• NELERİ, NASIL OKURUM…

    Her yazar ve her okur için okuma zamanı ve okunacak kitapların seçiminin çok farklı olması doğal olarak yadırganacak bir durum değildir. Böyle olmasında, insan tabiatının, aldığı eğitimin, alışkanlıklarının, iş güç gailesinin, hatta bütünüyle hayat koşullarının, okumaya ve yazmaya ayırabildiği zamanın, okuma yazma türüyle yönteminin ve daha başka birçok etkenin de belirleyici olması kaçınılmazdır. Hayatta her zaman keyfimizce kurulamadığımıza göre, zaten başka türlüsü de olamaz…

    Bir okur ve yazar olarak benim için de aşağı yukarı böyledir. Bilinçli bir okur da olsam kendimi bildim bileli istediğim gibi işleyen, mevsimlere ve koşullara göre değişebilen bir okuma programım ya da alışkanlığım olmadı; olamadı. Burada az ya da çok okumaktan söz etmiyoruz elbette. Kimi zaman el yordamıyla, kimi zaman seçimlerine önem verdiğim insanların önerileriyle, kimi zaman da iyi kitapların ardından koşarcasına bir okuma serüvenim oldu.

    Yazmaya başladığım yıllardaysa büyük oranda yazacağım alan ve konular belirledi okuduklarımı; böyle zamanlarda hep okumak istediğim kitaplarda kaldı gözüm ve gönlüm… Bununla birlikte iyi kitabı, her zaman almak, sahip olmak, kitaplığımda bulundurmak ve okumak istedim.

    Okur özgürlüğünün özlendiği durumlar

    Bütün bunların ve daha ayrıntılarına inildiğinde eklenebileceklerin sonucunda ana hatlarıyla şunları söyleyebilirim: Okuma programımı, daha çok okuma-yazma izleklerim, yazınsal ihtiyaçlarım (örneğin, bir inceleme yazısı ya da bir öykü yazma sürecinde) ve düşünsel önceliklerimle zaman itibariyle de her zaman kısıtlı olan imkânlarım belirlemiştir.

    İzlekler konusunda; yazarın, yazıyla bağı nedeniyle düşünsel ve yazınsal açıdan beslenme ihtiyacı ve bir de yazarken kaynaklardan yararlanma amacıyla okuma zorunlulukları, genel okurluğunun en belirleyici etkisi oluyor.

    Böylesi zamanlarda insan, bir yazar okurluğunu değil de âdeta okur özgürlüğünü özlüyor. Hatta zaman zaman, yazmak eyleminin sancısından kaçarak bir okur olmanın özgürlüğüne sığınıyoruz. Yazmak eyleminin üretim, hatta doğum sancısı ve yüklediği sorumluluk sıkleti, bir okur için okumanın sağladığı özgür düşünme alanında rahat rahat dolaşma hazzını ve eleştirel bakış konforunu sınırlıyor. Söz konusu zihinsel konforla kendimize tembellik hakkı; belki de bir kaçamak ve haylazlık tanıyoruz.

    Her şeye karşın bu tür okumalar, bir yazar için aynı zamanda elbette ihtiyaç okumalarıdır; yol azığı ve bir anlamda araç gereç türünden okumalar gibi…

    Bir edebiyat metninin verebileceği düşünsel ve yazınsal hazza, bu tür okumalar sırasında varılamadığını her zaman deneyerek görmüşüzdür.

    Her kitap mutlaka kendi zamanında okunmalı

    Okumalarımı düşünsel ve yazınsal önceliklerimin belirlediği durumlardaysa kimi kitaplar, eski veya yeni yayın olmalarının hiçbir önemi olmadan birbirinin önüne geçebiliyorlar. Çok eski bir kitap önemine ve o andaki gerekliliğine binaen yeni kitapların, hatta hâlen okunan bir kitabın önüne geçebilir; buna bir kitabın kendisini okutma gücü de diyebiliriz.

    Ayrıca bir de her kitabın her zamanda okunamayacağını, böylece okuma eyleminden daha çok ya da daha az verim elde edileceğini hesaba katmak gerekiyor. Her kitap mutlaka kendi zamanında okunmalı. Bu, yalnızca bir kanaat değil, hem kendi okumalarımla hem de başkalarının okumalarıyla bittecrübe sabittir. Okuyacağım kitaba ayıracağım zamanın başka işlerim ve ilgilerim tarafından paylaşılıp paylaşılmamasıyla birlikte, bir kitabı okurken gerek zihinsel gerek ruhsal açıdan, gerekse sağlık açısından dingin ve düşünmeye elverişli olmamız son derece önemlidir. Yani her kitabın okunma zamanı aynı değildir; hatta olmamalıdır; bu nedenle her kitap kendi zamanında okunmalı…

    Bu düşünceler çerçevesinde, örneğin belli bir zaman dilimindeki iki ay içinde okumak amacıyla ayırdığımız kitaplardan söz edilebilir:

    Sanatta Manevîlik Üstüne, Kandinsky: Henüz okundu ve çizilen yerlerin gözden geçirilme, notlandırılma süreci devam ediyor. Okuma sürecinden sonraki bu işlemin, her zaman okuma eylemini çoğalttığını düşünmek gerekir; elbette bu işleme değen bir kitap için böyledir, değilse bir an önce raflardan birinin en arkasında yerini alır…

    Yağmur Akşamları, Selim İleri: İkinci kez okunan bir öykü kitabı… Usta işi ve hem yağmurun hem de akşamın hüznünde damıtılmış öyküler… Yazmak eyleminin dinamiği ve yazarın bir tür iç muhasebesi olarak da okunabilir Yağmur Akşamları’ndaki öyküler…

    Kıssaların Dili, Mustafa Öztürk: Tahkiye dilinin topraklarımıza, ruh, inanç ve insaniyet dünyamıza dair, aidiyet, gramatik, duyarlık örgüsü ve imkânlarının hangi bağlamda anlaşılması ve kurgulanması gerektiği hususunda tahkiyeyle uğraşan okurların ve yazarların görmeleri gereken bir kitap…

    Okumak, Yazmak ve Yaşamak Üzerine, Schopenhaur: Kısaca, bütünlükçü bir yazı ve yazar görüngesine ulaşmak isteyenler için yol azığı olacak bir kitap olduğunu düşünüyorum…

    Batı Karşısında Asya, Daryus Şayegan: Yaralı Bilinç’in yazarının önemli bir kitabı… Altı yıl önce yayımlanmış. Bugüne dek okumadınızsa eğer, okumakta çok geç kaldığınızı düşünüp hayıflanabilirsiniz. Ben bu kitabı çok geç okuduğumu düşünüyor ve hayıflanıyorum. Benim gibi siz de okuyup bitirdiğinizde bu kitabı görmenizi sağlayan insana teşekkür edebilirsiniz…

    Edebiyat Kuramı, T. Todorov: Yalnızca yazınsal ilgi amaçlı zorunlu bir okuma olacaktır. Bir tür mesleki ve teknik okuma da sayılabilir… Yani araç gereç edinme kavgasıyla yapılan okuma… Doğal olarak en sıkıntılı okumadır bu. Ama gerekli de…

    Kitapla Direniş, Tomris Uyar: Öykü üzerine önemli yazıları içeren bir kitap… Tomris Uyar, yalnızca iyi bir öykücü değil, aynı zamanda öykü üzerine düşünen, hem de çok iyi ve sağlam düşünen bir yazardır. Öykünün teorik bağlamıyla ilgili Türk edebiyatındaki sayılı yazılardan birkaç tanesi Tomris Uyar’a aittir elbette. Bu yazıları ve daha birçok başka yazılarını da içeren Kitapla Direniş’in sanal âleme teslim olan edebiyatımız için bir anlamda durup düşünme imkânı sağlayacağını umabiliriz…

    Böylesine okuma programları çerçevesinde hepimize iyi ve yararlı okumalar…

    Hüseyin Su, Yazı ve Yazgı, “Neleri, Nasıl Okurum…”, Şule Yayınları, Ekim 2014, s.165-169
  • Bizim zamanımızda bile bir kadından sadece çocuk yetiştirmesi beklenmezdi. Ama onları bağrına basması, kendini onlara adaması ve onları eğitmesi, anneliğin doğal bir unsuru olarak kabul edilirdi. Ahlaki ve zihinsel eğitimin temellerini çocuk annesinden alırdı. Açık ki bugünlerde böylesi bir bakıma ihtiyaç yok. Anlıyorum. Bir zamanlar bir aile ideali vardı. Ağırbaşlı, sabırlı bir kadın; evinin hanımı; anne ve aynı zamanda erkeğin en büyük destekçisi. Böylesi bir kadını sevmek çoğu erkeğin gözünde bir tür ibadetti."

    Durdu ve tekrarladı. "Bir tür ibadet."

    "İdealler değişti," dedi Asano. "İhtiyaçlar da değişti."
  • 256 syf.
    ·7 günde·Beğendi·9/10
    Yazar, dünyanın başına bela olan pek çok sorunun insanların inançlarını akıllarının önüne koymasından ileri geldiğini öne sürer. Oysa aklın inancın önüne konması, dinsel ve siyasal tutkulardan doğabilecek pek çok dehşet verici olayın yaşanmasını engelleyecektir. Russel' in bu düşüncelerini dile getirmesinin ardından dünya sahnesinde yaşanan pek çok acı olay, yazarın felsefi kaygılarının ne denli isabetli olduğunu göstermiştir. (Arka kapak tanıtım yazısından)

    Böyle kitaplar okudukça anlıyorum ki birçok ülke benzer deneyimlerden geçmiş. Sadece zaman farkı var ortada. Kiminde yüz yıl önce yaşanmış, kiminde iki yüz yıl önce, kiminde günümüzde yaşanıyor, kiminde henüz o aşamaya bile gelmemiş... (Dini, tarihi, siyasi sömürü; nefret tohumlarının ekilmesi, basının baskı altına alınması, eğitimin savunulan görüşlere göre düzenlenip, şekillendirilmesi, farklı görüşlere sahip insanların işlerinden atılması, aç bırakılması vb gibi... )

    Yazarın siyasete, ekonomiye, toplumlara, yaşama dair görüşleri, öngörüleri takdir edilesi...
    Hele 1928' de yazdığı bu kitabın son bölümünde geleceğe dair yaptığı (100 yıl sonrası için) tahminlerdeki başarısı hayranlık verici... Yaşadığı dönemin atmosferini, koşullarını görerek, ölçüp tartarak, geleceğin nasıl şekilleneceğini tahmin etmek böylesi büyük şahsiyetler için çok zor değil sanırım. Çünkü yaptıkları şey müneccimlik değil, olayları ve durumları doğru yorumlamak...

    Bu tarz kitaplar hikaye ve roman gibi olmadığından, daha felsefik ve bilgi içerikli olduğundan bir solukta okunamıyor elbette. Anlayabilmek ve özümseyebilmek için acele etmeden, sakin kafayla yavaş okumak gerekiyor. Ancak bundan kitabın sıkıcı olduğu sonucunu çıkarmamak gerekiyor. Zaman zaman zorlasa bile genel itibariyle okunması kolay bir kitaptı.
    Her ne kadar ben çizmesem de, altı çizilecek onlarca cümle var kitapta.
  • 248 syf.
    ·Beğendi·7/10
    Leonardo da Vinci... Filozof, astronom, mimar, müzisyen, heykeltıraş, botanist, jeolog, kartograf ve daha bir sürü sıfat... Rönesans aydını olunca, sıfatlar da böylesi fazla oluyor işte. Bu cümle sanki Leonardo gibi bir adama pek yakışmadı gibi. Yoksa biz mi gözümüzde fazla büyütüyoruz onu. Rönesans dediğimiz zaman ya da Reform ya da Fransız İhtilali... Sanki böyle büyülü kelimelermiş gibi geliyor bize. Tıpkı skolastik felsefe, derebeyliği, krallar ve prensler, kilise, Protestanlık, Katoliklik, vs vs vs... Genel anlamda Avrupa dediğimiz zaman tarihlerinde hep bu vb kelimelerle karşılaşıyoruz. Kaliteli bir eğitimin eksikliğini yaşadığımız için olsa gere bu tarz kelimeler bize sır perdesi gibi görünüyor. Avrupa’nın ve Avrupalı dindarların en büyük başarısı da burada yatıyor aslında. Kendi tarihlerine, karşı konulamaz bir gizem havası vermeyi çok iyi başarıyorlar. Mesela Leonardo da Vinci’nin ‘Son Akşam Yemeği’ tablosu... Sadece basit bir tablo mu yoksa içerisinde gizemli manalar mı barındırıyor? Evet, yetenek açısından bakarsak Leonardo Usta büyük bir kişilik. Kendisindeki birçok sıfatın yanı sıra ressamlığıyla da oldukça merak uyandıran birisi. Ama insanlar olarak, özellikle de Doğu insanı olarak bizler, bilmediğimize karşı iki farklı düşünceye sahibiz. Ya düşman oluruz ya da büyük bir gizem gözüyle bakarız. Da Vinci bu eserinde iyiyi İsa’nın bedeninde, kötüyü de İsa’nın arkadaşı ve son akşam yemeğinde ona ihanet eden Yahuda’nın bedeninde tasvir etmiştir. İsa tasviri için kilise korosundakilerden birinin İsa figürüne çok uyduğunu fark etti ve onu model olarak seçti. Aradan geçen 3 yıl nihayetinde tablo tamamlanmak üzereydi ancak eksik olan kötülüğün temsilcisi Yahuda figürüydü. Kilise, Da Vinci’yi tabloyu bir an evvel bitirmesi için sıkıştırmaya başlamıştı. Da Vinci de Yahuda için bir sarhoşu seçmek zorunda kaldı. Çünkü artık yeteri kadar zaman kalmamıştı ve gençken yaşlanmış bu adam, tarihin belki de en çok nefret edilen isimlerinden birinin figüranı olmuştu. Böyle bakınca herhangi bir gizem perdesi görülmüyor değil mi? Ama işin bir de farklı bir yüzü var ki ona da birazdan geleceğiz. Öncelikle Rönesans sanat üslubu neydi? Her şey aslında birer üslup sanatıdır. Bu üsluplar 10.yüzyıldan itibaren sırasıyla gotikle başlar, arkasından Rönesans -ki bir dönem adıdır Rönesans, asıl üslubu klasisizmdir- sonra Maniyerizm, barok, rokoko, ardından neoklasisizm, romantizm ve realizme kadar gider. Gotik, kuzey üslubu olarak Got adından gelir, barbarların üslubu manasındadır. 10 ile 13.yüzyıl arasında çok etkili olan bu üslup, temelde bir dini mimari üslubudur. Maniyerizm bir dönemsel üslubun adıdır. Yaklaşık olarak 1520 ile 1580 arasında yer alır. Yaklaşık olarak çünkü bu dönemsel üsluplar, biri biter öbürü ardından başlar bir şekilde değildir. Uzantısal olarak devam ederler. Ancak Rönesans’dan itibaren sanatın patronu kilisedir. Bu yüzden ilerleme yavaştır. 17.yüzyılın sonlarından itibaren patron devlet olur. 19.yüzyılın ortalarından itibaren ise birey olur. Birey olduktan sonra sanat süratle artmıştır. Şimdi Leonardo’nun Son Akşam Yemeği tablosuna geri dönelim. Bu tablo bugün Santa Maria della Grazie, Milano’da bulunmaktadır. Tablo 1495-98 yılları arasında tamamlanmıştır. Tablo gerçekten de Markos 14:18’de ifade edilen şu sözleri çağrıştırmaktadır; “Sizden biri, benimle yemek yiyen biri bana ihanet edecek.” Leonardo da Vinci bu tablosunda, Hz.İsa’nın sözleri karşısında şoka uğrayan 12 Havari’nin bu sözler karşısında gösterdikleri tepkiyi resmetmektedir. Sonsuz ve mükemmel olanla insan doğasındaki kaosu, yani ilahi olanla dünyevi olanı başarıyla birleştirmiş. Peki bu tablonun karanlık sırları var mıdır? Da Vinci bu tablosuna esrarengiz sırlar mı saklamıştır? Hz.İsa’nın şok edici
    açıklamasından sonra doğal olarak masada bulunan herkesin şaşkınlıkla birbirlerine baktığı görülüyor. Bartholomew, James Minor ve Andrew şaşkınlıkla İsa’ya bakmaktalar. Judas hayretler içerisindedir. Onun hemen yanında Peter elinde bir bıçakla sinirli bir şekilde duruyordur. Magdalalı Meryem boynunu bükmüş üzgün bir şekilde durmaktadır. İsa’nın solunda Thomas üzgün, James şoke olmuş, Philip ise bir açıklama bekliyor konumdadır. Thaddeus ve Matthew, Simon’a dönmüş bir cevap bekliyorlar. Tablodaki herkes açık ten renkleriyle resmedilmişken sadece Judas koyu ve karanlık bir şekilde gölgede resmedilmiştir. Ayrıca bir elinde para kesesi tutarken diğer eliyle de İsa’nın uzandığı kaseye de uzanmaya çalışmaktadır. İşin ilginç tarafı Meryem’in üzerindeki mavi elbisenin eksik kısmını Hz.İsa’nın üzerindeki mavi elbise kısmına getirdiğinizde birbirini kusursuzca tamamladığını da fark edeceksiniz. Ellerin birleşmesi, Meryem’in elleriyle İsa’nın ellerinin birleşmesi de şaşırtıcı derecede uyum göstermektedir. Leonardo Usta gibi birinin karakteristik özelliklerini anlamamız için bu tablo üzerinden kısa bir analizin faydalı olacağını düşündüğüm için böyle bir anlatımı uygun gördüm. Kitaba dönecek olursak Salai lakaplı Giangiacomo Caprotti sanık, oldukça zampara, ahlak yoksunu, dolandırıcı, suça yatkın bir karakterdir ve aynı zamanda da Leonardo’nun evlatlığıdır. Leonardo kendisini nadir bir kitabı alması için Roma’ya yollayınca macera başlar ve işler de karışır. Kitap sorgu tutanaklarından ve Salai’nin ifade olarak yazdıklarından oluşmakta. Salai’nin ustası Leonardo’ya kitabı götürebilmek için başına gelenler ve geçmişinden gelen zamparalıklarını okudukça eğlenceli zaman geçireceğiniz kesin. Kitap sizi hiç sıkmıyor ve kısa sürede bitirmeniz hiç de uzak bir ihtimal değil. Peki en başından beri Leonardo’ya dair bu kadar ayrıntıyı neden verdim? Çünkü birincisi kitapta Leonardo’ya dair detaylı bir bilgi verilmiyor, bunu telafi amaçlı ve Salai’nin ifadelerinden Leonardo’nun pek de sandığımız gibi biri olmadığı sonucu çıkıyor ki bunun da ne kadar doğru olduğu tartışılabilir. Yine de oldukça keyifli ve sanatsal anlamda pek bilgi olmasa da Amerika’nın keşfi noktasında oldukça enteresan komplo teorileri de barındırıyor. Sevilerek okunacak bir kitabın daha sonu. Bugünümü bu üç kitabın yorumunu yazmaya ayırdım ve kendi kitabımı yazmaya kısa bir ara verdim, sadece bugün için. Leonardo gerçekten çok ilginç bir sanatçıydı. Salai de en az onun kadar ilginç birisi!
  • Hele bir kötülük yapılsın bana, emin olunuz ki karşılığını veririm bunun: kısa sürede bir fırsatını bulup bana kötülük yapana teşekkürlerimi sunarım..
  • Akrabalık...

    İdman odası dışındaki o drow dünyasının haşin bir örneği, bir gün onları Saygıdeğer Malice’in kişiliğinde ziyaret etti.

    Maya, Saygıdeğer Ana’nın gelişini duyurduğunda, Zak, Drizzt’i, “Ona gereken saygıyla hitap et,” diyerek uyardı. Silah ustası, Do’Urden Evi’nin başını özel olarak karşılamak için öne doğru ihtiyatlı birkaç adım attı.

    “Selamlarımı sunarım, Saygıdeğer Malice,” dedi ve eğilerek selam verdi. “Seni burada görme onurunu neye borçluyum?” Zak’ın iç yüzünü gören Malice, bu sözlere güldü. “Oğlum ve sen burada uzun zaman geçirdiniz,” dedi. “Bunun çocuğa olan faydasına tanık olmaya geldim.”

    “O iyi bir dövüşçü,” diyerek onu temin etti Zak.

    “Öyle olmak zorunda,” diye mırıldandı Malice. “Sadece bir yıl içerisinde Akademi’ye gidecek.”

    Malice’in şüpheci sözleri üzerine gözlerini kısan Zak, “Akademi daha iyi bir kılıç ustası görmedi,” diye gürledi.

    Saygıdeğer Malice Zak’ın yanından ayrılarak Drizzt’e doğru ilerledi. “Kılıçtaki olağan dışı yeteneğinden hiç şüphem yok,” dedi Drizzt’e. Yine de, konuşurken Zak’a doğru kurnazca bir bakış atmayı ihmal etmemişti. “Bu kanında var. Bir drow savaşçısını oluşturan başka özellikler de vardır-yüreğinde bulunan özellikler. Bir savaşçının tavrı!”

    Drizzt ona nasıl karşılık vereceğini bilemiyordu. Son üç yıl içinde onu sadece birkaç kez görmüştü ve bu karşılaşmalarının hiç birinde konuşmamışlardı.

    Zak, Drizzt’in yüzündeki şaşkın ifadeyi gördü ve dilinin sürçeceğinden korktu. Bu tam olarak Malice’in istediği şeydi. Sonra, Malice bir bahane bulup Drizzt’i, Zak’ın himayesinden alarak hem Zak’ın onurunu zedeler, hem de Drizzt’i, Dinin’e ya da onun gibi bir başka ruhsuz katile teslim ederdi. Zak kılıçtaki en iyi eğitmen olabilirdi, ancak şimdi Drizzt silahları kullanmayı öğrendiğine göre,Malice onun duygusal açıdan katılaşmasını istiyordu.

    Zak bunu riske atamazdı. Değerli zamanının çoğunu genç Drizzt’e vermişti. Kılıçlarını mücevherle işlenmiş kınlarından çekerek tam Saygıdeğer Malice’in yanında bağırdı, “Göster ona, genç savaşçı!”

    Vahşi eğitmeninin yaklaşımı üzerine, Drizzt’in gözleri alev alev yandı. Palaları öylesine çabuk eline yerleşti ki, sanki belirivermeleri için bir büyü yapmıştı.

    Hızlı davranması da çok iyi olmuştu, çünkü Zak, Drizzt’in üzerine, genç drowun hiç tanık olmadığı bir hiddetle saldırmıştı. Hatta Drizzt’e çapraz savuşturmanın değerini gösterdiği zamandan bile daha vahşiydi. Kılıçlar palalarla çarpıştığında kıvılcımlar havada uçuştu ve Drizzt kendini geri savrulmuş buldu. Her iki kolu da şiddetli darbenin kuvvetinden ağrımıştı.

    “Sen ne..” diye bir soru sormaya çabaladı Drizzt.

    “Göster ona,” diyerek gürledi Zak ard arda darbeler indirirken.

    Drizzt kendisini kesinlikle öldürebilecek olan bir darbeden güçlükle kurtulmuştu. Yine de, içinde bulunduğu şaşkınlık, hareketlerini tamamıyla savunma düzeninde tutmasına sebep oluyordu.

    Zak, Drizzt’in palalarından önce birine, sonra diğerine vurarak iki yana açtı ve umulmadık bir silah kullandı. Ayağını dümdüz yukarı savurarak topuğunu Drizzt’in burnuna yapıştırdı.

    Drizzt kıkırdağının çatırdadığını duydu ve kendi kanının ılık ılık suratından aktığını hissetti. Duyularını yeniden düzenleyene dek, çılgına dönmüş rakibiyle güvenli bir mesafeyi koruyabilmek amacıyla geriye doğru yuvarlandı.

    Dizlerinin üzerinden Zak’ın yaklaşmakta olduğunu gördü. “Göster ona!” diye öfkeyle gürledi Zak, kararlı adımlarla Drizzt’e doğru gelirken.

    Büyülü ateşin Drizzt’in tenine yansıyan mor alevleri, onu kolay bir hedef kılıyordu. Elinden gelen tek şeyi yaparak yanıt verdi ve Zak ile kendi üzerine bir karanlık küresi düşürdü. Silah ustasının bir sonraki hamlesini sezen Drizzt akıllıca bir kararla karnına doğru eğildi ve kafasını aşağıda tutarak ilerledi.

    Zak karanlığı fark eder fark etmez, hemen on ayak kadar havaya yükseldi ve yuvarlanarak kılıçlarını Drizzt’in yüz hizasında savurdu.

    Drizzt karanlık küresinin diğer ucundan çıktığında dönüp geri baktı ve sadece Zak’ın bacaklarının alt yarısını gördü. Silah ustasının öldürücü kör saldırılarını anlamak için daha fazlasını izlemeye gereksinimi yoktu. Eğer karanlıkta aşağı eğilmeseydi Zak onu ikiye ayırabilirdi.

    Öfke şaşkınlığın yerini aldı. Zak büyülü tüneğinden inip kürenin ön tarafından hızla çıktığında, Drizzt öfkesinin onu dövüşe yönlendirmesine izin verdi. Zak’a ulaşmadan hemen önce, ayaklarının ucunda döndü ve bir palası ile zarif bir kavisle havada bir çizgi oluştururken, diğer palayı o çizgiye doğru savurdu.

    Zak birinci hamleden kaçarken, ikincisini de ters bir vuruşla bloke etti.

    Drizzt bitirmemişti. Palası ile bir dizi kısa ve acımasız hamle yaparak Zak’ı büyü ile oluşturduğu karanlığa doğru adım adım geriletti. Şimdi inanılmaz şekilde keskin işitme duyularına ve içgüdülerine güvenmek zorundaydılar. Zak sonunda ayağını yeniden sağlamca basmayı başardı, ancak Drizzt derhal kendi ayağını harekete geçirdi ve savurduğu palaların dengelerinin izin verdiği her seferde tekmeler savurmaya başladı ve silah ustasının ciğerlerindeki tüm soluğu boşalttı.

    Yeniden küreden çıktıklarında, bu kez Zak da büyülü ateş gibi parlıyordu. Silah ustası, genç öğrencisinin suratına kazınmış nefreti görünce, midesinin bulandığını hissetti, ancak fark etti ki, bu kez ne kendisine ne de Drizzt’e bu konuda seçme şansı tanımamıştı. Bu dövüş çirkin ve gerçek olmak zorundaydı. Zak yavaş yavaş kolay bir ritme girdi ve çoğunlukla savunmada kalarak patlayıcı bir öfkeye bürünmüş Drizzt’in kendini tüketmesine izin verdi.

    Drizzt bıkmadan ve yorulmadan saldırdı, saldırdı. Zak olmayan açıklıklar göstererek onu kandırırken, Drizzt hemen atılıp pala hamleleri ve tekmeler ile saldırıyordu.

    Saygıdeğer Malice gösteriyi sessizce seyretti. Zak’ın oğluna vermiş olduğu eğitimin derecesini inkar edemezdi. Drizzt bir savaş için fazlasıyla hazırdı-fiziksel olarak.

    Zak biliyordu ki, Saygıdeğer Malice için, yalnızca silahları ustalıkla kullanabilmek yeterli değildi. Zak’ın Malice’i Drizzt’le konuşmaktan alıkoyması gerekliydi. Malice oğlunun tavırlarını onaylamayacaktı.

    Zak şimdi Drizzt’in yorulmaya başladığını görebiliyordu, ancak öğrencinin kollarındaki yorgunluğun bir bölümünün aldatmaca olduğunu fark etti.

    “Öyle olsun,” diye mırıldandı sessizce ve birdenbire bileğini ‘burkunca’, denge sağlamaya çalışan sağ kolu yana ve aşağı doğru açılarak savunmasında Drizzt’in karşı koyamayacağı bir boşluk yarattı.

    Beklenen hamle şimşek gibi geldi ve Zak sol elindeki kılıçla Drizzt’in silahına vurarak palayı genç drow’un elinden fırlattı. Bu hareketi bekleyen Drizzt, “Ha!” diyerek haykırdı ve ikinci hamleyi yaptı. Elinde kalan pala Zak’ın sol omzuna doğru yöneldi.

    Ancak Drizzt daha ikinci hamleyi indirmeden, Zak dizleri üzerine çökmüştü bile. Drizzt’in silahı zararsızca yukarıdan geçerken, Zak ayağa kalktı ve sağ elindeki kılıcın sapını Drizzt’in suratının tam ortasına yapıştırdı. Donup kalan Drizzt geriye doğru uzun bir adım attı ve uzunca bir süre hiç kıpırtısız durdu. Elindeki pala yere düştü ve parlak gözlerini hiç kırpmadı.

    “Bir hilenin içindeki hile!” diye açıkladı Zak soğukkanlılıkla. Zak kendisine doğru yürürken, Saygıdeğer Malice başını sallayarak hoşnutluğunu belirtti. “Drizzt Akademi için hazır,” dedi.

    Zak’ın yüzünde alaycı bir ifade belirdi ve hiç yanıt vermedi.

    “Vierna zaten orada,” diye sürdürdü Malice. “Lloth’un Okulu’nda; Arach-Tinilith’de hoca olarak bulunuyor. Bu büyük bir onur.”

    Do’Urden Evi için büyük başarı, diye düşündü Zak, ancak düşüncelerini kendine saklayacak kadar akıllıydı.

    “Dinin de yakında gidecek,” dedi Malice.

    Zak şaşırmıştı. Her iki çocuk da aynı zamanda Akademide hoca mı olacaklardı?“Böylesi bir şey için çok çaba sarfetmiş olmalısın,” demeye cüret etti.

    Saygıdeğer Malice gülümsedi. “Borçlanılan iyiliklerin geri ödemesi.”

    “Hangi amaç için?” diye sordu Zak.” Drizzt’e himaye sağlamak için mi?”

    Malice yüksek sesle güldü. “Az önce tanık olduklarıma bakılırsa, Drizzt diğer ikisini himaye edecek gibi!”

    Zak bu yorum üzerine dudağını ısırdı. Dinin hala Drizzt’den iki kat daha iyi bir dövüşçü ve on kat daha kalpsiz bir katildi. Zak Malice’in daha başka nedenleri olduğunu biliyordu.

    “Gelecek yirmi yılda, ilk sekiz evden üçü Akademi’de dört çocuktan daha azı ile temsil edilmeyecek,” diye itiraf etti Malice.

    “Saygıdeğer Baenre’in oğlu Drizzt’le aynı sınıfta başlayacak.”

    “Yani yüksek hedeflerin var,” dedi Zak. “Öyleyse, Do’Urden Evi Saygıdeğer Malice’in önderliği altında ne kadar yükseğe tırmanacak?”

    “Alaycılık sana bir dile mal olacak,” diye uyardı saygıdeğer ana. “Rakiplerimiz hakkında daha çok şey öğrenebilmek için böyle bir fırsatı kaçırırsak budalalık etmiş oluruz!”

    “İlk sekiz ev,” dedi Zak eğlenerek. “Tedbirli ol, Saygıdeğer Malice. Aşağıdaki evlerdeki rakipleri izlemeyi unutma. Bir zamanlar bu hataya düşen DeVir isimli bir ev vardı.”

    “Aşağıdan hiçbir saldırı gelmeyecek,” dedi Malice. “Biz dokuzuncu eviz ama aşağıdakilerin tümünden daha fazla gücümüz var. Kimse bizi arkadan vurmayacak. Yukarıda daha kolay hedefler var.

    “Ve hepsi bizim yararımıza,” dedi Zak.

    “Zaten tüm amaç bu, öyle değil mi?” diye sordu Malice uğursuz gülümsemesi suratına yayılırken.

    Zak yanıt vermeye gerek görmedi. Malice onun gerçek duygularını biliyordu. Kesinlikle amaç bu değildi.
    R. A. Salvatore
    Sayfa 92 - ARKA BAHÇE YAYINCILIK
  • Yazarlıktaki dehasına güvendiğim bir yazarın yaşama dair sorgulamalarını ilgi ile okuyorum. Okuyup kenara kaldırılacak bir kitap olmadığını söylemeliyim. Yazılanlar üzerine düşünmek bazen dönüp tekrar okumak belki başka bir kaynağa bakmak gerekecek. Bittiğinde netleşecektir :) Burada aktarmak istediğim aslında tüm okurların edebiyat dünyasına yönelik fikirler de edinebileceği ve kitabın içeriği kadar değerli olduğunu düşündüğüm önsözdür ve biraz uzundur;
    Bu kitap ilkin onu okumuş olan hemen herkesin aksi yöndeki tavsiyesine karşın yayımlandı. Bunun, imajım için iyi olmayacağı söylendi bana ve eğer arkamda çok satan bir romanım olmamış olsaydı eminim ki arzulanan bir imajın, tasavvur edilebileceği gibi, büyük bir insani ( ya da yazınsal ) önem taşıyacağına olan inancımın çok az değeri olurdu. Ben o başarıyı, bu başarısızlığı ortaya çıkarmak için kullandım ve böylelikle ilkelerime göre davranmama inatçılığı suçlamasıyla karşı karşıya geliyorum. İnatçılık bakımından suçlu olduğumu kabul ediyor, ilkesizlik bakımından, etmiyorum, çünkü ben sadece, yazdıklarımla uyum içinde hareket ediyordum.
    * Aristos sözcüğü eski Yunancadan alınmıştır. Sözcük tekildir ve kabaca, ‘belli bir durum için en iyi’ anlamına gelir. ilk hecesi vurgulanır.
    Aristos’taki en önemli meselem, bireyin özgürlüğünü yüzyılımızı tehdit eden bütün şu uyuşma baskılarına karşı korumaktır. Hepimizin üzerine, ama özellikle de kamunun gözü önünde olan herhangi bir kimsenin üzerine konulmuş olan bu baskılardan bir tanesi; bir kişiyi, sayesinde para ve ün kazandığı şeyle, yani öteki insanların onu en çok kullanmak istedikleri şeyle yaftalama baskısıdır. Bir kişiyi musluk tamircisi diye adlandırmak onun bir yanını betimlemektir, ama aynı zamanda onun birçok başka yanını karanlıkta bırakmaktır. Ben bir yazarım ve kendimi basılı sözcüklerde ifade etmekten başka özel bir tutukevi istemiyorum. Bu yüzden bu kitabın başlıca kişisel gerekçesi, ‘romancı’ diye yaftalanan kafese girmeye niyetimin olmadığını bildirmekti.
    Bununla birlikte, insanları rahatsız eden sadece kitap meselesi değildi. Tarzım da, yaşam üzerine görüşlerimi ortaya koyduğum dogmatik biçim de rahatsız etmişti. Ama bu da, bireyselliği destekleme arzusundan kaynaklanıyordu. Kendi inandığım şeyleri açık açık bildirerek sizi de kendi kendinize inandığınız şeyleri açık açık bildirmeye zorlamayı umuyorum. Görüş birliği beklemiyorum. Bunu isteseydim çok farklı bir biçim ve üslupta yazardım ve haplarımı her zamanki şekerli tabakayla sarardım. Kısacası, bir davayı savunmuyorum.
    Dünyamızda felsefenin filozoflara, toplumbilimin toplumbilimcilere ve ölümün de ölülere bırakılması gerektiği yolunda çok yaygın bir görüş vardır. Sanırım bu, zamanımızın büyük sapkınlıklarından ve tiranlıklarından biridir. Genel ilgi konusu olan meselelerde (yaşamın anlamı, iyi toplumun doğası, insanlık durumunun sınırları gibi) yalnızca uzmanın ve yalnızca kendi konusunda görüşlere sahip olma hakkı olduğu görüşünü tümüyle reddediyorum. İzinsiz girenler dava edilecektir levhaları, bereket versin ki, kırlık yörelerimizde gitgide ender görülür oldu. Ama bunlar hâlâ, edebiyat ve entelektüel yaşamımızın yüksek duvarlı binalarının çevresinde mantar gibi bitiyorlar. Teknolojideki bütün büyük başarılarımıza karşın bizler, dar profesyonel alanlarımızın dışında, zihinsel olarak şimdiye değin varolmuş en tembel ve en koyunsu kuşaklardan bir tanesiyiz. Ancak bu kitabın bir başka amacı da, iyimserliğin onsekizinci yüzyılın ve kendinden hoşnutluğun da ondokuzuncu yüzyılın yakasını bırakmaması gibi, hoşnutsuzluğun yüzyılımızın yakasını bırakmamasının ana nedeninin, tam da en temel insani doğuş hakkımızı gözden kaçırmak olduğunu ortaya koymaktır. Yani, bizi ilgilendiren her şey üzerinde kendi kendimize bir görüş sahibi olmak.
    İstenmeyen sinyalleri okumama konusunda Nelson ile aynı yöntemi kullanarak, kimi eleştirmenler bu kitapta ve iki romanımda ( Koleksiyoncu ve Büyücü) benim bir gizli faşist olduğum kanıtını da gördüler. Ben bütün yetişkinlik yaşamım boyunca insanın benimseyebileceği tek ussal politik öğretinin demokratik sosyalizm olduğuna inandım. Ama benim hiçbir zaman inanmadığım şey, şu son yirmi yılda popüler olan türden yarı-duygusal liberalizmdir. Yani, derinden benimsenen inançtan ya da tepkiyi yok etmek için düşünülüp taşınılmış girişimden çok, avangard sosyal çevrelerle ve son moda gazetelerle uyuşan türden bir görüş. Benzer biçimde, sosyalizmin proletaryanın tek mülkiyeti olduğu ve sosyalist politikadaki başlıca sesin de her zaman örgütlü emek gücünün sesi olması gerektiği türünden bir kuram için harcanacak çok zamanım yok. Sosyalizmin yükselişini çok büyük ölçüde sendika hareketine borçluyuz, ama artık göbek bağını kesmenin zamanıdır.
    Bu kitaptaki başlıca tema ( Koleksiyoncu’da da olduğu gibi ) benzer biçimde yanlış anlaşılmıştır. Öz olarak bir Yunanlı filozoftan, Herakleitos’tan gelmektedir. Herakleitos konusunda çok az şey biliyoruz, Yunan felsefesinin ihtişamlı çağından önce yaşamıştır ve yapıtından bütün geriye kalan çoğunlukla karanlık fragmanlardan oluşan birkaç sayfadır. Ünlü bir kitapta ( Açık Toplum ) Profesör Karl Popper, Herakleitos’a, modern totalitarizmin atası olduğu için (başka hiçbir şey için olmasa bile, Platon’u etkilediği için) karşı inandırıcı bir dava başlatmıştır. Herakleitos, insanlığı, ahlâkî ve entelektüel bir élite (Aristoi, iyiler. Doğuştan soylu olanlar değil, bu daha sonraki bir anlamdır) ve bir de düşünmeyen, uyuşan bir kitle (hoi polloi) çoğunluk olarak ikiye bölünmüş görüyordu. Böylesi bir ayrımın, efendi ırk, üstün insan, azınlık ya da tek kişi tarafından yönetim ve benzeri görüşler konusunda kuramlar ortaya atmış daha sonraki bütün şu düşünürlerin ellerinde neye dönüştüğünü insan kolaylıkla görebilir. Herakleitos’un tıpkı kendinden masum, yere bırakılmış bir silah gibi, gericiler tarafından kullanılmış olduğu yadsınamaz. Ama bana öyle geliyor ki onun temel savı biyolojik bakımdan çürütülemez.
    İnsanın çaba harcadığı her alanda, başarıların, ileriye atılan adımların çoğunun bireylerden geldiği çok açıktır. İster bilim ya da sanat dahileri söz konusu olsun, isterse azizler, devrimciler ya da başka ne derseniz, ve buna karşılık, insanlığın büyük kitlesinin; büyük ölçüde zeki ya da büyük ölçüde ahlâklı, ya da sanatsal olarak büyük ölçüde yetenekli, ya da gerçekte daha soylu insan etkinliklerinin herhangi birisini yerine getirecek ölçüde nitelikli olmadığını bilmek için, zekâ testlerinin kanıtlarına ihtiyaç duymayız. Elbette bundan hemen, insanlığın açık açık tanımlanmış iki gruba bölünebileceği, yetkin olan bir Azınlık ile hor görülesi bir Çoğunluk olduğu sonucuna varmak budalacadır. Derecelemeler sonsuzdur ve bu kitaptan başka hiçbir fikir edinmemiş olsanız bile, umarım Azınlık ile Çoğunluk arasındaki ayırıcı çizgi bireyler arasından değil, her bir bireyden geçmelidir dediğimde neyi söylemek istediğimi anlarsınız. Kısacası hiçbirimiz tümüyle kusursuz ve hiçbirimiz tümüyle kusurlu değiliz.
    Öte yandan tarih (özellikle de yirminci yüzyılda ), toplumun; yaşamını sürekli olarak, Azınlık ile Çoğunluk arasında, ‘Onlar’ ile ‘Biz’ arasında bir çatışma olarak gördüğünü göstermektedir. Koleksiyoncu’daki amacım bu çatışmanın sonuçlarının bazılarını, bir mesel aracılığıyla, çözümlemeye girişmekti. Kızı kaçıran Clegg kötülük yaptı; ama ben onun kötülüğünün büyük ölçüde, belki de tümüyle, kötü bir eğitimin, yaşadığı kötü çevrenin, öksüz kalmanın sonucu olduğunu göstermeye çalıştım. Yani, üzerinde hiçbir kontrolünün olmadığı o etkenlerin sonucu. Kısacası, Çoğunluk’un gücül masumluğunu temellendirmeye çalıştım. Hapsettiği kız Miranda, kendi üzerinde Clegg’den biraz daha kontrole sahipti. Varlıklı ana babaya, iyi eğitim fırsatına, soyundan aldığı yeteneğe ve zekâya sahipti. Bu, onun kusursuz olduğu anlamına gelmiyor. Tam tersine–birçok üniversite öğrencisi gibi, fikirlerinde kibirliydi, kendini beğenmişti, liberal-hümanist bir snobdu. Ancak eğer ölmemiş olsaydı, daha iyi biri, insanlığın acilen ihtiyaç duyduğu türden biri olabilirdi.
    Clegg’deki edimsel kötülük Miranda’daki gizil iyiliği alt etti. Bununla, geleceği kara bir kötümserlikle gördüğümü söylemek istemedim, değerli bir élite’in barbar sürüleriyle tehdit edildiğini de. Sadece biyolojik Azınlık ile biyolojik Çoğunluk arasındaki bu hiç gereği olmayan vahşi çatışmaya göğüs germedikçe, (bir yandan büyük ölçüde gereksiz haset ve öte yandan da gereksiz horgörü üzerine temellenen bir çatışma) hepimiz eşit insan haklarıyla doğmakla birlikte, eşit doğmadığımızı ve hiçbir zaman da doğmayacağımızı kabul etmedikçe. Çoğunluk eğitilip yanlış bir varsayıma dayanan aşağılık olmak duygusundan ve Azınlık eğitilip eş ölçüde yanlış bir varsayıma dayanan biyolojik üstünlüğün bir varoluş durumu olduğu görüşünden kurtulmadıkça (oysa gerçekte bir sorumluluk durumudur ) daha doğru ve daha mutlu bir dünyaya hiçbir zaman varamayacağız.
    Bu kitapta başka bir yerde, yaşamı kutuplar halinde görmenin önemini; bireylerin, ulusların, fikirlerin güç, enerji ve yakıt alabilmek için karşıtlarına, düşmanlarına ve zıtlarına, yüzeysel görünüşlerin düşündürdüğünden çok daha bağımlı olduğunu ileri sürüyorum. Bu aynı zamanda Azınlık ile Çoğunluk, evrimsel olarak ayrıcalıklılar ve ayrıcalıklı olmayanlar arasındaki muhalefet için de geçerlidir. Bu savaş düzenine sokulmuş durumda, açıkça sağlıksız olanların yanısıra, sağlıklı ürünler vardır. Ama dünyamızda yanlış olanı tek bir sözcük özetleyecek olsa, bu kuşkusuz eşitsizlik sözcüğüdür. Başkan Kennedy’yi öldüren Lee Harvey Oswald değil, eşitsizlikti. Hiçbir zaman kontrol edemeyeceğimiz büyük etken olan rastlantı, yaşamı her zaman eşitsizlikle kaplayacaktır. Ve insanın kendisinin bu kötü virüsü sınırlamaya uğraşmak yerine onu dünyamızda körce yaymaya devam etmesi delilik gibi gözükmektedir. Bu, Koleksiyoncu’da ve bu kitapta daha derinde yatan mesajdı. Her ne olursa olsun, sanırım siz de onun faşistçe bir mesaj olmadığını kabul edeceksiniz.
    1968

    Bu yeni İngiliz baskısına, onbir yıl sonra sadece, daha çok geçmişe yönelik şu notu eklemek istiyorum. Bu metne getirdiğim çeşitli düzeltmelerin en boşuna olanı, kitabın özgün altbaşlığı “Fikirlerle Bir Otoportre”nin çıkarılması oldu, çünkü bu ifade büyük olasılıkla kitabın olduğu şeyi, ya da daha doğrusu, geçmişte olduğu şeyi (çünkü çizdiği tablo şimdi bana şu anki varlığımdan oldukça uzak gözüküyor) en iyi şekilde dile getiriyordu. Duygu ve görüşlerimin o kadar değişmiş olmasından değil bu, ama hiç kuşku yok ki görüşlerimi şimdi böyle, bu denli dobra dobra ve koşulsuzca dile getirmezdim. Oxford’da daha bir lisans öğrencisiyken giriştiğim ilk yazı, böylesi “düşüncelerin” not defterlerine kaydedilmesi oldu ve öğrenimini gördüğüm dilin ve dersin etkisi, Fransızca ve edebiyatı, hiç kuşkusuz can sıkıcı biçimde belirgin. Sanırım Fransızca öğrenimi gören çoğu Anglo-Sakson öğrenci ( eğer bir gün kendi dillerinde yazmayı düşünüyorlarsa ) Fransızlara özgü açıklıkla, belirginlikle ve daha özel olarak da bunun Pascal, La Rochefoucauld ve Chamfort gibi yazarlarca ortaya konan biçimiyle, tehlikeli bir gönül ilişkisine girmek zorunda kalıyor. Her zaman en çok sevdiğim ( hatta öğrenciyken bile ) bir Fransız filozofunun ruhunun bu kitaba ne denli az sızabilmiş olduğunu görmekten beni alıkoymuş olabilen şey, sadece kendi körlüğüm ya da İngilizce’nin gözle görülür biçimde uygun olmadığı türden bir retoriğe duyulan delicesine hayranlıktır. Montaigne’i ustam olarak almış olsaydım çok daha iyi yapardım. O, Avrupa düşünce tarihinde profesyonellerin yanında ayakta kalabilen tek amatördür. Bu yüzden, 1968’in gözden geçirilmiş versiyonunun yeniden basımı olan bu baskıda daha fazla bir düzeltme yapmadım, ve dünyanın 1950’lerde ( metnin büyük bir bölümü bu dönemde yazılmıştır ) genç bir İngilize nasıl göründüğünü göstermesi dışında ona daha fazla sahip çıkacak değilim. Onu yazmış olmaktan ötürü memnunluğum sürüyorsa, bunun nedeni esas olarak, şimdi böylesi bir girişime kalkışmanın bile beni çok şaşırtacağıdır. Hem Doğu’da hem de Batı’da çaresi bulunur kusurlara, büyük adaletsizliği ve eşitsizliği hoş görmeyi sürdürerek girdiğimiz korkutucu risklere olan körlüğümüz artıyor. Yüzyılımız, on sekizinci yüzyılda olduğu gibi, büyük bir hesaplaşmaya doğru gidiyor ve 1989’a, 1984’den daha büyük bir felaket önseziyle baksak iyi ederiz. Ne yazık ki, komünist ya da kapitalist, şu anki ancien régime’lerimizde, beni burada söylenenlerin çoğundan utandıracak, ürkütücü derecede az şey var.
    1979