• Fukaeri ufak tefekti; vücut hatları genel olarak narindi. Yüz hatları ise, fotoğraftakinden çok daha güzeldi. Yüzünde ilk bakışta insanın dikkatini çeken kısım gözleriydi. İnsanın aklında kalan, derinliği olan gözlerdi. O parlak, lake karası gözler üzerine çevrilince Tengo kendini rahatsız hissetmeye başlamıştı. Kız gözlerini neredeyse hiç kırpmıyordu. Sanki nefes bile almıyormuş gibi duruyordu. Saçları, birileri tarafından cetvelle çizilmiş gibi tek tek çizgiler halinde dümdüzdü ve kaşları saçlarının şekliyle uyumluydu. Bir de, onlu yaşlardaki kızların çoğu gibi, yüz ifadesinde yaşam kokusu eksikti. Ayrıca, bu ifadede bir denge sorunu da hissediliyordu. Aklından neler geçirdiğini tahmin etmek mümkün değildi. Bu anlamda Fukaeri, dergi modeli, idol şarkıcı
    olabilen türden güzel genç kızlardan değildi. Fakat aynı ölçüde insanı tahrik eden, davetkâr bir yanı da vardı.
  • Sen benim hiç bıkmadan saatlerce seyre daldığım tövbe tutmayan en tutkulu sevdamsın.

    Aslında insanlar seni hayal kırıklığına uğratmıyor. Sadece sen yanlış insanlar üzerine hayal kuruyorsun. Montaigne

    Kırk bin kere kırsam da hüznümün aynasını. Kader karşıma koyar hep bıkmadan aynısını.

    Farklıyız güzelim birbirimizden apayrı dünyanın insanlarıyız tek suçu sevip de yaşamak olan bir anlık hevesin kurbanlarıyız.

    Yüz kere yere düşmüş olayım; başkalarına çelme takan biri olmayacağım. Ben kazanan değil, insan olmak istiyorum.
  • Hiç boşuna uğraşma
    Beni Üzemiyorsun
    O sert bakışların dahi
    Göz göze gelmemize sebep
    Incinmediğim için kusuruma bakma

    Abdulselam GÖZÜTOK
  • 287 syf.
    ·10/10
    Yazılarından keyif aldığım, bir şeyler öğrendiğim yahut zihnimde yeni ufuklar açan ve beni düşünmeye, gözlemlemeye iten her yazarı; din, dil, ırk ayırt etmeden okurum. Amacım ise, hayata elimden geldiğince her yönden bakmaya çalışmak ve öylesine değil, hakkıyla yaşamak. Bu düşüncelerimden hiç şaşmadan inatla yoluma devam etsem de, rahatımı bozan insanlar da olmuyor değil. Okuduğum ve beğendim yazarları belli bir kalıba sıkıştıran, yazdığı tek satırı okumadan onun hakkında dininden yahut ırkından yola çıkarak yorum yapan ve beni tenkit eden insanların varlığı, eskiden beni öfkelendirirken, son zamanlarda canımı sıkar oldu. Özellikle ülkemizde, yetiştirdiğimiz nadir düşünce insanları, sanatçılar ve edebiyatçılar olduğunu düşündüğümde, bu tutumu çok haksız buluyorum. Misal, Mehmet Akif Ersoy’u dindar, Sabahattin Ali’yi komünist diye küçümsemeyi ve yapıtlarını inkar edip hatta çöpe atmanın son derece yanlış olduğunu düşünüyorum. Okunan metinleri olduğu gibi kabul etmek değildir okuyucunun görevi; okuduğunu düşünmek ve sorgulamaktır. Ama tabii ki, okuma oranın bu kadar düşük olduğu bir memlekette, düşünme ve sorgulama kısmına geçmek için çok uzun yollar katetmek lazım, o da ayrı bir konu.

    Bütün bu yazdıklarımın elbette bir sebebi var ki, bu da kendi adıma çok değerli bulduğum bir düşünce adamı olan Cemil Meriç. Daha önce okuduğum ‘Bu Ülke’ kitabıyla beni can evimden vuran, velev ki yazdıklarının hepsi boş laf olsa, sadece ömrünü okumaya adamış bir insan olması bile onu son derece özel ve önemli biri yapmakta, bana göre. Ama tabii ki, hayata at gözlüğüyle bakan bir insan için bunu görmek neredeyse imkansız.

    ‘Mağaradakiler’, Meriç’in Türkiye ve Avrupa’daki entelektüelleri ve aydınlarıincelediği ve analiz ettiği, iki bölümden oluşan bir kitap. ‘Mağaranın Dışı’ olarak adlandırdığı ilk bölümde, her türlü bakış açısına göre, entelektüel kavramı tarif ediliyor. Dünyada entelektüel kavramının tarifini yapan insanların, katıldığı ve katılmadığı düşüncelerini, eksik bulduğu ve tamamlamak istediği taraflarını tek tek analiz ederek değerlendirmiş Cemil Meriç. Devamında, entelektüel ile kapitalizm arasındaki ilişkiyi, sonrasında da intelijansiya kelimesini ve Rusya’daki aydın kitlesini analiz etmekte. ‘Mağaradakiler’ adlı ikinci bölümde ise, sıra Türk aydınını ele almaya geliyor. Meriç bu bölümde;ihtilal, revolüsyon, inklap, anarşi ve liberalizm gibi konuları analiz etmekte. Eleştirel yaklaşımın önemini vurgulayan yazar, bunun her çağda tepki çektiğini, kiminin bu yüzden taş ocaklarına yollanmış olsa da susturulamadığını belirtir. Kitabın 1980 yılındaki baskısında çıkan ‘Suçlu Kim’ bölümünde ise yazar, dilin yozlaşması, dilde ırkçılık gibi konuları incelemekte.

    Kolay okunan bir kitap olduğunu söyleyemem. Meriç’in bahsettiği konulara sağlam bir şekilde vakıf olsaydım, muhakkak ki söyleyecek ve yazacak daha çok şeyim olurdu. Ancak, zor okumama, okurken sürekli düşünmeme rağmen, çok keyif aldığımı söyleyebilirim.

    Kitabın sonunda, sevgili Meriç, kendi hayatının özetini yaparken; çeşitli kavramları ve ideolojileri tam kavramadan sahiplendiğini, bu yüzden de çözümü hayattan ve insanlardan uzaklaşarak kitaplarda bulduğundan bahsetmekte. ‘Bu Ülke’ kitabında da bu tip birkaç düşüncesinden bahseder kendisi. Bu konudaki sözleri benim için o kadar önemli ve değerlidir ki, insanların kitaplarla kafayı bozduğumu ve beni takıntılı biri olarak nitelendirmeye başladıkları süreçlere denk gelmişti o satırları okumam. Cemil Meriç sayesinde kulaklarımı tıkadım bütün söylenenlere. Büyük ihtimalle bir süre daha devam ettiler konuşmaya. Ne zaman sustular bilmiyorum. Kulaklarımı yeni açtım ve sanırım artık sadece, işime yarayacak şeyleri duyuyorum.

    Cemil Meriç
  • Her gün aklımdan geçiyorsun insan bi selam verir.

    Beni yokluğunla savaştırma. Kaybederim.

    Bu ayrılık adil değil kokun ben de, aklım sende kalıyor.

    Çıkartın sigaraları, bu gece hayal kuracağız.

    İkimizi bir kefene sarsalar bir kabirde sır olalım sevdiğim.

    #hiç#
  • 112 syf.
    ·4 günde·9/10
    Hep sorulmuştur.
    Issız bir adaya düştüğünüzde yanınıza alacağınız üç şey nedir ? diye.
    Cevapların coğu teknolojik aletler olur nedense.
    Peki ıssız adadaki biri Modern şehirlerden birine düşmüş olsaydı yanına ne alırdı?
    - Sanırım buna verilecek pekte bir cevabımız olmazdı.
    Bunun nedeni hayatlarında kendilerini yaşama dair hazırlamak için birşeylere ihtiyacı olmak zorunda hissetmemeleridir. Para kazanma hırsları. aç kalma korkuları, Fazlasını elde etme amaçları hiç olmadı.
    Modern hayatta yaşayan insan bu yüzden hep kaybetti.
    Çok para kazanmak uğruna daha çok çalışması gerektiğini anladı. Daha çok çalışarak zamanını kaybetti. Çok kazandı. sonra kazandığı paranın hepsini, kaybettiği zamanın birazını tekrar geri kazanmak için harcadı.
    Çok "şey"imiz olmalıydı. Aynı anda Oturamayacağımız kadar ev, Hepsini birlikte yiyemeyeceğimiz kadar yemek. Kazanma hırsı gözümüzü boyayınca paylaşmaktan vazgeçtik. Bitecek diye korktuk onun için gösterdik, övündük ama hiç paylaşmadık. Kazanmanın zevkini tek başına yaşadık diye paylaşmanın güzelliğinden hep mahrum kaldık.
    Eğer insan çok fazla "şey"e gereksinim duyuyorsa,büyük bir yoksulluğun göstergesiydi. Yoksulduk. Çünkü ihtiyaçlarımız boyumuzu aşmaktaydı.
    Bir günümüz oldu.
    Ve Günler saatlere.
    Ve Saatler dakikalara
    Ve Dakikalar saniyelere bölündü.
    Hiç bir anını dolu dolu yaşamadan böldük tüm günü parçalara.
    içinde parçalanabileceğimizi tahmin bile etmeden, saatlerin arasında kaybolduk çoğu kez.
    Çalışarak zamanın nasıl geçtiğini anlamadık ilk. Sonra yorulduk uyuduk, kalktığımızda yine anlamadık zamanın nasıl geçtiğini. Çalışmak ve uyumak arasında geçip giden günlerin içinde yaşamayı hep unutttuk.
    Hadi biraz da yaşayalım dediğimizde ardımızda kalan günlerin hüznü bırakmadı peşimizi.
    Herkesin hayatına "İsmi" kadar yerleşen "Keşkeler" bitmek bilmedi.
    Keşke şöyle dolu dolu yaşasaydım.
    Keşke şöyle yapmasaydım.
    En acıklısıda Keşke yaşadığım her anın kıymetini bilseydim dir.

    Hızlı gittik her yere.
    Vaktimizin kıymetini bilmek adına bindiğimiz her taşıt bizi hızlıca götürdü istediğimiz yere. Vardığımız yere giden yollarda ne olduğunu bilmeksizin ulaştık.
    Dağların güzelliğini kaçırdık çoğu kez. Pencereden dışarıya baktığımızda önümüzden hızla geçen ağaçların,çiçeklerin kokusunu içimize çekemeden geçtik gittik yanlarıdan. Vardık Varacağımız yerlerede de hep geç kaldık yanından geçip gittiklerimize...

    İnançlarımızı yitirdik Yaşadığımız çağın tam ortasında.
    Dünyayı kazanmak uğruna yaşadığımız her gün bizi değerlerimizden biraz daha kopardı.
    İnanmak dedik, iman etmeyi kalbimize yediremedik.
    Korkmak dedik, Bizim olmayan malın yok olacağı endişesini taşıyarak iman edemedik.
    Sevmek dedik, İnsanı sevmekle malı,parayı,evi,arabayı sevmeyi yer değiştirdik.
    İnsanız dedik, En üstün varlık olarak gördüğünüz kendimizi en aşağıya çektik.

    Yaşamayı öğrenemediğimiz gibi.Öğrendiğimiz hiç birşeyi yaşayamadık.
    Huzura erelim diye Huzur veren ormanları Yok ettik.
    Dağlar manzaramızı bozuyor diye, manzaralı dağları yok ettik.
    İhtiyacımız var diye dereleri kuruttuk, Sonra suya ihtiyacımız var diye yağmur duasına tutulduk.

    Ve kaybetti hep insan.
    Modern hayata ne zaman adım attı,kolaylık adına başına gelen herşey, kaybettirdi.
    inançlarını kaybetti, sonra Sevmeyi kaybetti, sonra güvenmeyi, sonra paylaşmayı. İnsan bunları kaybedince insanlıkda yok oldu....

    Sorunun cevabına gelelim şimdi.
    Issız adada yaşayan bir adam. Modern bir şehre düşseydi. Yanına ilk inançlarını sonra sevmeyi sonrada karşısına çıkacak olana güvenmeyi alırdı...
    Herkes yanına olmayanı almazmıydı ? İlkel insan gittiği yerde bunların olmayacağını anlamış olmalı...

    Kitap ilkel bir kabile reisinin, modern şehir gözlemlerini en muhteşem örneklerle ele alıp kabile reisinin birebir ağzından anlatılıyor. Gördüğü yaşantıyı kabilesine anlatması ve hallerine bir kez daha şükretmeleri gerektiğini Avrupalı insanlara özenilmemesi gerektiğini dile getiren bir kitap. Hayat bir oyunsa kazanılacak en guzel hediye kitaptır.Kitabı okumama vesile olan,Bu guzel hediyesinden dolayı Değerli Hocam'a Teşekkürlerimi sunuyorum...

    Keyifli Okumalar...
  • "İlgi duymuyordum. Hiçbir şeye ilgi duymuyordum. Nasıl kaçabileceğime dair hiç fikrim yoktu. Diğerleri yaşamdan tat alıyorlardı hiç olmazsa. Benim anlamadığım bir şeyi anlamışlardı sanki. Bende bir eksiklik vardı belki de. Mümkündü. Sık sık aşağılık duygusuna kapılırdım. Onlardan uzak olmak istiyordum. Gidecek yerim yoktu ama. İntihar? Tanrım, çaba gerektiriyordu. Beş yıl uyumak istiyordum, ama izin vermezlerdi."