunu istersen seninle olduğundan çok daha mutlu.

Bilmem hatırlar mısın? Ölümünden beş yıl evveldi. Onun hayatını kurtarmıştın ve bu sebeple kendini, sana karşı hepten borçlu hissediyordu. Senin ona ilgin olduğunu biliyor ve bu hissiyattan kurtulmak için her şeyi deniyordu. Bir zaman sonra hissiyatının evirilmesine müsaade etti. Esasen beş yıl boyunca bunu denedi yani seni sevmeyi her geçen gün bile isteye denedi. Çok zordu ama soylu bir insandı. İyilik karşısında ezilmez muhakkak karşılığını ne yapar eder gösterirdi. Lakin sana karşı çaresizdi, en savunmasız hatta en çaresiz olduğu bir vakit çıktın karşısına ve bunun karşılığı onda yoktu. Buna mukabil ömrünün geri kalanını bu borcu ödemek için sana feda etmeye karar verdi.

Görüyorsun ya ölmeyip de ne yapacaktın. Hem sakat kalacak hem de bu kızın zaten hoş olmayan dünyasını iyice karartacaktın. Öldün dediğimde şoka girmiş gibiydin.
“Nasıl olur, ben ölemem daha çok gencim, okumam gereken kitaplar, sevgilimle geçirecek uzun bir ömrüm var. Dahası bir kız çocuğum olacak varımı yoğumu ona harcayacağım.” dedin.
“Yapacak bir şey yok ölmen gerekiyordu.” dedim.
“Sen Tanrı mısın?” diye sordun.
“Hayır, onun gibi bir şey ama değilim.” dedim.
“Peki nesin o zaman beni geri gönderebilir misin?” diye sordun.
“Elbette geri gönderebilirim ama prensip olarak ölen bir karakteri kitaba geri göndermiyorum.” dedim.
“Nasıl yani? Bu da ne demek oluyor. Ben gerçek bir insan değil miyim?” diye sordun.
“Üzgünüm.” dedim.
“Şimdi ne olacak?” diye sordun.
“Artık gerçek dünyaya gözlerini açtın bu saatten sonra burada yaşamaya devam edeceksin. Bana kitabın geri kalanı için yardım etmelisin.” dedim.
“Buna yüreğim dayanmaz. Kafayı yemek üzereyim; sevgilim ve en yakın dostum! Hayır, hayır beni geri gönder. Bak ne istersen yaparım. Sana yalvarıyorum. İyi bir insan olacağım. Lütfen beni geri gönder.” dedin ve sana bunun mümkün olmadığını tekrardan izah etmem gerekti ama sonraları bu duruma da alıştın hatta onların mutlu kalmaları için bana ricada bile bulundun.

Şimdi seninle burada karşılıklı oturmuş evveliyattan konuşuyoruz. Sana karakterlerimin artık sözümü dinlemediğinden, başına buyruk davranışlarından dert yanıyorum ama sen hep beni suçlar vaziyettesin. Buna kendimin neden olduğunu söylüyorsun. Hayır, hayır buna ben neden olmadım. Ben karakterlerime iyilik yaptım onlara özgürlük verdim, onlarsa işi çığırından çıkartıp isyana kalkıştılar…

“Doğrusunu istersen ben ölmedim, tamam bazı kötü olaylar yaşadım, kaza da geçirdim şu an tekerlekli sandalyemde seninle burada sohbet ediyorum ama ölmedim hayır hayır kesinlikle ölmedim. Asıl sen kayboldun. Sence neden başa çıkamıyorsun yarattığın karakterlerle ya da benimle böylesine konuşabilmeni sağlayan ne? Üzgünüm ama kitabın dünyasındasın. Belki uyudun belki de öldün ama gerçek olan bir şey varsa o da gözlerini kurguladığın dünyada açtığındır.” dedin.
“Hayır bu olamaz! Ben buraya ait değilim. Burası oldukça karışık bir yer! Bana yardım etmen lazım. Geri dönmem için ne gerekiyorsa onu yapacağız.” Dedim.
“Söylemeyi unuttuğum bir şey daha var. Hatırlarsan yıllar öncesinde bana yazma yetisi vermiştin ve ben o zamandan, bu zamana değin yazıyorum bunu biliyorsun. Emin değilim belki de ana karakter olduğumdan zihinlerimizin ortak paydaları var. Bir gün aklıma bir fikir geldi. Öncelikle korktuğumu itiraf etmem gerek. Düşüncesi bile beni titretiyor, panik nöbetleri geçirmeme neden oluyordu ama bir gün cesaret ettim ve yaratıcımı yani seni buraya dahil ettim.” dedin.

Yalvarma, geri göndermen için sözler verme hatta yakınma sırası bana geçmişti. Ne yazık ki prensip gereği bunu yapamayacağını bana izah etmen gerekti. Zihinlerimizin ortak paydası bizi paradoksa götürüyordu. Yapacak tek bir şey kaldı. Küçük sehpanın üzerinde duran altıpatları şakağıma dayadım ve bu duruma bir son verdim.

Kendime geldiğimde elimde kalem, masamda dolu kağıtlar ve karşımda seni oturur buldum.

Sevgi Dinç, bir alıntı ekledi.
06 Mar 09:52 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

Böyledir işte bazen yürümek..Zamanı yakalamakla , zamandan kaçmak arası tanımsız bir kimlik taşır. Bazen de içiniz durmuştur , ayaklarınız yürürken.

Bambaşka, Kahraman TazeoğluBambaşka, Kahraman Tazeoğlu
İbrahim (Sisifos), Doyma Noktası'ı inceledi.
25 Şub 00:53 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Zamanlar arası geçiş mümkün olsa, Geleceğe dönüş filmindeki arabaya binsek yada Leyla ile Mecnun’un Ak sakallı dedesi değneği ile “Laappps!” diye kafamızı vursa, bir anda kendimizi 1850 Rusya’sında, 1920 Almanya’sında yada gelecekteki herhangi bir günde bulsak acaba nasıl olurdu? Bir anda farklı bir dünyadasınız; kıyafetler, manzaralar, binalar, bireyler ve sorunları, düşünceler, konuşulan dil, kullanılan kelimeler, kelimelere yüklenen anlamlar her şey değişmiş. “Ben bu zamanın insanı değilim” diyenler acaba ait oldukları zamanı bulurlar mıydı yoksa en çok onlar mı afallardı yada hiçbir zamana ait olmadıklarının uyumsuzluğunu mu anlarlardı.

Hepimiz aslında böyle bir yolculuk içerisindeyiz, zihinsel olarak. Bazımızın yolculukları keskin, bir anda var olduğu zamandan bağını kopararak, elveda diyemeden, dostlarına veda bile edemeden. Bazılarımızınki daha ağır her anın tadını çıkartarak her şeye doya doya. Ben kendimi daha çok birinci gruptan sayıyorum. Kendimce sebeplerim var elbette, her veda içimde bir ukde olarak kalıyor. Veda etmenin acısını yeni yerimin şaşkınlığına tercih ediyorum. Dışarıya göre vefasızlık bana göreyse fazla bağlanmak, en çok da bencillik, acıdan kaçmak, nereye kadar kaçılabilirse.

İki aydır yine zamansal bir yolculuk içerisindeyim, en hızlısından. Uzun süredir yaşadığım; kelimelerini, insanlarını, bunalımlarını iyi bildiğim Çarlık dönemi Rusya’sından bir anda çıkarak günümüz dünyasına geldim. Yine kimseye veda etmedim. Yalnız bu defakini bende anlayamadım, çok da tercihsel olmadı. Bir de baktım ki günümüz dünyasındayım. Şartlar diyelim.

Peki neydi bu şarlar, beni benden alan, Rusya’nın o engin bozkırlarından koparan. Site de fırtınalar koparan “Bilge Karasu”, yahu kimmiş bu adam, neler yapmış böyle. Kitapçı da rutin olarak kitapları incelerken elime hiç beklemediğim bir anda geçen “Sait Faik – Mahalle Kahvesi, Son Kuşlar”. Bana şiirin kardeşi hikayeyi sevdiren, ayrı bir dünyanın kapılarını açıp, “sen bu zamana nerdesin gülüm” diyen. Bir de bu zamana kadar sadece isimlerini duyduğum, okumak aklımın ucundan bile geçmeyen, kütüphanede Yaşar Kemal ve Orhan Kemal’in istediğim eserlerini bulamadığım için aldığım “Murathan Mungan – Kibrit Çöpleri” ve “Sema Kaygusuz – Doyma Noktası”. İyi ki almışım, iyi ki yazmışsınız o güzel kitapları.

Murathan Mungan müthiş bir adam. Ben duyguları bu kadar iyi bilen ve kelimelere bu kadar hakim bir yazar daha görmedim. Çok kısa hikayenin ne olduğunu kibrit çöplerini okuyunca anlıyorsunuz, 100 kısa hikaye ve 100 farklı duygu, her birine ayrı ayrı sayfalarca hikaye yazılabilir.

Sema Kaygusuz ise ayrı bir dünya. Aldım ya kitabını, attım kenara. Ben dedim bunu her türlü yutarım, zaten 80 sayfalık kitap; ilk hikaye 40 sayfa, gerisini de arada tek tük götürüm. Bir Cumartesi akşamı artık son saatler , bir el atayım dedim şuna. İlk hikaye okumamla, Sema hanımın arkadan sırıtması bir oluyor. “Her kuşun eti yenmez, sen beni çağdaşlarımla bir sandın herhalde”, bende bir öfke nasıl köpürüyorum. Ertesi gün ilk iş tekrar açtım hikayeyi, bir daha, yine muallak kaldı ama olsun. Edebi keyif işte budur. Arkasından patlattım diğer hikayeleri de.

Hayran oldum kadına, ilk iş gittim başka bir kitabını aldım “yüzünde bir yer”. Peki ne yapmış bu kadın bu kadar hayran olunacak? Cümleleri, paragrafları, kurgusu taş gibi sapasağlam. Okurken hep bir sis perdesi, kapalı cümleler, gün görmemiş benzetmeler. Yüzünde bir yerde ikinci tekil anlatıcıyı kullanmış, benlikten ayrılan bir ikinci kişilik. Mistik, kadim hikayeleri kullanmış. Normal hikayelerinde bile mistik bir hava var. Bireysel bunalımları, çağımızın soğukluğunu her cümlesinde buz gibi hissediyorsunuz. Gizemli, enteresan karakterler.

Bu arada şunu da fark ettim; biz site olarak da çağın çok gerisinde kalmışız, hepimiz kült eserlerdeyiz. Artık zincirleri koparmanın vakti gelmedi mi? Garanticilikten kopup yeni eserler tanımalıyız, ne kadar risklide olsa kendi değerlendirmelerimizi yapacağımız eserlere yelken açmalıyız.

Herkese keyifli yolculuklar dilerim.

Lâlcivert, Cam Irmağı Taş Gemi'yi inceledi.
 24 Şub 21:31 · Kitabı okudu · 3 günde · Puan vermedi

Nazan Bekiroğlu’nun çok naif bir dili var. Hangi kitabını okusam elimde kırılgan bir şeyler tutuyormuş gibi hissederim. Bu kitap da öyle; uzak ama yakın, geçmiş ama şimdi, hayal ama gerçek…

Altı başlık vardı kitapta. İlk başlık Be idi. Elif’in Be’ye kavuşamamasıydı; yarım kalmış bir aşktı. "Aşk Elif’in Be’yi bildiği kadardı."

Bir girizgahtı çöller ülkesine.

Diğer üç hikayenin de ikisi hikayeydi gözümde, üçüncüsü bilmeceydi fakat üçüncünün içinde de bir hikaye vardı nihayetinde.

--Kül Rengi Küçük Kuş ile Beyaz Mermer Şehir…

‘Göçmen olmadığı halde göçen bir kuş’un hikayesiydi bu. Bu hikayede gidişi sordum kendi kendime. Her gidişin aynı olup olmadığını… Ve yolları düşündüm… Kül Rengi Küçük Kuşu, Beyaz Mermer Şehre götüren yolları…

Belki de yol bizim gittiğimiz değildi de bizi götürendi. Ve her yolun sonunda bir bekleyen vardı. Küçük kuşu bekleyen de yitik bir şehirdi.

Lisan nedir diye sordum sonra kendime, Beyaz Mermer Şehrin içini döküşünü görünce.
Ne demekti bir lisan öğrenmek?
Mesafeleri kaldırmak mı? Anlamak mı? Dinlemek mi? Anlatabilmek mi?
Burada hikayenin zamanından çıktım da kendi küçük odama, kendi küçük dünyama döndüm. Bizim uzak mesafelerimizi, bizim anlamayış ve anlatamayışlarımızı; dinlemeyiş ve dinletemeyişlerimizi düşündüm.

Oysa sözde lisanımız bir değil miydi? Lisan dediğimiz neydi? Ne eksikti?
İçime bir sıkıntı oturunca geri döndüm hikayenin zamanına.

Yaralar diyordu hikaye: “Ve bazı yaraların tamiri ne kadar özenli yapılmış olsa da kan, dışarıya mutlaka sızardı. Yarayı ne taşıyanın ne onaranın ihmalkarlığı söz konusu olabilirdi bunda. Yaranın doğasıyla ilgiliydi sadece bütün bu olanlar.”
Sadık Hidayet gelmişti bu satırlarda aklıma. O da “Yaralar vardır hayatta,” diyordu Kör Baykuş'ta daha en başında “ruhu cüzzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar.”
“Yaranın doğası” dedim sonra kendi kendime, ondan oluyor hep bunlar. Peki ya… Yara neden oluyor? Neyden oluyor? Kim ve ne yaralıyor da yaralar böyle acıtıyor?
Cevabından korktuğum sorularımla bitiyor ilk hikaye…

--Mavi Gül Dalı

Bu hikayede çok soru sormadım kendime. Üçüncü hikayenin ipucuymuş meğer sonradan anladım. Bir değişimdi Mavi Gül Dalı ve değişimin değişimiydi. Kalpteki duygularla akıllardaki planlar arasında bir keşmekeşti. Planlananlarla olanlar arasındaki hayatın gerçekliğiydi.
….
Anlayacağınız buraya kadar her şey bir masalın gerçekliğiydi; bir masalın içine gizlenen gerçekti. Buğulu bir çöl ülkesi vardı Güney’de, hükümdarlar vardı babadan oğula. Bir mavi nehir vardı yakından uzağa. Fikirler vardı zamandan zamana. Duygular vardı bugünden yarına…

Fakat üçüncü hikayede bir şey fark ettim. Hepiniz biliyorsunuzdur belki ama ben geç fark ettim. Bu fark etmenin şevkiyle paylaşmak istedim;

--Cam Irmağı Taş Gemi

Hani dedim ya bir masaldı diye. Masalın buğusu vardı gerçeklikte. Fakat üçüncü hikayeyle buğu silinmeye başladı. Hükümdarlar için yapılan kabir odalarını okudukça piramitler canlandı gözümde. Güney’in çöl ülkesinin mavi ırmağı Nil oldu birden bire.

“Kusurlarımı gizleme, görünür kıl” diyordu hükümdar. “Değiştirmekten mükemmelleştirmekten vazgeç. Tanrı kılma beni, bir insan olarak resmet.”

Ve okudukça geçen yılki Uygarlık Tarihi sınıfında buldum kendimi ansızın;
Bir Firavun vardı tek tanrılığı getiren, tüm düzeni değiştiren, sanata doğallığı ve gerçekçiliği getiren. Araştırınca baktım ki o gerçekten: Akhenaton.

Amonhotep; doğum ismi. Anlamı “Amon hoşnuttur.” Fakat sonra değiştirmiş ismini; Akhenaton, anlamı “Aten’in hizmetkarı”.

Değiştirdiği başkent, Kuzey Ülkesi’nin güzel prensesinin (Nefertiti (güzelden gelen)) heykeli ve heykelin yetenekli yontucusu Tutmose… Kısa süren bir değişim; Amarna Dönemi… Ardından oğlu Tutankhamon’nun gelişi ve değişimin değişimi…

(Hükümdarın sol kaşındaki yara izini bile aradım heykellerde. Bir tanesini benzettim de emin olamadım pek.)

Dedim ya üçüncü hikaye bilmeceydi ama içinde bir hikayeydi yine diye… İşte ben sorularıma devam ettim yine.

Sanatçının ikilemini sordum bu defa. Sanatçıyı kalıplarla güçsüzleştirmeye çalışan da, sanatçı kalıbından çıktığında bunun gücünü elinde tutmaya çalışan da hükümdardı.

Peki ya toplum kalıbından çıkamayan sanatçıya ne olurdu? Böyle bir sanatçının elinde sanata ne olurdu? Bir –çı ekinin yüklediği sorumluluğu bilmeden sanatçı olunur muydu? Sanat-çı olmanın meşruiyeti neydi?

Her soruyla hikayeyle aramdaki zaman çizgisi silikleşti… Eski Mısır ya da 21. Yüzyıl, masal ya da gerçek, uzak ya da yakın… Bazı sorular değişmiyor galiba. Cevapların değişimi sizin/bizim takdirimizde (mi?)

Son iki başlığa gelirken yavaştan bitiriyorum bu yazıyı. Kuş, şehir, gül ve yontucunun hikayesi farklı olsa da aynı. Nihade’nin beşinci defteri ise etkileyici olmakla birlikte tamamen farklı. Güney’de masalsı bir çöl ülkesi değil de ismi cismi belli bir İstanbul var. Son başlık ise yazarın içini döküşü gibi; bir arayış gibi…

Fakat tüm hikayelerde fark ettiğim bir nokta ‘taşımaktı’. Sorumluluk taşımak, sevgiyi taşımak, aşkı taşımak, aşkın yükünü ve aşkı saklamanın yükünü taşımak. Kimi zaman taşıdığından yorulmak…Kimi zaman ‘taşıyamadığından kaçmak’…

Hayat sanki taşıyamadıklarımızdan ibaretmiş gibi…

Velhasıl kelam, Cam Irmağı Taş Gemi güzel bir yolculuktu benim için. Masalla gerçeğin, soru ve cevabın ve zamanın güzel bir macerasıydı. Umarım siz de beğenirsiniz.

(Not: Kitabın Mısırla bağlantısını araştırırken Nazan Bekiroğlu’nun bu kitapla ilgili bir söyleşisini buldum. Kitabı bütünleyen bir söyleşi olmuş. Kitabı okuduktan sonra okumanızı tavsiye ederim.)

Burcu Bergen, Kızarmış Palamutun Kokusu'yu inceledi.
19 Eki 2017 · Kitabı okudu · 11 günde · 10/10 puan

O kadar muhteşem bir kurgu ki ben resmen bu kitabın bir karakteri olmak istiyorum. Ben de İstanbul sokaklarında zamandan zamana atlamak, beni kovalayan insanlardan kaçmak yanımda şansımla beraber... Her kapı ardında beni bambaşka bir dünya karşılasın ben de onu yaşayayım istiyorum. evet bunları istiyorum. Engin Geçtan muh-te-şem bir yazar. Beni tam kalbimden vurdu diyebilirim.

Nilay ozal, bir alıntı ekledi.
08 Eki 2017

Bu bitmeyecek bekleyiş birden öyle acı ve sıkıcı geldi ki, bu zamandan kaçmak istedim.

Benim Adım Kırmızı, Orhan PamukBenim Adım Kırmızı, Orhan Pamuk
Zafer, bir alıntı ekledi.
 29 Eyl 2017

Ben o kişiyim ki meyhane bucağı tekkem, Pîr-i Mugâna dua da seher çağındaki virdimdir.

Cenk teranesiyle sabah şarabı yoksa ne korkum var? Benim musikim, sabahleyin özür isteyen ahımdır.

Tanrı’ya hamdolsun ki padişahtan da fariğim, yoksuldan da. Sevgilinin kapısındaki yoksul bile benim padişahım.

Mescitten de maksadım vuslatın, meyhaneden de. Tanrı şahittir ki bundan başka bir hayalim yok.

Bu eşiğe yüz koyduğum zamandan beri dayandığım yer, güneş mesnedinden bile üstün.

Devlet kapısından kaçmak, benim yolum, yordamım değil. Meğer ki ecel kılıcı otağımın ipini kessin, otağım yıkılsın.

Hafız, günah işlememek ihtiyatımıza bağlı değilse de sen yine edep yolunu gözet de deki: Suç benim!

Hafız Divanı, Hafız-ı ŞiraziHafız Divanı, Hafız-ı Şirazi