• Çocuk, amaç dışı bir varlıktı, onun yaratma eylemi, oyun ve kırılgan bir gelişme süreciydi; kaba güç kullanılarak yıkıma sürüklenmediği müddetçe çocuk, gerçek anlamda iç dünyasına almadığı hiçbir şeyin kalıbına girmeye çalışmıyordu; çocuğa değen her nesne canlanıyordu, çocuk dünyaydı, evrendi, o, dile getiremese de, en son ve en mutlak olanı görüyordu; ama öte yandan çocuk, kendisine birtakım amaçlar öğretilerek ve her defasında o zaman için geçerli, yalandan gerçeklik diye adlandırılan sıradanlığa mahkum edilerek öldürülmekteydi!
    Robert Musil
    Sayfa 281 - YKY, 7. baskı
  • “Kime iyilik yaptıysan ondan koru kendini” diye bir söz okudum, her şeyin özeti.
  • " Kime iyilik yaptıysan ondan koru kendini" diye bir söz okudum, her şeyin özeti.
  • Güzin ablam kitaplardır benim, diyen biri için Fahrenheit okumak korku reflekslerini canlı tutmaktır.

    Ilk cümlede kitabın içeriğinin büyük çoğunluğuna değindiysem de içerik değil nedenler ve sonucları anlatmaktır kitapların amacı.

    ~Spoiler içerir.

    Peki siz bir kitabı okumaya nasıl karar verirsiniz?

    Kapağı, içeriği, tanıtım yazısı, eleştiriler, beğeniler, basım sayısı, yazarı, ismi... uzar gider. Çünkü hepimizin algıda seçiciliği farklı. Fahrenheit 451 tuhaf bir isim, merak uyandırıyor. Ne demek bu Fahrenheit 451?

    Fahrenheit= Derece
    451= Kağıdın tutuşma derecesi.

    Evet kitaplar yakılıyor. Hemde bu işi kıvılcımların çoğalmasıyla ilk yardıma gelen itfayeciler yapıyor.

    Düşünsenize 110 arıyorsunuz ama neden? Kitap ihbarı...

    Kitap ihbarı yabancısı olmadığımız bir durum, aşinalığımız cok fazla. Ne yazık ki devlet düzeni oluşturan her iktidar kitaptan korkmuştur.

    Fakat bu eser 1984 gibi kitaplara ve düşünmeye karşı değil. Aslında düşünmeye karşı oluşu düşünmenin insanları mutsuz ettiği fikridir.

    Farklı eserleri anımsatan bir kitap. Oblomow'u okurken inceleme yazmanın zamanı geldiğini fark ettim. Çünkü;

    Oblomow da bu fikirdeydi.

    "Eskiden bir çocuğa hayatın ne olduğunu erken anlatmaz, çileli ve çetin bir hayata hazırlamaz, çocuğu kitaplarla yormazlardı. Çünkü kitaplar türlü sorunlar çıkarır, bunlarda insanın yüreğini, kafasını kemirir, hayatı kısıtlardı."

    Oblomow - sayfa 128


    Kitaplar insanlara yaşadıkları veya yaşayacakları hayatları anlatıyordu. Belkide hiç yaşamayacağı korku duygusuyla tanıştırıyordu. Kitaplar bilgilerle yükler oluşturuyordu.

    Buda bir bakış açısı olsada kitaplar bir çocuğa hayal gücü, bir anneye annelik, bir babaya babalık, bir yalnıza dost... ve insana yüzyıllar önce yaşamış insanlarla sohbet etme imkanı sağlıyor. Başucunuzdaki sadık dostunuz oluyor. Varlığını bir sizin bileceğiniz anlamları çağrıştırıyor...

    Fahrenheit distopyanın yaşanmaya başladığı teknoloji zamanına ve insanların seçimlerine değiniyor. Günümuzden 500 yıl sonrası anlatılıyor. Insanlar okumamayı kendileri tercih ediyor. Ilk önce fotoğraf, kamera, televizyon sonra telefon, internet, kapsüller, mekanik tazılar... insan, hayatına giren teknoloji ile körelmeye başlıyor. Okumak istemiyor, mutluluğu düşünmemeye bağlıyor. Düşünmeyen insan eğlenen mutlu insandır.

    Bu süreçte yanmayan evler yapılıyor. Artık güvenlik sağlam. Peki itfayeciler ne iş yapacak. Düşününce mutsuzluk hakim oluyorsa ilk iş tabiki kitapları yakmak. Bu işten devletten memnun sorunsuz tek düze bir hayat. Evet evet kitapların olmaması sorunsuz çünkü neden? Diyen yok. Dayatılan ne varsa kabul. Sigaranın zararını bilmeye ne gerek var ki. Mutlu ediyorsa seni iç.

    Yani belli kitaplar değil yasak olan, elinize geçen her yazı ve kitap yakılır. Itfayecilerin yeni görevi insanları düşünceden uzak tutmak ve mutlu etmek.

    Ilk basta devlet bir sansür veya bir dayatmada bulunmadı, insanlar bu hayatin temellerini attı. Okumayı red etti. Televizyon izlemek keyif verdi. Kitap okumaya zaman ayıramıyorum demeler çoğaldı. Klasiklerin özeti çıkarıldı. Daha sonra özetin de özeti çıkarıldı ve zamanla insan kısa zamanda çok bilgi diye ansiklopedileri iki üç cümleye sığdırdı. Hayat, eğlenmek için zaman yaratmak adına her şeyin özet halini sunmaya başladı.

    Insanlar dekor olarak duvar büyüklüğünde televizyonlar aldılar. Bu televizyonlarda aptalca öğütler ve insan beynini uyuşturan programlar yapıldı. Büyük Birader'in hakla iletişimi ve denetimi sağlaması gibi. Tek kanaldan yayın ile hipnoz edilen insanlar söyleşi bile korkutucu. 500 yıl sonrasını beklemeye gerek Yok, herkesin gayesi büyük bir televizyon almak, iki farklı özellik için binlerce tl ile bir telefon sahibi olmak, distopyalar içinde yaşıyoruz farkında mısınız. Sinsi bir teknoloji hastalığına kapılmış durumdayız. Dahada devam ediyor...

    Okullar sembolik açıldı. Entellektüel kavramı hakaret sayıldı. Artık sürü bir birinin aynıydı. Peki suç kimde. Devlette mi, insanda mı?

    Her şeyin secimi biziz. Guy Montang sonradan her şeyin farkına varıp hayatın farklılıklara ihtiyaçlarını anlasa da çoğunluğun oluşturduğu düzene karşı çıkması çok güçtü. Kitapları yakmakla görevli birinin karşı olduğu bir şeye sempati duyması ile başlıyor olaylar. Farklılıklardan beslenir hayat bunu fark etmekle başlıyor Montang'ın macerası.


    Etkietkilyici cok yönleri var kitabın. Kitaplarından ayrılmak istemeyip kitaplarla birlikte yakılan kadın gibi.

    Düşünmekten vazgeçmeyen kitap insanlar gibi. Kitap insan, yakılan kitapları ezberleyen ve onları daha fazla kişiye anlatmak için durmadan okuyan, anlatan insanlar. Size kendini ben Dostoyevski'nin Suç ve Ceza'sıyım diye kendini tanıtan insan gibi.

    Kasvetli bir kitap. Dram deseniz değil, ama üzülüyorsunuz. Korku değil ama korkuyorsunuz. Trajedi değil ama gelecek gunlerin trajedisinin aşikarlığı ile irkiliyorsunuz. Bilimkurgu'nun duygularla harmanlanmış şekli. Dili çok iyi değil, akıcılığı kesik, bunlara rağmen Içeriği icin okunmaya değer.

    Keyifli okumalar!
  • Dostoyevski’nin ilk eserlerinden olan Beyaz Geceler’de hayalperest bir adamın dört günlük aşkı anlatılır. Şehir Petersburg’dur, zaman anlatımı, o uzun, bunaltıcı, sonu gelmez fakat ışıklı olan beyaz geceler yalnız ve yalnız Petersburg’a hastır. Beyaz Geceler çarpıcı bir (modern) aşk öyküsü sayılabilir. Üçlü bir aşk öyküsünün tahlilini yaparken, yalnızlık ve aşk arzusunu, tanışmak, kim olursa olsun, biriyle tanışmak arzusunu böylesine güçlü biçimde duyuran çok az metin var gibi geliyor bana. Genç adam(hayalperest) kasvetli, beyaz gecelerinden birinde, tesadüfen kendisi gibi yalnız olan Nastenka ile tanışır. Genç kızla beraber tüm hayallerini ve anılarını paylaştıkları dört beyaz geceyi St. Petersburg’un sokaklarında geçirir. Bu ânlar romantik unsurlar barındırır ve coşkulu bir ruh halini yansıtır. Hikâye trajik bir şekilde sonlanır. Dostoyevski hikâyeleride, romanlarını okumak kadar eğlenceli. Tahliller ve tasvirler daha kısa ama olsun. ••• UYSAL KIZ için, Dostoyevski şöyle başlıyor yazmaya: “Bu sefer ‘Günlüğümü’ her zaman olduğu gibi değil de, uzun bir hikâye şeklinde yazdım. Bu yüzden okurlarımın affına sığınıyorum. Ancak hikâyeyi bitirebilmek için neredeyse bir aya yakın bir süre uğraştım durdum.okurlarımın beni hoş görmelerini istemem bu yüzdendir. Yazdığım hikâyeye gelince…”Fantastik Bir Hikâye” ismini verdim, oysa konusunu tamamen gerçek bir olaydan alıyor.Böyle olmakla birlikte hikâyenin yazılış biçiminden dolayı, fantastik bir yanıda yok değil. Okuruma bunu en başta açıklamayı uygun buldum. Aslında kaleme aldığım bu hikâye, tam olarak hikâye sayılamayacağı gibi, bir günlük yazsısıda değildir. karısı birkaç saat evvel pencereden atlayarak intihat eden ve cansız bedeni masanın üzerinde uzanan evli bir adam düşünün. şaşkınlık içinde olan adamın düşünceleri darmadağınıktır. Evinde bir odadan ötekine koşturarak olup biteni anlamaya, kafasını toparlamaya çalışmaktadır.üstüne üstlük adamcağız kendi kendine konuşan,',flah edilemez bir ruh hastasıdır. İşte şimdi de durmadan mırıldanarak, böyle bir şeyin nasıl gerçek olabileceğini açıklığa kavuşturmaya çalışmaktadır… Kafasındaki düşünce zinciri tutarlı gibi görünmekle birlikte, gerek mantık, gerekse duygu yönünden çelişkilerle doludur. Bir yandan kendinin haklı olduğunu düşünüp karısını suçlarken, bir yandan da konuyla ilgisi olmayan açıklamalara, ayrıntılara girer. öte yandan, düşünce ve duygularında çelişkiler olsada derin bir içtenlik vardır. Nihayetinde, durumu yavaş yavaş açıklamaya, düşüncelerini bir noktada toplamaya başlar. Anılar zihninde canlandıkça, gitgide gerçeğe yaklaşır. Bu hem mantığının, hem de kalbinin karşı konulmaz biçimde yücelmesini sağlar. Başlangıçta bir hayli karışık olan hikâyenin sona geldikçe netleşmesi bu yüzdendir. zavallı adamın yaşadığı acı olayın boyutlarının gitgide belirginleştiğini görürüz; en azından kendi açısından. İşte yazdığım hikâyenin özeti bu. Doğaldır ki hikâyenin anlatımı başlangıçta çelişkili duraksamalarla, birbirini tutmayan bölümlerle bir süre uzar gider; adamcağız bir yerde kendi kendisiyle konşurken, başka bir yerde düşündüklerini onu dinleyen birine, bir yargıca anlatır gibidir. Zaten gerçekte de kendi kendine konuşmalar benzer bir süreci izler, öyle değil mi? Adamı gizlice dinleyen bir stenograf, onun söylediklerini aynen yazsaydı, benim size şimdi sunduğumdan daha başka, işlenmemiş, kaba saba bir hikâye ortaya çıkardı. Bununla birlikte bana öyle geliyor ki, adamın ruh halindeki değişmeler gene aynı kalırdı.İşin içine bir stenograf sokup not ettiklerini benim yeni baştan düzenlemeyi tasarlamam, demin sözünü ettiğim gibi, hikâyenin fantastik yanıdır. Söz sanatında buna benzer yöntemlere birkaç kaz başvurulmuştur. Mesela Victor Hugo’nun şaheseri olan “Bir Ölüm Mahkûmunun Son Günü”nde böyle bir yöntem seçtiğini görürüz. gerçi işin içine bir stenograf karıştırmamıştır; ama ölüm mahkûmunun son gününe, son saatine, hatta son dakikasına değin anılarını yazabileceği(buna vakit bulacağı), çok daha inanılmaz bir yöntem uygulamıştır. Böyle fantastik bir yönteme başburmasaydı, yazdığı eserlerin en gerçekcisi olan ve doğruya en çok yaklaşan bu şaheseri yazamazdı…”
    ....
  • Bu güzel kitabı kütüphaneme eklemeden önce, yapmış olduğum ufak ön araştırmalar ile okunacak en iyi temel eserler arasında olduğunu öğrendikten sonra almaya karar verdim. Yazarımız James Joyce'un 1904 yılında kaleme aldığı eseri, Nevzat Erkmen’in katkıları ile dilimize çevrilmiştir ve 850 sayfaya yakın bir kitap ortaya çıkmıştır. Joyce, 1914-1921 yıllarında Dublin'de vuku bulan iç karışıklık ve ayaklanmalardan dolayı, kitabın yayımlanabilmesi için Fransa’da bulunan bir kitabevi ile anlaşarak taslakları onlara teslim etmiştir. Her zaman ki gibi, kendi dilleri dışında bir başka yabancı dile sıcak bakmayan milliyetçi Fransız dizgicilerin iyi derece İngilizceye hâkim olmamalarından ve Joyce'un el yazması taslaklarının neredeyse okunaksız olmasından dolayı, kitap o zaman diliminde üzerinde birçok dizgi hataları ile 1922’de basılarak yayımlanmıştır. Yazarın tüm bu hataları fark ederek düzeltme gayreti, gözlerinde yaşamakta olduğu rahatsızlığı sebebiyle boşa çıkmıştır ve kendisi de vazgeçmek zorunda kalmıştır. James Joyce’in ünlü romanı Ulysses’in yayınlanması ile birlikte, çığır açan bir bilinç akışı olmuştur ve kitap, cinsel konulu içeriği ile çok tanınan edebi bir esere dönüşmüştür. Birçok eleştirmen, eseri şimdiye kadar yazılan en iyi romanlardan biri olarak da övmekten geri kalmamıştır diyebilirim. Joyce, 1934’te ABD’de ve 1936’da İngiltere’de dönüm noktası davaları kazanana kadar Ulysses müstehcen olduğu gerekçesi ile yasaklandı.

    Ulysses'in üç ana karakteri vardır: Leopold Bloom, Molly Bloom ve Stephen Dedalus. Orta yaşlı Leopold Bloom reklamcı olarak çalışır. Kendisi Yahudi’dir ve Molly Bloom'la evlidir. Stephen Dedalus, Genç Adam olarak Sanatçının Portresi'nde ana karakter olan bir öğretmen ve hevesli, istekli bir yazıdır.

    “Senin kalbine dokunuyor belki de iki seksen uzanıp ayaklarını papatyalara dayamış adamcağıza ne faydası var? Ona dokunması zor biraz. Duyguların makamı. Kırık kalp. Epi topu bir pompa, her gün binlerce galon kan pompalıyor. Günlerden bir gün arıza yapıveriyor, al bakalım, kendini burada buluyorsun. Etrafımızda bir sürüsü gömülü duruyor: akciğerler, kalpler, karaciğerler. Eskimiş, paslı pompalar: başka hiçbir şey değil valla. Kıyamet ve hayat. Öldün mü ölüyorsun. Şu ahiret günü inancı. Hepsini mezarlarından çekip çıkaracaklarmış. Lazar, dışarı gel! Lazar da dışarı geldi ve korundular. Ayaklanın! Ahiret günü! Sonra bütün millet kendi karaciğerini, akciğerlerini ve diğer sakatatını aramaya başlayacak. Zor bulursun bütün parçalarını o sabah.” s.107.

    Joyce Ulysses ve Homer Odyssey arasında bir dizi paralellik yaratır. Ulysses, Homer'in epik şiirinin kahramanı Odysseus'un Latince versiyonudur. Odysseus ve Leopold Bloom, Penelope ve Mary Bloom karakterleri ile Telemachus ve Stephen Dedalus'un karakterleri arasında bir dizi benzerlikler vardır. Kısacası Ulysses adlı bu güzel eser ile 16 Haziran 1904 tarihinin sabah 8'inden, akşam saat 3'üne kadar eşi Nora Barnacle ile ilk defa buluşacağı Dublin'de bir yerden bir yere giderken Leopold Bloom'a eşlik edeceğiz. Tarihte bugün, James Joyce'un yıllık “Bloomsday Festivali” olarak bilinir ve Dublin dâhil, dünyanın her yerinde kutlanır.

    "Tüm bu sefil tartışmalar, naçizane kanaatince, tüm bu düşmanlık tohumu ekmeler, -artık insan kafasındaki hırçınlık çıkıntısı yüzünden midir yoksa bir bezenin salgısı mıdır o tarafını bilemiyordu fakat bunların falanca şeref meselesinin ıncığının cıncığından ya da vatan millet bayrak meselelerinden çıktığını sananlar yanılıyordu- hepsinin dönüp dolaşıp bağlandığı yer yine para meselesiydi her şeyin arkasında bu vardı, açgözlülük ve tamah vardı, insanlar hiç nerde durmaları gerektiğini bilmiyorlardı." s.617.

    Ulysses adlı eserimiz kısa bir yapıt değildir ve üç kısma ayrılmaktadır: Telemachiad, Odyssey ve Nostos. Roman ayrıca on sekiz bölüme ayrılmıştır ve bölüm başlıkları bile neredeyse çözülemeyecek kadar uzundur. Her bölümün başlığı Homer'ın Odyssey'deki bir karakter veya olaydan gelmektedir. Birçok bölüm başlıklarında ayrıca bir vücut organı, sanat, renk, sembol ve edebi teknik bulunmaktadır. Ek olarak, bilinç akışı tekniği Ulysses'i okuması zor bir yapıt yapar. Burada şunu da ifade etmek gerekir ki, o zaman diliminde çevirisinde yazarın kaleminden çıkan birçok yeni kelimelerin varlığı ve bu kelimeleri dilimize çevrilmesinde uygun kelime bulunmakta zorlanılması da, eserin okur tarafından okunma ve idrak sürecini çok daha da uzattığı görülmektedir. Ayrıca roman punta, parodi ve aldatmacalarla doludur.

    “İçine o kadar çok bilmece-bulmaca ve zekâ oyunu koydum ki, profesörler yüzyıllarca ne demek istediğimi tartışacaklar, insanın ölümsüzlüğü garantilemesinin tek yolu da budur,”

    "Takip eden tartışma kapsamı ve gidişatıyla hayat macerasının bir özeti gibiydi. Ne mekânın ne de meclisin vakarında bir noksan vardı. Tartışmacılar memleketin en keskin zekâlılarıydı, ele aldıkları konu da konuların en yücesi ve en hayati olanıydı." s.400.

    Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~