• Bu dünya bir kuyu, havasız çömlek;
    Daralıyorum!
  • Bizim çıkışımız ol, Tanrım
    Bu cefakâr, engebelerle dolu günün sonunda,
    Uzayan gölgelere ve çökmekte olan akşama kadar.
    Bu kıpırtılı dünya sakinleştiğinde,
    Hayatın ateşi düştüğünde,
    Tamamlanacak bizim görevimiz de.
  • 594 syf.
    ·11 günde·8/10
    Cevdet Bey ve Oğulları, kronolojik olarak okumak istediğim Orhan Pamuk’un ilk romanı.
    Roman Abdülhamid’in istibdat dönemiyle başlıyor, arkasından II. Meşrutiyet, cumhuriyetin ilanı, İsmet İnönü’nün siyasetten çekilerek yerine Celal Bayar’ın gelmesi, Atatürk’üm vefatı, İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanı olması, II. Dünya savaşı dönemi gibi önemli dönemler etrafında roman ilerlerken, 12 Mart Muhtırası’nın yankılandığı sıralar roman sona eriyor. Romanı okurken Türkiye’nin tarihinde sosyal, siyasi ve ekonomik her şeyin bir özetini de okumuş oluyorsunuz.
    Temel olarak Cevdet Bey, onun oğulları ve torunlarını konu alarak 3 kuşağı anlatıyor. Kuşaklar arası çatışma dönemlerin değişmesiyle birlikte ortaya çıkıyor ve oldukça yozlaşan bir insan profili karşıya çıkıyor. Doğu-Batı arasında sıkışıp kalmış insanlar yozlaşmış toplumun içinde en çok acı çekenler. Bir şeyleri değiştirmeye çalışıyorlar ama bunu yapabilecekleri sosyal ve ekonomik ortam hiçe yakın. Özellikle Cevdet Bey’in oğlu Refik bu konuda çok kafa yoruyor ve bu durum onun için iyi sonuçlanmıyor...
    Roman İstanbul, Ankara ve Kemah’ta geçiyor. Bu sayede Orhan Pamuk, şehir hayatı, başkent hayatı ve taşra hayatını siyasi olaylara bütün olarak ele almak istemiş.
    Romanın dili oldukça yalın, okuması çok kolay, betimlemek çok iyi. Sanki Nişantaşı’ndan Beyoğlu’na alışverişe, Vefa’dan Sirkeci’ye Cevdet Bey’in dükkanına, Sirkeci’den Karaköye yeni dükkana, Eminönü’nden Heybeliada’ya siz de onlarla birlikte gidiyormuşsunuz gibi.
    Ayrıca Cevdet Bey’in ailesi Işıkçı ailesine yazarın başka bir romanı olan Masumiyet Müzesi romanında da rastlanıyormuş. 1970’lerden sonra ne durumda ilerlediklerini oradan öğrenmek mümkünmüş, bu detay çok hoşuma gitti.
  • Bazı dar kafalı ve kıskanç kişilerin çabalarımı kösteklemesine müsaade etmeyeceğim. Bu insanlar benim için kötü bir hastalık mikrobundan başka bir şey değildir. Projem doğa kuralları neticesinde yavaşlamıştı. Dünya buna hazır değildi. Zamanın çok ötesindeydi.
  • “Sen beni, sevdiğin, ben de seni sevdiğim için aramızda bir Dünya yaratıldı. Ben de, sen de bu Dünyadaki her şeyi sevdik;
    Her şey de bizi sevdi.
    Tıpkı Âlemdeki her şeyin Allah’ı sevmesi gibi.”
  • (..) Sabahattin Ali ile tekrar karşılaştığımız zaman, ''Resimli Ay'' dergisinin siyasi çehresi bürbütün değişmişti. Mehmet ve Sabiha Zekeriya'ların dergiyle hiçbir alakası kalmamıştı. Sabahattin Ali ile onların evinde veya bizde görüşmüştük. 'Kuyucaklı Yusuf' ve 'İçimizdeki Şeytan' romanlarını o yıllarda yazdı. (..)
    Bu kitabın ortaya çıkması, büyük gürültülere sebep oldu. Faşist basını onun üzerine atıldı. Kuyucaklı Yusuf romanı, bazı manasız romantizm elemanları ihtiva etmesine rağmen, Türk romanı tarihinde yeni bir merhale teşkil eder. Türk edebiyatında, bir Türk kasabacığının ve kısmen köylülerin hayatı, bu kadar büyük bir kuvvetle ilk defa olarak tasvir ediliyordu. Hatta mürteci münekkitler bile, eserin bedii kıymetini itiraf etmek mecburiyetinde kaldılar.
    Bu arada Sbahattin Ali romanlarıyla yan yana olarak hikâyeleri de çıktı. Bu devrede, Türkiye'nin en tanınmış ve mahir nuvelcilerinden (romancı) biri oldu. Sabahattin Ali Türk edebiyatında ilk olarak, halkı onun alelade bir seyircisi gibi değil, ona bağlı olan bir muharrir sıfatıyla anlatmıştır. O sırada Sabahattin Ali'nin ''Düşman'' hikâyesi çıktı. Bu hikâyede, polis tarafından takip edilen bir komünisti eski okul arkadaşlarından birinin nasıl ele verdiği anlatılıyor. Kanaatimce, ustalık bakımından Sabahattin Ali'nin en güzel hikâyesi budur. Ve belki de illegal bir parti üyesini müspet bir kahraman olarak Türk edebiyatında ilk defa ele aldığı için..
    Sabahattin Ali ile yeniden ve bu defa ebedi olarak ayrıldık. Ben tekrar hapse düştüm, fakat mektuplaşmaya devam ettik. Sabahattin Ali, Ankara Konservatuarı'nda öğretmen olarak çalışıyordu. Birbiri ardı sıra çıkan hikâye kitaplarının her birinde, realizme gittikçe daha fazla yaklaştı. Bana öyle geliyor ki, Türk hikâyesinde Sabahattin Ali, sosyalist realizmin ilk habercisidir. Ve kendisinden sonra, edebiyatımızda sosyalist realizmin eserlerini yaratacak olanlar, ona çok borçlu olacaklardır.
    İkinci Dünya Harbi biter bitmez, Sabahattin Ali, ''Marko Paşa'' gazetesini çıkarmaya başladı. Bu bir siyasi mizah gazetesiydi. Türk mizahı o zamana kadar böyle bir gazete görmemişti. ''Marko Paşa'' emperyalizm aleyhinde yazıyor, Türk burjuvazisi ve burjuva partileriyle öldüresiye alay ediyordu. Gazete haftada iki defa çıkıyordu ve tirajı 150 bini bulmuştu. Böyle büyük bir tiraj Türkiye'de henüz görülmemişti. Hükümet, çok geçmeden gazeteyi ve yazarlarını mahkemeye verdi. Basımevlerine gazeteyi basmamaları için polis tarafından emir verildi. Fakat gazete, bazen hektografta basılarak, bazen de başka isimler altında olarak çıkmaya devam etti. ''Marko Paşa''nın demokrasi, milli bağımsızlık ve barış uğrunda ve emperyalizm aleyhinde yürütülen mücadeledeki rolü çok önemlidir. Sabahattin'i birkaç defa hapse attılar. Buna rağmen mücadelesinden vazgeçmedi. O zamanki iç ve dış durum öyleydi ki, mürteci idareciler, ''Marko Paşa'' gazetesini doğrudan doğruya tasfiye etmeye cesaret edemediler. İrtica için, gazeteyi durdurmanın bir tek çaresi vardı: Herhangi bir provakasyon yardımıyla gazete sahibini yok etmek, yani Sabahattin Ali'yi öldürmek.! Öyle de yaptılar. Türkiye gizli polisi, kiralanmış ajanlarından birinin eliyle, Sabahattin Ali'yi bir ormanda öldürdü.
    *
    [1952]
    [Ekber Babayef, ''Nâzım Hikmet, Bütün Eserleri'', 1972, Cilt VIII, ss. 467-470]