• 463 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    İncelememiz, https://1000kitap.com/Esrakrt kardeşimizin yaptığı ( #30997659 ) Mehmet Uzun etkinliği vesilesiyle yazılacaktır. Kendisine bu vesileyle teşekkür ediyorum. Böyle güzel bir etkinliği yapan yoğun duygulara sahip kendisi incelememizi okumasın. (Bu şaka tabi) :)

    Bazı kitaplarda olduğu gibi biz de yazımızda bir teşekkür yazısı yazmayı kendilerine karşı minnet duyduğumuz saygıdeğer insanlara bir borç biliriz. Bu yüzden, bana kitabı hediye eden çok kıymetli Derya (Bahir) Deniz ablama teşekkür eder, hürmetlerimi bildiririm. Kendisi bana doğum günü hediyesi olarak -aslında başka bir zaman gönderecekken bu ana denk geldi- kitabı hediye etti. Bu yüzden unutulmayan simalardan olacak zihnimde ve gönlümde.

    İncelemeyi yazdıran aslında bizim düşüncelerimiz değildir. Yazarın kendisi ve kalitesidir. Bir inceleme yazarken veya inceleme yazarken biz, güzelleştirmeyi kendimizden çok yazara mal etmeliyiz. Buna sebep olarak şöyle denilebilir: Kitap nitelikliyse biz okuyucular o kitabın hakkında inceleme yaza yaza öve öve bitirmeme coşkunluğu taşar içimizde. Bunun tersi bir durum ise bilgilendirmek amaçlı kısa yazılar olur. Nasıl ki hoşlanmadığınız veya tadını beğenmediğimiz yemeği yerken kısa kesip kalkarız ya... işte öyle bir şey bu duyguyu tam ifade eder.

    Bu bağlamda yazarımızı tanıtan naçizane birkaç kelam etmek -zihnimizle kalemimiz arasında mekik dokumak- okuduğumuz eserin hakkı olacaktır. Biraz bahsedelim o halde... Mehmed Uzun Siverek doğumlu bir yazardır. Burayı biraz daha açacağım. Çünkü Siverek günümüzde Urfa vilayetine bağlı bir meskendir. Eski zamanlarda Diyarbakır'ın vilayetiyken sınır değiştirmiştir. Bu yüzden Mehmed Uzun da Diyarbakırlı olmuş oluyor. Zaten anlaşılacağı üzere de mezarı Diyarbakır Mardinkapı Mezarlığı'nda.
    Mehmed Uzun gibi değerimiz olan bir yazarı mezarında ziyaret etmek bizlere düşen bir kültürel haktır...
    <a href="http://hizliresim.com/VD3bZR"><img src="http://i.hizliresim.com/..."></a>

    http://i.hizliresim.com/nlJBva.jpg

    http://i.hizliresim.com/vPJq0D.jpg

    http://i.hizliresim.com/1EGX9b.jpg

    http://i.hizliresim.com/LDOLJz.jpg

    http://i.hizliresim.com/r1J7qz.jpg

    http://i.hizliresim.com/7Dy4Or.jpg

    http://i.hizliresim.com/PDOgRb.jpg

    Yazarımız Kürt Edebiyatı'nı ihya etmiştir. Yaşamı boyunca Kürt Edebiyatı sahasında çalışmalarıyla katkısını sunmuştur. Ve bu edebiyatla ön çıkmıştır. Her ne kadar bu edebiyatla da öne çıkmışsa da Türk Edebiyatı ve İsveç Edebiyatı'na hakim bir edebiyatıçıdır. Zaten malumunuz üzerine özellikle de Edebiyatçıların eserlerini okumanın tadı bambaşka oluyor. Hele ki yazar, üç edebî ekole hakimse... gerisini siz düşünün. Yıllarca İsveç Yazarlar Birliği Başkanlığı'nı yaptı. Eserleri çeşitli ödüllere gark oldu. Yirmiden fazla eseri Kürtçe telif etmiştir. Ve bu eserleri Kürtçeden, yirmiden fazla dile çevrilmiştir. Böyle bir adamdan bahsediyoruz. Ama malesef ülkemizde çeşitli sorunlardan dolayı sürekli koca yürekli ve aklı kütüphanelerle dolu zihinleri sürgünlere yolladık. Bunların arasında Mehmed Uzun da vardı. Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık ve Nar Çiçekleri adlı eserleriyle yargılandı ve aklandı. 1977 yılından 2007 yılına kadar ülkesine irca edemedi. 2007 yılında ise Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde yatırıldı. 30 yıl sürgün hayatı yaşayan Uzun, onu bu hayatın renkli ışıkları herkese yansıdığı gibi yansımadı. Nasıl ki hepimiz aynı gökyüzünün altında farklı hayaller ve hayatlarla yaşıyorsak buna mukabil herkes gibi aynı hayatı yaşamadı Uzun. Bu sürgün midesine düşen pimi çekilmiş ve infilaka hazır bir bomba gibi kendisini perişan bir hale getirdi. 11 Ekim 2007'e kadar tedavisi yaşamasına yetmedi...

    I Dicle'nin Yakarışı II Diclenin Sürgünleri... Bu iki kitaba birden Diclenin Sesi olarak isimlendirilmiştir. Başta tek baskı olarak Gendaş Yayınları'ndan basılmıştı. Fakat daha sonra usta kalem bunların ayrı ayrı okunabileceğine karar verip yukarıda da zikrettiğimiz gibi iki kitap haline getirmiştir. Anlatımında her şeyi açıkladığı için biri diğerini aratmıyor. Gerçi ben ilk kitabını Kürtçe olarak yaklaşık bir on sene önce okumuştum. Sonra bu kitabı okurken tereddütlüydüm: "Acaba ilk kitabı pek hatırlayamadığım için kitabı baştan mı okusam" diye. Fakat öyle olmadı. Çeviren Muhsin Kızılkaya'nın da belirttiği gibi kitabın önsözünde: " 'Yakarış'tan 'Sürgünler'e zorunlu bir açıklama." Bu başlık altında kitaba zorunlu bir önsöz yazmıştır kendisi. Bu yazıyı okuduğumda hakikaten beni ilk kitaba götürdü. Unutma duygumun yerini ilk kitabın olayları doldurdu ve ben hatırladım. Eğer siz hiç okumamışsanız ilk kitabı; benim kanaatimce ilk kitabı okuyun. Çünkü bu set halinde basıldığı için her ne kadar da bağımsız okunuyorsa ben bağlam açısından ilk kitabı okuyarak olayların ve gerekli şeylerin bağlanabileceğini tavsiye ederim. Eğer benim durumumdaysanız önsöz yeter size.
    Ama mutlaka kitabın önsözünü de okuyun.

    Bu kitabın bir başka farklı özelliği ise yazar ve çevirmenin eşzamanlı/eşgüdümlü yek organize olup çevirmeleridir. Başka bir deyişle; yazarın kitabını çeviren Muhsin Kızılkaya diğer kitaplarını çevirdiği zamanlardan bahsederken araya altı ay bir sene girdiğini ifade etmiştir. Yalnız bu Diclenin Sesi kitabında ise hemen hemen bir sayfa dahi göndermişse onu hemen çevirmiştir. Araya zaman koymadan. Bu açıdan hem yazara hem de kendisine minnettar olduğumu belirtmek isterim.

    Diclenin Sürgünleri... Mezopotamya halkının göz bebeklerinden biri; Dicle... Diğer gözbebeği ise Fırat... Bu halkın evladı. Acılarını, umutlarını, sevdalarını, köylerini-kasabalarını, şehirlerini-meskenlerini, tarihi dokularını; taşını-toprağını, evini-barkını; tendur(tandır) ekmeğinin kokusunu, camiisini; ezanını-selasını, umudunu özlemini, çem'ini(nehir) yeşillik dolu bağ bahçelerini, ellerine aldığı sigara yaprağını, sardığı tütünü, çektiği dumanını, nane sele(sac ekmeği)'si alıp suya batırıp yediği ekmeğini, kitaplarını, kütüphanelerini, bin bir medeniyetin izlerini taşıdığı yaşam motiflerini ve bin bir medeniyetin fani hayata bıraktığı kültürel miras... Cizre... Medreseya Sor(Kırmızı Medrese)... Kura'an'ı Kerim... İncil... Tevrat... Alimler... Esnaflar... Bezirganlar... Farklı etnik kökenli aşiretler ve toplumlar...
    Ve bu hamurları birarada yoğuran hamur ustası Mehmed Uzun... Yaşamına ne kadar da benziyor... Sürgün... Sürgün... Sürgün... sür...

    Bir başka tad bırakır insanda, geçmiş dönemlerdeki kavimleri-milletleri ve aşiretleri okumak. Kendi yaşamı dizelerde tüyler ürperten göz merceğine değen yazılar... bir yazar ki eserlerinden bağımsız olsun; inanılır gibi değil. Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık , Yitik Bir Aşkın Gölgesinde , Dicle'nin Yakarışı ... Bu adı geçen kitapları okudum. Bunlar arasında birini birine kıyas edemedim. Bu son okuduğum Diclenin Sürgünleri kitabı dahil. Bir insan ancak bu kadar ustaca yazabilir. Metreyle ölçebilseydik; kalemi ayarından milim şaşmazdı. Biri diğerini gölgede bırakamıyor. O kadar yoğun duygular ve ustaca yazılmış ki... Bunların hepsinde sürgün... Sürgün onun hayatı... Sürgün onun yazarlığı... Sürgün onun geçmişi... Sürgün onun geleceği... Sürgün onun göğsü... Sürgün onun kalbi... dili... aklı... Ve sürgün onun her şeyi.

    Dicle'nin Sürgünleri... Bu topraklarda yaşayan halkın kaderi... Sadece bu mu... sanmam. Acı, yitmek, gözyaşı, sevdalar... sevdalar... sevdalar... (takılı kalır boğazda) Top mermileri, yiten umutlar, günün ışığının merhameti ve yakıcılığı... çözülmemiş davalar... bağımsızlık, diğer bir deyişle özgürlük... Bu son söylenen ne tatlı şeydir: Özgürlük. Sürgün halkların kaderi hiç değişmedi, Mir(belli bir bölgenin sorumlusu, beyi) ler zamanında. Hep bir özgürlük mücadelesi vardı yüreklerinde. Ve bir de yitmek bilmeyen sevdaları. Acıları sevdaları kadar kazınmamıştı yüreklerine. Ölümü bile göze almışlardı sevdalarıyla birlikte. Çözülen birliklerde dahi yitmemişti sevdaları. Ama ihanetler... işte burada sevdalar, özgürlükler, yiğitlikler her ne varsa yiter gider.

    Aklım bir an Diclenin Yakarışına gitti. Haware... Bir de Bıro'ya... Bıro kör... öksüz... yetim ve yalnız... Ape Xalef alıp onu sahiplenmiştir. Sonra Medreseya Sor'a(Kırmızı Medrese, Cizre) gidip çeşitli kutsal kitapları ve farklı kültürlerin kitaplarını okuyarak eğitim almıştır. Bu eğitimi o dönem Cizre eyaletinin miri olan Mir Bedirxan'ın sağ kolu olan Mam Sefo'nun çocuklarıyla beraber görüp Cizre'de yetişmiştir. Daha sonra Ape Yakup'un salıyla Cizre'den yola çıkarak Kürtlerin yoğunlukta olduğu bölgelere doğru çeşitli kültür ve deneyimler yaşamak için yola çıkmıştır. İlk Kitabında IV tane Şevbuhêrk yani yazarın ve çevirmenin deyimiyle: Geleneksel Kürt kültüründe, dengbêjlerin türkü, destan söyledikleri, hikaye, masal anlattıkları, akşam namazından sonra kurulan ve gece yarılarına kadar süren geleneksel gece meclise ne denir. Kelimenin tam karşılığı "birlikte geçirilen gece"dir. Bu gece meclislerinde dengbêjler anlatır, divanhane de bulunanlarda dinler, kimi zaman dinleyiciler de çeşitli hareketlerle dengbej'in anlatsını katılır. Dinleyiciler ne kadar dikkatli ise dengbêj de o kadar coşar. İİ. kitabı Diclenin Sürgünleri'nde ise III tane Şevbuhêrk anlatır. İşte bu yolculuktan sonra Cizre eyaletine dönen Bıro bazı kıyıcı ve yıkıcı faaliyetlerin olduğunu görür. Artık kimse yurtta yabancıların kalmasınani müsamaha göstermez. Bunlar Süryani, Keldani ve diğerleri... Bir duyumla Hakkari'ye doğru yola çıka Bıro orada birçok insan cesediyle karşı karşıya kalır. Bunların arasında duyum aldığı bağlamında Ape Yakup ve ailesini aramaya koyulur. Çünkü bu duyum onlarla ilgiliydi. Ve kızı Ester(daha sonra isim bozmayı seven Bıro adına Ster demeye başlar.)'i yaralı halde görür ve yüzünü gözünü silerek Cizre'ye doğru yola koyulur. Buraya kadar Ester'in bulunuşuyla ilgili ders ve çıkarımlarım: Eski zamanlarda insanlarımızı hatır/gönül işlerine çok değer verirdi. Hani deriz ya dostun hatrına çiğ tavuk yenir. Bu bizim zamanımızda eski zamanlarda yaşayan insanların yaşayışlarının basite indirgenmiş söz şeklidir. Yanı kendisine minnette duyduğu ve salıyla yolculuk eden Bıro bunca minneti gözönünde bulundurarak Hakkariye gitmiştir. Bu yolculuk da çık tehlikelidir. Çünkü az evvel de ifade ettiğimiz gibi kendi dışındaki bazı halklara yaptırım uygulaması vardı. Bu yüzden Ester'i götüren Bıro, gitmesi gibi dönmesi de tehlikeydi.

    Ester'i binbir zorlukla götürdü, Bıro. Sonra Mir Osmanlı Devleti'ne isyan etti. Bu şekilde sürgün anıları başladı... Ester'in Tevrat'taki Raşel'e benzetme... Bıro'nun kendine yâr olarak Ester'i diğer kadınlardan seçme olayının: Truva Kralı Priyamos ilr karısı Hakabe'nin oğlu Paris, Hera Atena ve Afrodit... Bu üç kadından birini seçecekti Paris. Paris Afrodit'i seçti. Bu olayı Bıro'nun Ester'i seçimine benzetme... Ahmede Xane'nin o muhteşem eseri Mem u Zîn. Bu eserdeki Mem yani Memê Alan Cizîra Botan (Cizre'nin Botan'ı) mirinin kızı Zîn'i rüyada görüp aşık olmuştur. Bekoyê Ewan (Kült kültüründe daha sonra bu isim fitne çıkaran fitnebazlara denilen bir lakap haline gelmiştir.) da bu esamisi okunan Mir'in has adamıdır. Bu adam yüzünden Memê zindanda yatar. Konuya dönecek olursak Bıro Ester'i getirdi ya Cizre'ye haliyle duyulunca Mir tarafından hapse atılır. Ve bu hapisten sonra da Mir'in çocukları Bıro'yu kurtarmak için zindanda kalmasını söyler. İşte bu zindanla Memê'nin kaldığı zindan aynıydı. Bu şekilde yaşamları buluştuğu fakat Bıro kendi kaderinin Memê gibi olmasını istemiyordu. Ester'e kavuşmak istiyordu.

    Beni etkileyen olaylardan biri de zindanda kalmasını isteyen Mir'in çocukları gelirken beraberinde kelebek gelmiştir. Bu beni çocukluk anılarıma götürdü. Çocukluk dönemimde annem bir kelebek gördüğü vakit müjdenin geldiğini ifade ederdi. Ve bir hafta sonra babam yurtdışından yani iş seyahatinden dönerdi. Kitapta bolca tasvir boşuna değilmiş demek. Bu yüzden tasvirlerin içi boş değildir. Ben bu kelebeğin olayını yakalayabildim başka bildiklerim ve bir o kadar da bilmediklerim anlamlı tasvirler bulunuyor bu kitapta. Değişik atasözleri... Kürt halkının neden birbirinden hayır görmediği... Daha birçok şey.

    Bu kitabı mutlaka okuyun. Anlamadığınız bir yer varsa bana sorun. Sözü daha fazla uzatmadan kitapta geçen Mehmed Uzun'un tüyler ürperten... ağlatan... tüm acılarını ortak odağı haline getiren şiiriyle sonlandırıyorum:

    Sayfa: 430-431-432

    " Dicleyim ben

    Diclenin sesi
    Çok uzaklarda, sürgün ülkesinde bir inilti
    Bir inilti, yabancı bir güneş altında
    Şavkın altında yabancı yıldızların, yabancı bir ayın.
    Seni düşünüyor.
    Sen, çoktandır unuttuğum bir çobanın kavalı
    Bir atın koşusu, uzaklarda kalmış bir Moğrip rüzgar misali,
    Dallarını, yapraklarını, tanelerini unuttuğum bir dut ağacı,
    Kokularına doyamadığım bir reyhan dalı, zambak çiçeği
    Artık haber alamadığım bir turna sürüsü
    Sen unutulmuş kaderim
    Sen yitirilmiş aklım, hafızam
    Seni düşünüyorum kayboluş ülkesinde
    Seni düşünüp 'hawar' diye bağırıyorum
    Hawar, ben, sen, bizler ne çok yorgun
    Savaşlardan, kavgalardan,matem ve taziyelerden,
    Yolculuklardan, göçlerden, darbe ve yaralarda.
    Boynumuzdaki boyundurluk, el ve ayaklarımızdaki zincir,
    Dilimizdeki kilit, ölümü ruhumuzun
    Kalu-beladan beri süren esaretten yorgun
    Kaybolmuş artık çok uzaklarda
    Dicleyim ben 
    Diclenin sesi
    Seni anlatan ses, yalnız ülke, sessiz toprak.
    Ben yorgun, sen yorgun, biz yorgun
    Dörtnala kalkan atlar,
    Kınından çekilmiş kılıçlar
    Patlayan toplar, gelip geçen ordular,
    Gökyüzüne ulaşan fermanlar
    Etrafı esir alan naralar
    Yanan kasır ve kaleler
    Kaldırılan talanlar
    Şimdi hepsi yorgun yüreğinde incecik bir çığlık
    Sen Nuh Nebi toprağı; dayan
    Nuh peygamberin sabrıyla 
    Şefkatli yaratıcının kandilinin ışığıyla
    Nur kara dumanın ardında, aydınlık gecenin karanlığından sonra
    Sen insalığın şefkatli kadim toprağı
    Neler gördün, neler duydun sen !
    Gelip geçn kaç padişah, kaç kral, kaç imparator, kaç komutan, kaç paşa...
    Kaç yangın, kaç tufan, kaç yıldırım
    Kaç felakete şahitlik yaptın sen
    Gelip geçtiler tümü
    Bir sen kaldın!
    Gideceğim ben, gidecğiz biz.
    Kalacaksın sen Ey Adem ile Havva'nın uzak toprağı
    Matemin toprağı, timsali sabır ve metanetin
    Dicleyim ben 
    Diclenin sesi
    Ataların sözüyle mırıldanan söz
    Melek Tavus'un boynunda bir mercan gibi asılı
    Ağzından dökülmüş, Adem ile Havva'nın
    Enoş peygamberin kitabında yazılı,
    Nuh tufanında güvercinin gagasına tünemiş
    İnançlı İbrahim'in ruhunda yankı
    Kurban İshak'ın yüreğinde korku,
    Cudi'de gemii Urfa'da Halil-i Rahman
    Ninovada Yunus Nebi, Harran ovasında Eyüp
    Zagroslarda Zerdüşt, Latişte Müshefa Reş
    Dicle, Fırat
    Ben ataların sözü
    Ben sözü cennetin
    Cehennemin sözü
    Ben bütün kök, soy, damar ve yolarda
    Bütün kadim şehirlerin harabelerinde beyit
    Süt çocuklarının beşiklerinde ninni
    Mir çadırlarında nakış, mezar taşlarında satır
    Bütün rüyalarda ses, Bütün arzularda coşku,
    Sözüm ben 
    Söz, Dicle türküsünün sözü
    Diclenin sesi
    Onunla birlikte ondan çok uzak ben
    Rahmet ülkesinin eşiğinde
    Dicle türküsünün son sözü,
    Dicleyim ben 
    Diclenin sesi... "

    Mehmed Uzun
  • 413 syf.
    ·6 günde·10/10
    Cengiz Aytmatov’un Gün Olur Asra Bedel kitabı bazı yayınevlerinde Gün Uzar Yüzyıl Olur şeklinde çevrilmiştir. İçeriği ile ismi bütünleşik böylesine kitaplara çok nadir rastlanır diye düşünüyorum. Gün uzar yüzyıl olur. Bir gün bir insana nasıl yüzyıl gelebilir diye düşünüldüğünde elbette akla bir ölüm gelir ve o an geldiğinde insan kendini zamandan soyutlar ve çok farklı bir boyutta geçmişi ve anıları ile yüzleşir.

    Kitap bir tilki üzerinden bozkırın betimlemesi ile başlar ve okur, o betimlemelerde daha ilk andan Aytmatov’a hayran kalır. Hayran kalmamak elde mi! Okuru mest etmek için kelimeleri ve cümleleri usta kaleminin mürekkebini herhangi bir kâğıt parçası ile buluşturması yeterli. Aytmatov da gözlemlediğim sadece betimleme yeteneği mi kesinlikle hayır. Tüm samimiyetimle ifade etmek isterim; ben bu zamana kadar okuduğum kitaplar arasında böyle bir anlatım biçimi görmedim. Aytmatov bir olayı anlatırken kimi zaman bireyler üzerinden, kimi zaman tren gibi cansız nesneler üzerinden kimi zamanda kuş veya tilki gibi bir hayvan üzerinden yazımını güçlendiriyor. Sanki elinde bir kamera varmışçasına farklı farklı açılardan olayı, bireyleri ve ruh hallerini okuyucuya gösterircesine yazımda bir ustalık sergiliyor.

    Aytmatov’un kitabında oluşturduğu karakterler hayatın içerisinden basit ama hep iyi insanlardı benim nazarımda. Öyle ki Aytmatov kötü karakter dahi yaratamayacak kadar iyi bir insan izlenimi bıraktı bende. Peki, kitapta kötü olan neydi? Kitapta kötü olan devlet ve politikalarının yanında doğru ve yanlışı ayırt ederken başkasının vicdanlarına sığınan bireylerdi.

    Kitap bünyesinde farklı farklı efsanelerde Aytmatov’un usta kalemi ayrıcalığı ile okura yansıtılmıştır. Mankurt efsanesi, Ana-Beyit efsanesi, Raymalı Ağa efsanesi gibi. Okuyup da hüzünlenmemek ve ders almamak bir okuyucu için büyük bir kayıp olurdu.

    Okur, Sarı Özek Bozkırının ıssızlığında yaşam mücadelesi veren insanların iç ısıtan hikâyelerini okurken insanın ne kadar erdemli ve önemli bir varlık olduğu kanısına varırken diğer yandan Uzay hikâyelerine geçildiğinde, aslında aynı insanın ne kadar aciz ve küçük bir varlık olduğu kanısına vararak çelişkiye düşebiliyor.

    Gün Uzar Yüzyıl Olur, benim nezdimde her bir bireyin okuyup üzerine konuşması ve edinimler elde etmesi gereken bir kitaptır. Okuma kararı alıp okuduktan sonra beğenmeyen olursa beni bulabilir herkese keyifli okumalar dilerim.

    Bu yerlerde trenler doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir, gider gelirdi...
    Bu yerlerde demir yolunun her iki yanından ıssız, engin, sarı kumlu bozkırların özeği Sarı-Özek uzar giderdi.
    Coğrafyada uzaklıklar nasıl Greenwich meridyeninden başlıyorsa, bu yerlerde de mesafeler demir yoluna göre hesaplanırdı...
  • 413 syf.
    ·3 günde·8/10
    ''Tüm muhteşem hikayeler iki şekilde başlar: Ya bir insan bir yolculuğa çıkar, ya da şehre bir yabancı gelir.''
    TOLSTOY

    Bu kitabımız da bir yolculukla başlıyor. Dostluğun timsali denebilecek kadar birbirine sımsıkı bağlı iki kişinin, yaşanan kötü bir olay üzerine çıktığı yolculukla. Şartlar nedir? Koşulların zorluğu nasıl atlatılır diye pek bir düşünceye dalmadan, yapması gereken en önemli şeyleri atlamayıp hiçbir şeyi göz ardı etmeden çıkılan bir yolculuk. Ne olabilir ki derseniz bu şartlar; Sarı-Özek bozkırının amansız mevsimleri derim. Çetin kış şartlarında günlerce yağan kar altında, evlerine hapsolmuş insanlar düşünün. Yazın sıcağında, kavuran güneşten biraz da olsa kurtulmak için ne içine girilecek bir göl, ne de içinden testilerce taşınıp, kana kana su içilecek bir kuyusu var. Hayır, tabii ki teknoloji falan yok. İkinci dünya savaşından biraz sonrası. Ne elde var ne de avuçta. Herkes sefil, herkes darlıkta. Bu şartlara göğüs germenin, diri kalmanın tek yolu birlik olmak. Aile gibi olan bir avuç insanın dayanışmasının ve hayata tutunmasının hikayesi. Tek gelir kaynağı Boranlı Tren istasyonu. Ekmek tekneleri. Kazangap bu ekmek teknesinin direği. Yıllarını, emeğini, her şeyini bildi bileli buraya bağlı olarak yaşayan ve şartlara aldırış etmeden hayatta kalan amansız biri. Yedigey ise onun sayesinde buraya yerleşiyor ve hayatının en büyük travmasını Kazangap sayesinde atlatıyor. İşte yolculuğumuza başlamadan önce bilmeniz gerekenler bunlar.


    Kazangap; yiğit, babacan, herkesçe sevilen, saygı duyulan ve Boranlı tren istasyonuna ömrünü vermiş bir işçi.
    Yedigey; savaşta geçirdiği günlerin etkisini Kazangap sayesinde atlatan, duygusal yönü daha ağır basan, insanlara yardım etmeyi seven, fedakar biri.
    Karanar; dillere destan bir soydan gelen ve örnek teşkil edecek kadar eşsiz bir deve.

    Haydi şimdi dillere destan Karanar'ı süsleyip çıkalım yolculuğumuza.
    Bu yolculukta nelerle karşılaşacağız bir bilseniz. Yola çıkarken savaş yıllarına gidiyoruz. Kahramanlarımızın savaş zamanı neler yaptığına dair bilgiler de böylelikle edinmiş oluyoruz. Biraz daha zaman geçiyor şehre bir yabancı geliyor. İşte Tolstoy'un dediği iki olay da gerçekleşiyor ve hikayenin en tatlı kısmı burası. Aslında yabancı ve ailesi sürülüyor desek daha doğru. Savaş yıllarının etkisini kötü üzerinden atamayan ve gidecek başka hiçbir yeri olmayan bir aile. Öyle dolu dolu yaşıyorlar ki. Öyle dört elle sarılıyorlar hayata. Emek verip çabalıyorlar evlatları, tek geçim kaynakları için, insanın imrenmemesi olanaksız. Bu hikayenin de en güzel yerlerine onları yerleştirmiş yazarımız. Keşke öyle devam etseydi. Elbet bu güzel günler bitiyor, ve tatsızlıklar boy gösteriyor. Düşünce yapısının değişik olduğu, farklı rejimlerin boy gösterdiği dönemlerde yaşamanın en acı halini gördüm ben bu kitapta. Görmez olaydım. İnsanın, okuduğu kelimelerle bile acı çekmesi bile mümkünmüş. Ben o dönemde acı çektim.

    Biraz daha ileriye gidiyoruz, yaşadığımız enkazın yıkıntılarının altından ne çıkarırsak kardır diyoruz. Daima güzellik, iyilik peşinde hareket ediyoruz ama musibetler yakamızı bırakmıyor bir nefes alamıyoruz. Türlü türlü hikayeler öğreniyoruz. Kitabın en sevdiğim diğer bölümleri diyebilirim. Mankurt kime denir? Ana-Beyit mezarlığının hikayesi ve Raymanlı-Aga efsanesi. Kitabı okuyacak olanlar, bunları başlarda sürekli duyacaksınız. Ama gerçekten hikayenin anlatılışına kadar bekleyin. O zaman yaşayacaksınız ve o acılar sizin de yüreğinizde iğne ucu gibi saplanıp kalacak.

    Yolculuğumuz nasıl geçiyor nasıl bitiyor diye merak ediyorsanız, ben de merak ediyorum. Tam olarak bitirmek için diğer kitabını okumamız gerekiyormuş.
    Cengiz Han'a Küsen Bulut

    Yazarın, böyle yürek burkan olayları nasıl bu kadar akışkan bir hale getirdiğine şaşırdım. Okuduğum diğer yazarlara göre çok farklı bir akıcılığı vardı kitabın ve kültürleri olsun, halkın yaşadığı zorluklar olsun, ne kadar çeşitlilik olursa olsun yazar hepsini ustalıkla bize aktarmış. Her okuduğum cümlede sanki daha fazla kitap beni içine çekiyordu ve kitapla gitgide daha çok bağlandım. Uzak kaldığımda ise acaba kitabın karakterleri şimdi ne yapıyor diye meraklandım. Böyle içli dışlı oldum okurken kitapla. Eminim içine giren herkesin imreneceği dostluklar, çekeceği acılar, tadacağı mutluluklar var bu eserde.


    Cengiz Aytmatov ile tanışmak için çok güzel bir kitaptı. Tadı damağımda kaldı. Bu kitabın ismi başka bir şey olamazdı bence. Böyle güzel işlenmiş olayların değerini anlatacak en güzel isim Gün Olur Asra Bedel
  • Bugün 12 Aralık. Büyük Usta Cengiz Aytmatov'un doğum günü. Ben bu vesileyle Aytmatov'un vefatı üzerine kaleme aldığım yazımı 1000 Kitap okuyucularıyla tekrar paylaşmak istiyorum. Herkese iyi okumalar...
    AYTMATOV'A VEDA
    "Merhaba Beyaz Gemi, ben geldim!"
    Aytmatov'un ölümü üzerine hissettiklerimi anlatmak çok güç. Buz gibi bir haberdi benim için. Sanki ölüm olayı sıradan insanlara mahsusmuş, sanki o, yazmaya, insanlık için endişelenmeye devam ediyormuş da biz artık onu göremiyormuşuz gibi. Ben buna inanıyordum; ama keşke ayrılık girmeseydi araya. Öncelikle insanlık adına çok üzüldüm. Zira o, tüm roman ve hikayelerinde önce yerel ardından da evrensel bir yazardı. Dolayısıyla kayıp sadece Türk dünyasının değil tüm dünyanın kaybıydı. Düşündüm, daha yazacak o kadar çok şeyi vardı ki. Son romanında; yaşlı bir parsın duygu ve hayallerini, can sıkıntılarını, kırgınlıklarını anlatırken nasıl çok büyük bir ustalık gösterdiyse, dünyadaki nesli tükenmek üzere olan daha nice hayvanı ya da canlıyı da aynı ustalıkla anlatabilirdi. Bunu onun bir okuyucusu, bir hayranı, bir takipçisi olarak biliyordum.
    Evet sevgili Aytmatov! Sen Kassandra Damgası romanında dünyanın kötü gidişine dur demek için bir çığlık atmıştın. Dünyanın gidişi gidiş değildi; ama insanlar birbirleriyle didişmekten içlerinde yaşadıkları gezegene bakacak durumda değillerdi ki. Bindikleri dalı kesiyorlardı adeta; ama yüreklerini para ve iktidar hırsı kapladığı için bunu göremiyorlardı. Sen sevdalı bir yürektin, bu kötü gidişe dur diyecek daha çok sayıda roman ve hikaye yazacaktın. Bekliyorduk; ama sen erken gittin. Hangi birinden bahsedeyim ki sevgili Aytmatov. "Gün Olur Asra Bedel’"e tanıdım seni. Döne döne okudum desem yeridir. "Mankurt"u öğrendim sayende ve etrafımda gördüğüm, değerlerine ve kendine yabancılaşan nice insana da farklı bir gözle bakmaya başladım. Sonra devam ettim büyük bir susuzlukla seni okumaya. Kahramanın Yedigey; nasıl yoldaşı, dostu Kazangap’ı Ana Beyit mezarlığına gömebilmek için zorlu bir yolculuk gerçekleştirmişse ben de senin eserlerin arasında bir büyüme ve bir olgunlaşma yolculuğuna başladım. Amaç sonuca varmak değildi. Zaten kaç kişi umduğuna ulaşabiliyordu ki. Önemli olan yolculuk esnasında heybemize doldurabildiklerimizdi. Ben istedim seni keşfetmeyi. Sonra "İlk Öğretmen" ile yaşadım aşkların en büyüğünü senin satırlarında. İkiz kavakların türküsünü dinledim Duyşen ve Altınay’ın sesinden. Duyşen’in idealizmine hayran olmamak elde değildi ve yaptığı fedakarlıklara pek tabii ki. Dünyaca ünlü aşk hikayen "Cemile"yi okudum sonra. Hikayenin sonunda büyülendim, dahası Cemile ve Daniyar’ın arkasından bakakaldım ve onlar için iyi dileklerde bulundum. Aşk ancak bu kadar muhteşem anlatılabilirdi. Sen başarmıştın bunu. "Al Yazmalım Selvi Boylum" ile aşkın bir başka boyutunu keşfettim: Aldatılan bir kadının duygularını bu hikaye ile birebir yaşadım ve onun yüreğinin içini gördüm. Oğlu için aşkından vazgeçen Asel’e saygıların en büyüğünü hissettim. Ve bu hikaye ile gördüm ki bazen fedakarlık aşka galip gelir. Seni okumaya devam ettim, okudukça öğrendim ve yaşadıkça okudum. Gün geldi, okuduklarım yaşadıklarıma farklı gözle bakmamı sağladı. Gün geldi, yaşadıklarım okuduklarımı keşfetmemde anahtar oldu. Sen hayatı keşfetmiş bir bilgeydin, her okuduğum eserinle bunu bir kez daha anladım. "Asker Çocuğu" hikayenle yetim bir çocuğun duygularına ortak oldum. Babasızlığın ne demek olduğunu küçücük bir hikayenin bir iki cümlesiyle yüreğime kazıdın. Sen yalnız çocuğu değil babayı anlatırken de eşsizdin: "Oğulla Buluşma" adlı hikayenin kahramanı Çordon’un savaşta ölen evladına duyduğu hasreti nasıl da derin anlatmıştın. Evet sevgili Aytmatov! Hangi birinden bahsedeyim ki. Sana dair ne söylesem sözcükler yetersiz kalacak bunu biliyorum. Bunu bildiğim için de yazarken eksik kalıyorum, bu eksiklik bu kırık dökük satırlara da yansıyor ister istemez.
    Sen biriciktin, orijinaldin, bütün eserlerine, doğduğun büyüdüğün toprakların damgasını vurmuştun. Her eserinde, kâh gizli kâh açık olarak, Kırgızistan topraklarına ait bir değer vardı. Belki de seni bu kadar geniş bir kitle içinde okunur kılan da bu özelliğindi. Hayat hikayene baktığımda, çocukluk anılarını okuduğumda daima çocuk saflığını taşıyan bir yüreğin varlığını hissettim. Sen Kırgız bozkırlarının türküsüyle eserlerini ilmek ilmek dokumuştun. Yaşadığın her şeyi büyük bir başarıyla eserlerinin içine yedirmeyi başarmıştın. Hangi eserini okusam o toprakların kokusunu duyuyor, oralara ait değerlere rastlıyordum. Masallar, efsaneler, şiirler, türküler yüreğimin ta içine kazınıyordu. Senin sırrın buydu işte ustam, üstadım! "Çocukluğum" adlı anı kitabına “Babaannem” başlıklı anı ile başlaman da senin değerlerine bağlılığının bir göstergesi değil miydi zaten? Okuma yazma bilmeyen; ama bilgeliğiyle etrafında çok saygı gören, hafızasında yüzlerce masal ve şiir olan bir kadın olan babaannenden büyük bir aşkla bahsediyordun sen. Onun senin yazar olmanda büyük bir rol oynadığını söylüyordun. Ondan bahsederken “Bana göre büyük bir yazar, yorumcu hatta orijinal bir masal gibiydi.” cümlelerin de onun seni ne denli etkilediğini gösteriyordu aslında. Sonraki süreçte ise savaş vardı, yoksulluk vardı, acı vardı. Baban rejimin yüzlerce kurbanından biriydi. Sorgusuz sualsiz götürülmesinin ardından sizler için de zorlu bir süreç başlamıştı. Annen de hususiydi senin için. O, çileli bir kadındı. Ama sen çektiğin tüm acılarla zenginleşmesini bildin ve bizlere de sonsuz bir ırmak bıraktın. Senin eserlerini her okuduğumda yeni şeyler keşfetmem de, bu zengin ırmağın geçtiği her yeri daha çok uzun yıllar yeşerteceğini gösteriyor aslında. Sen her okuyucun için özelsin ve hep öyle kalacaksın. Aradan yıllar geçse de keşfedilecek ve etkileyeceksin.
    Evet büyük usta! Senin roman ve hikayelerinin üstüne daha ne söylenebilir ki. Sen "Beyaz Gemi"sine kavuşan sevdalı bir yüreksin. Bıraktığın izler hepimizin yüreğinde yerini buldu. Sen okyanusa bir taş attın. O taşların meydana getirdiği halkalar hepimizin yüreklerini birleştirdi. Sana veda etmek için senin sözlerinden daha uygun sözler bulamadım. Sen "Beyaz Gemi"nin sonunda babasına kavuşmak için kendisini sulara bırakan kahramanına, bu hayata veda ederken şu sözlerle sesleniyordun. İzin verirsen ben de sana o sözlerle seslenmek ve veda etmek istiyorum:
    “Çocuk kalbinin, çocuk ruhunun bağdaşamadığı her şeyi reddettin. İşte beni teselli eden de budur. Bir şimşek gibi yaşadın sen. Bir defa çaktın ve söndün. Şimşeği çaktıran göktür. Ve gök ebedidir. İşte budur beni teselli eden. Bir başka tesellim daha var: İnsandaki çocuk vicdanı, tohumdaki öz gibidir. Ve o öz olmadan tohum filizlenmez, gelişmez. Yeryüzünde bizi ne beklerse beklesin, insanoğlu oldukça ve öldükçe, insanoğlu yaşadıkça, hak ve doğruluk denen şey de var olacaktır… Merhaba "Beyaz Gemi", ben geldim!”
  • Hamdım, piştim, yandım

    Bu üç cümleden ibarettir Hayat. İnsan hamdır, nefis ile mücadelesi ile başlar pişmesi, taki Allah'dan gayri herşeye Lâ diyerek başlar sanırım yanması.
    Bizim haddimiz değildir ki, Derya' yı incelemek naçizane elimizden gelenleri paylaşmak istedim...

    ~ DİLHUN ~ ,* EFLATUN* , lazcuk , inci , https://1000kitap.com/minalper_koc , Mir'ât-ı Cünûn , Metin Pir ( Von Kleist ) , özlem , sueda reyyan , Eylül Türk , Büşra A. ve nice dostlarıma abilerime ablalarıma etkinliğe, paylaşımlarıyla, iletileriyle okudukları kitaplarla, katkıda bulunan herkese yardımların dan dolayı çok ama çok teşekkür ederim. Sayelerinde, hayalim olan Şebi Ârus etkinliğini Allah'ın izniyle yaptık ve o kadar keyif aldım ki, gerçekten hepsine ne desem az..

    Alıntılarla size Hazreti Pir'in Mesnevî Şerif'i nasıl yazmaya başladığını, içeriğini ve günümüze kadar olan etkilerini aktarmaya çalışacağım haddim olmayarak. İçeriğini, sırlarını Anlatmaya bizim kelamımız yetmez Vesselam...


    Mesnevî Nasıl Yazıldı?       

    Mevlâna"nın ölümünden 45 yıl sonra onun ve ailesinin menkıbelerini yazmaya başlayan Ahmed Eflâkî(ö.1360), Mesnevî"nin yazılmaya başlanmasını Dergâhın Mesnevîhânı Sirâceddin"in dilinden şöyle anlatır:

    “Hüsâmeddin Çelebi, bir gece Mevlâna"ya gelerek onunla baş başa kaldığı sırada baş koyup dedi ki “Gazel divanı çoğaldı, bunların sırlarının nurları deniz ve karaların, Doğu ve Batı"nın her tarafını kapladı. Allah"a hamdolsun bütün söz söyleyenler, bu sözlerin yüceliği karşısında şaşakaldılar. Eğer Senâî"nin İlâhînâme (Hadîka) tarzında ve Mantıku"t-tayr"ın vezninde bir kitap yazılsa bu, bütün insanlar arasında bir hatıra olarak kalır; âşıkların ve dertlilerin can yoldaşı olur. Bu son derece büyük bir merhamet ve inayet olacaktır. Bu kulunuz da ister ki değerli dostların yüzlerini sizin kutlu yüzünüze çevirip başka bir şey ile meşgul olmasınlar. Artık bundan sonrası Hüdâvendigâr (Mevlâna) ın lûtuf ve inayetine kalmıştır.

    Bunun üzerine Mevlâna, hemen mübarek sarığının içinden küllî ve cüz"î bütün sırları açıklayan bir cüz çıkartıp, Çelebi Hüsâmeddin"in eline verdi. Bunda Mesnevî"nin başında bulunan on sekiz beyit yazılı idi
    ~Alıntı~

    Tüm Mesnevi İlk 18 beyittin içindedir aslında, o sırrı anlayan Mesnevi yi anlar der büyükler...


    Ne Zaman ve Kaç Yılda Yazıldı?                     

    Mevlâna nın diğer eserleri gibi Farsça söylenip yazılan VI ciltlik Mesnevî"nin I.Cildine 1259 yılında başlanıp 1263 yılında tamamlandı. II. cilde başlanmak üzere iken Hüsâmeddin Çelebi"nin eşi vefat etti ve Mesnevî"nin yazılması iki yıl kadar beklemede kaldı. Çünkü; Mesnevî, Mevlâna tarafından sabah, akşam, semâ-sohbet, otururken, ayakta demeden söyleniyor ve Hüsâmeddin Çelebi tarafından da yazılıyordu.

    Hüsâmeddin Çelebi, eşinin ölümünden iki yıl sonra tekrar Mevlâna"nın huzuruna gelerek vazifesine devam etmek istediğini belirtti. Böylece 14 Mayıs 1264 günü tekrar başlanan Mesnevî"nin kalan V cildi , hiç ara vermeden 1268 tarihinde  tamamlandı.

    ~Alıntı~

    Konuları, Kaynakları ve Amacı

    Mesnevî"nin konuları hakkında birkaç cümleyle fikir beyan etmek oldukça zordur. Çünkü Mesnevî"de hemen hemen akla gelebilecek her konuda bilgi verilmiş; Âyet, Hadis ve hikayeler yoluyla da bu bilgiler daha iyi aktarılmaya çalışılmıştır

    “Kur"ân"ın tefsiri” ve “Allah âşıklarının kitabı” olarak da nitelendirilen Mesnevî, Mevlâna"ya göre hakîkate ulaşma ve yakîn sırlarını açma hususunda din temellerinin, temellerinin temelidir.
    Bu kitap, masal diyene masaldır; fakat bu kitapta halini gören, bu kitap vasıtasıyla kendini tanıyan, anlayan da er kişidir.

    Mesnevî, Nil ırmağının suyudur; Kıptiye kan görünür, ama Musa kavmine sudur.

    Bu sözün (Mesnevî"nin) düşmanı, gözüme cehennemde tepe taklak olmuş bir halde görünüyor .

    Mevlâna Mesnevî"sini aydın gönüllü, görüş sahibi ve ciğeri yanmış âşıklar için süslenmiş bir bahçe ve lezzetli bir rızk olarak nitelendirilir...

    Mesnevî"nin nurlarla dolu sırlarını ve inceliklerini anlamak, Âyetlerin, Hadislerin ve hikayelerin tertibinden aralarındaki ilgiyi kavrayabilmek için büyük bir itikat, daimî bir aşk, tam bir doğruluk, selîm bir kalp, kıvrak bir zekâ ve anlama gücü ve bazı ilimleri bilmek gerekir ki insan onun  (Mesnevî) sırrının sırrına ulaşabilsin. Eğer doğru bir âşıksa bu özellikler olmadan da Mesnevî"yi anlama hususunda aşkı ona kılavuz olabilir ve bir menzile erişebilir.

    Mevlâna"ya göre; sûfîlerin söyledikleri, yazdıkları ve sözünü ettikleri konu ne rüya, ne de fal; Allah tarafından gönüllerine doğan vahiy (gönül vahyi, ilhamı)dir. Hal böyle olunca da Allah istemedikçe dil söze gelmez; geldiğinde de "O"nun ilham ettiklerinden başka bir şey söylemez. Bazen de kalbe doğan bu ilhamların söylenmesi yasaklanır; ya da halkın anlayabileceği, akılların alabileceği ölçü ve seviyede söylenir...


    Fakat “Söyle, bu söz ayıp olmaz. Senin sözün, gayb âlemindeki kaza ve kaderin zuhurundan başka bir şey değildir” demekte.

    Ya beni bırak, hiç söylemeyeyim; ya da izin ver, tamamıyla açıklayayım.

    Yine de ne bunu, nede onu istiyorsan ferman senin...”

    Ey doğacak çocuğun oynaması gibi bu mânâları içimde oynatıp duran Allah"ım! Madem ki bunun (Mesnevî) tamamlanmasını diliyorsun;

    Kolaylaştır, yol göster, başarı ver; ya da bu isteği, bu arzuyu gider, bizi suçlama.

    Sen olmadıkça, senin inayetin lûtfetmedikçe gece-gündüz nazım ve kafiyenin ne değeri olabilir; (Sen olmadıkça) meydana getirilen şiire kim bakar ki?

    Yukarıdaki beyitlerden de anlaşılacağı gibi Mesnevî"nin sadece kendi fikirlerinden oluşmadığını vurgulayan Mevlâna VI. cildin sonlarına doğru «Bu bahisler ancak buraya kadar söylenip, açıklanabilir; bundan sonrakilerin gizlenmesi gerekir.» (b.4620) der ve aşağıdaki beyitle eserini tamamlar:

    Gönlümden kopup gelen o söz, o taraftan gelmededir. Çünkü gönülden gönle pencere  vardır....


    Tercüme ve Şerhleri       

    Şu ana kadarki tespitlere göre Mesnevî"nin Türkçe ilk tam tercüme ve şerhleri Şem"î"nin (ö.1600"den sonra) ve Sûdî"nin (ö.1596) eserleridir.

    İlk yapılan bu tercüme ve şerhlerden sonra “Fâtihü"l-Ebyât” adlı eseriyle Hz.Şârih unvanı alan İsmail Rüsûhî Dede (Ankaravî) (ö.1631) bu konuda haklı bir şöhrete kavuşmuş; eseri günümüzde dahi Mesnevî"yi anlama hususunda en önemli kaynak olarak kabul edilmiştir. Bu değerli eser önce Mısır"da (1836) ikinci defa da İstanbul"da (1872) basılmıştır.

    16 yy"dan günümüze kadar hâlâ devam eden Türkçe tercüme ve şerhlerin en önemlileri ise aşağıda sunulmuştur :

    1-Sarı Abdullah (ö.1660), Cevâhir-i Bevâhir-i Mesnevî, I-V c. (Mesnevî"nin sadece I. cildini kapsar), İstanbul, Matbaa-yi Âmire, 1287-1288/1870-1871

    2-Bursalı İsmail Hakkı (ö.1725), Rûhu"l- Mesnevî, I-II c. (Mesnevî"nin bir bölümü), İstanbul, Matbaa-yi Âmire, 1287/1870

    3-Âbidin Paşa (ö.1908), Tercüme ve Şerh-i Mesnevi-yi Şerîf, I-VI c. (Mesnevî"nin sadece I. cildini kapsar), İstanbul, 1324/1906

    4-Ahmed Avni Konuk (ö.1938), Mesnevî Şerhi, 1937 yılında tamamlanan bu tam şerh henüz basılmamış, Mevlâna Müzesi"nde bulunmaktadır.

    5-Tâhirü"l-Mevlevî (Tahir Olgun, ö.1951), Mesnevî"nin Tercümesi ve Şerhi, Mesnevî"nin ilk IV cildini ve V. cildin bir kısmını kapsayan bu eser, F. Sezai Türkmen"in teşebbüsüyle 1963-1975 yılları arasında XIV cilt halinde neşredilmiş; daha sonra bu neşir, Şamil Yayınları tarafından tekrar yayınlanmıştır (2000). Bu eksik tercüme ve şerhin kalanı Tâhirü"l-Mevlevî"nin öğrencisi Şefik Can (d.1910) tarafından yapılarak yayınlanmıştır.

    6-Abdülbâki Gölpınarlı (ö.1982), Mesnevî ve Şerhi, I-VI c., Mesnevî"nin tamamının tercüme ve şerhini kapsayan bu eser de birkaç kez değişik yayınevleri tarafından basılmış, son olarak da Kültür Bakanlığı tarafından üç defa yayınlanmıştır. (I-VI c., Ankara, 2000, 3.Baskı)
    ~Alıntı~

    Etkileri

    Şüphesiz Mesnevî"nin ilk tesiri Mevlâna"nın oğlu Sultan Veled"e (ö.1312) olmuş ve onun ilk mesnevîsi olan İbtidânâme (Velednâme) (1291, 8760 beyit) meydana gelmiştir. Sultan Veled bu konuda, babasına her hususta çok benzediğini mesnevî usulünde de onun yolunu takip etmek istediği için bu eserini meydana getirdiğini söyler ve “Gücüm yettiğince o Hazrete benzemeye çalıştım, ama buna imkan yoktu” der.

    Mesnevî"yi ilham kaynağı alarak Türkçe mesnevîler oluşturan bazı önemli şairler ve eserlerinin te"lif tarihi de şu şekildedir:

    1-     Gülşehrî (ö.XVI yy.), Mantıku"t-tayr (Gülşen-nâme, 1317)

    2-     Âşık Paşa (ö.1333), Garîb-nâme, 1330

    3-     Şeyh Gâlib (ö.1799) Hüsn ü Aşk, 1782

    Bu eserler defalarca basılmış, günümüz diline aktarılmış ve haklarında gerek tez ve gerekse kitap olarak birçok araştırmalar yapılıp, yayınlanmıştır.
    ~Alıntı~

    Bu kadar bilgi yeterli sanırım bilgilendirmek amaçlıdır inceleme kesinlikle benim haddim değildir...
  • Bugün de 32. Oyunumuzla devam edeceğiz...
    'Mehmed Uzun' adlı yazarımızın, sevdiğiniz sözü veya deyimi veyahut şiiri de olabilir. Beraber paylaşalım... İlk söz benden...

    Mehmet Uzun

    Diclenin Sürgünleri (Sayfa: 430-431-432)

    " Dicleyim ben

    Diclenin sesi
    Çok uzaklarda, sürgün ülkesinde bir inilti
    Bir inilti, yabancı bir güneş altında
    Şavkın altında yabancı yıldızların, yabancı bir ayın.
    Seni düşünüyor.
    Sen, çoktandır unuttuğum bir çobanın kavalı
    Bir atın koşusu, uzaklarda kalmış bir Moğrip rüzgar misali,
    Dallarını, yapraklarını, tanelerini unuttuğum bir dut ağacı,
    Kokularına doyamadığım bir reyhan dalı, zambak çiçeği
    Artık haber alamadığım bir turna sürüsü
    Sen unutulmuş kaderim
    Sen yitirilmiş aklım, hafızam
    Seni düşünüyorum kayboluş ülkesinde
    Seni düşünüp 'hawar' diye bağırıyorum
    Hawar, ben, sen, bizler ne çok yorgun
    Savaşlardan, kavgalardan,matem ve taziyelerden,
    Yolculuklardan, göçlerden, darbe ve yaralarda.
    Boynumuzdaki boyundurluk, el ve ayaklarımızdaki zincir,
    Dilimizdeki kilit, ölümü ruhumuzun
    Kalu-beladan beri süren esaretten yorgun
    Kaybolmuş artık çok uzaklarda
    Dicleyim ben 
    Diclenin sesi
    Seni anlatan ses, yalnız ülke, sessiz toprak.
    Ben yorgun, sen yorgun, biz yorgun
    Dörtnala kalkan atlar,
    Kınından çekilmiş kılıçlar
    Patlayan toplar, gelip geçen ordular,
    Gökyüzüne ulaşan fermanlar
    Etrafı esir alan naralar
    Yanan kasır ve kaleler
    Kaldırılan talanlar
    Şimdi hepsi yorgun yüreğinde incecik bir çığlık
    Sen Nuh Nebi toprağı; dayan
    Nuh peygamberin sabrıyla 
    Şefkatli yaratıcının kandilinin ışığıyla
    Nur kara dumanın ardında, aydınlık gecenin karanlığından sonra
    Sen insalığın şefkatli kadim toprağı
    Neler gördün, neler duydun sen !
    Gelip geçn kaç padişah, kaç kral, kaç imparator, kaç komutan, kaç paşa...
    Kaç yangın, kaç tufan, kaç yıldırım
    Kaç felakete şahitlik yaptın sen
    Gelip geçtiler tümü
    Bir sen kaldın!
    Gideceğim ben, gidecğiz biz.
    Kalacaksın sen Ey Adem ile Havva'nın uzak toprağı
    Matemin toprağı, timsali sabır ve metanetin
    Dicleyim ben 
    Diclenin sesi
    Ataların sözüyle mırıldanan söz
    Melek Tavus'un boynunda bir mercan gibi asılı
    Ağzından dökülmüş, Adem ile Havva'nın
    Enoş peygamberin kitabında yazılı,
    Nuh tufanında güvercinin gagasına tünemiş
    İnançlı İbrahim'in ruhunda yankı
    Kurban İshak'ın yüreğinde korku,
    Cudi'de gemii Urfa'da Halil-i Rahman
    Ninovada Yunus Nebi, Harran ovasında Eyüp
    Zagroslarda Zerdüşt, Latişte Müshefa Reş
    Dicle, Fırat
    Ben ataların sözü
    Ben sözü cennetin
    Cehennemin sözü
    Ben bütün kök, soy, damar ve yolarda
    Bütün kadim şehirlerin harabelerinde beyit
    Süt çocuklarının beşiklerinde ninni
    Mir çadırlarında nakış, mezar taşlarında satır
    Bütün rüyalarda ses, Bütün arzularda coşku,
    Sözüm ben 
    Söz, Dicle türküsünün sözü
    Diclenin sesi
    Onunla birlikte ondan çok uzak ben
    Rahmet ülkesinin eşiğinde
    Dicle türküsünün son sözü,
    Dicleyim ben 
  • 520 syf.
    ·8 günde·Beğendi·8/10
    Türk edebiyatının yazılı ilk eserlerinden biri olan Kutadgu Bilig 11. Yüzyılda Yusuf – Has Hacib – adında bir kişi tarafından on sekiz ayda 6645 beyit olarak yazılmıştır. Kutadgu Bilig ismi “Mutluluk veren bilgi” olarak günümüze çevirmek mümkündür. Eser yazıldıktan sonra Hakan Buğra Han’a sunuldu, hakanın eseri beğenmesinden sonra Yusuf mabeyinci yapılarak “Has Hacib” unvanını aldı. Sivri dilli ve gözünü budaktan esirgemeyen Has Hacib’in ölüm yeri ve tarihi ise bilinmemektedir.

    Eser Karahan Türkçesi ve aruz ile yazılmıştır. Eser içerisinde dört tane karakter, her karakterinde simgelediği ilkeler vardır. Bunlar;
    Kün-Togdı: Hakan (Adalet),
    Ay-Toldı: Vezir( Saadet, Mutluluk),
    Ögdülmiş: Vezirin oğlu (Akıl),
    Odgurmış: zahit (Akıbet, Ahiret).
    İşleyiş bu dört karakter ve ilkelerin birbirleriyle diyaloglarıyla, ikili ya da dörtlü beyitlerle sürüyor. Kitap beş ana bölüm ve seksen sekiz ara bölümden olmaktadır. Çevirisi çok iyi, birkaç beyit hariç neredeyse eksiksizdir.

    "Gönül sırrını açma değme insana
    Acı çekersin eğer açtınsa"

    Tür olarak kalıba sokmak istersek;
    Nizamülmülk ‘ten Siyasetname ‘yi andıran bir politika ve siyaset, Farabi ‘den Mutluluğun Kazanılması gibi felsefe-din ve hatta kişisel gelişim dahi diyebilmek mümkündür. Asıl hedefin her iki dünyada mutluluğu elde etmek, bu dünyada bilgiyi ele alıp mutluluğa erişmek, hak ve hukuka aykırı olmadan bir siyaset izlemek için yazılmış bir yol haritasıdır. Felsefeden dine, ahlaktan aileye ve aklınıza gelebilecek her şeye bir karşılığı olan naçizane bir eserdir. Her bir beyiti bir atasözü gibi değerli ve okuruna birçok ders verir niteliktedir.

    "Gönülsüz nereye doğru atılsa ayak
    O yer nice yakın olsa da olur uzak"

    Kitabı bir oturuşta okumak çok zor, okurun sıkılması çok muhtemel, kitabı bölüm bölüm okumak hem okur açısından, hem de okuduklarını tahayyül etmesi için tavsiyem olur, aksi halde kitabı yarım bırakmanız mümkündür. Eğlenceli, güldüren ve düşündüren bir eserdir.

    Kitabın bir parçasının bir dönem bizim elimizde olup ve daha sonra onu para için yurtdışında bir müzeye satmamız gibi bir ayıbımızın da olduğunu söylemek istiyorum.

    "Savaşta gerekmez yüreksiz kişi
    Yüreksiz olmak dişilerin işi"

    Ayrıca kitap içerisinde dikkatimi çeker bir husus ise dişi yani kadınlardı. Has Hacib’in kadınlara bu şekilde sert yakıştırmalar yapması ve hatta yok sayması dönemden mi yoksa ciddi bir kadın sorunundan mı olduğunu anlayamadım. Lakin tasvip edemeyeceğim bir kadın düşmanlığı gördüm beyitler arasında.

    Sözün özü; zor ama eğlenceli bir kitaptı. Özellikle ilk Türk yazım örneklerinden olması ise hem okunulabilir hem de tavsiye edilebilir yapıyor kitabı. İçerisinde kişiye katacağı çok önemli şeylerinde olduğuna inanıyorum. Her yaşa hitap edebilecek tarzda bir eserdir.

    Sevgi ile kalın.