• 16. "Yavrucuğum! Yaptığın iş, bir hardal tanesi ağırlığınca olsa bile ve bu, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin içinde bulunsa, yine de Allah onu (ortaya) getirir. Doğrusu Allah, işin ince ve gizli noktalarını bilendir ve her şeyden ha-berdardır.
    17. Yavrucuğum! Namazı dosdoğru kıl, iyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış ve başına gelenlere sabret. Doğrusu bunlar, azmedilmeye değer işlerdir.
    18. Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Kuşkusuz Allah, kendini beğenmiş övüngen kimseleri sevmez.
    19. Yürüyüşünde tabiî ol, sesini alçalt. Kuşkusuz seslerin en çirkini merkeplerin sesidir."

    16. «'Yavrucuğum!» Bu mesajla, Lokman'ın tavsiyelerinin başında yer alan, Allah'a ortak koşmanın yasaklanmasının ardından arda kalan tavsiyelerinin anlatımına başlanmıştır. «Yaptığın iş,» kötülük veya iyilik ki, Mukatil şöyle demiştir: "Lokmanın oğlu: 'Babacığım! Hiç kimsenin beni göremeyeceği yerde günâh işlesem Allah onu nasıl bilir?' deyince babası ona şöyle cevap vermiştir: 'Yavrucuğum! Bu günah «bir hardal tanesi ağırlığınca olsa bile ve bu,» son derece küçük olmasına rağmen «bir kayanın» en gizli ve muhafazalı yerinde, herhangi bir kayanın «içinde veya» uzak olması sebebiyle «göklerde yahut» uzunluğu ve genişliği dolayısıyla «yerin içinde bulunsa,» ki bazı tefsirlerde şöyle denmiştir: "Yerin dibi gibi suflî âlemde olsa" «yine de Allah onu (ortaya) getirir.» ve ondan dolayı hesaba çeker. Çünkü kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre miktarı kötülük yapmışsa onu görür. «Doğrusu Allah,» ki bu da Lokman'ın sözlerindendir. «İşin ince ve gizli noktalarını bilendir,» dolayısıyla ilmi, her gizli olan şeye ulaşır. "Lâtîf 'in manalarından biri de, işlerin gizliliklerini bilen demektir. Allah Teâlâ'nın gizlilikleri bildiğini bilen kimse, kötü düşünce ve niyetlerden sakınır. «Ve her şeyden haberdardır.» "Habîr" ise, işin inceliklerini çok iyi bilen demektir. Allah Teâlâ'nın her şeyi bildiğini bilen bir kimse, gösterişi ve başkasına yapmacık hareketlerde bulunmayı terkederek Allah için samimi olmaya çalışır. Nitekim yerde ve gökte hiçbir şey Allah Teâlâ'ya gizli değildir.

    17. «Yavrucuğum!» İbadetlerin en mükemmeli olan «namazı» nefsini, ilim ve inanç açısından ikmal ettikten sonra amel yönünden de ikmal etmek için «dosdoğru kıl,» yani namaza devam et. Çünkü ona devam etmen, seni hayasızlıktan ve kötülükten alıkor. Nitekim Allah namazı, hayasızlıktan ve kötülükten alıkoymakla vasıflandırmıştır. Bu hayasızlık ve kötülükten vazgeçmiş olan kimse şeklen namazda değilse de namazda sayılır. Bunlardan vazgeçmemiş olan kimse ise namazı şeklen kılsa da namazda sayılmaz. Oruç tutmak ve yemeyi içmeyi azaltmak, insan tabiatını ıslah etmek ve ahlâkı gü¬zelleştirmek içindir. Fakat namaz, her kötülüğün sığınağı ve her boş arzunun kaynağı olan nefsi ıslah etmek içindir. Allah'ın, tapınılan boş arzudan daha çok gazaplandığı bir ilâh yoktur.

    «İyiliği,» dinen ve aklen güzel görülen şeyi «emret, kötülükten» dinen ve aklen çirkin olan şeyden «vazgeçirmeye çalış ve başına gelen» hastalık, sıkıntı, üzüntü, keder ve özellikle iyiliği emredip kötülükten vazgeçirmeye çalıştığın kişilerin eziyeti gibi sıkıntı ve dert«lere sabret.» "Sabır": Gönlü, dinin yasak ettiği şeylerden alıkoymak ve ona engel olmaktır.

    «Doğrusu bunlar,» emir, nehiy ve sabır gibi zikredilen öğütler «azmedilmeye değer işlerdir.» "Azm" ve "azimet": Kesin olarak bir şeye karar vermektir. Azmedilmeye değer işler, şüphenin bulandırmadığı tereddüdün sarsamadığı işlerdir. Hz. Peygamber (s.a.v.), duasında şöyle buyurmuştur: "Allah'ım! Senden rahmetini gerektiren davranışları ve mağfireti kazandıracak gayretleri diliyorum." Yani, kuşkusuz sahibinin bağışlanacağı amelleri yapmaya beni muvaffak kılmanı istiyorum. Azmedilmeye değer İşler, aynı zamanda Allah'ın farz kıldığı ve kullarına kesin olarak emrettiği işlerdir.

    Burada, söz konusu itaatlerin önemine dair bir delil, İslâm'dan önceki şeriatta bulunan bu amellere bir teşvik ve iyiliği emreden, kötülükten alıkoyan kimse, eğer emretmesi ve alıkoyması Allah rızası için ise bu hususta başı¬na gelene sabretmesi gerektiğine dair bu ümmete bir açıklama vardır. Çünkü o kişinin başma gelen sıkıntı, Allah içindir.

    18. «Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme» ki "Tesa'ur": Yaratılıştan, hastalıktan ya da yaşlılıktan dolayı boynunun bir tarafa eğilmesi; "tes'îr" ise, böbürlenerek yüzünü öteye çevirmektir. Buna göre anlam şöyledir: "Alçak gönüllü olarak bütünüyle yüzünü insanlara çevir, onlardan yüzünü çevirme ve büyüklük taslayan kişilerin, insanları özellikle fakirleri küçümseyerek yaptıkları gibi yüzünün bir kısmını kapatma. Senin nazarında ve iyi muamele etmede zenginle fakir aynı seviyede olsun.

    «Ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme.» "Merah:" Taşkınlık göstermek, böbürlenmek ve kendini beğenmek demektir. Yani, kendini beğenmiş, kibirli bir halde yürüme.

    «Kuşkusuz Allah, kendini beğenmiş övüngen kimseleri sevmez.» "İhtiyâl": Üstünlüğü hayal ederek kibirlenmek demektir. Yani Allah Teâlâ, yürüyüşünde büyüklük taslayan ve böbürlenen kimseden hoşnut olmaz, aksi¬ne ona öfke duyar. "Fahr" ise, mal ve rütbe gibi maddi değerlerle övünmektir. "Fahûr"da, uzun uzadıya iyi hasletlerini sayıp duran ve bu hasletlerden mahrum olanları düşük gören kişi demektir. Hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: "Cahiliye döneminde bir adam, üzerinde yeni elbise olduğundan böbürlenip duruyordu. Bunun üzerine Allah yeryüzüne emretmiş, yeryüzü de adamı çekip almıştır. O, kıyamet gününe kadar yerin içine doğru gidip durmaktadır." (6- Hadisi Ahmed b. Hanbcl, Buharî ve Müslim: "Adamın biri, yeni bir elbise ile yürüyor ve bu yüzden kendini beğeniyordu. Bunun üzerine Allah onu yere geçirdi..." ifadesiyle tahric etmişlerdir. Bkz. el-Fethu'l-Kebîr, 2/18.)

    Hikmet sahibi biri şöyle demiştir: "Atınla böbürlenmiş isen güzellik ve beceriklilik onundur, senin değildir. Elbisen ve âletlerinle büyüklük taslamış isen güzellik o elbiselerinin ve âletlerinindir, senin değildir. ECDADINLA BÖBÜRLENMİŞ İSEN BİL Kİ, FAZİLET ONLARDADIR, SENDE DEĞİLDİR. Bütün bunlar dile gelsey¬di şöyle derlerdi: "Bunlar bizim güzelliğimiz, meziyetlerimizdir. Oysa sende bir güzellik yoktur, öyleyse öğündüğün zaman, içinde bulunan bir meziyetle öğün, dışındakilerle değil. Dünyadan bir şey hoşuna gidince senin öleceğini ve onun kalacağını ya da her şeyin ölümlü olduğunu hatırla. Sana ait olan bir şey hoşuna gidince, eline geçtikten sonra kısa sürede elinden çıkacağını, Allah'a ve âhirete inanıyorsan, onun için, vereceğin uzun hesabı düşün."

    Hikâye edilmiştir ki, krallardan birine, kıymetli taştan mamul, mücevherlerle bezenen eşi görülmemiş bir bardak getirilmiş ve yanında bulunan hikmet sahibi birine: "Bunu nasıl görüyorsun?" diye sormuş. Hikmet sahibi: "Senin için meydana gelebilecek fakirlik ve musibet olarak görüyorum "dedi. Kral: "Nasıl olur bu?" deyince Hikmet sahibi: "Şayet kırılırsa tamiri mümkün olmadığından senin için bir musibet olur. Çalınırsa ona ihtiyaç duyarsın. Oysa sen, onun sana getirilmesinden önce musibet ve ona muhtaç olmaktan uzaktın," demiştir.

    Hikmet sahibinin dediği olmuş ve birgün bardak kırılmış, dolayısıyla kralın buna oldukça canı sıkılmış ve şöyle demiştir: "Hikmet sahibi zat doğru söylemiştir. Keşke bu bardak bana getirilmemiş olsaydı!"

    Şâirlerden biri de şöyle demiştir:
    Dünya, tıpkı rüya gibi göreni,
    Bir saat rahatlatır, sonra yok olur gider.

    19. «Yürüyüşünde tabiî ol,» "Kasd:" İfrat ve tefritin zıddıdır. Yani yürüyüşünde orta yolu tut, ne çok ağır ne de çok hızlı git, normal yürü ve tıpkı güçsüzlüklerini ortaya koymaya çalışan sahte zahid insanların yürüdüğü tarzda yürüme ki bunlar, gayretleri boşa çıkan gösteriş sahibi kimselerdir. Yine sen, ahlâksız kişilerin sıçrayarak yürüdüğü şekilde yürüme; ağır başlı ve alçak gönüllü ol. Hadiste şöyle geçmektedir: "Hızlı yürümek, mü'minin heybetini giderir."

    «Sesini alçalt.» Yani sesini kıs; hitabetme ve konuşma durumunda, özellikle duâ ve yakarış anında sesini azalt.

    İncil'de Allah Teâlâ'nın Meryem oğlu İsa'ya tavsiyesi şöyledir: "Kullarıma, Bana duâ ettiklerinde seslerini alçaltmalarını emret. Çünkü Ben, kalplerinde olanı işitiyor ve biliyorum." Ancak düşmanı vb. korkutmak için sesi yükseltmek bundan istisna edilmiştir. "Hülâsa" isimli eserde şöyle geçmektedir: "İmam, namazda insanların ihtiyacından fazla sesini yükseltmez; aksi halde sıkıntı vermiş, olur. Fakat müezzinlerin, imama uyanlardan uzakta bulunanlara tekbiri ulaştırmak için seslerini yükseltmelerinde bir sakınca yoktur. Çünkü bunda cemaat için fayda vardır. Şayet onlara imamın sesi ulaşırsa durum farklı olur. O takdirde müezzinin tekbir alması, dört mezheb imamının ittifakına göre bid'attır, mekruhtur."

    İmam Nevevî, zikri sesli yapmanın müstehab olduğuna dair hadislerle; zikri sessiz yapmanın müstehab olduğuna dair hadislerin arasım şöyle bulmuştur: "Gösterişten korkar ya da namaz kılanlar veya uyuyanlar rahatsız olursa bu durumda zikri gizli yapmak daha faziletlidir. Çünkü sesli zikirdeki amel daha çoktur ve onun faydası aynı zamanda dinleyenlere geçer. Sonra bu tarz zikir, zikredenin kalbini uyandırır, konsantre eder, kulaklarını açar, uykuyu kaçırır ve zindeliğini artırır.

    Hz. Peygamber namazda selâm verdikten son¬ra yüksek sesle şöyle duâ edermiş: "Lâ ilâhe illallahu vahdehû Lâ şerîkeleh. Lehü'l-Mülkü ve lehu'l-hamdü ve hüve alâ külli şey'in kadîr." (Allah'tan başka hiçbir tanrı yoktur. O, tekdir ve ortağı yoktur. Mülk O'nundur, hamd O'nadır. O, her şeye gücü yetendir.)

    Öte yandan Haccac'ın, kendisiyle birlikte oturanlara, en hoş sesin hangisi olduğunu sorması üzerine onlardan biri şöyle demiştir: "Sesi güzel olup da geceleyin Kur'ân okuyan bir okuyucunun sesinden daha hoş bir ses işitmedim." Haccac: "Bu güzel" demiştir. Biri de: "Eşimi doğum sancıları içerisinde bırakıp erken camiye yönelmişken bana birinin gelerek bir çocuğu müjdele¬mesinden daha ziyade hoşnut olduğum bir ses duymadım," demiş. Haccac: "Ne kadar güzel!" demiştir. Şa'b b. Temimi ise şöyle demiştir: "Hayır. Allah'a yemin olsun ki, aç olup sofranın hazırlanma sesini işitmekten daha çok zevk duyduğum bir ses asla duymadım." Buna karşılık Haccac: "Beni Temim oğulları! Siz hep azık ve yemek sevgisini tercih edersiniz" demiştir.

    «Kuşkusuz seslerin en çirkini» akl-ı selimin hoşlanmadığı, çirkinliğine hükmettiği en kötü ses «merkeplerin sesidir.'»

    Ebû'l-Leys şöyle demiştir: "Merkep sesinin, gerek Araplar ve gerekse diğer insanlar arasında çirkin olduğu biliniyordu. Bununla birlikte merkebin dışındaki diğer bazı hayvanların seslerinin bu sesten daha çirkin olması muhtemeldir. Fakat Allah Teâlâ, insanlara çirkinliği bilinen söz konusu merkep sesini örnek vermiştir. Çünkü bu sesin -cehennemde olanların sesi gibi başı tiz, sonu ise peştir. O sesi işiten ondan tamamıyle nefret eder."

    Buna göre anlam şöyledir: "İnsanlar seslendikleri ve konuştukları zaman onların en çirkin sesi, bir anlamda merkep gibi anıran kişinin sesidir. Yani seslendiği vakit tıpkı merkebin sesini yükselttiği gibi yükseltir." Burada, ihtiyaçtan fazla seslerini yükseltenler merkebe benzetilmiş ve sesleri de anırma örneği ile izah edilmiştir. Daha sonra söz, benzetme edatından arındırılarak istiare şeklinde ortaya konmuş, böylece Allah, onları merkepler; seslerini de anırma yapmıştır. Bu ifade, sesi gereğinden fazla yükseltmenin kınanmasında iyiden iyiye bir vurgulama ve böyle bir sesin Allah katında sevimli olan şeyler yerine çirkin addedilen şeylerden olduğuna dair bir uyarıdır.

    Diğer taraftan Süfyan es-Sevrî (Allah ona rahmet etsin) şöyle demiştir: "Merkep sesinin dışında her şeyin sesi teşbih addedilir. Oysa merkepler, şey¬tanı gördükleri vakit anırırlar. Bu nedenle bu ses çirkin sayılmıştır."

    Hadis-i şerifte şöyle geçmektedir: "Merkeplerin anırmasını işittiğiniz zaman şeytandan Allah'a sığının. Çünkü onlar şeytanı görmüşlerdir. Horoz¬ların ötüşünü işitince de Allah'tan lütuf isteyin. Çünkü onlar, meleği görmüşlerdir.’’ (Hadisi Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd ve Tirimizî tahric etmişlerdir. Bkz. el-F ethu'l-Kehlr, 1/121.)

    Bu hadis-i şerifte, iyi kimselerin gelişi anında rahmetin indiği ve o anda duanın müstehab olduğu, günahkâr kimselerin gelişi anında da gazabın indiği ve bu durumda Allah'a sığınmanın müstehab olduğu belirtilmektedir. Nitekim ibn Melek'in, "Şerhu'l-Meşârîk" isimli eserinde de böyle geçmektedir.
  • Güneş Veda Edince Biten Güne
    Bir Garip Hal Düşer Cana Bedene

    İnsan Kendi Kefenini Çeker Üstüne
    Kapanınca Gözler,Açılır İlahi Perde


    Varlık Dünyasına Veda Et...Sırrı Hakikate Açılacak Bir Kapının Önünde Olacaksın Bu Gece...Yolun Uzun...Varacağın Yer
    Alem-i Lâhut ( Hakikat Alem-i )....

    Herkes Kendince Bir Mana Çıkartacak Bu Yazıyı Okurken....Ama Sen Derun-i İdrak İle Okuyacaksın...Sırrına Erdiğin "Tefekkür" Hazinesi,Seni Diğerlerinden Ayrı Tutacaktır...Varlığın Hiç Olduğunu Öğrendiğin Günü Unutma Sakın...Tüm Hiçliğinle Oku,Okuyacaklarını...

    Var Olmanın Hakikatine Erdiğin Gün İle Anla...Çünkü Sen Yokluğun İçinde Var Olan Bir Hiç Olduğun Günü Biliyorsun...O Gün Kavuştuğun Tefekkür Hazinesi,Seni Bu Yüzden Ayrı Tutacaktır...

    Ne Akıl,Ne Göz,Nede Kalp İle Değil...İlah-i Rahmetin Nefesi Olup Hiçliğin İçinde Var Ettiği Ve Melekleri Sana Secde Ettirdiği Günü Hatırlayarak Oku...


    O Hiçliğin İçinde Var Olup Hakikat Kapısından Çıktığın Gün,Herşeyi Unutmuştun...Yalan Ve Hayalden İbaret Olan Bu Dünyada O Kapıyı Hiç Aklına Bile Getirmedin....

    Hatta Kendini Öyle Kaptırmıştın Ki,Bir Ara Bu Dünya Gerçek Ama Orasına Şüphe İle Baktın...Aklını Kurcalayan Sorular Seni Bu Duruma Getirmişti...

    Ama Kalbinde Bir His Vardı...Seni,Senle Çelişkiye Düşürecek Sözleri Kalbin Sana Fısıldıyor Ve O Sorgulamaların Hemen Yok Oluyordu...

    Sebebini Sende Bilmiyorsun Neden Bu Hallerin Olduğunu...Bilmiyorsun Çünkü Unutmuştun Hangi Kapıdan Çıkıp Bu Dünyaya Geldiğini...
    Ama Kalbin Unutmadı...Ruhun Unutmadı...

    Unutmayan Ruhun Seni O Kapının Girişine Tekrar Getirmek İstedi...Ve Artık O Engel Olamadığın Ruhun Verdiği His Seni Aramaya Zorladı...

    Bu Yüzden Aramaya Başladın...Kitaplar Okudun...Bulanlar Nasıl Bulmuş Onların Gittiği Yoldan Gitmek İstedin...Ama Hep Bir Eksiğin Olduğunu Hissettin...Asla Bulamacağının Korkusu Vardı Hep...

    Bulanlar Tarihte Kalmıştı...Onlar Artık Kitaplarda Birer Menkıbe,İlahilerde, Şiirlerde Ve Kasidelerde Kalmışlardı...

    Yaşayanlardan Birini Bulmak Senin İçin Hayalden Öteye Geçemiyordu...
    İçinde Ki Arayıp Bulma Hissi,Seni Her Gün Eritmeye Başladıkça,Sen Dahada Suskunluğa Bürünmeye Başladın...

    Göğsünde Olan Biteni Kimselere Anlatamıyor Ve Kimsenin de Seni Anlamayacağını Biliyordun...
    Yalnız Kaldığının Farkındaydın...Yalan Dünyada Gerçeği Aramak,Gerçeğin Kapısına Varmak Nasıl Mümkün Olabilirdi ki?

    Yada Arayıp Bulan Birileri Varmıydı Onuda Bilmiyorsun...
    Her Gözde,Her Yüzde,Bir Manalı Bakış İle O Kapıya Varmış Birilerinin Gizemli Olduklarını Düşünerek "Acabalar" İle Yılların Geçti...

    "Eğer Birisi Bulmuşsa,Mutlaka Ya Kıyafetini Değiştirir Yada Gizemli Konuşur" Düşüncesi Seni Aldattı Hep...
    Allahın Gizlen Dediği Kulları Vardır...Tıpkı Habibi Zişan-ı Efendimiz Aleyhisselama İlk Yıllar da Gizlen Dediği Gibi...

    Sakın "Ama O Peygamberdi,Ben Kimim ki " Deme...Allah Adına Konuşup'da
    Şirke Düşme...
    Zira O Kime Neyi İsterse Verir Ve Kimden Neyi İsterse Alır...

    Eğer Ki Bir Veli Kuluna Velayet Verip Ona Vahyetmişse Buna Şaşırma...
    Ve Ona " Halkın İçinden Halk Gibi Ol " Demişse,Kıyafete Görünüşe Aldanıp Gizemler Arama....

    Bu Düşünceler İle Ömrünü Tüketirsin...Ve Dünyalık Yaşayıp Göçenler Gibi Yaşarsın...Vuslata Eremeden Göçer Gidersin...

    Unutma...Hakikat Kapısına Varmak İçin,Önce Benlik Belasından Kurtulacaksın,Sonra Nefsinden Sıyrılacaksın...

    Bedenindeki,Ne Et Nede Kemik İle Yaptığın İbadetlerin Seni Oraya Götürmeyecektir...
    Ruhuna Verilmiş Olan Bir Hazine Vardır...O Hazinenin Ne Olduğunu Bulacaksın...Ve Bulduğun Vakit Anlayacaksın ki ; "İnsan O Tefekkürün Nedenli Büyük Bir Hazine Olduğunu Bilseydi,Yemeği Ve İçmeyi Unuturdu" Diyeceksin..

    Hakikat Kapısına Bedendeki Et Ve Kemikle Değil,Tefekkür İle Gelebilirdin...
    Ve Sen Bu İlk Sırrı Öğrendiğin Gün,Hayatı Ve İnsanları Tefekkürle Seyre Dalıp Bir Müddet Bu Hal İçinde Yaşayacaksın...

    O Kapıya Varmak İçin En Büyük Hazineni Kullanacaksın...Ve O Tefekkür Hazinen Ummadığın Bir Anda Seni Götürecektir O Hakikat Kapısının Önüne....

    Önce Bir Müddet O Devasa Kapının Önünde Durup,O İhtişama Hayran Hayran Bakacaksın...Tarifi Olmayan Duygular İle Doldukça Dolacaksın...

    Sanki Yıllardır Evini Çaresizce Arayan Ve Kimsesi Olmayan Yetim Gibi Hissediyorsun...
    Evini Bulmanın Verdiği Güven Ve Huzur Hissini Anlatamıyorsun...Dilin Tutulmuş,Boğazın Düğüm Düğüm Olmuş Yutkunamıyorsun...
    Gözlerin Doldukça Doluyor,Ama Birtek Kelime Etmeye Cesaretin Yok Ağzını Açamıyorsun...

    Bir Müddet Bu Duygularla Kapının Önünde Duruyorsun...Ama Kapı Açılmamıştır Daha...Ve Açılacak Gibide Görünmüyor...
    Ne Bir Ses Var Nede Bir Haber...

    Sanki Sana Karşı Bir Kızgınlık Tavrı Varmışcasına Tüm Heybetiyle Duruyor Karşında...Bunu Hissediyorsun...

    Ve Hissettikçe Aklına Yaptıkların Geliyor...Yalan Dünyada Ki Hallerin Geliyor ...Bir Anlık Belki De Milisaniyelik Şüpheye Düştüğün Anları Hatırlıyorsun...
    Ve O Çok Kısa Anlar Bile Sana Adeta Asırlar Gibi Gelmeye Başlıyor...

    Utanıyorsun Bu Defa...Yüzün Yere Geliyor...Bakışlarını Kaçırmaya Çalışıyorsun...Pişmanlığını Ve Hüznünü Anlatacak Kelimeler Bile Adeta Senden Kaçıyorlar...

    Diyecek Hiç Bir Şeyinin Kalmadığını Anlayınca,Tek Yapabildiğin Aciz Ve Sefil Halinle Başını Kapının Eşiğine Koyuyorsun...

    Hıçkırıklara Boğulmuş Bir Halde Ağlayarak Yalvarıyorsun...Kendine Hakim Olamıyor Ve Titremeye Başlıyorsun...

    Yıllardır Aradığın Evini Bulmuştun...Yüzlerde,Gözlerde Hatta Konuşulan Konu Ve Sözlerde...Kimseye Anlatamadıklarını,Aradığının Ne Olduğunu Kimselere Söyleyemediğin Halde Bulmuştun,Ummadığın Bir Anda...Daha Açılmamış Olmasına Rağmen,O Kapı Bile Sana Aradığın Huzuru Ve Mutluluğu Vermişti...

    Ama O Evin Kapısı Bile Sana Kızgındı...Çünkü Lekesiz Gelinirdi Oraya...

    Dünyada ki Sırat Köprüsü Misali Kıldan İnce Kılıçtan Keskindi O Kapıya Varmak...Varıp'da Eşiğine Başını Koymak Bile Bir İhsan-ı İlahi,Kerem-i İzetti...

    Fakat Hangisi Daha Vahim'di...O Kapının Bile Sana Kızgın Olduğunu Bilip Açılmaması'mı,Yoksa O Kapıya Hiç Gelememek mi?

    Bu Düşünceler İçinde Sonu Olmayan Sorularla,Cevaplarla Bir Çıkmazın İçine Düşüp Ne Yapacağını Bilmiyorsun...

    Başın Eşikte Secde Eder Halde,Ağlamaklı Ve Çaresizlik İçindeyken Yine O Hazinen Yolu Gösterecek Ve Sana Tefekkür İle Söyletecektir Bir Şiir...


    Nicedir Gezdim Dünyada Senden Bi-Haber
    Vardım Kapına Açılmaz,Kızar Bana Sitem Eder

    Ya İlah-i Rahmetin'den Mağfiret Gelmezse Eğer
    Kan Ağlar Gözlerim,Senden Gayrı Beni Kim Teselli Eder

    Başım Hicran İle Secde Eder Kapına
    Halime Acı Sığındım Sonsuz Affına

    Sen Bilirsin Allahım Yüreğimdeki Sızıyı
    Medet Yarabbi Kerem Et Aç Şu Kapıyı


    Bu Hicran Ve Hüzün Dolu Haller İçinde Söylediğin Sözler,Tefekkür Hazinenin İçine O Anda Hakkın İlham Ettikleriydi...

    Seni Sana Bıraksaydı Konuşacak Dermanın Olmadığı İçin O Kapıdan Eli Boş Gönlü Boş Olarak Dönüp Gidecektin...

    Ama Açılmıştır Artık Zorlu Bir Kapı...Tüm Görkemi Haşmeti Ve Kulakları Sağır Eden Tok Bir Sesle,Yavaş Yavaş Açılır İçeriye Doğru...

    Sana Olan Kızgınlı Gitmiştir Biranda...Çünkü Emir Buyurdu Yaradan...
    Gel Der Sanki O Kapı Sana,En Naif Ve Misafir Perverliği İle...
    Onun Bile Gönlünü Almışsın Gibi Sana Tebessüm Ettiğini Hissediyorsun...

    Hakikat Diyarına Açılan Kapının Önünde,Bu Defa Şaşkınlık Ve Hayranlıktan İçeriye Adım Atamıyorsun...
    Gördüklerini Tarif Edecek Ve Benzetme Yapacak Ne Kelime Nede Bir Nesne...Yahut Bir Mekan Yoktur...

    Hayalin Erişemediği,Kitapların Anlatamadığı Öyle Bir Yer Ki,İhtişamı Bütün Tüylerini Diken Diken Ediyor....

    Ve Bir Ses Duyuyorsun Aniden...Üçlü Bir Ses...Ne Kadın Sesine Benziyor Nede Erkek...

    Ne Çok Sert Nede Çok Yumuşak Bir Ses...

    Ne Her Yerden Geliyor Nede Tek Bir Yerden...Tüm Varlığının İçinde Yankılanıyor Adeta...



    " GEEEEL " Diyor Sana...Gir Hakikat Alemine...Burayı Sana Verdim...Ben Vaad Ettiğimi Yaparım...Kralların,Hükümdarların Kimsenin Gücünün Yetmeyeceği Benim..." BEN SENİN RABBİN OLAN ALLAH'IM "

    Yok'tan Var Ederim Dağları,Taşları...Çatlatır İçlerinden Çıkartırım Çiçekleri Ağaçları,Suları...Benim İşime Akıl Erdiremez Kimse..."GEL".

    Varılmaz Diyardan Seslenmiştir Rabbin Sana...

    Ve İçeriye Adımını Atıyorsun...O Hayranlık Ve Hayret Verici Manzarayı İzliyorsun...Sanki Geniş Ve Uzun Bir Balkonda Durmuş Dünyayı,Evrenleri Ve Cümle Kainatı Adeta Uzaydan İzliyorsun...


    Sessizliğin Adeta Sağır Olduğu Bir Yerdir Burası...Sanki O Gördüğün Cümle Kainat Gözlerini Yummuş,Kalbinden Sessizce Allahı Zikir Eden Bir Derviş Misali,Bir Hal İçindedir....Gözlerin Açılıp Uzakları Yakın Ettiği,Her Bir Aleme Gidilen,Sırlara Erilen Ve İlim Yoluna İlk Duraktır Burası...

    Her Bir Alemde Sonsuz İlimler Vardır...Her Alemin Kendine Has İlmi Sırları Vardır....

    Fakat O Alemlere Gidemiyorsun... Senin Bir Engelin
    Var...Elini Uzatsan Hemen Önündeymiş Gibi Uzakları Yakınında Görüyorsun...Ama Bir Engelin Vardır...Gitmene İzin Vermiyor...

    O Engelin Ne Olduğunu Düşünmeye Başlıyorsun...Ama Bir Türlü Bulamıyorsun...Bu Güzelliklere Ve Hikmetlere,Böylesi Rahmani Hallere Ermene Vesile Olan En Büyük Hazinen "Tefekkür" Bile Sana Yardımcı Olamıyor Artık....

    Bu Mertebelere "Tefekkürün" Sayesinde Gelmiştin...Karmaşa Ve Yalandan İbaret Olan Dünyada,İnsanların Hallerine Bakarak Hayatı Sorgulayan,En Sonunda Özüne Dönüp Kalbini Dinlemene Yardımcı Olan
    "Tefekkür Hazinen" ,Seni Ancak Bu Mertebeye Kadar Getirebilmişti ...

    Ama Buradan Sonrası Onun Bile Yardımcı Olamayacağı Bir Yerdi...Onun Seni Getirebileceği En Son Sınır Burasıdır...
    Bu Makamda Artık Tefekkürün Ne Bir Önemi Vardır Nede Bir Yetkisi Yoktur...

    Bu Makam ki ; İnsani Halleri Dünyada Bıraktırır...Ermişi Delirtir,Deliyi Erdirir Hakka...Dünyada İken Akıl Etmek ; Bu Maka Niyetlenmek İçin İlk Adımdır...Tefekkür İse Seni Bu Makama Kadar Çıkartır...

    Tefekkürün İşi Buraya Kadardır...Bir Adım İleri Atmanı Sağlayacak Hiç Bir Şeyin Yoktur Artık...



    Ne Yapacağını Bilemez Bir Halde Duruyorsun...Önünde Duran O Alemlere Dalmak İstiyorsun,Ama Çaresizsin...Elinden Gelen Bir Şey Yok...

    Bu Defa ; O Alemlere Sığamayan Allah,Senin Kalbine Vermiştir İlham-ı Vahyini...Ve Okutturur Sana En Muhtaç Halinle Bir Niyaz-i...


    Geldim Hakikat Bab-ı na Vardım Secdeye
    Hüznüm İle Yakardım,Allahım Al Beni İçeriye

    Rahmetin Coştu Emir Verdi O Çetin Kapıya
    Açıldıda Girdim,Seyre Daldım Alemi Masivaya

    Geçit Yoktur Candan Tenden Geçilmeden
    Teslimim Rahmetine,Hem Can İle Hemde Ruhen

    Şimdi Yoktur Ne Tefekkürüm Nede İlmim
    Kerem Et Allahım,Yolun Sırrına Ereyim



    Bir Kere Daha Rabbinin İnayeti İnmiştir Artık...Onun "Alemlere Sığamadım Birtek Kulumun Kalbine Sığdım" Dediği Yere İnmiştir İnayeti...Kalbindedir Artık O...İsmi Keremi İle O Azameti Ve Gücü Rahmeti İle Seslenir...

    "İÇ" Der Sana...Hayranlık Ve Şaşkınlıkla Alemi Seyre Dalıp,Görmediğin Ve Fark Etmediğin Önünde Duran Altın Kadehi Görürsün O An...


    Eline Alıp İçeceğin Sırada,Bir Kere Daha Seslenir Rabbin...Bu Sefer Namütenahi Mana Dolu Kelamıyla...


    Rahmetimden Dolmuş Kadehtir Bu
    Haremgâh-ı İlâhi Bade-i Kudret Suyu

    Beden İle İçilmez Kıldım Ben Onu
    Eritir Yok Eder Canı Teni Vücudu

    Dayanmaz Hiç Bir Varlık,Alırsa Bir Yudumu
    Üfledim Pek Az İnsana Dayanacak Ruhu

    Beni Anmadan İçilmez,Hakikat Sırrına Erilmez
    Besmelesiz İçilir'de Aşksız İçilmez Kadehtir Bu


    Rabbin'in Hayretler Verici Sır Dolu Bu Sözleri Karşısın'da,Elinde Kadehle Donup Kalıyorsun...Hangi Bir Kelimesine Baksan Uçsuz Bucaksız Sırlar Ve Manalar Çıkıyor....Ama En Çok Aklına Takılan Son İki Sözü Oluyor...

    "Beni Anmadan İçilmez,Hakikat Sırrına Erilmez
    Besmelesiz İçilir'de Aşksız İçilmez Kadehtir Bu"

    Nasıl Bir Mana Ve Sırrı Barındırıyor Ki,Bu İki Söz,Hem Onun İsmini Anmadan İçemiyorsun,Hemde Onun İsmi Olmadan İçebiliyorsun?

    Bu Nasıl Bir Hikmet Nasıl Bir Sırlı sözdür ki Seni Böylesine Biçare,Elinde Kadehle Öylece Kala Kaldırıyor...

    İsmini Anmadan İçemiyorsun Ama Besmelesiz İçebiliyorsun?

    Her Ermişin,Evliyanın Ve Dervişin Kendine Has İlham İle Söylediği Sözleri Olduğunu Biliyorsun...Ama Onlar Bir Sekerat (Sarhoşluk) Hali İle Söyledikleri Ve Onlara Ait Sözleri Vardı...

    Sen O Ululardan Bir Sözü Alıp Rabbine Söylemezdin...Çünkü Senin Daha Çözemediğin Sırlı İki Cümle Vardı...Hikmetine Ermen Gereken...

    O Hikmetin Ne Olduğunu Çözmeden Kimden Bir Söz Alıntı Yapsan,Seni Hakikat Sırrına Götürmeyecek Ve Rahmet Gözünü Açmayacak Ve Kudreti Allah'dan Olan,O Kadehi Belkide Sonsuza Kadar Elinde Tutacaktın...

    Tefekkür Hazinen Yanında Değil,Yetkisi Olmayan Bire Girip Yardım Edemiyor Sana...Düşüncelerin İse Karışık...Kendini Toparlayamıyorsun...

    Bu Biçare Hal İçinde Boynun Bükük Elinde Rahmani Altın Kadeh,Ne Yapacağını Bilmiyorsun...

    Bu Acizliğine Ve Çaresizliğine Bakan Rabbinden Utanıyorsun..Ama Elinden Gelen Bir Şey Yok...Ve Sen Tüm Teslimiyetinle Yinede Ondan Umudunu Kesmiyorsun Ve Ona Sığınıyorsun...

    Bu Teslimiyet Halinle Rabbin Sana Tekrar Bir İhsan-ı İlahide Bulunuyor Ve Alemlere Sığamayıp Kulunun Kalbine Sığıp İlham-ı Rahmetini Kalbine Verdiği Anda Bütün Algıların İdraklerin Birden Açılıyor...


    Ve Sen Kalbine İlham Edilen Bu İlah-i Vahyi Anlamaya Başlıyorsun...

    İlk Söylediğin Söz "AMAN YARABBİ" Oluyor....

    Seni O Haremgâh-ı İlâhi ye ( Cenâb-ı Hakkın mübarek kıldığı ve özel kimselerden başkasına açmadığı kutsal mekâna) Gelmeni Sağlayan Şeyin"AŞK" Olduğunu Anlıyorsun...


    "Besmelesiz İçilir'de Aşksız İçilmez Kadehtir Bu" Sözünün Sırrını Çözüyorsun...

    Ve Başlıyorsun O Sonsuz Mana Ve Sır Dolu İki Sözün Ardındakileri Kendine Söylemeye...

    Allahın Herkese Verdiği Bir İşi Yapmadan Önce Veya Yemeden İçmeden Önce Onun İsminin Anılması Olduğunu Hatırlıyorsun... "Bismillahirrahmanirrahim" ....Bu Rabbini Anmaktı,Bu Sırrı Çözmeye Atılan İlk Ve Doğru Adımdı...

    Ama Rabbin "Besmelesiz İçilir" Demişti...Peki Bu Nasıl Olacaktı?
    İşte Tam Bu Anda Rabbin Tekrar Kalbine İlham Eder Ve Anlamaya Başlarsın Yine...

    "Besmele Kelimesi : Bismillahirrahmanirrahim'in En Başında Olan Ve Özü İtibarı İle Arapçada "İSİM" Anlamına Gelen "SM" Kelimesi'nin Bir Kısaltması Olduğunu Görüyorsun...

    "İSİM" Kelimesini Her Şeye Ve Herkese Söyleyebilirdin...Ama Allah,Rahman Ve Rahim Sadece Ona Aitti...

    Bu Sözden Anlarsın ki "SM(İSİM)" Kelimesi Onu Anmak İçin Kullanılan Bir Sözdü Ve Rahmaniyet İçermeyen,Tanımlamak Ve Belirtmek İçin Kullanılan Bir Kelimeydi..."SM(İSİM)" Olmadan Rabbini Ana Bilirsin Demişti Allah...

    Ve Onun Sonsuz Sır Dolu Sözlerinin Yarısına Gelmeye Başladın...
    Artık Onu Nasıl Anman Gerektiğini Biliyorsun...Onun Adı Olmadan O Kadehi İçemeyecektin..."İllahirrahmanirrahim"İn Sadece Onu Zikrettiğini Ve Sadece Onun İle Dolu Olduğunun Farkına Vardın....

    Artık "BESMELE" Olmadan İçebilirsin...Ama Daha Çözmen Gereken Bir Sır Dolu Sözü Daha Vardır...

    "Besmelesiz İçilir'de,AŞK'SIZ İÇİLMEZ"...

    Rabbin Sana Öyle Hikmetli Bir Söz Söyledi Ve Öyle Bir Ruhsat Verdi Ki,

    "Bi'sm'illahirrahmanirrahim"in İçinde Olan Bir Kelimeye Tasarrufun Oldu...
    Artık Bu Bir Cümlenin İçinden,Hangisinden Tasarruf Edeceğini Biliyorsun...

    Ve "SM(İSİM)" Kelimesinden Tasarruf Edebiliyorsun...
    Artık Onu Dilediğin Gibi Anma Ruhsatına Sahipsin...

    Bu Tasarruf Ruhsatını,Ancak Makamı "Haremgâh-ı İlâhi"yi Nasip Ettiği Kimselere Vermişti Allah...O Makama Gelen,Her Nasip Ettiği Erenler Evliyalar Ve Dervişler Kendilerine Has Ve İlham Edilen Söz İle O Kadehi Yudumlar...


    "AŞK'SIZ İÇİLMEZ" Demişti Rabbin...Ve Son İlahi Kelimetullah Sırrını'da Anladın...Aşk İle Gelmiştin O Makama...Rabbin Seni Oraya Getiren Ve Kendisinden Başkasına Aşık Olanı Değil,Rabbine Aşık Olanları Çağırmıştı Kendine...

    Artık Rabbinin Sana Verdiği Tasarruf Ruhsatını Kullanarak,Hem "AŞK" İle Onu Anabilir Hemde "SM(İSİM)" Kelimesinden Tasarruf Edip Besmelesiz Anarak Onun Yerine "AŞK" I Koyabilirsin...

    Rabbi'nin İhsan-ı İlahisi Ve Kalbine Verdiği Vahiy Sayesinde
    O Makama Nasibi Olmuş Her Evliya,Eren Ve Derviş Gibi Seninde Kendine Has Rabbine Söyleyebileceğin Bir Sözün Tamam Olmuştur Artık...

    Bütün Teslimiyetin,İçtenliğin Ve Samimi Aşkın İle Coşarak,Tasarruf Edip Tamamladığın O Sözü Söyleyerek Yudumlarsın O Kadeh-i İlahiyi...

    "BiAŞKillahirrahmanirrahim"

    Artık Tasarruf Ruhsatın İle Tamamladığın Bu Söz "Haremgâh-ı İlâhi"de
    Diğer Aşıkların Sözleri Gibi Sana Mahsus Ve Bütün Alemlerde Zikrin Olmuştur...

    Her İşe Başlarken "RAHMAN VE RAHİM OLAN ALLAHIN AŞKI İLE" Alamına Gelen
    "BiAŞKillahirrahmanirrahim" Senin Zikrin'dir Artık...

    Allah'ın Aşkı İle Yanıp Tutuşman,Seni Önce Tefekkür Hazinesine Kavuşturdu,Sonra O Pek Az Kişilere Nasip Edilen Makama Getirdi...

    Ve İhsan-ı İlahi İle Rabbi'nin Sana Söylediği Hikmet Ve Sonsuz Manalı Sır Dolu Sözlerin Hikmetine Erdin...

    Onun Lütfu Ve Kalbine Sığınması İle Sana Sırrın Manasını Çözdürdü...

    Artık İlk Üç Yudumdan Birini "BiAŞKillahirrahmanirrahim" Diyerek Yudumluyorsun...İlk Aldığın Yudumda,Ayakta Durmana Rağmen Düşüp Bayılmıyor,Ama Bilincini Kaybediyorsun...

    Sanki Ruhunda Bir Karıncalanma Hissi Olmuş,Gözlerine Bir Karartı İnmiş Gibi Bütün Ruhun Uyuşmaya Başlıyor...

    İlk Aldığın O Yudum,Ruhunu Tuz Tanesi Kadar Zerrelere Ayırıyor,Her Bir Zerren Ayrışmasına Rağmen,Hepsinde Ayrı Ayrı Kendini Hissediyorsun...


    Her Bir Zerrenin Senin Olmadığını Ve "ALLAAAH" Dedikleri Duyuyorsun...
    Rahmetle Hissetmeni Ve Rahmetle Duymanı Sağlamıştır O İlk Yudum...
    Artık O Makamda Olanlara Verilen Hikmetlerden Biri Verilmiştir Sana...

    "Rahmet İle Duymak"...Kimselerin Duyamadıklarını Duymaya Başlayacaksın...Rahmani Seslere Öyle Aşina Olacaksın ki,Melekleri,Bitkileri Canlı Ve Cansız Bütün Eşyaların "ALLAH" Dediğini Duyacaksın...

    Aldığın İlk Yudum,Ruhunu Zerreden Zerreye Böldükçe Yok Olacaksın...
    Yokluğun İçinde Var Olan Bir Yok Olacaksın...

    Ve Rabbin İlk Yarattığı Gün Gibi Tekrar Seslenerek Var Edip Olduracak seni...

    "KÛN" (OL) Diyecek Rabbin...Zerrelerin,Bu Gelen Emirle Bir Anda Var Olacak Ve Kendini Tekrar Ayak Duruyor Ve Kadehi Elinde Tutuyor Bulacaksın...

    Öyle Bir Duygu İçine Gireceksin Ki, Elindeki Kadehle O An Mevlana Misali Tebessümle Kendini Tavaf Edeceksin...
    Bütün Kainatın O sonsuz Sessizliğinin Gerçekte "ALLAH" Diye Bağırdığını Duymaya Başlayacaksın...Rahmetle Duyuyorsun Artık...

    Rabbinin İhsanı İle Sırrına Vakıf Olduğun,Sana Has Zikirin İle...
    Bu Haller İçinde Kendi Etrafında Dönerken Durup üç Yudumdan İkincisini İçeceksin...

    "BiAŞKillahirrahmanirrahim" Diyerek...

    İlk Yudumda Olduğu Gibi,Yine Bilincini Kaybedeceksin,Ama Bu Defa Bütün Sesleri Duymaya Devam Edeceksin...

    Etraf Tekrar Kararacak,Ve Sen Bir Daha Zerrelerin Zerrelerine Bölünecek,Ve Her Birini Duyarak Tekrar Yok Olacaksın O Yokluğun İçinde....

    Yokluğun İçinde Yok Olmana Rağmen Bütün Kainatı Duymaya Devam Edeceksin...Hikmetle Verilmiş Ve Açılmış Olan İlahi Duyumunla...

    Ve Görmeye Başlayacaksın,Yok Olmana Rağmen...Sanki Hiçbir Yerde Değilsin Ama Her Yerdeymişsin Gibi,Yok Olmana Rağmen Göreceksin...

    Aldığın İkinci Yudum,Rahmet Gözünü Açmıştır...Gafletle Bakmaktan Kurtarmıştır Rabbin Seni...

    Meleklerin,Bitkilerin Ve Canlı Cansız Bütün Eşyanın Saçtıkları Nurları Görmeye Başlarsın...

    Rahmet Gözün Açılmıştır Artık...Görüyorsun Bütün Bir Kainatın Nasıl Işıklar Saçtıklarını Ve Zikirle ALLAH'a Tavaf Eder Gibi,Kendi Etraflarında Döndüklerini....

    Bu Güzelliklere Rahmet Gözüyle Meftun Meftun Bakarken Rabbinden Bir Emir Daha Gelir...Yok Olmana Rağmen Rahmetle Duyup Rahmetle Görmene Rağmen Bir Nida Daha Gelir...



    "KÛN" (OL) Diyecek Rabbin...Ve Biranda Ayakta Durmuş Elinde Ki Kadehle Kendini Bulacaksın Tekrar...

    İlk Yudumda Olduğu Gibi Tekrar Sekerat Haline Bürünecek Ve Bir Daha Dönmeye Başlayacaksın Kainatı,Rahmetle Duyarak Ve Rahmetle Görerek...

    Ve Üç Yudumdan Son Olan Üçüncüsünü İçeceksin...Rabbinin İhsanı İle Sırrına Vakıf Olduğun,Sana Has Kıldığı Zikirin İle...


    "BiAŞKillahirrahmanirrahim" Diyerek...


    Bu Defa Rahmetle Gördüğün Her Şey Bir Anda Karanlıkta Kalacak,Rahmetle Duyduğun Bütün Bir Kainat Sessizliğe Bürünecek
    Ve Hiç Bir Şey Göremeyecek Ve Duyamayacaksın...


    Ve İlk Yudumunda Olduğu Gibi Ruhunu Kaplayan Hisler Tekrar Seni Zerrelerin Zerrelerine Bölerek Yokluğun İçinde Yok Edecek...

    Ve Yokluğun İçinde Yok Olmana Rağmen,Bu Defa Sesleneceksin Rahmeti Ve Hikmeti Sonsuz Olan Rabbine...Sana Has Kıldığı Zikir Ve Bir Şiir İle ...


    "BiAŞKillahirrahmanirrahim"
    Bildim Sana Gelen Yol Geçer Aşktan


    "BiAŞKillahirrahmanirrahim"
    Aşksız Varılmaz Kapına Bin Yıl Secdeye Varsam


    "BiAŞKillahirrahmanirrahim"
    Haremgâh-ı İlâhi Nasip Olmaz Her Kula Aşk Olmadan


    "BiAŞKillahirrahmanirrahim"
    Bildim Sözün Sırrını,İlmini Aşk İle,Aşktır Manası İsmi Azam


    "BiAŞKillahirrahmanirrahim"
    Bade-i Kudret Suyu İçtim Aşk İle Kana Kana Kadehi Altından


    "BiAŞKillahirrahmanirrahim"
    Rahmet İle Duyar Oldum Cümle Kainat Diyor Ya Allah Ya Rahman


    "BiAŞKillahirrahmanirrahim"
    Açıldı Gözümdeki Perde,Rahmetle Görür Oldum Şükür Sana Mevlam


    "BiAŞKillahirrahmanirrahim"
    Çözüldü Dilim,Döküldü Sözler,Söyler Oldum Cümle Aleme Kaside-i Rahman



    Çözülmüştür Artık Kapalı Olan Son Sır...Açılmıştır Artık Dilindeki Kilitler...
    Duyman Ve Görmen Gibi Konuşmanda Rahmani Olmuştur Artık...

    Sırlı Sözler İle şiirler Okuyan Aşıklardan Biri Oldun...Artık Görmediğin Bilmediğin Bir İnsanı Rahmetle Duyacaksın...Ve Onu Rahmetle Göreceksin
    Hatta Ona Rahmetle Şiirler Okuduğun Vakit,O Buna Hayretle Bakacak Ama Sen Ermişliğini Dile Getirmeyeceksin...


    Dile Getirmediğin Gibi Sana İthaf Edilen Bu Dervişlik Sıfatını Tüm Hiçliğinle İnkar Edeceksin...Çünkü Sen Bu Makama Gelmeden Evvel Bir Hiç Olduğunu Kabul Ederek Geldin...Tefekkür İle Aşık Oldun,Aşk İle Rabbinin O Makamına Çıktın Ve O Makamda Yok Olup,Var Oldun Tekrar...


    Ve Bu Hikmetler İle Haremgâh-ı İlâhi'de,Senden Önceki Velilerin,Erenlerin Ve Dervişlerin Kendilerine Has Sözleri Olduğu Gibi,O Makam-ı
    Lâ Nihâye de (Sonu Olmayan Makamda)Seninde Rabbinden Ruhsatını Aldığın "BiAŞKillahirrahmanirrahim" Sözün Yankılanacak Sonsuza Kadar,Sana Has Bir Biçimde...


    Ve Son Defa Seslenecek Rabbin Sana...

    "KÛN" (OL) Diyecek...Ve Biranda O Kainat Alemine Açılmış Olan Balkonda Ayakta Durmuş Elinde Ki Kadeh Olmadan Bulacaksın Kendini Bu Kez...


    Son Hikmetin İlahi Yudumunu'da Aldın...Artık Duyman Ve Görmen Gibi Dilinde Rahmetle Konuşacak Ve Söylediklerini,Yazdıklarını Cümle Alem Okuyup Herkes Kendine Bir Pay Çıkartacak...ama Sen Muhabbeti Aşka Seslenmiş Olacaksın...Aşk İle Rahmanı Arayanlar Olacak Ama Bu Yolun Sırrını Aşikar Etmene Rağmen Seni Kimseler Anlamayacak...
    Pek Az Müstesna Kimse Ve Onunla Beraber Olanlar Anlayacaktır...


    Rabbin Seni Kendisine Dilemişse Eğer,Unutma Ki Gönlüne Kendi Aşkını Bahane Eder Aratır...Sonra Bir Beşere İle Karşılaştırır...O Beşer Aşk Yolunda Hanesi Olan Bir Hancı Misali Seni Bekler...Her Aşk-ı Arayana Yolu Göstermez...Önce Aşkına Bakar Sonra Haline...Enson Nefsine Bakar...

    Eğer Dünya Kokusu Varsa Üstünde Bir Bahane İle Seni O Yoldan Uzak Eder...Döner Dolaşırsın Bir Başına Huzursuz Ve Kalbine Hitap Etmeyenlerin Yanında...Bir Yanın Hancıda Kalmıştır...Dayanamaz Tekrar Varırsın Han Kapısına...Ve Yine O Hancı Bakar Haline..."Dünya kokuyorsun" Deyip Bir Daha Yollar Seni Geriye...

    Ve Artık Sen O Hancıyı Uzaklardan Takip Edersin...Sanki O Seni Görmüyor Ve Duymuyor Zannedersin...Oysaki Senin Her Halini O Hancıya Bir Bildiren Vardır...

    Rabbin İşte Böyle Bahaneler Ve Tevafuklarla Seni Bir Tefekküre Yollar...Tefekkürle Aşka Yol Aldırır...Ve Aşk İle Sana Bir Makam Nasip Eder...O Makama Geldiğin Vakit Kulaklarını,Gözlerini Ve Dilini Rahmet İle Açar...

    İşte Sana Bunca Hikmetleri O Makama Geldiğinde Verecektir...

    Ve Geldin...Bunca Hikmetli Halleri Aldın...Senin İçin O Haller Ve Vakit Tamam Olmuştur...

    Bu Makama Nasıl Geldiğini Hayretle Düşünürken Rabbin Sana Ayetiyle Vahyeder Bir Anda...


    Yâ eyyuhel muddessir...Kum fe enzir...Ve rabbeke fe kebbir.
    Ey Örtüsüne bürünen!....Kalk Ve Uyar...Rabbini tekbir et (yücelt).
    Müddessir/1-2-3

    Bir Anda Açılır Gözlerin...Ve Kulaklarında Yankılanmaya Devam Ederek Uzaklaşmaya Başlar Onun Son Sesi Ve Sana Son Vahyi...

    Etrafına Bakıyorsun...Artık Odan'da Gözlerini Açtın...Şimdi Dünyadasın...
    Ama Sen Eski Sen Değilsin...

    Üzerinde Hiç Bir Beşerin Asla Göremeyeceği Libas-ı Rahman-i Olan Sultanlık Elbisesi Vardır...

    Dünyaya O Elbise İle Geldin...Ve Hazreti İsa Peygamberin "Kişi Anasından İki Kere Doğmadıkça, Göklerin Melekûtuna Ulaşamaz." Sözünün Manayı Sırrına Erdin...Önce Annenden Doğduğun Hal İle Yaşattı Rabbin Seni...

    Sonra Yatağında İken Aldı Canını...Çıkarttı Seni O Makama...Rahmetiyle Sardı Seni...Ve Hikmetle Donattı...
    Ve Tekrar Dünyadaki Bedeninde Can Verdi...İşte Böylece Hazreti İsanın Bu Sözünüde Anlamış Oldun...Artık İnsanların Mana Veremediği Sözlere Her Duyduğunda,Rahmet İle Açılmış Olan Kulakların O Sözlerin Derun-i İdrakine Hemen Varacak...


    Çünkü Sen Bu Hikmeti İlahiyi Almış,Libas-ı Rahmaniyi Giymiş Görünmez Bir Sultansın...
    Artık Olayların Ardındaki Sırrı Görebiliyorsun...Ve Gördüğün Her Olayda Ve Her İnsanda Ne Olduğunu Anlıyorsun...

    Bu Hallerini Görenler,Dünyalık Vasfına,Kıyafet Ve Cemaline Bakarak Seni Okuduklarından Dolayı Bilgin Zannedecekler...

    Halbuki Sen Onların Görmediği Ve Göremediği Sultanlığın İle İçlerinde Dolaşmaya Devam Edeceksin...

    Rabbinden Aldığın Enson Emir İle İnsanlara Konuşacaksın...Her Sözün Onu Söyleyecek,Her Halin Onu Anlatacaktır...

    O Makam da İken Senin Tasarrufuna Bırakılmış Olan Ve Bu Zamana Kadar Cümle Aleme Tasarruf Edilmesi Yasak Olan "Bismillahirrahmanirrahim"
    Senin Zikrin Değildir Artık...

    Kimselere Bunun İdraki,İlhamı Ve Tasarruf Ruhsatı Verilmemiştir...
    "BiAŞKillahirrahmanirrahim" Sana Mahsustur...
    Aşk İle Hakka Ermeyenlere Yasaktır Bu Söz...Sırrı Bilmeyenler Çekemeyecektir Bu Zikri...

    Sakın Beşere Aşikar Eyleme Sırrını...İbni Arabi Gibi Hem Yurdundan Kovulur,Hallacı Mansur Gibi Asılır,Nesimi Gibi Canlı Canlı Derini Yüzdürürsün...

    Onlar Aşkın Sırrına Ermişlerdi...O Sultanlık Elbisesi İle Gezdiler...Nice Hikmet Dolu Rahmetle Sözler Söylediler...Kimseler Anlamadı Onları...Görmedi Kimse Üstlerindeki Sultanlık Libasını...

    Aşikar Eyleme Zikrini...Hiç Duymadıkları Ve Duyamayacakları,Duysalar Bile Anlamayacakları Sırrını Söyleme...

    Rabbinin Murad-ı İlahisi İle Sana "İfşa Et" Dediğin Gün Gelecektir Elbet...
    İşte O Zaman Halk Sana Taşar Atarken Acımayan Canın,Dostun Attığı Bir Gül İle Acıyacaktır...

    İşte O zaman Anlayacaksın,İnsanların Senin Sesini Duymadıklarını...
    O Zaman Göreceksin İnsanların Kulaklarının Sağır,Gözlerinde Ki Perdelerin Kapalı Olduğunu...

    Haykırsan'da Duyuramayacaksın Sesini...Göstersen'de Göremeyecekler Hakikati...

    Onlara Kızma Sakın...

    Çünkü Rabbin Kapatmıştır Onların Gözlerini...

    Gözlerinde Çekilidir İlahi Bir Perde.


    Saygılarımla : Emrah Yıldırım
    Emrah Yıldırım

    Not : Allah,Hepimize Böyle Bir Hali Yaşamayı Ve O Özel Makama Aşk İle Çıkmayı Nasip Etsin...

    "BiAŞKillahirrahmanirrahim" Zikrini Çekme Yetkisine Sahip Olan Bu Zat-ı Sultana Ve Geçmişteki Sultanlara Verdiği İzni İlah-i sini Bizlerede Versin...

    O Makamı Bizlere Lütfettiği Vakit,Bizimde Ruhsatımızın Tasarrufuna Sunacağı Bir Kelimetullahı Nasip Eylesin...


    Bizlerde Aşk İle Yazalım O Şahsımıza Mahsus Kelimetullah-ı...
    Başkalarıda Okusun Aşk İle...

    Sende Oku...Muhabbeti Aşk İle...

    Muhabbetimiz Aşkla Dolsun..Son Sözümüz Aşk Olsun...

    Perdemiz Açık Olsun...

    Allaha Emanet Olun...
  • 318 syf.
    ·7 günde·10/10
    Öncelikle şunu söylemek isterim ki; Arthur Schopenhauer, nam-ı diğer Arthur amcacım büyük adamdır. Bana göre, yaşamış ve düşüncelerini olağanüstü bir şekilde açıklayabilmiş en nadide insanlardan biridir. Dolayısıyla, burada ifade edebileceğim her anlayış, her açıklama, her düşünce vs. kısacası kullanabileceğim hiçbir kelime, onu anlatma konusunda yeterli olduğunu zannetmiyorum. Bunu böylece belirtmemin sebebi: İncelememin geri kalanına ona göre yargı ve anlayış istememden kaynaklıdır. Hazırsam başlıyorum.

    Kitap hakkında söyleyebileceğim ilk şey, yeni dünyanın keşfi olurdu. Arthur amca, bu kitapta dünyayı bir matruşka bebeği gibi açıp açıp önümüze koymuş. Ama kitabı ve onu eşsiz kılan bu değil tabii ki. Mevzu şu; şimdi, tüm bebekler iç içe duruyorken en büyüğü ve kabası dışarıda durur. Sonra onu açarsınız ve biraz küçülmüş hâlini bulursunuz. Sonra onu da açarsınız ve ondan da küçüğünü bulursunuz. Bu şekilde son bebeğe kadar gidersiniz. Ancak, Arthur amca ne yapmış biliyor musunuz? O, ilk baştaki bebeği, en ince ayrıntısına kadar incelemiş. Malzemesini, gözlerini, sertliğini, rengini, durgunluğunu vs. her şeyini çözümleyene kadar oturmuş incelemiş. Sonra onun içinden diğer bebeği çıkarmış ve aynı çözümleme sürecini onda da gerçekleştirmiş. Hani, bizim sadece küçük boyu diyip geçeceğimiz bebeği, ilkinde olduğu gibi en ince ayrıntısına kadar incelemiş. Tüm bebekler bu sürece maruz kalmış. Hepsi bitince ne mi olmuş? Bu sefer hepsini yan yana koyup bir bütün içinde incelemiş. Önce her bebeğin, diğerleriyle olan benzerliklerini ve farklılıklarını ele almış. Sonra büyük veya küçük fark etmeksizin, birbirilerine olan etkisini ele almış. En sonda da, hepsinin bir arada iken birbirlerinin nasıl etkilediğini ve ne olduklarını ele almış. Zirvede de bırakmış.

    Kitabın içeriği hakkında da bir şeyler söyleyeyim. Çok fazla alıntı paylaştığım için-kendimi durduramadım- takip eden olmuşsa eğer, kitabın içerdikleri hakkında öyle veya böyle bir fikri olmuştur. Kitap dört ana bölümden(Arthur amca, bölümleri zamanında kitap kitap yazmış, ama şimdi ise tek kitapta toplanmış) oluşuyor. Üç tane de ''Ek" adı altında bölümler var. Bunlar:

    Birinci Kitap: Tasarım Olarak Dünya
    Birinci Yön: Yeter-sebep ilkesine bağlı tasarım: Deney ile bilimin nesnesi
    Birinci Kitaba Ek: İdealizmin Bakış Açısı

    İkinci Kitap: İsteme Olarak Dünya
    Birinci Yön: İstemenin nesneleşmesi
    İkinci Kitaba Ek: Kendini Bilmede İstemenin Önceliği Üzerine

    Üçüncü Kitap: Tasarım Olarak Dünya
    İkinci Yön: Yeter-sebep ilişkisinden bağımsız bir tasarım: Platoncu İdea: Sanatın nesnesi (Favori bölümüm.)

    Dördüncü Kitap: İsteme Olarak Dünya
    İkinci Yön: Kendini bilmeye ulaşıldığında yaşama isteğinin onaylanması ile yadsınması
    Dördüncü Kitaba Ek: Eşeysel Sevinin Metafiziği Üzerine

    Şimdi, her kitap ve yön için kitapta geçen bir söz yazacağım ve kendi anladıklarımdan ufak bir özet sunacağım.

    Birinci Kitaptan Birinci Yön
    "Her şeyi bilen, hiç kimse tarafından bilinmeyen, öznedir. Buna göre de, o, dünyanın taşıyıcısıdır, bütün görüngülerin,    bütün nesnelerin koşuludur (açıkçası, geneldir, varlığı her zaman önceden kabul edilir). Çünkü varolan ne varsa, özne için vardır. Bilginin nesnesi olmadığı sürece, bildiği sürece herkes kendini bu özne olarak bulur."
    Ben, her şeyim. Aynı zamanda, her şey de ben. Dünya, güneş, kuşlar, bitkiler, su, kitaplar, hatta Arthur amcanın kendisi bile benim. Çünkü, her şey kafamın içinde olup bitiyor. Başka hiçbir yerde değil.

    Birinci Kitabın Eki
    "Öznel ile nesnel bölünmemiş bir bütün oluşturmaz. Bizim doğrudan bilincinde olduklarımız, derimizle ya da serebral sistemden çıkan sinirlerin uçlarıyla sınırlıdır. Bunun ötesindeki dünya konusunda, kafamızdaki resimler aracılığı ile elde edilen bilgi dışında bilgimiz yoktur, Şimdi sorun, bizden bağımsız olan bu dünyanın kafamızdaki bu resimle örtüşüp örtüşmediği, örtüşüyorsa ne ölçüde örtüştüğüdür. Bu ikisi, birbirine, ancak nedensellik yasası aracılığı ile bağlanabilir. Çünkü ancak bu yasa verilenden çıkarak verilenden bambaşka bir şeye götürür."
    Benim her şeyim, bu bedenin sahip oldukları ile sınırlıdır. Tüm algım, duyumsamam, anlayışım, gözlemlerim vs. bedenimin bana sunduğu imkânlardan öteye gidemem. Aralarında da en öznel olanı ise anlayışım. Anlayışımla oluşturduğum bu dünya ile anlayışımdan yoksun olan dünya arasında ne kadar fark var acaba?

    İkinci Kitap Birinci Yön
    "Gerçekte, araştırmacının kendisi, salt bilen bir özneden başka bir şey olmasaydı, kendini bize ancak tasarım olarak sunan bu dünyaya ilişkin aradığımız anlam hiçbir zaman bulunamazdı."
    Beynim bir ince bağırsak gibi algıma giren her şeyi sindiriyor. Sonra yararlı ve özümde olanları alıyor. Diğerlerini yolluyor. Ama bunu nasıl yapabiliyor? Kendindekini ve dışındakileri bilerek. İpin bir ucunu tutup çekerek, diğer ucunu da görmek istiyorum.

    İkinci Kitap Eki
    "İsteme ile anlağın doğaları arasındaki temel fark özünde istemenin yalın, özgün olması, tersine anlağın karmaşık, ikincil nitelikte olmasıdır. Onların içimizdeki tuhaf etkileşimini gözlemlediğimizde, bu daha da açıklık kazanır."
    Şimdi, burada ikiye ayrılıyorum.
    1-) Beni oluşturan istemenin, benim öznelliğimden uzak olmasını. Çünkü, düşüncelerimle devrede olmasam bile, o basit bir şekilde beni var etmeye devam edecektir.
    2-) Varolmaya devam ettikçe, her an ve her şey tarafından saldırıya uğruyorum. Çünkü, her şey, bende oluştu. Bunların en inceden en kalına, en basitinden en karmaşığına hepsi kafamın içinde duruyor.

    Üçüncü Kitap İkinci Yön
    "Ben nesnesiz, tasarımsız, bilen bir özne değil, kör bir isteme olurum. Tıpkı böyle, bilen özne olarak ben olmadan bilinen şey de nesne değildir, olsa olsa istemedir, kör tutkudur. Bu isteme, kendinde, açıkçası tasarımın dışında, benimkiyle birdir, aynıdır. Biz, bilinen ile bilen bireyler olarak, yalnızca tasarım olarak dünyada seçik oluruz. Bu dünyanın kalıbı, her zaman en azından özne -nesne kalıbıdır. Tasarım olarak dünya, bilgi askıya alınır alınmaz, geriye salt istemeden, kör dürtüden başka bir şey kalmaz. İstemenin nesne olması, tasarım olması, ilkin nesne ile özneyi gerektirir. Ama istemenin upuygun, saf, tam nesne olması, yeter sebep ilkesinin kalıplarından bağımsız Platoncu idea olarak nesne ile bireysellikten, istemeye bağlılıktan kurulmuş bilginin saf öznesi olarak özneyi gerektirir."
    Ahmet, kutunun dışında düşün! Kutu, benim içimde. Ben de, kutunun içindeyim. Kutunun dışına çık, Ahmet! Kutu yok!

    Dördüncü Kitabın İkinci Yönü
    "Yaşam ile ölüm benzer biçimde yaşama aittir, birbirinin karşılıklı koşulu olarak denge kurarlar. Dilersek şöyle de diyebiliriz. Onlar tüm görüngüsel yaşamın kutupları olarak bir denge oluştururlar."
    Denge... Sadece deliler dengeyi bozar. Dengede kal! Ahmet, kafanda kurduğun bu dünyanın kapladığı yer ile kafanda olmayan dünyanın kapladığı yer aynı. Hatta, kafanın varolması doğal olarak yokluğunu besliyor. Çünkü, sen varolarak yok olansın. Yoklukta olduğun için varsın. Şimdi, gerçekten var mısın?

    Dördüncü Kitaba Ek
    "Bu konunun, açıkçası eşeysel sevinin ne gerçekliğinden ne de öneminden kuşkulanılabilir. Bu nedenle, bütün yazarların sürekli izleği olan bu konuyu bir kez olsun bir filozofun da ele almasına şaşmamalı. Buna şaşmak yerine, daha çok genelde insan yaşamında böyle önemli bir rol oynayan bir konunun bütün filozoflarca şimdiye dek bunca az göz önüne alınmış olmasına, konunun bize işlenmemiş madde olarak kalmasına şaşmalı."
    Açıkçası, bu konu hakkında sadece dört sayfa vardı. Ve bu konu hakkında düşünmeme eğilimim çok yüksek. Pas geçiyorum.

    Evet, zurnanın zırt dediği yere geldik, yani incelemenin son bölümüne. Bu kitabın içeriği, Arthur amcanın anlatışı ve kendimi benzetme ile anlatmayı deneyeceğim. Arthur amca bir kâşif. Ben ise onu keşfinden geldiğinde, limanda karşılayacak yeğeniyim. Keşfettikleri kısacık yaşamı, kısıtlı olan görüş alanı-coğrafik olarak-, hep aynı yüzler ve günlük konuları vs. tekdüzeliğin içine hapsolmuş biriyim. Görülebilecek her yere, benden önce gitmişler. Duyulabilecek her ses, benden önce duyulmuş. Kısaca keşfedilebilecek her yer, benden önce keşfedilmiş. Ama Arthur amca, öyle bir yere gitmiş ki daha önce kimseler ayak basmamış. Kimseler orayı görmemiş. Kimse orada nasıl sesler olduğunu duymamış. Orada her şey saf hâliyle duruyormuş. Ve en güzel yanı da neydi biliyor musunuz? Arthur amca, buraya benim de gidebileceğimi söyledi. Çünkü, oralar benimdi. Evet, hiç görmediğim, duymadığım, hatta hiç gitmediğim o yer benimdi. Sadece benim. Tabii, Arthur amca bunun kolay olmayacağını da söyledi. "Bunun için neler yapacağını biliyor musun?" diye sordu. Bilmiyordum. Öğrenmek istedim. Bu kitabı elime aldım. Arthur amca tıpkı usta bir satranç oyuncusunun, hiç bilmeyen bir çocuğa satrancı öğretmesi gibi yolu anlattı. Her taşın nasıl hareket ederek ilerlediğini; taşların birbirileriyle olan ilişkisini; taşın her hareketinde nasıl bir güç kazandığını ve zayıflık oluşturduğunu; herhangi bir taşın hareketinin, bütünde nasıl etki oluşturduğunu; izleyeceğim yolun nasıl son bulacağını da gösterdi. Bütün bunları, önüme serdi. Artık eylem sırası bendeydi. "Keşfedilmemiş ve keşfedilecek ne varsa, keşfetmeye ben geliyorum. Görüşürüz, Arthur amca." dedim ve hikâyemiz şimdilik bitti. Umarım, eylemlerim sonucunda keşfettiklerim olur ve gelip Arthur amcaya anlatabilirim.

    İncelemem absürt ve temadan uzak olmuş olabilir. Anlayışınıza sığınıyorum. Umarım, Arthur amcanın okunmasına ve okunanlar ile düşünülüp ilerlenmesine vesile olabilirim. Buraya kadar okumuş herkese teşekkürlerimi sunuyorum. Keşfedilecek yeni dünyalarda buluşmak dileğiyle esen ve Arthur amca ile kalın.
  • 116 syf.
    ·6 günde·Beğendi·8/10
    Yalnızlıklar…

    Bir kelime kaç farklı şeye benzetilebilir? Bir kelimeden yola çıkarak kaç farklı diyar gezilebilir? Kurulan cümleler, sanatlı dilde yazılmış her metinde olduğu gibi insanı duraksatıp düşündürüyor. Hele ki vakit gece yarısını çoktan geçmiş, saat 4’e ramak kalmış, geceye karışan köpek sesleri ve hafif bir lamba uğultusundan başka ses yoksa; insan, elini tutan yalnızlığın peşine takılıp başlıyor düşünmeye.

    Sayfalar ilerledikçe HAT’a bu kitabından başlamanın daha iyi bir seçim olduğunu anladım. Çünkü Sonsuzluğa Nokta ile kalbimi buza çeviren hisler olmadan okumak, şüphesiz bu kitabı benim için daha lezzetli hale getirirdi.

    Ben şiir okumayı çok severim. Şiirleri öyle lalettayin bir havada da okumam. O kadar yavaş okurum ki şairin kalbindekiler zihnime, zihnimden kalbime damla damla aksın. Damla damla aksın ki o düzenli akış, düzenli artan bir ritimle ruhuma dolsun. Çoğu zaman göğsüm bir çiçek bahçesine döner çok seversem eğer. O, sevdiğim şey -artık her ne ise- göğsümde pıt pıt açılan binlerce çiçek olur. Bahar olurum. Güneşle gülen yeşil olurum. Çiçekte biten koku olurum. Yüzüm gelinciğe benzer, gözlerim gelinciğin ortasındaki karasına. Binlerce çiçeğin aynı anda açılması kadar güzel şey var mıdır ki?

    Şiir okumak, deniz kızı misali suya dalmak gibidir. Nefes alma korkusu olmadan, süzülmek gibi sularda… Ama tehlikesiz olduğunu da varsayın. Dostane gülümseyen balıklar eşliğinde, pırıl pırıl sularda karşılaşılan güzellikler, kulaç kulaç ilerledikçe zenginleşir ve insan balıkların birbirlerine söyledikleri şarkıları işitip, gözlerinin önündeki zenginliğe, anlam bolluğuna baktıkça, hayranlık ve hayranlıkla harmanlanan bir şaşkınlıkla duraksar. Kalbimin atış sesi, balıkların aşık atmalarına karışırken, süzülürüm kelimelerin deryasında. Şiir okumak budur.

    HAT belki mütevazi olmak isteyerek, şiir kitabı değil şiirsel metinler, demiştir. Kim bilir?.. Fakat ne niyetle okunursa okunsun, çok baba bir şiir kitabı havası olduğu aşikar.

    ***

    Bazen ‘’yalnızlık’’ı benzettiği şeyler çok güzeldi. Bazense çok tuhaf. Misal postacının taşıdığı yük, neden yalnızlık olur ki? Postalar hep haber getirir ötelerden. Öteler hep kalabalık değil midir? Üstelik basım yılı 1993. Mektupların varlığı hala hayatımızdayken…

    ‘’Ben, sensizliği yalnızlık sanmıştım bir keresinde.’’ Bu… Bu oldukça iyiydi. Yazanı da çok sevmiş olmalı ki kitapta ara ara kullanıp, metne dağıtmış bu hoş cümleyi.

    ‘’kapılar esnerdi kedi kedi, pervazlar gevşerdi.’’ Yok artık! dedim bu satırı okuduğumda, daha önce kaç satırda daha bunu dediğimi unutarak. Bu benzetme çok güzel değil mi?..

    Kitap rengarenk çizili. Farklı renklerde ve tonlarda fosforlu kalemlerim var. Hepsi farklı insanların hediyesi. Kalem dendi mi, ölürüm ölürüm sevmekten. Yine bir başka arkadaşımın hediye ettiği deftere yazarken bu satırları, Ankara bembeyaz ve sevimli bir sisle örtülü, üşümüş de üstüne göklerden beyaz bir yorgan inmiş gibi. Soğuyup birkaç yudumu kalmış dibek kahvemden gelen o tanıdık koku, keyfime keyif katıyor. Şimdi önümde kalabalık bir Yalnızlıklar var ve ben okuduğum için mutluyum. Okumak ne güzel şey! Herkesin kalbinden bir parça sevgisini gönderdiği eşyalarımla okumak ise apayrı güzel. Yalnızlıklar 'ın Muradın hediyesi olduğunu söylemiş miydim? (Murat’ın yazmak uzak ve soğuk geldi. Noktalama ve imlayı dağlara salabilir miyim bugün?)

    ‘’Anlardım ki, insan bir başkasındaki kendini okur’’ Ne güzel, insan insanın aynası olmuşsa, bu çok iyi bir şey değil midir? Fakat ‘’ve okunan yalnızlıktır’’ [sy. 54] der HAT ve ‘’Haydaaa’’ der Kübra.
    Bir insanda kendini görmek,
    Bir insanda kendini okumak,
    Bir insanda kendini keşfetmek,
    Bir insanda kendini bulmak,
    ……………
    neden yalnızlıktır? İnsan, tek başına da kalabalıktır oysa. Kendimle çok mutlu olduğum için mi böyle hissediyor ve düşünüyorum? İnsan için en kötüsü de kendisiyle kavgalı olmaktır…. İnsan için en kötüsü kendini sevmemektir…

    ‘’Ölülerin dönüp dolaşıp bizde yaşamasıdır yalnızlık’’ [sy.55] Evde somut bir sesin olmaması mıdır yalnızlık? Ölmüşlerimizin anıları varken, yoklukları yalnızlık mıdır?... Benim babam ahiret yurduna göçeli 3 yıl oldu. Bu cümlenin sonuna koyacağım hiçbir nokta yok ki o boşluğu anlatsın. Onsuzluğu yalnızlık olarak düşündüğümde sanki biri, iki avuç kurşunu eritip göğsüme döküyor. O yüzden böyle düşünmemeye çalışıyorum. Onu pastel tonlarda, şeritli bir üst, düz gri altlı pijamalarıyla hatırlıyorum en çok. ‘’Gel gızım şu sırtımı bir çiğne’’ derdi. (Ne yani hepiniz evinizde İstanbul Türkçesiyle mi konuşuyorsunuz? Eve girince k’ler g olur o kadar!) Korkardım ezerim diye. ‘’Çık çık’’ diye ısrar ederdi. Kütletirdim anime gözlerle. Bazen masaj yapardım sırtına, başına. Onu, o aile olmanın huzurunu suratında taşımasıyla hatırlıyorum, onun cebindeki son kuruşa kadar insanlara yardım ettiğini bilmekle yaşıyorum… Onun yokluğu acı değil, böyle anılarının varlığıyla huzur ve gurur benim için. Bu yüzden ölülerin dönüp dolaşıp bizde yaşaması, yalnızlık değil YAŞAMAKTIR. Ve sonra şair ‘’Hiç kuşkusuz, dünya ölülerle ağırdır; ve yeryüzü onlarla kalabalık.’’ der, hemfikir oluruz.

    ‘’Yalnızlık bende bensizlikti oysa’’ der ve bir kez daha hemfikir oluruz, sis dağılmış, güneş sarı sarı yaprakların ve arabaların üzerine düşerken…

    ‘’…diş ve düş gıcırtıları’’ dedi, gülümsedim. Çift yumurta ikizleri gibi duruyordu bu tabir karşımda…

    Sonra bir satırla daha karşılaştım ve dua ettim hemen: ‘’Bu satırlar olmayacak bir aşkın içinde eli kolu bağlı birine denk gelmesin Allahım’’ dedim. ‘’Zangır zangır bir tren geçerdi ya, damarlarımızdan; yalnızlık onun dönmeyeceğini bilmekti.’’ #25826758

    ***

    ‘’Çocukların büyüttüğü bir çocuktur yalnızlık;
    geceleri yastık altlarında büyür,
    ikindileri okul bahçesinde paydos ziliyle,
    masallarda bir de’’
    Öyle midir? İkindiler, okul bahçesinde paydos ziliyle büyüttüğüm yalnızlık olmadı hiç. (Belki HAT çocukların o acımasızlığı dillerine yansıttığı yaşlarda, kafasında çıkan yara sonrası o kısımda bir daha saç çıkmayınca ‘’aynalı’’ denerek yalnız bırakıldığı için yazdı bunu.) Her daim çevresi kalabalık bir çocuktum. Hiçbir şey yapamasak, mahalledeki arkadaşlar toplanır çekirdek yer, harabe binalarda korku hikayeleri uydurup, olmayan kahramanları arardık. Burnumuza dolan rutubetli koku bile bizi yıldırmaz, birbirimize elma şekeri kadar açılmış gözlerle sokulur, ilk çıtta sıçrar, ikinci çıtta da tabanları yağlardık. Biz yalnızlıkla büyümedik çok şükür; yalnızlığı, yalnız bıraktık.

    ***

    Yalnızlık, artık yalnızlık anlamını yitirip, söylemek istediği her ne ise o olmuş bu satırlarda. Tarih olmuş, hancı olmuş, kalabalık olmuş, yar olmuş, kuş olmuş, masadaki toz olmuş. Aynı eski oyunlardan Çaydanlık gibi. Ayfer Tunç’un kitabından öğrendim bunu da. :) Eşanlamı olan bir kelime seçilir, herkes o kelimenin iki farklı anlamıyla cümle kurar, o kelime yerine de çaydanlık dermiş, ortadaki kişi de o kelimeyi tahmin etmeye çalışırmış. :)

    Kitabın sonuna geldiğimde ''Benim için güzel bir deneyim oldu neyse ki'' dedim. Tabi arada HAT, HAT’lığını yapmış birkaç satırda ama kitap şiirsel metinler olduğu için çok batmıyor, roman ayrıntılı verdiği için daha olumsuz bir etki bırakıyor. Bu kitap bence betimleme ve süslü cümle kurma noktasında çok başarılı bir kitap. Daha evvel HAT'ı hiç okumamışlar bundan başlamalı ki arıza yaşamasın. Keyifli okumalar herkese.

    ‘’Kimileri düşer yalnızlığa,
    kimileri yükselir.’’
    Her daim yükselmeniz dileğiyle.
  • 600 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    GÜNCELLEME

    "Kanka çok betimleme var ya."
    "17 yaşındayken yazmış biliyor musun?"
    "Tecavüzü meşrulaştırıyor o kitap bi' kere"
    "Stockholm sendromu varmış diyorlar, yoksa neden öyle yapsın ki?"
    "Wattpadden çıkmış kitap"
    Merhabalar‍️ eğer bir ortamda yukarda bahsedilen diyaloglardan biri geçiyorsa o kitap Yabancı'dır.
    Şimdi baştan söyleyim bu kitabı ikinci okuyuşum, ilkinde de çok büyük bir heyecan ve önyargı ile okumuştum geçenlerde yazdığım incelemeye bakınca hem yetersiz olduğunu hemde gerektiği kadar düşüncelerimi yansıtmadığını düşündüğüm için tekrar okudum. Neredeyse tüm olayları unutmuş olduğum için belli yerlerde heyecanlanarak okudum ama bu sefer kitapta geçen hiç bir şey beni rahatsız etmedi. Ne Ediz'in gerizekalı hareketleri, ne Doğa'nın ne yapacağını bilmez tavırları, ne sürekli bahsedilen "çimen göz" vurgusu.. hiçbir şey rahatsız etmedi.. (gerçi bu seferde Ediz'in Doğa'yı sürekli kucağına alması rahatsız etti ama neyse)
    Neden rahatsız olmadım konusuna gelirsek ikisininde kafadan gidik olduğunu farketmem oldu. :D
    Doğa karakteri 18 yaşında yetişkinliğe adım atmaya hazırlanan, babası tarafından psikolojik ve fiziksel şiddet görmüş, acısını kendi içinde yaşamış, yine kendi tabiri ile dışına tuğlalar örmüş bir kadın.
    Ediz karakteri ise yine Doğa'nın tabiri ile "yetişkin bir ergen" annesinin onu doğururken ölmüş olmasını  n getirdiği suçluluk duygusu (bence) zamanla kendisine nefret boyutuna ulaşmış, annesine duyduğu sonsuz özlem, mahcupluk duygusu ile yıllar boyu savaşmış, babasını annesinin yerine koyması, Levent Çağıran'a karşı hissettiği sevgi, mahcup etmeme kaygısı ile yaşamış olması ve Atalay'ın elinde kalan son limanını öldürmüş olması, intikam alayım derken Doğa'yı sevmesi zaten onu içinden çıkılamaz bir girdabın içine atmışken o çocuktan mantıklı hareketler beklemek komik olurdu.
    Kitabın okuyuşunu zorlayan tek şey puntoların küçüklüğü ve sayfa sayısının kalın olmasıydı onun haricinde Öznur reisin kaleminin köpeğiyim, nefrette etsem, aşkımdan bileklerimi dikine dikine kesecek dahi olsam sırf sonunu nasıl bağlayacak merakı ile o son kitabı okurum, okursun, biliyorum ben seni.
    Kitaba puanım: 5/5 ⭐⭐




    Uzun zamandır bana bu kadar yoğun duygular hissettiren, heyecanlandıran bir kitap okumamıştım. Demek istediğim çok şey var fakat kelimeleri birleştirip nasıl cümle yapılır resmen unuttum. Ve.. Artık kitaplar konusunda önyargılı olmayı gerçekten bırakmam gerek (bırakmadı)
    Öncelikle gözüme batan bir iki şeyi söyleyim "yeşil göz, çimen göz, zehir saçan yeşil göz, yeşil, yeşil, yeşil.. " Ediz'in gözlerinin yeşil olması bu kadar çok belirtilmesi beni biraz baydı ama sonradan alıştım. Tıpkı bazen aşırıya kaçan benzetmelerine alıştığım gibi. Ama korktuğum kadar benzetme yoktu hakkını yemeyeyim. Beni rahatsız eden bu kısımlar oldu aslında onun dışında kitap o kadar aksiyon doluydu ki nefes almadan okudum. Nerdeyse her bölüm heyecan doluydu. Ediz'in bazı cümleleri feminist damarlarımı kaldırsa da çoğu hareketi ile de gönlümü aldı Allah var. ( Evet dengesiz tavırlarına rağmen..) bazen beni sinir etse de Doğa'yı da sevdim düşündüğüm kadar omurgasız çıkmadı. Konusunu az çok biliyorsunuzdur burada tekrar yazıp laf kalabalığı etmek istemem. Aklınızda Yabancı'ya dair şüpheler varsa aldırmadan gidip kitabı alın ve okuyun eminim pişman olmayacaksınız.
    Belasız günler dilerim