ÖLÜM VE ÖZGÜRLÜK
ÖLÜM VE ÖZGÜRLÜK
Belki de yaşadıkları kasvetli derin duygular olmasaydı, böylesine kuvvetli kalemleri, şiddetli söylemleri, sarsıcı duyarlılıkları olmazdı.Dünyaya, acılarını, öfkelerini ,isteklerini, hayal kırıklıklarını şiirsel bir dille haykırarak özgürleştiler, ölümü seçtiler. Kurguladıkları romanlar gibi kendi yaşamlarının sonunu da kendileri belirlediler.
1. Ernest Hemingway
ABD’li ünlü yazar Hemingway ambulans şoförü olarak savaşa katıldı. 1918’de çok yakınına düşen bir top sebebiyle ağır yaralandı. Yardım etmeye çalıştığı İtalyan askerlerinden birisi ölürken diğeri bacaklarını kaybetti. Başka bir İtalyan askerini taşırken de bacaklarından yaralandı. Tedavi gördüğü hastanede hemşire Agnes von Kurawsky’e aşık oldu. Evlenmeyi düşündüğü hemşire onu terk etti. 1931 yılında yazarın babası intihar etti.
1944 yılında 2. Dünya Savaşı sırasında Amerikan güçleriyle birlikte savaşta aktif görev aldı. Bu nedenle daha sonra askeri mahkemede yargılandı. Son yıllarında yazarın ruhsal sağlığı kötüye gitti. Eşi Hemingway’i elinde silahla evin mutfağında bulunca hastaneye kaldırdı. Sanatçı kaldırıldığı hastanede elektro şok tedavisi gördü. Hastaneden çıktıktan iki gün sonra 1961’de kendini av silahıyla vurarak hayatına sonlandırdı.
2. Franz Kafka
Yahudi bir ailenin çocuğu olarak 1883 yılında Prag’da dünyaya gelen Kafka, ailesinin altı çocuğundan ilkidir. İki erkek kardeşi daha bebekken ölen yazarın 3 kız kardeşi de Nazi’lerin toplama kampında öldüğü düşünülmektedir. Kötü bir çocukluk dönemi geçiren Kafka babasıyla hiç anlaşamadı ve ona karşı hep nefret duydu. Dönüşüm kitabındaysa böcek olarak tasvir ettiği kişi kendisidir çünkü kendisini babasının gözünde hep böcek kadar değeri olduğunu düşündü.
Yahudi olduğu için Almanlar tarafından, Almanca konuştuğu için de Çekler tarafından sevilmedi. 1917 yılının Ağustos ayında Kafka’nın ağzından kan geldi ve akciğer kanseri teşhisi konuldu. 1918 yılının sonbaharındaysa İspanyol gribine yakalandı ve haftalarca acı çekti. 1924 yılında gırtlağına kadar ilerleyen kanser sebebiyle konuşma yetisini kaybetti. Yemek yerken ve su içerken bile dayanılmaz acılar çekti. Yazar 3 Haziran 1924 yılında kalp yetmezliğinden hayatını kaybettiğinde 40 yaşındaydı.
3-Edgar Allan Poe
ABD’li şair ve yazar Edgar Allan Poe gotik edebiyatın öncülerindendir. 1809 yılında dünyaya geldikten 1 yıl sonra Poe’nun babası evi terk etti. Bir yıl sonra da annesi veremden öldü. Daha sonra Virginia’da bulunan zengin bir tüccar olan John Allen’ın yanına verildi. Virginia Üniversitesi’nde okuduğu zamanlarda yaptığı kumar borcu sebebiyle manevi babasıyla arası açıldı.
1831 yılında Baltimore’da yaşayan halası, kuzeni ve abisinin yanına taşındı. Baltimore’a yerleştikten kısa bir süre sonra, alkolik olan ve ağır hastalıklar geçiren abisi hayatını kaybetti. 1835’te kuzeni Virginia Clemm ile evlendi. 1842 yılında karısı Virginia’nın tüberküloz olduğunu öğrenince kendisini tamamen alkole verdi. 1847 Virginia’nın ölümü yazarı iyice yıktı.
Poe, 3 Ekim 1849 yılında ismi Ryan’s Inn olan bir meyhanede kendinden geçmiş bir şekilde bulundu. Hastaneye kaldırıldıktan 4 gün sonra hayata gözlerini yumdu. Öldüğünde 40 yaşında olan Poe’nun cenazesine sadece 4 kişi katıldı.
3. Nikolay Vasilyeviç Gogol (1809-1852)
Ukrayna asıllı Rus yazar 1828 yılında Petersburg’a gider. orada geçinemeyince Almanya’ya gitme kararı aldı. Almanya’da da ancak parası bitene kadar kalabilen yazar tekrar Petersburg’a dönerek düşük maaşlı bir işe başladı.
Yazdığı Müfettiş isimli, bürokrasiyle dalga geçtiği eseriyle büyük tepki topladı ve Rusya’dan ayrılmak zorunda kaldı. En çok saygı duyduğu ve onun eleştirileri olmadan yazamam dediği Puşkin’in tavsiyesiyle Ölü Canlar romanını yazmaya başladı. Roma’da Ölü Canlar’ı yazarken Puşkin’in ölüm haberini aldı. O güne kadar Puşkin’in yorumunu almadan bir şey yazmayan Gogol için bu haber büyük bir yıkım oldu. Gogol Ölü Canlar romanını ve Palto hikayesini yayınlandıktan sonra soylu kesimin tepkisini topladı. Rus insanını aşağılamakla ve halkına ihanetle suçlandı. Bu suçlamalar yazarın ruhsal sağlığını iyice bozdu.
Gogol Ölü Canların ikinci bölümünü de yazdı. Fakat 1852 yılında el yazmalarını ateşe atarak yok etti. Bu olaydan 10 gün sonra da yaşamını yitirdi.
4. Fyodor Dostoyevski
Hasta bir anne ve sarhoş bir babanın çocuğu olan Dostoyevski 11 Kasım 1821 yılında dünyaya geldi. Annesini ölümünden sonra Petersburg’a yerleşen sanatçı daha sonra babasını ölüm haberini aldı. 1846 yılında çıkan ilk kitabı İnsancıklar ve ardından yazdığı kitaplarla beklediği başarıya ulaşamayan yazarın umudu kırıldı ve politikayla ilgilenmeye başladı. 1849 yılında devlet aleyhindeki bir komploya karıştığı iddiası ile tutuklanarak hapse atıldı. 10 yıl hapiste yattıktan sonra tam kurşuna dizilmek üzereydi ki, son anda affedildi. Cezası dört yıl kürek, dört yıl da adî hapse dönüştürüldü. Cezasını çekmek üzere Sibirya’ya gönderildi.
Cezalarını çektikten bir süre sonra Avrupa seyahatine çıktı. Sara nöbetleri ve kumar bağımlılığı yüzünden maddi açıdan darlığa düştü. Bu dönemde Yeraltından Notlar (1864) ve Suç ve Ceza (1866) gibi eserlerini yazdı. Sibirya’da evlendiği eşinin ölümünden sonra sekreteriyle evlendi. Yeniden borçlandı ve kumarhanelerde gezmeye başladı. Kızının ölümünün ardından büyük bir sarsıntı geçirdi. Karamazov Kardeşler adlı yapıtını üç yılda bitiren Dostoyevski, ciğer kanaması sebebiyle yatağa düştü ve 28 Ocak 1881 tarihinde öldü.
5-Yazamamanın Getirdiği Ölüm Hali: Virginia Woolf (1882-1941)
Mrs. Dalloway, Deniz Feneri, Orlando, Jacob’un Odası, Dalgalar romanlarının da olduğu çok sayıda çalışmaya imza atan Woolf, II. Dünya Savaşı’nın yarattığı kasvet, üretkenlik yoksunluğu gibi nedenlerle ruhsal bunalıma girdi ve 28 Mart 1941’de Ouse Nehri’ne ceplerine taş doldurarak atlayarak ve intihar etti.
6-Ölüm Korkusuna Yenilmek: Cesare Pavese (1908-1950)
Kadınlarla olan sorunlu ilişkisi ve ölüm saplantısı ile tanınan Pavese, yazarlık serüveni boyunca şiir ve romanın yanı sıra Amerikan Edebiyatı’ndan İtalyancaya yaptığı çevirilerle adından söz ettirdi. Mussolini iktidarına karşı yazıları nedeniyle hapis yatan Pavese, 1950 yılında günlüğüne “Artık sabahı da kaplıyor acı” diye not düşerek Torino’daki bir otel odasında çok sayıda uyku hapı içerek yaşamına son verdi.
7-Dostuna Elveda Ederek Ölüm: Sergei Yesenin (1895-1925
Mayakovski’nin izinden giderek 1917 Ekim Devrimi’nin ateşli savunucuları arasında yer alan Yesenin, Ekim Devrimi ardından rejime yönelik eleştirileri nedeniyle sansüre uğradı. İçkiye olan bağımlılığı ve kadınlarla olan sorunlu ilişkisi nedeniyle psikiyatri tedavisi görmek için bir aylığına akıl hastanesinde kaldı. Noel için hastaneden çıkarılan Yesenin, 27 Aralık 1925’te Moskova’daki İngiltere Oteli’nde odasında kendini asarak intihar etti. Cesedinin yanında, intiharından bir gün önce bileklerini kesip kendi kanıyla Mayakovski’ye yazdığı veda şiiri bulundu:
8-Devrim Yorgunu Bir Şair: Vladimir Vladimiroviç Mayakovski (1893-1930)
1917 Ekim Devrimi’nin şairi olarak tanınan Mayakovski, Rus Devrimi’nin sanat alanındaki yansıması olan “Futurizm Akımı”nın öncüllerindendir. Nazım Hikmet’in şiirine de önemli izler bırakan Mayokovski, insanların devrim idealleri karşısındaki inançsızlığı ve umutsuz aşkları nedeniyle 14 Nisan 1930’da Moskova’da intihar etmiştir.
9-Fars Topraklarında Kafka Haleti Ruhiyesi: Sâdık Hidâyet (1903-1951)
İran Edebiyatı’nın “Kafka”sı olarak tanınan Sadık Hidayet, başta Kör Baykuş olmak üzere düz yazı ve kısa hikâyeleriyle tanınır. Yazarlık serüveni boyunca gerek şah yönetimi gerekse Şii ulema tarafından pek sevilmeyen Hidayet’in eserlerinde melankoli, umutsuzluk ve mistisizm hakimdir. Yazar, 23 yıl önce ilk intihar denemesini gerçekleştirdiği Paris’te, 9 Nisan 1951’de yaşadığı dairede havagazını açarak yaşamına son vermiştir.
10-Savaşın Getirdiği Karamsarlık ve Ölüm: Stefan Zweig (1881-1942)
Unutulmaz biyografilerin yazarı olan tanınan Stefan Zweig, hümanist, savaş karşıtı düşünceleriyle II. Dünya Savaşı öncesinde Avrupa’da adından söz ettirmişti. Zweig, gerek Yahudi kimliği gerekse düşünceleri nedeniyle 1930’lu yılların ikinci yarısından itibaren Nazi rejiminin hedeflerinden biri oldu. II. Dünya Savaşı sırasında konferans vermek için gittiği Brezilya’ya yerleşen Zweig; Virginia Woolf, Walter Benjamin gibi II. Dünya Savaşı’nın yarattığı umutsuzluk ortamından etkilenerek 22 Şubat 1942’de Rio de Janeiro’da, karısı Lotte ile birlikte intihar ederek hayatına son verdi.
11-Auschwitz’ten Yaralı Bir Yürek: Primo Levi (1919-1987)
Yahudi asıllı İtalyan yazar Primo Levi’nın eserleri, II. Dünya Savaşı sırasında anti-faşist mücadeleye katılması ardından esir düşmesinin ve Auschwitz Toplama Kampı’nda yaşadığı tutsaklık günlerinin izlerini taşır. Yazarın en önemli kitabı olan “Bunlar da mı insan?”da Levi, Auschwitz’te yaşadıklarını ve “eve dönüş” hikâyesini anlatır. Savaşta yaşadıklarının ardından Tanrı inancını kaybettiğini belirten Levi, 11 Nisan 1987’de 68 yaşında evinin merdiven boşluğuna kendini bırakarak intihar eder.
15-Sıkıştırılmışlığın Getirdiği Ölüm: Walter Benjamin (1892-1940)
20. yüzyılın en önemli düşünce akımlarından Frankfurt Okulu’nun temsilcileri arasında yer alan Walter Benjamin, Marksist kültür anlayışının yanı sıra Yahudi kökenleri nedeniyle Nazi Rejimi’nin hedefi olmuştur. Naziler tarafından Paris’e sürgün edilen Benjamin, Almanların Fransa’yı işgal etmesi ardından Gestopu’nun Paris’teki evini basması üzerine 1940’da İspanya’nın Fransa sınırındaki Portbou kentine kaçmış, burada polis tarafından Gestapo’ya teslim edileceğini öğrenince aşırı derecede morfin alarak yaşamını sona erdirmiştir.
16-Annesinin Kaderinden Kaçan Yazar: Beşir Fuat (1852-1887)
Askerlik kariyerini yarıda bırakarak düşünce dünyasına atılan Beşir Fuat, geç Osmanlı düşünce dünyasının önemli simalarından biridir. Namık Kemal gibi döneminin önemli aydınlarıyla sert polemiklere giren Fuat, Osmanlı’da pozivitizm ve materyalizmin tanıtılmasına önemli katkılarda bulundu. Sinir hastalıklarından mustarip annesinin kaderini paylaşmak istemeyen Fuat, bileklerini keserek intihar etmekle kalmamış, ölümü sırasında hissetiklerini yazıya dökerek tasvir etmiştir.
17. Sylvia Plath (1932-1963)
ABD'li şâir ve yazar Sylvia Plath, kısa ömrü boyunca mental rahatsızlıklarla boğuştu. Davranışları çevresi tarafından irrasyonel ve umursamaz olarak görüldü. Hayatı boyunca antidepresanlar kullanması gerekti.
Plath, hayatı boyunca ileri derecede bipolar bozuklukla yaşadı. 1950 yılında bursla girdiği Smith College'deki ikinci yılında ilk intihar girişimini gerçekleştirdi ve bunun neticesinde akıl hastanesine yatırıldı. 1955'te Smith College'den iyi bir derece ile mezun oldu.
1963'te, ikinci kattaki odalarında uyumakta olan çocuklarının yanına süt ve kurabiye bıraktıktan sonra, odalarının kapısını da içeri gaz girmeyeceğinden emin olacak şekilde bantlayarak kapattı ve kafasını fırının içine sokarak intihar etti.

18-Nilgün Marmara (1958-1987)
"Hayatın neresinden dönülse kârdır..."
Nilgün Marmara, Türk şiirinin genç ve yetenekli kadın şâirlerindendi. Eğitimini, Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde tamamladı.
Listede de yer alan Sylvia Plath üzerine tez yazmıştı ve 13 Ekim 1987'de 29 yaşındayken o da intihar etti.
19-Yaşamın Ucuna Yolculuk Eden Yazar: Tezer Özlü (1943-1986)
Kafka ve Pavese’in izlerini taşıyan eserlerinde genellikle varoluş ve yabancılaşma temalarını işleyen Özlü, Türkiye ve yurt dışındaki yaşamında çeşitli defalar intiharı denemiş ve psikiyatrik tedavi görmüştür. Göğüs kanseri nedeniyle yaşama veda eden Özlü, intiharın kıyısında dolaşan ruh hali ile bilinir. Özlü, bu özeliğini kitaplarına da taşıdığı için bu listede yer almaktadır.
“Yaşamın Ucuna Yolculuk” adlı romanında şöyle der: “Bir yüksekliğin, bir başıma olduğum bir yüksekliğin en ucundayım. İnemiyorum. Yaşayamıyorum. Ölemiyorum.

Harun Bora Tunç, bir alıntı ekledi.
17 May 17:25 · Kitabı okudu · 8/10 puan

Türkiye'de insanlar kendilerini çok ciddiye alıyorlar. Bunun sebebi aşağılık kompleksi. Ancak ciddi aşağılık kompleksi duyan insanlar kendilerini ciddiye alırlar. Türkiye'de en tepedekinden en aşağıdaki adama kadar herkes aşağılık kompleksi içinde, dolayısıyla da herkes çok ciddi. Onun için de çok komik çıkıyor. Bu ülkeden bu kadar komik çıkmasının sebebi insanların aşırı ciddi olması. İnsanlar daha gevşek olsa, o kadar gülünecek şey de çıkmaz.

Onur Ünlü: Bir Sürü Endişe, Alper Kırklar (Sayfa 117 - Sel Yayıncılık)Onur Ünlü: Bir Sürü Endişe, Alper Kırklar (Sayfa 117 - Sel Yayıncılık)
Veysel Yılmaz, bir alıntı ekledi.
14 May 22:46 · Kitabı okuyor

ANTİBİYOTİĞE KARŞI DİRENÇ GENİ

Antibiyotikler gücünü kaybetti ve zaman içinde neredeyse tüm insanlar antibiyotiğe karşı (az ya da çok) dirençli hale geldi. Bilim insanları artık yeni antibiyotik türlerinin arayışında.
Bu arada geçtiğimiz yıllarda, bakterilerin kolistin adlı antibiyotik etken maddesine direnç gösterip dayanmasına yardımcı olan MCR-1 adlı bir gen tespit edilmiş ve genin izi sürüldüğünde Çin'deki hayvan çiftliklerine ulaşılmıştı. Yeni araştırmalar, MCR-1 taşıyan bakterilerin, Çin'de besi hayvanlarında aşırı derecede antibiyotik kullanımı nedeniyle ortaya çıktığını gösteriyor.
2005 yılında ortaya çıkmaya başlayan direnç genini taşıyan bakterilerin şimdi dünyanın çeşitli yerlerine de yayılmaya başladığı görüldü. Araştırmalar, genin kendisini çeşitli bakteriyel patojenlere aktararak bir kıtadan diğerine ulaşmayı başardığını gösterdi.
E.coli bakterisiyle savaşta yaygın kullanılan bu antibiyotik türü de böylece gücünü yitirmiş oldu.

Popular Science Türkiye - Sayı 73, Kolektif (Sayfa 10)Popular Science Türkiye - Sayı 73, Kolektif (Sayfa 10)
Sadık Cemre Kocak, El Yazısındakı Sır'ı inceledi.
09 May 21:40 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Bu sefer eğlenceli ve gerilim dolu bir kitaba hazır mısınız diyerek başlayacağım. El yazısının nereden geldiğinden başlayarak, satır yönü, satır boşluğu, kelime ve harf aralıkları, harflerin hangi yöne doğru meylettiği, yazımızın boyutları, açılar, hız, kalemimizin baskısı, gariptir ki bir R harfi ki unutmazsam onu açıklayacağım detaylıca. Tabi kör olmazsam. :)
Bunun yanında Sayılar, İmza, hatta suçluların el yazısı örnekleri ve Ünlülerin yazılarının analizi ve tabi böyle bir yazıya güzel bir son olması açısından ‘Kendinizi Test Edin’ bölümü. Bu son bölümde, kitabın bölümleri arasındaki soruların cevaplarını görüyoruz. Eh o halde hoş geldiniz diyorum. Hatta size bir şey diyeceğim, aramızda kalsın. :)
Hoş ve Geldiniz birleşik değil ayrı yazılıyormuş. Alıştık paspaslardan, dükkanda evde kapıya koyduklarımızdan falan, meğer ne yanlış biliyor muşum. Tabii ki de rezil falan olmadım onu da nereden çıkarıyorsunuz? :)))))
Şimdi ben kendimi analiz etmeyi denedim. Hatta elimden geldiğince meraklısına da yardımcı olurum. Yalan olmasın diye buraya birkaç el yazımı da bırakıcam. Bakalım ben neymişim? :)
https://i.hizliresim.com/NZzBN5.jpg
https://i.hizliresim.com/azVQp5.jpg
https://i.hizliresim.com/YgYLpl.jpg
Şimdi başlayalım tahlillere. “Marjlar” konusundan başlıyoruz. Yani yazı yazdığımız kağıtta bıraktığımız boşluklar ve doldurduğumuz satırlar ve sayfa düzenimiz. Günlük yaşamda geçmişin etkisinde kalmak, geçmişten uzaklaşmaya çalışıp bu etkide devam etmek, gelecek planlarına bir an önce ulaşmaya çalışmak, bu planları gerçekleştirirken diğer yandan da bir emin olamama durumunu ifade ettiğimi görüyoruz hep birlikte. Tamam hepten yerlerde sürünmüyorum, empati yeteneğim çok gelişmiş, moralim düzeldi!
Şimdi sıra “Satır Yönümüze” geldi. Burada çizgisiz kağıt kullanmanın önemine vurgu yapılıyor ki şansa bakın senelerdir çizgisiz kağıt kullanıyorum. Bakalım burada nasıl yerden yere vurulcam. Hadi başlayalım. Hayata düz bir çizgiden bakmak, gereksiz yere triplere (!) girmemek, olumlu düşüncelere sahip olmak, yaşam enerjisi yüksek kişilik en belirgin özellikler.
“Satır Aralığı” ise, normal olduğu için plan ve organizasyon yeteneği olarak ortalamayı karşılayacak bir düzey olarak girilmiş. Tamam, iyiyim henüz kalp krizi geçirmedim ve bir elektrik direğine göre daha iyi durumdayım.
“Kelime Aralıklarına” bakacak olduğumuzda bu türü aslında insanlarla yakın veya uzak ilişki kurmamıza bağlıyor ve buna göre seçenek sunuyor. Burada benim kelime aralıklarımın bazen normal bazen de dar olduğunu hesaba katarsak ortaya karışık hem iyi hem kötü bir iletişime sahip olduğumu söyleyebiliyorum.
“Harf Aralıkları” kısmına geldik. Burada kişinin özgüveni ele alınıyor. Gördüğünüz gibi harf aralıklarım ve harf boyutlarım ‘Devasa buçuk’ denilebilecek cinsten. Burada kişinin (yani benim) negatif ve pozitif yönlerinin bilincinde olduğu anlamı çıkıyor. (ben, kendimden neden ‘Kişi’ diye bahsettim şimdi?)
“Harflerin Meyil Yönü” bir sonraki tanımımız. Kişinin duygusallık ve akli dengesini hedef alan bir yaklaşım olduğu için ben hangi taraftayım seçim sizin. :) Alınan kararların etkilerini düşünmek ve yüksek motivasyon en belirgin özelliğimmiş!
“Yazının Boyutu” konusu çok tatlı bir konu gibi gelebilir ama değil. Neymiş efendim, büyük yazı sahipleri kendini anlatma çabasındaymış, yok canım daha neler! :) Kendilerini ortaya koymaktan ve fark edilmekten hoşlanan kişilerin yazısı büyük olurmuş.
“Yazının Bölgesel Boyutu” ise bizlerin yazdığı yazıların sayfa üzerinde dağılımını gösteriyor. Mesela benim ‘İ’ harfim dikkatinizi çekti mi bilmem ama üstteki noktası alttaki çizgiden daha büyük, hatta nokta değil yuvarlak. İşte bu iki boyut arasındaki farka göre yorum yapılıyor bu kısımda. Yaşam ve sosyal ilişkilerim ortalama, zihinsel potansiyelim de normal. İyi çok da zararlı kapatmadık. Bir TEDAŞ olamasak da zarar etmemek de önemliydi.
Hadi “Harflerin Bağları” konusuna da bakalım. Bu konu Türkiye için geçerli olmayabilirmiş. Bize öğretilen ve sonradan ayrıca kazandırılmaya çalışan el yazısı konusu için esneklik verilmiş. Bakıldığı zaman burada kişinin aklı ve mantığı, yaratıcılık ve önsezi ile birleştirdiğini görüyoruz. Bazı harfler bağlı bazıları bağsız başlığı altında incelediğimizde çıkan sonuç bu.
“Açılar ve Kemerler” başlığında ise kişinin ekip çalışmalarına uyumu, pozisyonu, planlama becerisi ve sonuç odaklı çalışıp çalışmadığı değerlendiriliyor. En azından açılı değil de kemerli yazdığımı gördüm ve bunun özellikleri aile ve dostlarıma değer verdiğim, rahat ve arkadaş canlısı olduğum, sıcak ve çevremle uyumlu biri olduğumdan bahsedilmiş. Teşekkür ediyorum, ne diyebilirim ki? Kendim yazsam aynı cümlede kendimi bu kadar övemezdim. :)
“Hız” konusuna geldiğimizde de Yazma Hızı olarak bir tahlil yapıyoruz. Yazarın burada tahlili ters düşmüş. Bu sefer %80 dışında kaldım. Yavaş yazıyorum ama kitap okumam hızlı. Nokta yerine yuvarlak yazdığım harfler de var noktalı kullandıklarım da var ama yazımın yavaş olması sayfa 108’de belirtilen kitap okuma hızımın da yavaş olduğunu göstermiyor. Eh buna kimse karşı gelmez herhâlde? Ben ve yavaş kitap okumak.
“Kalemin Baskısı” konusu kişinin baskın olma ve vurgu yeteneğini gösteriyor. Bunu nasıl anlıyoruz. Yazdığımız yazının arkasına bakıyoruz. Kağıt elimize böyle dümdüz değil de kabartma harita gibi geliyorsa (ki benim yazı) bu kişinin çok aşırı ısrarcı olduğu (inanmayan varsa yengenize sorun len falan) ve agresif olduğu gözlemlenmiştir. Ancak burada verilen bu durum sadece yapılması gereken iş üzerinden değerlendiriliyor. Hayatın her anında böyle olunduğu anlamına gelmiyor.
“R Harfi” ise 29 harf (yanlışsa da benim alfabem o kadar) içerisinden seçilmiş. Bunun özelliğiyse kelime arasında bile bu harfi büyük yazanların farkındalığı. Ben de yok ama olmasını ister miydim? Şurada yazılanları gördükten sonra EVET.
“Dikkat” konusunda ise bir yazı yazılacağında kelimelerin seçimi ve noktalama işaretlerini doğru kullanmak konu ediniliyor. Bunun seçimini de sizlere bırakmayı uygun buldum. Nasılsa en başta 3 tane resim ile yazılarımı paylaşmıştım.
“İmza” ise kişinin kimliği için en büyük ipucu olarak veriliyor. Afedersiniz ama genellikle imzamı ‘Hayvan Gibi’ tanımlayanlar olduğu için bunun rahatlığında yazacağım. İmzam da okunaklı ancak sıkıntı çıkmaması için imzamı buraya atmıyorum. El yazımdan daha büyük bir imza sahibi olduğum için orada yazan cümlenin özetini vereceğim. Bulunduğum konumdan daha yükseği hedeflediğim görülüyormuş. İçimde büyük işler başarma yeteneğim varmış. Zaten bunlar olmazsa neden hayattayım ki? Hep daha iyiye ulaşmak için yaşamıyor muyuz hepimiz? Bunda bir gariplik göremiyorum açıkçası. Tabi bunun yanında özellikle İsimden Oluşan İmza diye başlık açıldığı ve orada da kişinin hayatta kendisini ön plana koyduğu ve kişisel bir konuda kendi kararlarının daha önemli olduğunu düşündüğü tespiti verilmiş. Güzel tespit. Bu konuda da ardından ünlülerin imzaları geliyor.
“Sayılar” konusuna da değiniyor ama burada bir açılım yok. Sadece genel tanımlar yapılıyor. Kısaca sağa yatıksa duygusal, dikse mantık ve duygusal denge kurulmuş, sola yatıksa da alınan kararların geçmişe göre alındığını söyleniyor desek özet geçmiş oluruz sanırım.
Kitabın özelliklerine göre elimden geldiğince hem tanıtımını yapmak hem de kendimi değerlendirmek oldukça faydalı oldu kanımca. Kitap oldukça hoş ve üstüne düşülecek bir eser. Açıkçası bana göre çok güzel bir başlangıç kitabı. Geçen sene bir abimin verdiği -El Falı mı neydi- kitaba göre daha anlaşılır olduğu kesin. Bakıldığında polislik hayali olan hatta polis olan arkadaşlar için bile bir nevi kültür kitabı desek abartmış olmayız.
Bugün artık gerçekten bu kitapla son diyorum. Fena yorgunum. Cümleten iyi geceler. Keyifli okumalar. Yarın görüşmek üzere..

Tubarsln, bir alıntı ekledi.
06 May 23:54 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Yusuf suresi - 53
"Ben nefsimi temize çıkarmam , çünkü Rabbimin merhamet ettiği hariç, nefis aşırı derecede kötülüğü emreder. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayandır, çok merhamet edendir."

Kur'an-ı Kerim Meali Metinli (Cep Boy), Türkiye Diyanet Vakfı (Sayfa 253)Kur'an-ı Kerim Meali Metinli (Cep Boy), Türkiye Diyanet Vakfı (Sayfa 253)
S. Ali, bir alıntı ekledi.
06 May 01:13 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 7/10 puan

Devletler her zaman mantık çerçevesinde hareket etmez, İsrail de fazlasıyla akıldışı, paranoyak, aşırı milliyetçi bir hale büründü. Gazze filosuna yapılan saldırıyı düşünün. Tamamen akıldışı bir hareketti. İsteselerdi kolaylıkla gemileri etkisiz hale getirebilirlerdi. Türk bandıralı bir gemiye saldırıp Türkleri öldürmek, stratejik bir bakış açısından yapılabilecek en aptalca şeylerden biri. Türkiye 1958 yılından beri bölgedeki tek yakın müttefikleri. Hiçbir sebep yokken bölgedeki tek yakın müttefikine saldırmak bir çeşit delilik.

Vahşi Abd Emperyalizmi, Noam Chomsky (Sayfa 47 - Aylak Adam Yayınları 1.Baskı- Ocak 2014)Vahşi Abd Emperyalizmi, Noam Chomsky (Sayfa 47 - Aylak Adam Yayınları 1.Baskı- Ocak 2014)

Hocayım Ben!
Akademi nedir? Akademi deyince akla ne gelir? Neden ismi akademidir? Bu kabilenin üyeleri neler yaparlar, ne konuşurlar, nasıl yazarlar?

– “Merhaba, akademisyenim ben!”
– Yani?
– Akademisyenim işte, üniversitede öğretim görevlisiyim.
– Haa, şimdi oldu, öğretmensiniz yani!
– Olur mu canım, o başka, ben üniversitede hocayım.
– Hoca mı? Ne farkı var öğretmenden? Neden öğretmen değil de hoca deniyor ki size?
– Bilmem, öyle işte, araştırma da yapıyoruz ya biz.
– Yav he he…

“Akademi”, “Akademisyenlik”, “Hoca”; tüm bu ağdalı ve büyülü kelimeler çeker sizi içine, karşı konulamaz biçimde; götürür bambaşka bir dünyaya, sizin de rızanızla; özellikle gençken, daha “tıfıl” bir öğrenciyken veya “akademi kabilesine” dışarıdan bakan, ona uzak bir yabancıysanız eğer. Her meslek, icra ediliş koşullarının da bir ürünü olan çeşitli fiziki ve sembolik göstergeleri bedene kazır. Giyim kuşamdan, vücudun hareket tarzına, oradan da dilin kullanımına dek bu göstergeler, “öteki”yle ilişkide bir anlam kazanır, arzu veya nefret nesnesi olur, “aşağı-üste” şeklinde sınıflandırılır, idrake taşınır. Toplumsal sihir (veya trajedi) bu seviyede bütünüyle dilseldir de. Gerçek, az çok sözcük ve şey, isim ve nesnedir eş zamanlı olarak. Bu iki evren (şeylerin ve sözcüklerin dünyası), bir ve bölünmezdir; bir Katolik nikâhının sonsuza dek bağladığı çiftlerdir onlar. Kelimenin kendisinin tek başına, telaffuz edildiği veya zihne düştüğü anda, gönderdiği imge-şey oradadır; bilinir işte, uzatmaya gerek yoktur. Ne olduğunu tam olarak tanımlayamasa bile, “en azından şu değil” der zihin; ilişkisel ve durumsal olarak kavrar her daim. Sosyal Bilim zaman zaman (her zaman değil), “gizil” olanı ifşa eden özgürleştirici bir edim hayalinden çok uzaklarda, “kabile üyesi”nin bildiğini sayfalarca tasvirleyen “kuru” bir egzersiz de olur böylece.

Peki, akademi nedir? Akademi deyince akla ne gelir? Neden ismi akademidir? Bu kabilenin üyeleri neler yaparlar, ne konuşurlar, nasıl yazarlar? Örneğin, ortaöğretimden bahsederken, “eğitim yuvası” ifadesi rahatça kullanılabilirken, aynı ifadeyi yükseköğretim mevzubahis olduğunda kullanmak neden alaycı bir tebessüm doğurabilir. Bir saniye, doğru, yükseköğretim de diyoruz, öyle değil mi? “Yükseköğretimimizin sorunları” başlıklı bir sunum mesela? Çok kuru, çok sıradan, çok “devlet” kokuyor öyle değil mi? Aynen öğretmen kelimesinin zihinde yarattığı o memur çağrışımı gibi. O halde sanki her şey, akademi denilen kabileyi, akrabalık bağı olan diğer bir kuzen kabileyle, yani ortaöğretimle zıtlığında tefrik eder gibi gelişir.

Lévi-Strauss’cu, dikotomiler üzerinden düşünme usulünü burada da tatbik edelim, zihin açıcı olabilir. Akademi, ortaöğretim olmayandır! Ortaokul/lise; tekrarken, ezbercilikken, zihinleri şekillendirmekken, devletken, ideolojiyken, malumatçılıkken, tasnifçilikken, disiplinken, memuriyetken akademi; yaratıcılıktır, özgürlüktür, isyandır, yorumdur, teoridir, üretmektir, araştırmaktır, muhalefettir, uçarılıktır, sınırları zorlamaktır, aşmaktır… Ortaöğretim “kuru-ölü” tedrisattır, akademi ise “canlı-yaratıcı” tefekkür. Bu dikotomi, mekânlara ve bedenlere de kazınır. Hocanın tefekkürünün derinliği, sınır tanımazlığı; odasının dağınıklığında, sakalının intizamsızlığında, vazgeçemediği sigarasının ve anason kokulu akşam sohbetlerinin hür ritminde, üslubunun vuruculuğunda, dil oyunlarının karmaşık dehlizlerinde tecessüm eder. Peki bunun karşısında öğretmen? Bir hiç… sadece bir kravat. Aynen o kravatlı öğretmenin karşısındaki kravatlı öğrenci gibi, tedrisatın en hasbi ürünü, hiçliğin kendisidir o da. Oysa hocanın öğrencisi bir vâristir; Freud’çu anlamda, babasını öldürüp onun yerine geçmek isteyendir. Hoca, hem rakibi hem de modelidir; sakalından, yürüyüşüne, üslubundan, yazım diline kadar içindeki hoca, kutsanması için katli vacip tanrıdır.

Bu dikotomi elbette çok keskin ve eksik, ama tam da bu keskinliğiyle bir ideal-tip olarak, yani yaklaşık ve kısmi bir inşa olarak (fiiliyatta gözlemlenen, bu inşanın bin bir türde melez varyantıdır), bir çözümleme aracı olarak işimize yarayabilir. Diğer bir ifadeyle, o sakalın, o dağınık odanın, o uzun ve karmaşık cümlelerin, basit bir “gösteriş” etkisinden öte, mesleğin icra koşulları ve değer sistemiyle ilişkili olabileceğini ve bunun da az çok evrensel bir nitelik taşıyabileceğini varsayalım. Elbette, bu her zaman böyle olmak zorunda değildir ama olmasında bir beis de yoktur. İşin okuma, aktarma (tedrisat) kısmını bir yana bırakırsak eğer, araştırmacı yönü ağır basan bir akademisyenin çalışma temposunun, sabah 9-akşam 5 mesaisine riayet edemeyeceği su götürmez. Araştırmanın o kendi kaotik dinamiği, modern toplumun en temel kutsallarından biri olan, yaşamın birbirinden az çok kopuk kutucuklar içerisine sıkıştırılması (özel yaşam-iş yaşamı) ilkesini erozyona uğratır. Hakkını vererek bu işi yapan bir araştırmacı, o araştırmayı zihninde, pratiğinde ve ilişkilerinde 24 saat yaşar. Sanıldığının aksine araştırmacı (ki akademik bir unvana sahip olmak zorunda da değildir), şehrin hoş mekânlarında boy göstermeyi alışkanlık haline getirmiş burjuva-bohem bir entelektüelden-küratörden çok uzaklarda, fevkalade asosyal, sıkıcı, mesai delisi ve obsesif bir tiptir. Ketumdur, hasbelkader kendini bulduğu bir sohbette aklı hep başka yerdedir zira zihni, 5 saniye önce o ortamda takıldığı bir detay yüzünden kısa devre yapmış durumdadır; “şeytan detayda gizlidir” der sanki sürekli; o detaylar onu, kendi kendini yıkıcı bir intihara ve sil baştanlara da sürükler yeri gelir. Böyle bir kronik “ruh hastası”nın; zihni, yıkıcı-yaratıcı kısa devrelerle işleyen birinin; üslup ve yazım dili hususunda da kılı kırk yarmasında şaşırtıcı bir yan yoktur. O uzun ve karmaşık cümleler, ezoterik dil; çok da anlaşılır bir derde, şeylerle-dilin buluştuğu o evreni olabildiğince özenli biçimde, kırıp-dökmeden, yani şeylere tecavüz etmeden betimleyebilme kaygısına-saygısına denk düşebilir. Kısacası, sadece demek istediğini söyleyebilme, ne eksiğiyle ne fazlasıyla, sağa-sola çekiştirilemeyecek şekilde; varsın bu ütopyanın bedeli bir paragraflık uzun cümleler, karmaşık kavram setleri olsun. O dilin karmaşıklığı ve zorluğu, hikâyenin kendisinin karmaşıklığı ve zorluğu olamaz mı?

Analizi artık toparlayıp güzel ve dar ülkemize çevirelim. Ama önce şu iki hatırlatma: İlk olarak, yukarıda, bir meslekle (araştırmacı olmakla) ilişkili bir dizi tutum ve tavırdan bahsediyorum. Tüm bu niteliklerin her araştırmacıda aynı şekilde tecessüm etmesi gerekmez (ki bu mümkün de değildir). İkinci olarak, kabaca (ideal-tip şeklinde) tasvir ettiğim kişi, akademisyen (yani üniversitede resmi bir konumu olan kişi) de olmak zorunda değil. Ancak akademisyenlik, bu yönü de içine alabilir ve almalıdır da. Yoksa adı sadece ve sadece tedrisi memuriyet olur.

Tedrisi memuriyet, evet, Türkiye örneğinde, yukarıda tesis ettiğim dikotomiyi alt-üst eden ve tanımların içerisini boşaltan en önemli karakteristik sanırım burada yatmakta. Türkiye’de akademi, her şeyden önce, memuriyetin başka yollarla devamıdır. Güzel ama dar ülkemizde, neredeyse tüm kurumlarda karşılaşılan bir sorundur aslında bu: dış itibar sembolleri veya göstergeleriyle tamamıyla doğru orantılı bir yetkinsizlik, kopukluk, içi boşluk… İçinde uzman barındırmayan uzmanlık kurumları, bilgi işlemcisi olmayan bilgi işlem daireleri, sekreteri olmayan sekreterlikler, akademisyeni olmayan akademiler. Tersine, tüm bir kurumu çekip çeviren tek bir kişi; Ahmet abi! Hiç kimsenin hiçbir şeyden mesul olmadığı ve hiçbir şeyi bilmediği bir kurumda; dışarıdan bakıldığında tabelası ve binası bir antik yunan tanrısı gibi sizi dehşetle etkisi altına alan bir kurumda işleri götüren ve tek başına o kurumu var eden bir tek kişi; evrak kısmındaki Ahmet abi.

Bu gibi durumlarda, bir dizi ritüel ve sembolik oyun vasıtasıyla (yeniden tarih yazımı, geleneğin icadı, gösterişli isimler, saygı ve itibar göstergelerinin aşırı kullanımı, vb.), kurum işlemesi gerektiği gibi işliyormuş izlenimi verilmeye çalışılır. Akademi denilen kurumun bundan muaf olması elbette mümkün değil. Burada temel obsesyon, akademiyi, ortaöğretimle olan farklılığında tefrik etmeye dönüşür. Türkiye örneğinde, kurumun neredeyse tek amacı budur. Bu, anlaşılır bir amaçtır da zira nesnel anlamda onu ortaöğretimden ayırt edecek pek de bir şey yoktur. Tüm o ağdalı vokabüler (akademi, hoca, enstitü, profesör, vb.) biraz da bunun için vardır; kendinden “kaçan” ama kendisi dışında pek bir şey de olamayan, bu “olamama” durumunu ise “olması gerekene” gönderme yaparak veya “olması gerektiği” şeyin dış itibar sembollerini kullanarak telafi etmeye çalışandır Türkiye akademisi. Akademisyen, tüm o ontolojik zemininde (dertleriyle, saikleriyle), sıradan bir memurdur ama bunu kabul etmek istemez; yaşam ritmi itibariyle, kendisini yanında çalışan “sivil memurdan” (ahh sivil memurlar, yemekhaneleri bile ayrı, öyle değil mi?) ayırt edecek pek bir şey yoktur ama bunu düşünmek dahi istemez. Hoca, sadece ve sadece bir öğretmendir Türkiye’de; sıradan ama çok sıradan bir tedrisattır bu ikiliyi buluşturan, ama hayır, bu parazit düşünce de defedilmelidir zihinden (Hocayım ben!). Üniversitelerin enstitüleri ise sıradan bir kayıt birimi; yönetmeliklerinde yazan araştırma-geliştirme önceliklerinden çok uzaklarda, basit bir idari kurum: kayıt yap, yenile, dondur, notları gir, hepsi bu işte.

Bir mesleğin icrasını öğretmenin (aktarmanın) ve araştırma pratiğinin kendisinin bu kadar ötelendiği, silikleştiği bir kurumda tedrisat ve memuriyetin bu kadar öne çıkmasında şaşılacak bir şey yok. Teorisizim, malumatçılık veya fikri mümessillik, burada, durumu kurtarmaya, yani o “akademi” ilüzyonunu dış semboller üzerinden muhafaza etmeye imkân tanıyan bir dizi strateji olarak da ortaya çıkar. Memuriyetle de pek uyumludur çünkü “oturarak” yapılır! Kavramlarla sevişmek, teorileri çarpıştırmak, uzun ağdalı cümleler kurmak burada (yukarıda yaptığım tasvirdekinin tersine, karıştırılmasın bu), başka bir şeyin olmadığı bir tedrisi kurumda sadece ve sadece sembolik bir ikame stratejisidir; sıradan bir jargon etkisidir. Nedir bu etki? Bir kere bu etki, mesela benim şu anda “uydurduğum” bu terimi ecnebi dilde, örneğin Fransızca yazmakla başlayabilir: effet de jargon! “Türkçede nasıl deniyor?” şeklinde de devam edebilecek bu yarı ukala-yarı bigâne (veya ukala olduğu ölçüde bigâne) style, uzun ve pek “seksi” cümlelerin art arda sıralanmasıyla sürebilir: “Hegelyan itirazın, Gramsci’ci perspektiften yeniden okunması suretiyle Bourdieu’nün illusio’su üzerinden tartışılması” [Uyarı! Okur, bu cümlenin hiçbir anlamı yok, tamamen uydurma veya varsa da ben bilmiyorum!].

Mesleğe veya akademik-entelektüel alana yeni girmiş “gençlerin” bir jargonu, bir “yapma-etme biçimi”, karizmatik hallerde karşı cinsi etkilemenin sevimli bir yolu ya da kariyerin, geçilmesi zorunlu bir aşaması olarak görüldüğü sürece burada elbette bir sorun yok. Mesele, bu “numaranın”, kurumun varoluş kipine dönüşmüş olması: mış-miş gibi yapmak… Öyle ki, ziyadesiyle öğrenilen ve sürekli yeniden üretilen bir jargon, yapma-etme biçimi bu. Tüm lisans eğitimi boyunca, okumalarını ekseriyetle tasnif-özet kitaplarıyla “sınırlamış”, ancak ve ancak yüksek lisans ya da doktora seviyesinde, araştırmacıların/düşünürlerin orijinal eserlerini okumaya başlamış (o da en iyi ihtimalle birkaçını) ve bu seviyede bile işlerin sürekli (doktora yeterlilik sınavlarını düşünelim), “o ne demiş, bu ne demiş” şeklinde gittiği bir tedrisattan geçmiş bir akademisyen adayından, başka bir dile veya pratiğe sahip olmasını beklemek makul olabilir mi? Ayrıca, bu öyle “büyülü” bir dildir ki, örneğin Habermas’ı tartışan bir yazar-öğrenci-akademisyen, kendisini onunla aynı seviyeye koyar neredeyse; evrensel âlimler cemiyetinin eş düzey bir üyesi olarak çıkar Habermas’ın karşısına: “Bu makalede, Habermas’ın rasyonel iletişim kuramına bazı itirazlar getirilecek ve…”: Pür tatmin, pür haz…

Artık bitirelim. Sonuç itibariyle, burada meslek yoktur, araştırma yoktur, mesai yoktur. Tersine, mesleğin icrasına, araştırma pratiğinin kendisine ciddi biçimde ket vuran bir dil ve pratiktir söz konusu olan (konformizme, malumatçılığa sürükler). Zamanının doğan görünümlü şahinleri gibi, entelektüel görünümlü bir tedrisattır elimizde olan yegâne şey. Acı da olsa önce bunu kabullenelim, çıkışı sonrasında düşünürüz. Son söz, bu cümleleri kaleme alan kişi de burada yapılan eleştirilerden elbette tümüyle muaf değildir: Hocayım ben de en nihayetinde!

LEVENT ÜNSALDI,

Duvar dergisi, sayı: 23

Kitap Kurdu, bir alıntı ekledi.
26 Nis 07:34 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 7/10 puan

1935 yılında, Juan Fernández balıkçıları, eğer başlıca geçim kaynakları bu olacaksa, aşırı avlanmayı önlemeleri gerektiğine karar vermiş. Müthiş bir öngörüyle hareket ederek, gelişmiş ülkelerde bilimsel balık yatağı yönetiminin benimsenmesinden onlarca yıl önce sıradışı bir yaklaşım geliştirmişler. Yılda dört ay avlanmayı kesiyor ve kabuğu 12 santimetrenin altındakiler ile yumurta taşıyan tüm dişi ıstakozları denize geri bırakıyorlar. Farkında olmasalar da sürdürülebilir balıkçılığın ilk koşulunu yazmışlar:

Yılın belli bir bölümünde, ıstakozların büyü-
mesine ve üremesine izin ver.

Ek olarak, günümüzde yenilikçi olarak kabul edilen bir yöntem de icat etmişler: Her balıkçı sualtındaki bir kayayı veya yükseltiyi kendine kerteriz alıyor ve yalnızca o civarda avlanabiliyor. Her biri, hem kişisel hem de toplumsal anlamda başarının sorumluluğunu taşıyor.

National Geographic Türkiye - Nisan 2018, Kolektif (Sayfa 156)National Geographic Türkiye - Nisan 2018, Kolektif (Sayfa 156)
Rorschach, Sanat Komplosu'yu inceledi.
 25 Nis 15:00 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 9/10 puan

Fransız düşünür Budriya’ rın çağdaş-modern-postmodern ( bunlar çok iç içe kavramlar ) sanat tarzına ilişkin eleştirilerini dile getirdiği makalesinin ve daha sonra onunla bu konuda yapılmış söyleşilerin bulunduğu bu eser dolaşımda çok az var, ama malum mecralarda pdf formatında bulunuyor. Neden basılmadığını anlamıyorum aslında, bu makale ve sonrasındaki tartışmalar- ki bu tartışmalar hala devam ediyor- bir dönem düşünce dünyasının çok ilgisini çekti. Çağdaş sanatın çok tuttuğu bir ismin çağdaş sanatı böyle sırtından vurması sansasyonel bir olaydı, doğal olarak düşünür topa tutuldu. Ama açıkçası ben dahil çoğu insanın içinden geçenleri çok usturuplu bir biçimde açıklayıp, çok cazip bir eleştiri getirdi modern sanata. Bu konuya yazı içinde tekrar dönmek üzere ünlü teorisyenden bize kalanlar üstüne serbest takılacağım biraz.

Budriya çok eski bir ontolojik meseleyi günümüz Avrupa ve Amerika toplumlarına uyarlayıp gerçeklikle ilgili yeni sayılabilecek bazı tespitlerde bulunan ve düşünce dünyasına Simülasyon, Simülakr, Trans- , Hiper- gibi kavramlar kazandıran geçtiğimiz yüzyılın en çok ses getiren düşünürlerinden biri. Düşünceleri daha ziyade yorumbilim ekseninde olduğu için akademik camiada çok karşılık bulamadı. Ancak getirdiği kavramlar popülist ve kullanışlı olduğu için zamanla çok bilinen bir düşünür halini aldı. Hayatının son demlerinde popstarlar gibi Avrupa ve Dünya turnelerine çıkan Budriya fikirlerini paraya dönüştürme konusunda da başarılı oldu. Ancak ‘Modern’ yaftası 1930larda nasıl ki bizim düşkün Osmanlı halefi genç cumhuriyetimizde eğreti durduysa, bu kavramlar da gelişkin(!) medeniyetler dışında karşılığı olan kavramlar olamadı. Bunun sebebi bizim(az gelişmiş ülkelerin) batıyla ‘eşzamanlılığımızın’ bir daha telafi edilemeyecek ölçüde bozulmaya uğraması. Bir dönem batının yüzyıllardan beri geliştirip damıttığı kavramları olduğu gibi kültürümüze katmaya çalıştığımız için Sosyalizm gömleği bize bol geldi, Feminizm yakışmadı, Laiklik ise kabullendirilemedi. Çünkü bu ve benzeri kavramların üstüne oturacağı bir bağlam, gelenek hiçbir zaman gelişmedi bu ülkede. Bizde bu temel kavramlar henüz oturmamışken, bu kavramların ve ideallerin öldüğünü, tüketildiğini; artık bunların çeşitli dereceden simülasyonlarının işbaşında olduğunu bildiren düşüncelerin bize bir şeyler ifade etmesi çok zor.

Bir örnekle kavramlarını ve bizde neden karşılık bulamadığını anlamaya çalışalım. Bir gezgin düşünün. Türkiye’ de beyaztürk denilen kesimden, iyi eğitimli, batı ahlakıyla büyümüş, gelecek kaygısı olmadığı için bizim gibi toplumlarda lüks sayılabilecek bir işle meşgul olsun. Avustralyadaki kuşları fotoğraflıyor. Genelde de medeniyetin az sirayet ettiği bölgelere, insanlara ulaşıyor, onlarla iletişim kuruyor. Orada medeniyetin hiç ulaşmadığı bir kabile ilgisini çekiyor. Kültürlerini inceliyor. Es parantez zaten Heisenberg’e göre bu bile başlı başına o kabilenin artık değişmesine sebep olur. Sonra gezginimiz bunu birilerine anlatma ihtiyacı duyup, ülkesinde bir dizi konferansla gördüklerini yaşadıklarını anlatıyor. Heyecanlı, kabileden aldığı kıyafetleri üniforma belleyip üstünden çıkarmadan. Coğrafi keşiflerde batılıların yaptığının şiddet içermeyen, daha romantik hali. Konferansa katılanların çoğu yeniliklere açık, meraklı tipler, ki bu tipler Türkiye evreninde ufak bir kümeyi temsil eder. Ben de konferansa sırf merakımdan giden biriyim. Coğrafya bilmem, kabile anlamam. Meselem öğrenmek. Sonra konferanstan etkilenip kendi çevremde yayıyorum bunu, ufak çaplı grubumuzla kabilenin öğretilerini tartışıyor, hayatımıza adapte ediyoruz; onlar gibi giyinip onlar gibi yaşıyoruz... Bodriyar bu noktada soruyor hemen: Artık bahsi geçen kabilenin varlığından, gerçekliğinden söz edebilir miyiz? Ona göre cevap koca bir hayırdır. Çünkü o kabilenin olduğu gibi kalabilmesi için bizim temelde bundan haberdar olmamamız gerekirdi. Hadi diyelim haberdar olduk, benzerinin alakasız bir yerde alakasız insanlarca yapılması bir cinayetten başka bir şey değildir. Kusursuz bir cinayet. Bu ‘benzerlik’ ise zararsız bir taklitten öte bir simülasyondur. Gerçeğinin yerini almak için fırsat kollayan, tehlikeli bir katil. Örneğe devam edelim. Bizim grup çok tutuyor, tarzımızdan etkilenen birkaç topluluk bizi örnek alıp yaşamaya karar veriyor ve birkaç nesil böyle yaşıyorlar. Toplumun yeni bireyleri artık bu kabile tarzı yaşamın içinde büyüyeceği için başka bir yaşam onlar için anlamsız, imkansız. Onlar bu simülasyon düzeninin içinde büyüyorlar. Bu yapı artık kendinin gerçeklik olarak algılanmasını dayatır bir düzen oluşturup simülakr halini alıyor. İşler bu noktadan sonra oldukça karışmaya başlar. Toplumda bir anlam katliamı yaşanmaktadır. Kabile ölür, eski düzen ölür, yerine gelen bir düzen değildir ve onu yok etmek imkansızdır, onunla bir hayat üretmeye çalışmak bizi aşkın durumlara, aşkın gerçekliklere iter. Bu yeni düzene karşı olan da, yandaş olan da tüketilmekten kurtulamaz, her şeyi yok etme gücüne sahiptir. Çünkü onun üstünden yapıyla oynayıp çok katmanlı kavramlar oluşturulmuştur. Hiper-gerçeklikler, trans-ideolojiler. Toplum fikri de bu yok oluştan nasibini alır, artık toplum olmayan bir kitle vardır. Bu kitle bütün kavramları tüketen, aşırı özümseyip yok eden, bütün ideolojileri çiğneyip tüküren bir kitledir… Tarihsel determinizmle anlattığım bu öykü kavramlarla birebir uyuşmasa da en azından belli kavramların neye işaret ettiğini anlatıyor.

Bu kavramları ortaya atan Budriya doğal olarak popüler felsefede çok büyük bir yankı uyandırır. İnsanlar uzunca bir süredir olup bitenleri bir yere bağlama telaşındaydılar. Doğru nedir, gerçek var mıdır gibi sorularla boğuşan ve iki paylaşım savaşının ardından anlam arayışına giren toplumlara Fuko gibi o da ters-köşe cevap verir. Fuko söylemin öldüğünü bildirirken, Budriya bu ölümün sebeplerini açıklamaya girişir.

Budriya bu çıkışlarıyla sanat dünyasının da ilgisini çeker, resim, fotoğraf, sinema gibi alanlardaki düşünceleri çok önemsenir. Simülasyon sanat içinde kullanışlı bir kuramdır ve bolca kullanılır. Ancak sanat da bu katliamdan nasibini alacaktır, hatta en beklemediği bir anda bel bağladığı düşünürlerden birinden. Bir gün Sanat Dünyasının Kurduğu Komplo adında bir makaleyle modern-postmodern(!) sanatı topa tutar Budriya. Çağdaş sanat zaten anlamsızı anlamsızmış gibi gösteren bir yanılsama üstünden yürüyor, der, estetik yargıların artık temellendirilemediğini ve bunu koz olarak kullanıp kendini var ediyor, der, Warhol orjinaldi ama onun izinden gidenler taklit edilemezin peşinden gidip beş para etmeyen işler yapmaktalar, der… Bu makale hem tepki çeker hem de üstüne amansız tartışmalar döner, Budriya fikrinden vazgeçmez ve çeşitli konuşmalarda bu görüşü daha da provakatif bir hale getirir.

Tekrar söylemekte fayda var, bu kavramlar bizim gibi doğunun geçmişine ve batının perspektifine-kaygılarına sahip arada kalmış toplumlarda çok anlamlı durmuyor. Bizim gerçekliğin ne olduğunu sorgulayan bir geleneğimiz yok ki onun geçirdiği değişimleri kavrayabilelim! İdealist felsefenin bağnazca savunulduğu Osmanlı düşün hayatından ( Beşir Fuat benzeri bir kaç pozitivisti ve materyalisti saymazsak) hiç geçiş süreci yaşamadan bireyci ve materyalist batı felsefesi ürünü olan kavramları, yasaları olduğu gibi kabullendik. Değişim sancılarının yaşanmadığı bu ani-bağlamsız geçiş doğal olarak boş bir gebeliğe dönüştü ve elimizde şekilsiz bir ceninden başka bir şey kalmadı. Toplumumuzda bir türlü dengelenemeyen-huzura eremeyen siyasi ortam da o yılların meyvesidir.

Budriya gibi düşünürlerin örnek gösterdiği olaylar toplumumuzda henüz benzerlerini gördüğümüz türden. Örneği geriden yaşıyor ancak sonuçlarını tahmin etmekte zorlanmıyoruz. Kültürel öğelerin değişimi iletişimin olanaklarından yavaş olduğu için batı ile aramızdaki zamansal farklılık bir kez daha baş gösteriyor ve işler artık içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Bizim gibi toplumlardaki yüzeysellik, özentilik bir adım öteye gidiyor ve biz bu hissiyatı iliklerimize kadar hisseden yoz-kopuk bir toplum olarak boşlukta debelenip duruyoruz.

Pek de ‘iyi’ olmayan okumalar!

Kitap Kurdu, bir alıntı ekledi.
22 Nis 22:37 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 7/10 puan

Afrikalı olmayan herkes bir parça Neandertal DNA'sı taşıyor. Bu genler bağışıklık sistemini güçlendiriyor ve D vitamini seviyesini yükseltiyor olabilir ama şizofreni ve karın bölgesinde aşırı yağ riskini arttırıyor.

National Geographic Türkiye - Nisan 2018, Kolektif (Sayfa 71)National Geographic Türkiye - Nisan 2018, Kolektif (Sayfa 71)