Kör Baykuş hakkında söylenecek en doğru şey, kitabın seni değil senin onu okuduğun anı değiştirmesidir. Sadık Hidayet’in sesi burada sadece bir anlatı değil, zihin kıyılarına vuran soğuk bir deniz, içeriden çöken bir ev ve uzun, sessiz bir itirafın kendisidir. Okurken zamanın nasıl dağıldığını, gerçeklik ve kurmacanın birbirine karıştığını hissedersin öyle bir anlatı ki, olaylar değil ruh hâlleri ilerler sayfalar bir hikâye nakline değil, bir bilinç akışına açılır.
Romanın iki bölümde kurulmuş görünüşü sadedir ama içi karmakarışıktır birinde düşler, gölgeler ve semboller hüküm sürer; diğerinde ise görünen hayatın rutini, kirli odalar ve kusurlu bedenler belirir. Hidayet’in ustalığı, bu iki düzlemi birbirinden ayrı tutmaması tam tersine okuru sürekli olarak bu iki dünyanın sınırında gezinmeye zorlamasında yatar. Böylece “okumak” bir etkinlik olmaktan çıkar, bir çeşit delilik ortaklığına dönüşür anlatıcıyla aynı dili konuşur, aynı şüphelerle boğuşursun.
Anlatıcının yalnızlığı yalnızca tematik bir motif değildir romanın ritmini belirleyen bir makina gibidir. Hidayet onu öyle bir yalnızlığa hapsetmiştir ki, karakterin iç hesaplaşmaları dış dünyayı ezip geçer. Bu iç hesaplaşma, kadın figürleri etrafında kristalleşir; biri idealize edilmiş, ulaşılmaz bir imge, diğeri ise yıpranmış ve somut bir gerçeklik. Hidayet bu karşıtlığı basit bir aşk üçgenine indirgeyip geçmez; o, arzunun, suçluluğun ve kendini yok etme isteğinin aynı paranın iki yüzü olduğunu gösterir.
Dil ve üslup, kitabın en keskin yanıdır. Kısa, ara sıra kırılan cümleler; tekrarlamalar, imgelere saplanmalar ve ansızın çarpıcı bir netlik. Hidayet, basit bir sözcük seçimiyle okurun soluk almasını kontrol eder kimi yerde bir kelimeyle tüm bir geçmişi, bir yaşamı kapatır. Sözlerin ölçüsüzlüğü yoktur her tekrar, her