• Ve esrime çıkıştır! uyum! belki ama yürek parçalayıcı. Çıkış? Onu aramam yeterlidir: Yeniden cansız, berbat bir şekilde düşerim: Tasarı dışı çıkış, çıkış istencinin dışında! Çünkü tasarı, kaçmak istediğim bir hücredir (tasarı, dağınık varoluş): Tasarıdan kaçma tasarısını oluşturdum! Ve içimdeki söylemi parçalamanın yeterli olduğunu biliyorum, o zamandan beri esrime, beni söylemden uzaklaştıran esrime, onu bir çıkış gibi ve çıkış yokluğu olarak veren yargılamalı düşüncenin ele verdiği esrime buradadır. İçimdeki güçsüzlük (anımsıyorum) içsel, korkulu ve uzun çığlıkla haykırıyor: Tanımış olmak, artık tanımamaktır.
  • 128 syf.
    ·2 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Aslında bu incelemeyi yazıp yazmama konusunda kararsızdım.
    Oğuz’un #36757406 iletisi ile amaçlanan, engelli bir insanın emeğine saygı duymak, hayata biraz da onların gözüyle bakabilmek için bu kitabı okumak ve okutmak, bu yüzden olabildiğince kişiyi kitap hakkında bilgilendirmekti; eh sağır sultanın bile kitabı duyduğunu düşündüğümden inceleme yazmasam da olur demiştim. Ben böyle düşündüm ama okuduktan sonra kitabı ve onun hakkında düşündüklerimi arkamda bırakamadım.

    Gerek kitabı okurken gerek okuduktan sonra engellilik, engeli olanlar-olmayanlar vs. konularda kendimi sorguya çektim. İçimden geçenleri harala gürele dökerken elimden geldiğince "övsem mi gömsem mi" ikileminden de uzak durmaya çalıştım. Edebiyat öğrencisi arkadaşlarımdan öğrendiğim 'Karşılaştırmalı Edebiyat' olaylarına ise girmeyi tercih etmedim. Birincisi haddim değil, amacım karşılaştırma yapmak hiç değil.

    Öncelikle konu ile ilgili etkinliğe katılmamın sebebi ne? Acıma duygusu mu? Kesinlikle hayır! Ben engeli olan insanlara acımam çünkü bana göre acınacak bir durumda değiller! Sevgisiz yaşayanlara acırım mesela.
    Hayali olmayanlara ya da...

    Peki ben bu kitabı sitede hiç duymasam alıp okur muydum? Her Allahın günü kitap sitelerinde dolanan biri olarak bu kitabı da farkederdim diye düşünüyorum. %99 engelli birinin tek parmağı ile yazdığı bir kitap olarak dikkatimi çekmemesi imkansız. 2014 yılında okuma-yazmayı kendi çabalarıyla öğrenmiş olması, o zamandan başlayarak öyküler yazması hayranlık uyandırıcı. Hiçbir engelim yok, 1997 den beri okuma yazma biliyorum, şuraya iki satır inceleme yazarken bile defalarca düşünüyorum. Sırf bu azim, heves için bile okunması gereken bir kitap.

    Okunması gereken demişken neden okuruz, amaç nedir okumakla? Kitap sadece edebi haz için okunmaz. Yeni bilgiler öğrenmek, farklı bakış açısı kazanmak, hayal dünyanı genişletmek, dış dünya ve sorunlarından kaçmak, empati yapmak... Sonuncusu özellikle bu kitabı okuyacak biri için ilk amaç olmalı bence.

    Kitabı okumama teşvik eden ve engelli insanlara karşı acımadan sadece bir insan olarak yaklaşmaya dair tutumum "Her sağlıklı insan bir engelli adayıdır." sözünün etkisinden de kaynaklanmıyor. Bir kere ben 'sağlıklı' ifadesine karşıyım, sağlıklı insan yoktur bana göre. Sağlıklı olma durumu görecelidir çünkü. Ayrıca 'ayy bir gün biz de öyle olabiliriz' düşüncesinin de içinde gizli bir acıma duygusu var sanki, salt bu anlayışla engelli insanlara yaklaşmak da ters bana göre.

    Kitap yazarak kazandığı para ile ev almak isteyen engelli birine yardım etmek için mi okudum peki? Karamsar bir insan olarak kitabı okuyarak maddi destek verdiğini düşünmek fazlasıyla tozpembe bir düşünce benim için. Manevi yönden desteğe ihtiyacı da yok çünkü maneviyatı güçlü biri yazar. Okuyunca gayet net anlaşılıyor. Anlaşılmak, önyargıları kırmak, acıma duygusu ile değil sevgi-saygı ile yaklaşmak ve engellilere olan bakış açısını değiştirmek ise yazma amacı benim açımdan hedeflere ulaşılmıştır!


    “Her şey tek parmağımın ucunda, tek tıklamayla ulaşabiliyorum tüm dünyaya. Bedenimde özgür olamasam da.”

    Engeli ile barışık bir şekilde yaşıyor Rukiye Türeyen, zaten yukarıdaki alıntıdan da belli. Ve engelli bireylerin ailelerinin tutumları da önemli, bu konuda şanslı olduğunu söylüyor ki kesinlikle katılıyorum ona.

    Kitabın içeriğinden de bahsedecek olursam;
    hikayeleri içinde hep bir umut barındırıyor benim hissiyatım o yönde oldu. Umutla geleceğe baktığı hem kendi ifadelerinden hem de hikayelerinden anlaşılıyor. Senaryo biraz sıktı beni açıkçası, kafamda canlandırdığımda tipik acıtasyonlu Türk drama dizileri aklıma geldi daraldım. En çok tek kişilik oyununu sevdim, tiyatrocu olsam kaçmazdı benden, okurken bile kendi kendime oynayasım geldi de ortam müsait değildi maalesef.

    Yayınevinden kaynaklandığını düşündüğüm bazı cümlelerin kitap içinde tekrar alıntı yapılması okurken beni biraz sıktı. Hiçbir kitapta görmeye tahammülüm yok, o yüzden illa bahsetmem gerekti. Belki de belli bir sayfa sayısını geçmesi yazarın yararına olacağı için öyle yapmış da olabilirler, tahminden öte gidemem bu konuda yayıncılık konusunda kara cahilimdir biraz.

    Son olarak umarım engelli lafı sadece engeli olan insanların durumunu belirtmek için genel bir ifade olarak kalır; hayallerinin gerçekleşmesi konusunda engellenmemeleri dileğimdir.

    Sevgiyle ve saygıyla kalın. Sonuna kadar okuyan arkadaşlara da şimdiden teşekkür ederim.
  • 347 syf.
    ·14 günde
    Nurettin Topçu’ya ait olan bu eserin bir bölümünün tafsilatlı mütalaası olup umumi bilgileriyle başlayacağım incelememde kimi alıntılar da paylaşarak üzerinde bir miktar tefekkür ederek ilerleyeceğim. Bunun için evvela şunu söylemem gerekiyor; hani kitap okuyan insana duyulan bir saygı vardır ya; hakiki kitaplar okuyan ve bunu idrak ederek, şuurunu çalıştırarak sürekli işleyen zihinlere bir hayranlık duyarız. Kitap okuyan adama duyduğumuz bu hayranlığın altını dolduran hakikatli bir kitaptır Ahlak Nizamı; düşünen, düşündüren, düşündürmeye de sevk eden ve insanı bir değişime sevk eden hiç değilse bu iştiyakı sağlayan kıymetli bir kitaptır. Memleketin her ferdinin okuması gereken nitelikli kitaplar arasında bulunan Ahlak Nizamı; kendini beyaz yakalı kesimden sayan insanların yücelttiği kimi kavramların kof bir cevizin içindeki kurt gibi yiyip bitirici yanını göstermesi bakımından Ali Şeriati düsturunu gösteriyor; “Sizi rahatsız etmeye geldim.”
    Kitap dört ana bölümden müteşekkil. Bunlardan birinci bölümde; yirmi temel başlık bulunmakta ve genel anlamda memlekete dair esasları incelediğini görüyoruz. Bunlar; maarif, basın, sanat, adalet, ekonomi ve ahlak gibi konular.
    İkinci bölümde; İslam, inanç, kapitalizm ve komünizm konularını irdeliyor.
    Üçüncü bölümde; Yahudilik ve İslam davası üzerinde durarak Yahudiliğe bilinçli ve bilinçsiz hizmetlerimizden söz ediyor.
    Son bölüm olan dördüncü bölümde ise; bilhassa komünizmi didik didik ederek masonluktan hiçbir farkını görmediğini ve nasıl mücadele edileceğini, Hristiyan alemiyle bu ideoloji karşısında birlik olmak gerektiği çağrısında bulunuyor.

    Ahlak Nizamı
    Bir buçuk asırdan beri yapılan inkılapların her biri bir şekil değiştirmeden ibaret kaldı. Her inkılabın kahramanı, milletin yaralı vücuduna yarayı örten yeni bir boya vurmakla onu kurtardığını sandı. Bu inkılapların her biri yeni bir İsrafil sûru üflerken , o sesle kendinden geçen zavallı bir nesil, battığı denizin derinliklerinden suların üstüne yükselip bir an havaya kavuşan şaşkın felaketzede gibi “kurtuldum!” diye bağırdı. Halbuki, yakında hiçbir kıyı yoktu ve onun akibeti az sonra yine aynı sulara gömülmek olacaktı. Bu gidişte kurtuluş alametinin tokluğuna delil mi istiyorsunuz? İşte İstiklal savaşında tek bir uzviyet halinde canlı bir bütün gibi dünya önünde ayaklanan milletimizin içinde şimdi birlikten bahsetmek düşünme ahlak ve iman birliğini kabul etmek güçleşmiştir. S-17
    Türk milletinin Batı’ya olan inanılmaz hayranlığı, dilini ifsad etmesini bile sevimli buluşu bizi yavaş yavaş bitiren gizli yıkım ekipleridir. Kendi milletimize, aynı davanın insanlarına karşı takındığımız tavrın yavanlığı ve yersizliği bizi geriye götürüyor. Destek olmak şöyle dursun kaçmak gibi bir idealimiz oluşuyor. Hele ülke bir krize girse anında yurtdışı gidiş biletleri anında soruşturuluyor. Hazırı istiyoruz ve nazır olarak önümüzde bulunsun tüm imkanlar altın tepsiyle sunulsun istiyoruz. İsteklerimiz icraatlerimizle yarışsa açık ara kazananı olur. Fakat kaybeden, icraatlerini artırmadığı müddetçe yine biz oluyoruz. Kaçıyoruz, ancak nereye? Kendimizden çok uzaklara, kendinden kaçanlardan olmak gibi yerinden saymaya meyilli bir hareket içine giriyoruz. Bir yürüyüş bandında Dünya’yı dolaşıyoruz.

    Neslimiz, kendi iradesinden, kendi varlığından bile o kadar şüpheli ki hayat ve mukadderatı hakkında bir hüküm verebilmek için mutlaka bir üstün otoritenin kuvvetine sığınmak lüzumunu duyuyor. O da yetmezse ölülerden yardım istiyor. En esaslı hayat ve mukadderat davarlının hallinde son hüküm olarak “falan böyle diyor, filan böyle demişti” sözü ile cemaatın şuur ve vicdanına zincir takıyoruz. Halbuki, ölüler ve başkaları, bizim düşüncemizin arızasız işlemesi için ancak kendilerine danışılabilen birer yardımcı olurlar. Hükümlerimize onlar mühür basarlarsa, otoriteleri hakka karşı kullanılmış bir kalkan haline gelir. Ölülerin fikir istibdadı bizim tahakkümümüz için kanlı bir bıçak olarak kullanılmasın. Allah emirlerin başkasına itirazsız ve delilsiz inanmak, hele boyun eğmek mecburiyeti, yaşanların iradelerinde tam bir çürüme işareti sayılmalıdır. S19

    “… ancak mazlumların sönük sesi ile “insan olan bunları yapmaz” demiyecekler, umduğumuz kuvvet ve irade ile “insan olan bunları yaptırmaz!” diye haykıracaklardır. S22
    Yaşadığı haksızlıklara sesini yükseltmek yerine yalnızca esefle kınayanların halinden bahseden Topçu, memleketin hazin statükosunu yıllar evvel tespit etmiş ve pasif halkın eylemsizliğini direnişe dönüştürmesi için bir öngörüyle yaklaşmış.
    İktisadi ve İçtimai Nizam
    “…Komünizme karşı olmak, bu takdirde millet hayatına ve millet davasına karşı olmak manasına gelecektir. Her zerresi acılarla sızlayan millet vücudundaki yaraları cesaretli bir ameliyatla tedavi etmek zorundayız. Millet dertlerini bir tarafta bırakarak komünizmi boğazlayacağız diye yapılan çırpınmalar, vehim avcılığından ileri gidemez. Komünizm salgınının genç neslin hayatında süratle ilerleyişi ve bu olayın sebepleri üzerine dikkatle eğilmemiz icap ediyor. Gençliğin kalbine yaklaşıp da onu dikkatle yoklamayan sade kin tohum serpip tehdit silahı kullananların gençliğe ve bu vatanın istikbaline ihanet ettiklerine kaniyim. Evvela kapitalisti esaretten sıyrılalım sonra ilmi ve objektif metotlarla tarafsız gözleyişle vicdanların üzerine eğilelim. Nihayet kalbimizi Allah’a teslim ederek kin ile hatadan kurtuluş dileyelim. Ancak böylelikle komünizmi şahlandıran ve genç kalplere bu davayı dolduran sebepleri anlayabileceğiz. Sebepler bulunduktan sonra dertlerin tedavisi mümkün oalcaktır. Zira hastalığın sebebi ortaya koyulmadan tedavisine imkan yoktur.
    Komünizmi son neslin kalbine aşılayan olaylar nelerdir ve bunların giderilmesi nasıl mümkün olacaktır?
    Evvela insana kıymet vermemiz lazımdır. Kur’an’ın insanı eşref-i mahlukat sayan hükmüne hörmetten başka kurtarıcı yolumuz yoktur. İnsana nasıl hörmet edilir? Ulu atamız Yavuz Sultan Selim’in İbn-i Kemal’in şahsında ilimle faziletin kemaline hörmeti gibi; Fatih’in hakime ve adalete, bir kelimeyle Hakk’a hürmeti gibi. Bir kısım çalışan insanlar, ailesinin bir aylık geçimi için sadece iki-üç yüz lira aylık alırlarken özel yüksek okulun ilim kisvesi taşıyan aç gözlü muhterisinin bir saatlik ders karşılığında yüz elli, iki yüz lira ücret aldığı yerde insana hörmet sözünün manası kalır mı? Devletli doğan ve bütün ömürlerince devlet devşirenlerin hastanelerde birer hükümdar gibi olduğunu gören nasırlı ellerin hastane kapılarında sürünerek can verdiği toprakta hörmet fidanı hiç yeşerir mi? Millet mektebine millet çocukları alınmazken kolejlere ve çeşitli yabancı kültür yuvalarına zengin çocukları doldurulur da yine de Kur’an ahkamı hörmet görüyor mu denir? S 31-32

    Kur’an’ın hörmet görmemesi üzerine uzun uzun fikirlerini anlatan Nurettin Topçu bu devirde Kur’an’ın ancak isketletinin kaldığını söylüyor. Bu manayı ihtiva eden daha birçok çıkarımını okurken kitabı neredeyse yarım bırakacaktım. Ancak öfkemin sebebini öğrenmeden, argümanlarımın altını doldurmadan bunun kaçıp gitmek olduğunu hissettim ve yaptığımın yanlış olduğu kanısına vardım. Aslında yapmak istediğim şey, sorunun tespitini kitapla birlikte yapmak ve soruna çareler aramaktı. İskeleti kalan Kur’an ahkamı kastının devrin komün sistemine boyun eğişini, bel büktürdüğünü anlatarak aslında düşman kesilmemiz gereken Komünizm’i ve Siyonizm’i işaret ediyordu. Anamalcığın esas memleketi olmayan Türkiye’de hızla sirayet eden Komünizm belasının yegane çaresi; ahlak. Ahlak, Allah’ın ahkamlarını yerine getirerek, millet iradesiyle birlik oluşturarak mümkündür.
    Yeni Nizamın Ana Hatları
    Aradığımız nizamın ana meselelerini bir biri içerisine konmuş, dört daire halinde isimlendirmiştir. Bu daireler, dine dayanan ahlak otoritesi ve yüksek adalet kuvvetiyle ilk öğretim, iş ve mülkiyet, sağlık ve yol meselelerini içerisine alıyordu Bunların yeni nizamın ana meselleri halinde bize ilham edeni tarih ve toprak fikirleri olmuştur. Filhakika, cemiyet halinde yaşayan insan ve bugünün millet ferdi, düşüncesinin şümulü bakımından kendi tarihinin yaşında demektir. Bir Anadolu çocuğu uzviyetiyle otuz veya kırk yaşında olsa bile, kasiyle dokuz yüz yaşındadır. Çünkü tarih, yarattığı müesselerle kendi yaşamış olduğu hadiselerin ruh vemmanasını bize miras bırakmıştır ve bizi onlarla düşündürmektedir. Malazgirt, Niğbolu ve Plevne’den önce düşmana daima denk kuvvetlerle hücum etmek aklın icabı olmuş olsa bile bizim için Alparslan’la Yıldırım’ın ve Gazi Osman Paşa’nın yaptığı gibi saldırışlar bu harplerden sonra aklın icabı olmuştur.
    Geniş manalarda ele alacağımız bu davaların en başında gelen kültür ve ahlak meselesi, bütün öğretim işlerini ve sanat çalışmalarını içerisine alacaktır.
    Adalet davası, fertler arasındaki her türlü mukavele meselelerini, mülkiyet, maaş, miras ve her türlü kazanç şekillerini halle çalışacaktır. Üçüncü meseleyi teşkil eden çalışma davası, ekonomi, sağlık, yol ve sair emek şekilli ele alacaktır.

    Topçu’nun en çok üstünde durduğu konulardan birinin yol olması beni bir hayretlere düşürdü. Maalesef aklıma hemen bir seçmen kitlesinin “yol yabdı” demesi geliyor ve istemeden onu bir partiyle özdeşleştirip uzaklaşıyorum. Yolun bir medeniyet işareti olduğunu anlatan Nurettin Topçu düzgün yolların aslında düzgün bir altyapıya da işaret ettiğini söylüyor.
    Mektep
    Hayatı mektebe sokmak, henüz talim ve terbiye görmemiş askerin harbe sokulması gibi elim netice everir. Mektebin muvaffakiyetini sıfıra indirir, onun çalışmasını soysuzlaştırır. Misal ve ibreti Amerika’dan değil kendimizden alacağız: Yeniçeri ocağı dünyanın hayran olduğu bir askerlik mektebi idi. Bu ocakta askerlik talimlerinden başka hiçbir şey yapılmazdı;yapılması şiddetle yasaktı. Kanuni Sultan Süleyman, sefere giderken, kırılan gümüş üzengisini, bir asker tamir etti diye bu hareketi şiddetle karşılamış, “ocağa esnaf karışmış” diyerek askeri ordudan kovmuş ve kumandanları cezalandırmıştır. 57-58
    Maarifte inkılapların yapıldığı son devir, mekteplerin sayısını çoğalttı, tahsili yükseltmedi; öğretimi hayata karıştırdı; ilmi sevdirmedi, talebeyi esnafa yaklaştırdı hakikatı kurtarmadı; okuyup yazmayı çoğunluğa öğretti; halkı münevvere bağlayamadı.
    Bugün disiplinsiz ve gayelerinden şuursuz, fonksiyonsuz mektebin medeni bir cemiyeti kımıldatmaya ve ilerlemeye kabiliyetli zekalar yetiştiremeyeceği tabiidir ve yetiştiremediği de meydandadır. Bugün muallim bir tekrarlama ve ezberletme memuru, müfettiş arkadaşının ricası veya makamının ihbariyle iyi ve kötü rapor yazma memuru ve bütün maarif cihazı ise mümkün olduğu kadar fazla diploma dağıtma memurluğu olduktan sonra memleketin her tarafında dağıtılan diplomaların da ilim ve hakikat belgeleri değil, belki resmi koltuk satın almaya elverişli banknotlar olduğunu takdir etmek güç bir şey değildir. 60-61

    Ve elbette benim en çok ilgimi çeken bölüm bu başlık oldu. Mektepten kastının evvela ilk okul olduğunu ve bunun içi ilk okul öğretmenliğinin bir yapıtaşı olduğunu ifade eden Topçu’ya göre hayat ve mektep iç içe olmaması gereken bir yer değil. İlerlemecilik felsefesine tamamiyle zıt bir fikir sunuyor. Bu fikrin tarihi kaynağını Kanuni zamanına dayandırıyor. Vakti gelmişken söylemekte fayda var, asla tek felsefeyle eğitimin ilerleyeceğine inanmıyorum. Her yere göre; her bölge ve kültür anlayışına uygun olarak yerli ve yabancı birtakım yaklaşımları kendimize kaynak olarak alabilir ve ilerleyebilir fikrindeyim ancak burada Nurettin Topçu hocam, bunun için Amerika’ya değil kendimize, bizim milli sistemize bakalım, bu sisteme tüm dünya hayrandı ve başarılı sonuçlar verdi, diyor. Acaba gerçekten haklı olabilir mi? Sürekli yamalı bohça gibi değişip duran eğitim sistemimizde bir de bunu denemeli miyiz? Sınıf içinde hiç değilse bir ilk okul öğretmeni olarak çocuklara bu anlayışla mı yaklaşmalıyım? Bana yol rehberliği yaban Topçu, tüm bunları söylerken oldukça kesin çizgiler çizerek aslında sağa sola sapmamı engellemiş.

    Bizim XIX. Yüzyılda Garp taklidi olarak kurulan üniversitemiz (Darülfünun) bu karakterden tammiyle mahrum, sun’i bir tesistir. Garptan ölü fikirler aktarmak için bir nevi gümrük binası olsun diye meydana getirilmiştir. S 64
    İlk Osmanlı darülfünunu ise şimdiki ismiyle İstanbul Üniversitesidir ve daha o zaman bile yetersiz görülen eğitimiyle Nurettin Topçu’nun dikkatini çekmiş olana bu darülfünun, Sultan Abdülaziz döneminde kurulmuştur ve aslında şimdinin sığ eğitiminden oldukça uzakta olduğu gibi Garp’tan da çok şeyi kopya etmiş, adapte bile etmemiştir.
    Yavuz, Zenbillli Ali Efendi’den korkuyordu.
    Yavuz ki Sina Çölü’nü Efendimiz (s.a.v.) rehberliğinde aşan, herkes tarafından hiddetiyle bilinmesiyle Yavuz lakabıyla anılan şanlı hükümdar… Birinden korkuyordu. Hayır, böyle söylemek daha doğrusu böyle anlamak yanlış olur. Yavuz, ilmin kudretinden korkuyordu. Alime de ilme de büyük bir saygı duyuyordu. İlmin keskinliğini ve buyrukçuluğunu idrak etmiş ve buna göre hareket etmiştir.

    Din Hayatı
    Sözde Ehl-i Sünnetçilerde, ruhtan sıyrılan şekil ve hareketle bütün bir taklit sistemi ortaya çıkardılar. Buna dini pozitivizm diyebiliriz. Bu sistemi, aşk içinde ibadeti hal edinenlerin ruhçuluğuan ( spritüalizm) karşı koymak doğru olur. Bu aşka ulaşamayan kısır ve cılız ruhların ancak pozitivist şeraitçilerle eğlenmesini bilen zekaları, Bektaşilik ve emsali gibi sapkınlık yollarını meydana çıkarmıştır. Pozitivist şeraitçiler, Hazreti Peygamber’in hareketleriyle çehresinin şekillerini taklide çalıştılar. Halbuki onda taklit edilecek olan iradesi, aşkı, ilhamı, bir kelime ile ruhi alemi idi. S 91

    Ahlak Yaralarımız
    Bir yandan yanlış anlaşılmış bir demokrasi prensibi yüzünden, öbür taraftan esasen fertlerde ruhi kudretin zayıflamasiyle müesselerde otoritenin gevşemiş olması, ahlakı zatıbasız ve kontrolsüz bıraktı. Bugün aileler gibi okul ve devlet kuvveti bile örflere ve ahlaka yapılan tecavüzler karşısında aciz bulunuyor. Sırasiyle dini otoritenin tarihi otoritenin hukuki otoritenin yıkılması sonunda ahlaki otoritesi mecalsiz bırakarak çökertti. S141
    Tarih şuurunun yıkılışı milli iradeyi kökünden baltaladı. Biliyorsunuz ki millet de fert gibidir. Çocukluğu ve gençliği erginliği ve kemali vardır. Yaşadıkça olgunlaşır. Oscar Wilde’ın dediği gibi “ruh vücutta ihtiyar doğar, vücut ruhu geliştirmek için ihtiyarlar. Eflatun, Sokrat’ın gençliğidir.” Milli tarihimiz gençlik çağlarını geçirdikten sonra erginliğini de idrak etmiştir. Yeni ve olgun bir gençliğe ulaşmak istiyoruz. Bu millet bu nesillerle Mevlanaların erginliğinden Fatihlerin ve Akiflerin gençliğini çıkardı. Daima yenilenen gençlikler çıkaracağımıza inanıyoruz. Milliyetçiliğimiz kırk günlük çocuk değil, en azından bin yıllık bir olgunlaşmadır. Ruh ve ahlakımızın kaynakları ise hemen on dört asır önceki Hira dağından gelen vahye uzanmaktadır. S143
    Evvelkiler kadar acı bir hadise dilimizin hançerlenmesidir. Dilin içtimai müessese olduğu ve bütün içtimai müesseseler gibi tarih içinde evrimlendiğini bilmeyenler, onu sun’i ve keyfi bir ayıklamaya tabi tuttular. S143
    Yarım asra yakın zamandan beri öğretimde yapılan inkılaplar ruhtan maddeye ahlaktan tekniğe geçiş gayesini gütmektedir. İlkçağda Yunan tefekkür ve felsefesinin kurucusu olan Sokrat fizikten ahlaka geçmek suretiyle insanlığın tarihinde büyük inkılabını yapmıştı. XX. Asırda bizim tekniğin kucağına sığınmak için tekrar maddeye dönüşümüz hiç şüphesiz geriliktir. Bu geriliğin fikir hayatımıza bugün tamamen sinmiş bulunan bir misalini anlatmak istiyorum:
    Maddeci inancı zihinlere hakkiyle sindirmek için tam otuz iki sene evvel liselerin felsefe müfredat bahislerinden Allah meselesi çıkarıldı. Ertesi sene Allah’ı araştırmaya sürüklediği ve maddeden uzaklaştırdığı için ruh bahsi de çıkarıldı. Daha sonra insanı duygularının üstüne çıkararak düşündüren ve böylelikle inkılapların sindirilmesine engel olan bütün metafizik kaldırıldı. Sokrat’ta Bergson’a kadar insanlığın tüm ikibinbeşyüz yıl ruhi olgunlaşması içinde yaşattığı ilahi inkılaplarla birlikte birkaç yıl içinde devrildi ve yerlere serildi. “Yok!” deyip de bu fikri faciaya karşı koyan tek ses bile çıkmadı.
    Bugünkü öğretim programları da esas itibariyle maddenin dünyasını tanıtıcı ve ruh terbiyesinden uzaklaştırıcıdır. Önceleri programda ayrı bir yer tutan ahlak dersi şimdi felsefenin içinde yer alan bir bahis halinde okutuluyor. S 147
    İş sahasının vatandan dışarıya sirayet etmesi, işçinin milli ahlakını gevşetti. Bir taraftan sendikaların milletlerarası zihniyete bağlanma istidadı, öbür taraftan Almanya ve Avustralya’ya işçi gönderilmesi milli ahlakımızı tehlikeye koyabilecek bir hadisedir ve gözden kaçırılmaması gerekir. S149
    Kadınlarımızın kendilerine özel çalışma zemini henüz tastamam bulmuş olmamaları da milli ahlakımızda sarsıntı yaratmaktadır. Neden kadın en fazla daktilodur, küçük işçidir? Bunun açık ve meşru bir sebebi bilinmiyor. Biz kadınlığın, bilhassa hastabakıcılık ve ilkokul öğretmenliği gibi çocuklarımızın en fazla şefkate muhtaç olduğu önemli işlerde görevlenmelerini temenni ediyoruz. S149

    İlk okul öğretmenliğini yalnız kadın öğretmenler yapsa aslında bu sorun çözülür. Erkek hastalar için erkek hastabakıcı ve kadın hastalar için kadın hastabakıcı oldukça mantığa uygun geliyor. Günümüzde hastabakıcılar böyle değil elbette ve işte buna gerileme deniyor. İşte bu medeniyetten uzaklaşmak ahlakı unutmak, göz ardı etmektir.

    Bir Alman Yahudisi olan Einstein gelerek fizik dünyada izafiliğin hakim olduğu fikrini müdafaa etti. Onca zaman, mekan ve kütle gibi fiziğin dayandığı prensipler izafidir; bunlar kendi kendine var olan yani mutlak kavramlar değildirler. Başka şeylere göre değişirler. Einstein’ın bu görüşü içinde önemle yer alan zaman kavramının mutlak olduğunu iddia eden filozof Bergson, Einstein’ın izafiyet görüşüne itiraz etti. Ona göre gerçek zamanı insanda ruh hallerinin birbiri ardına sıralanarak akışından doğmaktadır. Ruh olaylarının gerçek oluşu gibi o da gerçektir. Ancak eşyada değil insandadır. Einstein insan ruhunu sonsuzluğa doğru götüren sürenin gerçeğini inkar etmekle sonsuzluk kavramını ortadan kaldırıyordu. Ebediliğin ve enedi hayatın da manası kalmıyordu. Görülüyor ki Spinoza’dan Einstein’a kadar gelen başlıca Yahudi filozof ve bilginlerinden her biri, hakikat binası, kurma iddiası ile ebedi hakikatler binasından bir parça koparmışlardır. Spinoza “Kainat Allah’tan ibarettir Bunlardan ikisi bir ve aynı şeydir” derken hür ve yaratıcı ola ; alemin dışında ve onu aşkın olan Allah inancını red etmiş oluyor. Marx cemiyet olaylarının doğurucusu ve her zaman madde olmuştur demekle ruhun kuıvvetini ve onun yaratıcılığını inkar ediyor. Freud, bütün ruh hallerimizin doğuşunu şuur- dışında gizlenen cinsi isteklerle iştihalara irca ederek, insan ruhunun sefaletlerle reziletlerin çocuğu olduğunu söylüyor…

    Son olarak eklemek istediğim birtakım önemli bilgiler de var.

    Nurettin Topçu’nun milliyetçilik anlayışı; Nurettin Topçu büyük bir düşünürdür. Türkiye’nin önemli fikir adamlarından olan Cemil Meriç’le benzer çizgilerde yer alırlar. Her ikisi de milletin, milliyetin, okumanın ve İslam’ın aynı zamanda Marksist görüşün üzerinde dururlar. Hatta eklemekte fayda var –taziz ederek- Cemil Meriç belki Nurettin Topçu kadar fikirlerini keskin ifade edememiştir. Bundan evvel Cemil Meriç’in Bu Ülke isimli kitabını incelediğimde de şu ifadeyi kullanmıştım: “Cemil Meriç, İslam’ın özünü çok iyi anlamış ancak yeterince bu özden bahsedememiştir.” İşte bu eksikliği gideren ve özden sık sık söz eden vurgulayan kişi Nurettin Topçu’dur. Memleketin sorunlarını, memleketçe, insanca ve bir Müslümanca tahkik etmiş, tenkid etmiş ve çareler bulmuştur. Nurettin Topçu’nun milliyetçilik anlayışı Turancılık anlayışına denk gelmez. Onun milliyetçilik anlayışı aynı ülke aynı dava üzerinde birleşmiş bir cemiyeti ifade eder. Bahsettiği bayrak; İslam ve Türklüğün harmanıdır. Türklük, onun için İslam olmadan bir hiçtir. Benim de zannımı değiştirmiş ve onu faşist kimliğinden sıyıran hatta aklayıp paklayan asıl olgu ve hakikat İslam’dır. Bunun üzerine, denebilir ki Nurettin Topçu; hakikatli bir dava adamıdır. Maarifin davasıdır, takdis ettiği İslam’ın davasıdır; Siyon ve Mason cemiyetlerinin ve irticanın ifsad etme gayretlerini yerle bir etmek için tek çıkar yolun peşinde olan hakiki bir düşünürdür. Ümmetçilik anlayışını destekleyen bir savunucu olarak karşımıza çıkmıştır. Komünizmin Çin’de ve Rusya’da görülen iki farklı tezahürü vardır ve Topçu Çin’in Komünizmine değil, Rusya’nın Komünizmine düşmandır. Çünkü Rusya’nın komün anlayışı ahlakı, dini ve cemiyet hayatını hiçe saymıştır. Ruhu çekip çıkararak maddeyle meşgul olmuştur. İslam özünde gördüğü ideolojiyi ise Sosyalizm ile anlatan ve eşitlikçi bir yapı sunan, cemiyet ve ruhi yönleri ön plana alan; ferdiyetçiliğin maddesel yönünü traşlayarak, törpüleyerek karşımıza çıkarmıştır. İslam bize ideal bir Sosyalizm anlayışını vaad etmiştir.
  • 112 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    ...
    Aşkım da değişebilir gerçeklerim de 
    Pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı 
    Yangelmişim diz boyu sulara 
    Hepinize iyi niyetle gülümsüyorum 
    Hiçbirinizle dövüşemem 
    Siz ne derseniz deyiniz
    Benim bir gizli bildiğim var 
    Sizin alınız al inandım 
    Sizin morunuz mor inandım 
    Ben tam dünyaya göre 
    Ben tam kendime göre 
    Ama sizin adınız ne 
    Benim dengemi bozmayınız

    Şiir, her zaman beni bulunduğum zamandan uzağa götürür. Ne zaman kaçmak istesem bir şiir kitabı alırım elime. O aşkı o hissiyatı bulunduğum zamanın dışında hissederim. Turgut Uyar ve sihirli kelimeleri kitaplığımın en güzel köşesinde yerini aldı...
  • Belki siz de zor bir zamandan geçiyorsunuz. Belki sizin de benim gibi bitirmeniz gereken bir yazı, bir ödev, kapatmanız gereken bir hesap var. Uzun zamandır ertelediğiniz bir iş var. Belki de bir davranışın size ne kadar zarar verdiğini fark ettiniz ve farklı şekilde davranmak istiyor fakat bir türlü "beceremiyorsunuz". Belki bedeninizi dilediğiniz gibi kullanamıyorsunuz. Belki içinde bulunduğunuz ortam size hiç mi hiç iyi gelmiyor artık, biliyorsunuz ama içinden çıkabilecek imkânınız yok. Belki de çok sevdiğiniz biriyle vedalaşmak zorunda kaldınız. Artık bu hikâyeye daha farklı biri olarak devam edeceksiniz. Belki bu aralar siz de zor bir zamandan geçiyorsunuz... Acı, ağrı, hayal kırıklığı, üzüntü, özlem sık sık ziyaretinize geliyor. Kendinizi çoğu zaman başarısız, güçsüz hissediyor; hiç düzelmeyeceğini, buradan sonrasının artık hep yokuş aşağı olduğu düşünceleri yapışıp kalıyor zihninize. Oysa ne hissettiklerimiz ne de bedenimize yansımaları bizim elimizde. Aklımızdan geçenler ve bedenimize yansımaları bizim suçumuz değil. İnsan olmak böyle bir şey. Bir yerlerden, çok eskilerden, büyüdüğümüz ortamdakilerin davranışlarından öğrendik bazı durumlarda kendimizi tehdit altında hissetmeyi, bazı insanların etrafında rahatsız olmayı, bazı meselelere çok kafa yormayı, başarı kotamızı çok yukarılara koymayı, bize bizim onlara baktığımız gibi bakmayacak insanları hayatımıza almayı, değersiz olduğumuza inanmayı... Kendimizle böylesine acımasızca konuşmayı. Oysa içimizde ne yapmanız gerektiğini, bunun da geçeceğini bilen bir taraf var. Ve aslında her birimiz şefkat vermeyi sandığımızdan çok daha iyi biliyoruz. Sevdiğimiz bir dostumuz, annemiz-babamız, evladımız, yardıma muhtaç bir hayvan, küçük bir çocuk acı içindeyken ona nasıl yaklaşmamız gerektiğini biliyoruz. İçimizdeki bu kaynakları kendimiz için de kullanabiliriz. Siz de öz-şefkate bir şans vermek isterseniz, bir dahaki sefer acı ziyaretinize geldiğinde, acıdan kaçmak, acı çektiğiniz için kendinize kızmak veya kendinizde hata aramak yerine, acınıza yüzünüzü dönüp kendinize, "Şu an acı çekiyorum, böylesine zor bir anda kendime nasıl yardım edebilirim?" diye sorabilirsiniz. Bu soru yumuşak olduğu kadar da cesurcadır da çünkü zor duyguların varlığını kabul etmek, onlara yer açıp, onlarla beraber harekete geçebilmek cesaret gerektirir. Öz-şefkat hem nezaket hem de cesarettir. Öz-şefkat herkesin acı çektiği bu hayatta, kendimize destek çıkmak demektir. Kendi elimizden tutup, sevdiğimiz birine gösterdiğimiz hassasiyeti, anlayışı ve kabulü kendimize de göstermek demektir. Dilerim hayat bize adil davranmadığında, biz kendimize adil davranırız. Çünkü elimizde olmayan onca şeye rağmen, kendimize nasıl davranacağımız kendi elimizde. Bizim elimizde acıyan yerlerimize nasıl bakacağımız. Dilerim ki, acımız geçene, dinene kadar, acele etmeden, her şeyin bir zamanı olduğuna güvenerek kendimize destek olur, iyi bakarız bundan böyle... Şefkatle.
  • 206 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Bu kitap, 19.yüzyıl ile 20.yüzyılın başlarında Orta Asyalı (Afgan, Özbek, Hint ile o bölgede yaşayan diğer Müslüman haklar)
    hacıların, kutsal topraklara ziyaretleri; ziyaret güzergahları ve tekke kültürüne bakış açılarını inceleniyor.
    Hacıların Orta Asya ve Hint yarımadasından çeşitli yollarla Kudüs, Mekke, Medine'ye ulaşmaları; yol boyunca yaşadıkları ve hacıların barınma ve iaşe ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla kurulan Afgan, Özbek, Hint tekkelerin yapısı ve işleyişi anlatılıyor.

    'Yılda sadece bir kez düzenlenen kitlesel hareket' o zamandan bu zamana kadar artarak devam ediyor. O zaman
    diliminde insanların ne gibi zor şartlar altında hac ziyareti yapmalarıyla bugünkü koşullar arasındaki farkı düşünmekte fayda var.

    Maddi anlamda bir şey beklemeden sadece dini maneviyatla yoğrulmuş bazı kişiler de diğer hacılara yardımcı olmak anlamında hac yolu üzerinde çeşitli tekkeler kurmuşlar. Yardımlaşma, dayanışma halinde olan insanlar birlikte zikir ayinleri düzenliyor; Çağatay Türkçesi, Farsça, Arapça, Hintçe gibi kendi dillerinde mistik ritueller yapıp hemşehrileriyle sohbet imkanı sahip oluyorlardı.

    Bu tekkelerde hac yolculuğunda esas amaç Mekke ve Medine'ye ulaşmak olsa da kutsal görülen Kudüs'e de mutlaka uğranılırdı.

    İstanbul, Şam, Mekke arasında yayılmış bulunan Özbek, Afgan ve Hint sufi tekkelerin Orta Asya, Hint, Osmanlı İmparatorluğu arasında Arap vilayetleri özelinde gerçekleşen kültürel, dinsel, siyasi alışverişte oynadıkları rolü de ele almakta. Özellikle Özbek, Afgan ve Hint tekkeleri işleniyor.

    Ayrıca sufi şeyhlerin niçin hacca giderken kutsal şehirlerde konaklayan hacılarla ilgilendiler; tekkeleri niçin ruhani merkez yanında han haline getirdikleri kitabın sayfaları arasında okuyucuyu bekliyor.

    Hem İstanbul hem de hac güzergahında neden Hintli tekkelerin çok olduğu; İstanbul'da Hintli cemaatin olmamasına rağmen Hint tekkelerin yer alması ilginç bir durum oluşturuyor.

    Fakir ve zengin Hintli hacıların durumu da çeşitli kaynaklardan toplanan bilgiler ve Falih Rıfkı Atay'ın kaleminden de açıklanıyor.

    Kalenderiye mensupları ise diğer bazı cemaatler tarafından muhalif hatta din dışı görülmelerine rağmen nevi şahsına münhasir eylemleriyle varlıklarını sürdürmüşlerdir. Ayrıca İstanbul'da rastlanan dervişlerin büyük çoğunluğunun Osmanlı tebası olmaması ve çoğunun Hindistan ve civar yerlerden gelmeleri de bir başka ilginç durumu oluşturur.

    Kitabın 'sonuç (s.150)' kısmında '1924'ten sonra başa geçen Vehhabi devletiyle birlikte; sufi tekkelerin ve türbe ziyaretlerin yasaklandığı, şeyhlerin kaçmak zorunda kaldıkları ve çok sayıda türbenin yıkıldığı bilgisi veriliyor. Daha sonra 'Kemalist' hükümetin tüm tekke ve türbeleri yasaklaması ard arda geliyor.


    Kitabın 2002 yılında Hayfa Üniversitesi'nde sunulan tebliğin geliştirilmiş hali olması, sanki biraz daha genişletilmeyi de
    gerektiriyor gibi düşündürüyor insanı. Kitabın giriş kısmında tekke nedir? ne değildir? islam'da yeri varsa önemi gibi bilgiler eklenebilirdi.

    Aynı şekilde şeyh, mürit, tarikat vb çeşitli kavramlarda açıklanabilirdi. Kitabın dili sade. Ayrıca araştırma yapacaklara geniş 'kaynakça' sunuyor.

    Kitabın üniversitede bir anma töreninde yapılan konuşmanın biraz genişletilmiş hali olması bazı kavramların ya da yargıların
    tam olarak açıklanmamasını doğuruyor. Örneğin, Vehhabi ve Kemalist yönetimlerin aynı siyasi, dini düşünceye sahip olmamakla birlikte ortak nokta 'tekkelerin kapatılması' bu iki rejimin ortak değil sadece benzer kararlar alması olarak düşünülebilir. Ama yazar bu kısmı kısa geçtiğinden yani sebep-sonuç ilişkisi kurmadığından (kitabın kapsamı büyüyecek) ben sadece 'benzer' karar olarak görebilirim. Ayrıca 'vehhabi', 'kemalist' gibi kavramlar da açıklanabilseydi sadece Türk okuyucu için değil başka dillerde okuyan kişiler içinde faydalı olabilirdi.

    1925 yılında Türkiye'de tekke ve zaviyelerin kapatılmasındaki amaç, halkın bilgisiz, iyiniyet ya da cahilliğinden istifade edip bundan çıkar sağlayacakların önüne geçmek. Bırakın 1925'i günümüzde bile hala buralardan medet uman kişiler yok mu? Tekkelerin kapatılması bir zaruret doğuruyordu. Atatürk'ün
    30 Ağustos 1925 tarihli Kastamonu söyleminde belirttiği gibi: "Ölülerden medet ummak, medeni bir cemiyet için lekedir. Efendiler ve ey millet biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve mensuplar memleketi olamaz. En doğru hakiki tarikat medeniyet tarikatı" sözüyle yeni rejimin
    yolunu kalın çizgilerle çizmiştir. Ama daha sonra kanunda yapılan bazı değişikliklerle bazı türbelerin açılmasına olanak sağlanmıştır.

    Ezcümle: Tavsiye edilir.

    Notlar:

    + Bu kitabı 3-5 Mayıs 2012 tarihinde notlar alarak okudum. 1 Kasım 2018 tarihinde yazıya döküp, siteye ekledim. Elimin altında bulunuyordu, herkes faydalansın diye arşivimden çıkarıp yazıya döküp ekledim. https://resmim.net/f/2Ldt7I.jpg

    + Birinci Basım Nisan 2012

    + Ayrıca Thierry Zarcone'nin yazdığı İslamda Sır ve Gizli Cemiyetler kitabı da okunabilecek en iyi 'sır, gizem, mistik, gizli cemiyet, masonluk' gibi çok sayıda bilgiyi ve belki de ilk defa duyacağız bilgilerle harmanlayan ve kullandığı kaynaklar bakımından da oldukça iyi bir kitaptır. Onu da o tarihte alıp okudum ama onda bir ama var. Bilgi, içerik yönünden olmasa bile mizanpaj olarak ve ayrıca resim/yazı kullanımı, bazı kavramların çeviri olarak tam olmaması yüzünden
    okunurken sıkıntı yaşatabilir. Bu kitabı keşke başka bir yayınevi (ama bu mizanpajı örnek almadan sıfırdan yapacak) bassa da onu da okusak.
    O kitabın notları da var onu da bir ara siteye yüklerim diyerek kendime ait notları bitiriyorum. Şu an da piyasa da bulacağız çoğu 'mistik, gizli cemiyet, masonik' temalı kitapların çoğu kopyala yapıştır mantığıyla ve kaynaksız olarak verilirken, bu kitap kaynağın kaynağına inerek kavramları konuyla harmanlayıp bizlere sunuyor.
  • zaman nasıl durdurulur: öpücük

    zamanında yolculuk nasıl geçer: kitap okumak

    zamandan kaçmak için napılır: müzik dinlemek

    zaman geçirmek için: sosyal medya