Yeraltından Notlar

·
Okunma
·
Beğeni
·
1,3milyon
Gösterim
Adı:
Yeraltından Notlar
Baskı tarihi:
Temmuz 2010
Sayfa sayısı:
136
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786051003429
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Aslında benim ne istediğimi biliyor musun? Hepinizin canı cehenneme! Rahatlık, sakinlik istiyorum! Kendi huzurum için bütün dünyayı beş paraya satarım ben. Beni kıyametin kopmasıyla çaysız kalmam arasında bir seçime zorlasalar, dünyanın batmasını umursamaz, çayımdan vazgeçmeyeceğimi haykırırdım. Bunu biliyor muydun? Ben yalnızca bir alçak, bir namussuz, bir bencil, bir tembel olduğumu biliyorum. Sen buraya geleceksin diye de üç günden beri kendi kendimi yiyip bitirdim. Bu üç gün içinde beni en çok ne korkuttu, biliyor musun? Beni yoksul hâlimle görmenden korktum. Biraz önce yoksulluğumdan utanmadığımı söylemiştim ya, yalandı; utanıyorum anlıyor musun? Hırsız olsaydım bu kadar korkmaz, utanmazdım. Ben son derece gururluyum ama şu çıplaklığımla sanki derimi soymuşlar gibiyim, en küçük bir hava değişimi bile acı veriyor bana.
140 syf.
·10/10 puan
yalnız insanların başucu eseri.

dostoyevski bu romanında insanların beyin kıvrımlarında neşter dolaştırıyor diyebiliriz. kulak verin dostoyevski'ye, o insanlık adına tüm gerçekleri söyleme cesaretini gösteriyor. insanlık...hani şu kibrinden geçilmeyen, hani şu her şeyi bildiğini sanan, hani şu sen, ben, bizler, hepimiz...

kafası karışık bir adamın kendi iç savaşını, kendi ağzından, kendi gelgitleriyle müthiş bir şekilde akıcı tempoyla anlattığı bir roman, uyumsuz ruhumuzun sessiz çığlığı...

ilk kısım 'yeraltı' ikinci kısım ise 'notlar'
ilk kısımda insanoğlunun derin karakteristik ve psikolojik analizi yer almaktadır. dostoyevski, yaratıcı monologları . bıraktığı her soru işaretini başka bir soru işaretiyle çözmüştür. geçmişten beri süregelen deterministik ilişkiyi biz kitapseverlere kafa karıştırmadan tanımlamıştır. soru soruyu doğurmuş ve cevap da bir sonraki soru içersinde sessizce kaybolup gitmiştir. insanoğluna ait en büyük özellik olan nankörlüğü anlatmış. çok fazla bilmenin işe yaramadığını, gelişmişliğin en büyük tembellikleri doğuracağını acımasız bir şekilde göstermiştir.

ikinci kısımda ise ilk bölümde yaptığı insanoğlu felsefesine örnek olacak nitelikte bir öyküye yer vermiştir. kahramanın anlık düşünce değişimlerini, olaylar karşısında gösterdiği dengesiz davranışlarını, gururunu korumak isterken sergilediği tutarsız karakter biçimlerini, çok bildiğini ve kimse gibi olmadığını düşündüğü halde ezikliğe boyun eğdiği geri dönüşü olmayan durumlarını ve buna benzer bir çok insani anları analiz etmiştir.
hikayeyi ise vurucu ve acıklı bir şekilde bitirmiştir. ilk bölümde bahsettiği nankörlük duygusunun verdiği acıyı en içten derecede hissettirerek sonlandırmıştır.

kitabı okuyan herkes böbürlenerek "resmen beni anlatıyor yav" geyiği yapmasın. zira bir yeraltı insanı olmak övünülecek bir şey değildir.

yalnızlıktan kelimeler biriktirirsiniz belki aylarca konuşmazsınız ve birgün biriyle konuşma başlayınca kitlenir saçmalarsınız. olmadığınız gibi davranırsınız ama bunun farkına varmazsınız. çünkü ilişkilerin nasıl olması gerektiğini bilmezsiniz, her şeyden etkilenirsiniz. yalnız olduğunuz ve sizin yaşınızda olup sizin kadar bilge olan bi arkadaşınız olmadığı için kitaplara dalarsınız, filmlere gidersiniz, şarkılara kaptırırsınız kendinizi. siz ancak başkalarının yazdığı hikayelerde varolabilirsiniz. hatta varolamazsiniz bile, çünkü onlara da seyirci kalırsınız. çevrenizde olan bitenlere de seyircisinizdir. yalnız kalmak dışında başka uğraşlarınız da olur. önemsiz-değersiz mukayesesi yaparak kendinizi üzersiniz. bu büyük bir hobi haline gelir ve zamanla acılar zevk vermeye başlar.
Hikayenizle alakalı olmayan bir şarkıyı kendinize uyarlamanın bir yolunu bulur üzülürsünüz. bazen kisiliğinizi toplumu aşağı görerek beşlersiniz ama bunun yalnızlığınıza ya da eksikliğinize bir faydası yoktur. saçma sapan şeylere yönelir uzun yürüyüşlere girersiniz. Bazı aforizmalar aklınıza gelir kendi içinizde uzun uzun bunları tartışırsınız. aklınızda öyküler uydurursunuz. insanların sizi düşünmeden bir şey demesinden ve bunun üzerine kırılmaktan korkarsınız. ve aslında kırılmak da umrumda değildir ki. niye kırılayım çok da umrumdalar. aslında umrumdalar. hiçbir şekilde kendinizi sergilemezsiniz ve bir anda aklınıza eser ve birine bağlanırsınız. sonra onu da boşverirsiniz...
134 syf.
·6 günde·Puan vermedi
Yeraltından Notlar romanı , Dostoyevski’nin önemli eserlerinden biridir. Suç ve Ceza eserinden sonra yer alıyor diyebiliriz.Kitabin içeriği
İnsanın iç dünyasını ele alan , kendi kabuğuna çekilerek yaşamayı ve düşünmeyi , kendi iç hesaplaşmasını eserde görmekteyiz. Kitapta bahsettiği yeraltından kastı ise insanın bilinçaltı , iç dünyası ve düşünceleridir. Oldukça insanın iç dünyasına inen bu eser okuyanları etkilemektedir. Gogol’un etkisinden kurtulan Dostoveyski kendi iç sesi ve kalemi ile oldukça özgün olarak bu romanı yazmıştır.Tavsiye ederim.İyi okumalar dilerim.
140 syf.
·Beğendi·10/10 puan
Zıtlıkların, eleştirinin, esrimenin yazarı: ''Fyodor Dostoyevski. ''

Dostoyevski'nin İnsancıklar, Beyaz Geceler, ve Kumarbaz kitabından sonra gelen ''Yeraltından Notlar'' kitabı, Dostoyevski'nin olgunluk eseridir.

Yeraltından Notlar ve bu kitaptan sonraki eserlerinde Dostoyevski tabiri caizse ''gerçek yüzü''nü bizlere gösteriyor.

Peki nedir bu gerçek yüz? Dostoyevski'nin gerçek yüzü: Aklın ve sağduyunun eleştirisi, Vicdan kavramının eleştirilmesi, eleştirel dil kullanımı, karşıtlıkların çarpışması, esrime ile yazım, din(hristiyanlık)-ateizm çarpışması gibi özellikler içeriyor.

Yeraltından Notlar, Suç ve Ceza, Karamazov Kardeşler gibi eserler bu dil, mizaç, ve bakış açısıyla yazılmış kitaplardır.

Dostoyevski'nin bu eserlerinin ''olgunluk dönemi eserleri'' olarak nitelendirilmesi ise Dostoyevski'nin Sibirya sürgününe gittikten sonra bakış açısının değişmesi ve esrime hastalığının sık sık nüks etmesinden kaynaklanmaktadır.

Bütün bu bilgileri Stefan Zweig'ın Dostoyevski biyografisinden almaktayız(Üç Büyük Usta).

Dostoyevski'nin yazım hayatının gelişimini ve en sevdiğim kitabı ''Yeraltından Notlar''ı umarım sizlere güzel aktarmışımdır.
Keyifli okumalar dilerim...
140 syf.
HER ŞEYİ FAZLASIYLA ANLAMAK BİR HASTALIKTIR.

Edebiyatın psikoloğu olan, çağ açıp çağ kapatan, yeni bir tür oluşturup o türün bir mevsimi olan yazarın koltuğunun karşısındayız. Israrla kaçan aynamızı yüzümüze tutuyor. Bu eser bir tutum olarak, modern Rus toplumunun kaçınılmaz olarak ürettiği türden sorunların bir örneği. Rasyonel egoizm ve diğer tehlikeli totaliter ütopya vizyonları (ki vizyonsuzluğun alası) dünyanın hiçbir ikliminde, hiçbir çağında, MÖ, MS kendine yer bulamaz. Dünya daima zehir saçan kötülüklerle doluydu ve gitgide daha da kötü olacağına neredeyse şüphe yok. Her türlü dogmacılığı doğruyor bu kitabında Dostoyevski, acımasızca eleştiriyor. Zaten dünümüzü, bugünümüzü bir kolaçan edersek başımıza ne gelmişse bu dogmatizmden gelmiştir. Sosyal etkileşimlerden mahrum olan bir Rus'un Avrupa'ya geçişinden sonra düşünce dünyasında oluşan çatlaklardan sızan güneşin bir yansımasıdır bu eser bana kalırsa. Dünyayla ilişki kurma çabası içerisindedir, ancak başarısızlığı onu yerin daha da altına itmektedir.

Farklı renkler, diller, ırklar, etnik kökenler... Her birey iki türlü yaşam arasında sıkışmış ve bu sıkışıklığın arasında bir yaşam idame ettirme uğraşında. Yani bir nevi iki yüzü var, çelişkileri var, korkuları var, sanrıları, tanrıları yaa neler neler... İnsan bu görüntü itibariyle sınırlı, ruhsal bir varlık olarak sonsuzu temsil eder. Her zaman farkına varamadığımız gerçeklerimiz var. Bir bütün olarak zevklerin, üzüntülerin, iyilerin, kötülerin zaman içerisinde şekil değiştirebildiği, dozunun artıp azalabildiği garip bir döngünün içerisindeyiz. Normal bir insan başarı ve mutluluğu arzular ve bunun için çabalar. Bulunduğu toplumun içinde zamanla izole olduktan sonra sınırların, zincirlerin izin verdiği yere kadar üst üste binen olgulara hayat verir. Ne olabilir bunlar, efendime söyleyim, ırksal özelliklerin taşıyıcısı, kültürüyle, inancıyla, eğitimiyle, yaşam geleneklerini uygulayan bir uzantıdan ibarettir. Şimdiye kadar söylediklerim elbette bir genellemeden ibaret. İstisnaların kaideyi bozmadığı bir noktadayız. İnsan kendi ruh hali ve yaşama evreleriyle yukarıdakilerin tam tersi bir noktada olabilir. Elbette toplum bunu normalize edene dek durmayacaktır. Hayata karşı fazlaya ilişkin haklarımız saklı kalmak kaydıyla hep bir talep içerisindeyizdir. Bir davamız vardır ona karşı. Emeklerimiz birer kanıt niteliğindedir. Çevremizdeki insanlar ise bu davada tanık olarak gösterdiklerimizdir. Bu taleplerimizin nihayetinde kazanılan miktar itibarıyla kesin olan mutluluktur. Benliğimiz öyle bir karmaşanın ve çelişkinin ürünüdür ki yıllar yılı emek verilen bir mutluluğun hükmü bile ona sahip olunduğu an tesiriyle birlikte nefsimizden uzaklaşacaktır. Gerçi bunu da genellemelere katabiliriz. Hatta bundan emin olabiliriz. Mutluluğun son kullanma tarihi onu açıp kullanmaya başladığımız ana tekabül eder.

Bir tavan arasından kendi deyimiyle yeraltından bir farenin fısıldadıkları bunlar. Okuruyla arasında kurduğu bir köprü. Dostoyevskinin karşısında olduğunuzu zannederken bir an karşıdakinin siz değil yine Dostoyevski'nin kendi silüeti olduğunu görünce şaşırıyorsunuz. Çünkü aslında sizin ne dediğinizle işi yok onun. Zaten olsaydı soru sorardı, çıkarım yapmazdı. Ya da çıkarımların yanına birkaç şüphe tohumu ekerdi. Okuyunca anlıyorsunuz ki onun sorunu kendisiyle.

Birkaç ana başlıkta toplamak gerekirse kendisinden duyduğu rahatsızlık ve bu rahatsızlığın verdiği kafa karıştırıcı ikilik, tutarlı bir “benlik” ve “öteki” çatışması ve duyguların belirsizliği, kitabın geneline yayılmış tutum ve kararlar. Diğer tüm insanlar gibi içsel bir hesaplaşmanın ürünü bu yazılanlar. Daha doğrusu bir mahkeme salonunu hayal edin. Sanık, avukat, hakim, katip, mübaşir, jüri, tanıklar... Bunların hepsi de Dostoyevski. Kitaptaki karakterimiz, zayıf, kırılgan, depresyonlar barındıran, hassasiyetlerinden doğan bir alçakgönüllülüğe sahip. Güvensizliği kendini aşıp dış dünyaya taşmış biri. Ancak dümdüz bakabilmenin de belirli bir getirisi var elbette. İnsan severse sever, nefret ederse nefret eder. Oysa yeraltı insanı kendisinin ve ötekinin arasında sıkışmıştır. Uyum sağlayamaz çevresine. Bunun farkında olmak ise asıl cehennemdir. Öyle ki; ''yemin ederim ki, her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; gerçek, tam manasıyla bir hastalık.'' demektedir yazar. Yeraltı insanının dış dünya ile kendisi arasında gitgellerden bir tortuya dönüşen paradoksları bir iç düşmanın doğmasına neden olur. Yani insanoğlu o an kendi kendisinin cehennemi olmuştur.

Kendi derinliklerinde toplumun sığ oluşundan doğan tahammülsüzlük, toplumun resmi bilinci ve dayatılan palavralara karşı güvensizlikle doludur. Yani zaten kendine olan güvensizliğine bir de topluma güvensizlik eklenince hayat anlamını yitirmiştir. Hükümsüzdür de.

Uzun zaman sonra tekrar okumak ne de iyi geldi. Yazarı daha iyi anlamak adına Bir Yazarın Günlüğü'nü muhakkak okuyun. Onu okuduktan sonra bu kitap farklı bir anlam kazandı.

Şengül Can'ın Devamsız kitabından bir şiirle bu inceleme burada biter. Kafanızı ütüledim, idare edin.

Gövdem parçalanmış gibi, iki dünya arasında mıydım ne?
Ruhum bir beden seçip içine gireyazsa.
Her gün gittim geldim dört saat yolla birlikte beş.
Evlerde odalarda şehirlerde sokaklarda hastanelerde.
Ateşin başına oturur gibi dizildik
Sonra tekrar tekrar.
Küller biriktirdim közler
Çevirdim çevirdim pişirdim dünyayı.
152 syf.
·3 günde·9/10 puan
Gözlemlediğim kadarıyla pek çok kişi bu kitabı yarım bırakmış veyahut bir şey anlamadığını öne sürerek beğenmediğini dile getirmiş. Ben de bu karmaşıklığa bir nebze de olsa açıklık getirme amacı ile bir inceleme yazmak istedim.

Fyodor Dostoyevski külliyatı kronolojik okuma maratonumun 11. kitabı olan Yeraltından Notlar’ı iki gün önce bitirdim. Ama ben mi kitabı bitirdim kitap mı beni bitirdi hâlâ kafamda soru işaretleri var. Üzerimden kamyon geçmiş bir şekilde kapatmıştım son sayfasını, tek hatırlayabildiğim bu. Her sayfayı karaladım, cümlelerin altını çizmekten bir hâl oldum, kitabın canına okudum. O da benim canıma okudu haliyle. Üniversitede okuduğum bölümün üzerimde bıraktığı ve asla vazgeçemediğim bir alışkanlığım var. Okuduğum bir eserin alt metinlerini, detaylarını, motiflerini, yazıldığı dönemin edebî ve siyasi arka planını, o eserin ortaya çıkma nedenlerini ve gerekçelerini araştırarak okumak. Bazı eserler vardır ki aynen bu şekilde itinalı bir okunma sürecinden geçmelidir. Yeraltından Notlar ise abartısız tam olarak bu şekilde okunması gereken bir kitap. Ve naçizane fikrim; edebî eserler yazarından bağımsız olarak okunabileceği amma velakin yazıldığı dönemden özerk olamayacağı ve ele alınamayacağı yönünde. Zaten Dostoyevski okumak demek; Dostoyevski’nin bize sunmuş olduğu harikulâde psikolojik tahlilleri ve karakterleri akıl süzgecimizden geçirerek, muhakeme ederek, sorgulayarak okumak demek. Bu şekilde okunmadığı takdirde, verilmek istenen mesajın da tam olarak anlaşılmayacağını düşünüyorum. Biraz da mevzubahis eser hakkında bir şeyler konuşalım değil mi?

Aslında Yeraltından Notlar 1864 yılında kendisinden bir sene önce Nikolay Chernyshevski tarafından yazılmış ‘’What Is To Be Done?’’ adlı temelinde dönemin popüler fikri ‘’ütopik sosyalizm’’ olan bir romana cevaben yazılıyor. Chernyshevski’nin yazdığı eserde kararlarımızı akıl ve mantık vasıtasıyla alırsak rasyonel ve akılcı bir ütopyaya ulaşabileceğimiz savunuluyor. Mutluluğun ve hakikatin anahtarına rasyonel ve bilimsel süzgeçten geçtikten sonra kavuşabileceğimiz vurgulanıyor. Dostoyevski ise bu düşünceye sıcak bakmıyor ve bu düşünceye karşı çıkma amaçlı şu an incelemesini okuduğunuz kitabı yazmaya başlıyor. Dostoyevski insanın yalnızca akılcı ve bilimsel formüllerle yetinmeyeceğini, bazı durumlarda içgüdüsünün ve arzularının da ağır basabileceğini belirterek bu ütopik tezi çürütüyor. [Sigmund Freud’un da Dostoyevski’nin bu yönünden etkilendiğini söylemek yanlış olmaz diye düşünüyorum. (Bknz: İd, Ego, Superego.)] Peki bu düşüncelerini bu okuduğumuz kitapta nasıl belirtiyor Dostoyevski? Hemencecik kitabımızın giriş cümlelerine bakarak bunu rahatlıkla anlayabiliriz:

‘’Tıbba ve doktora saygım olduğu halde tedavi olmuyorum ve olmayacağım.’’ (sf.7)

Gördüğünüz gibi, hasta durumdayken bir insanın aklına ve mantığına başvurarak doktora gitmesi beklenir fakat Dostoyevski gitmemeyi tercih ediyor, çünkü öyle istiyor. İnsana rasyonalizmin yetmeyeceğini harf harf nakşediyor Dostoyevski ve Chernyshevski’nin ütopyasını çürütüyor. Bir diğer örnek ise;

‘’Kim olursa olsun, insan daima, her yerde akılla çıkarın buyurduğu gibi değil, canının istediği gibi hareket etmeyi sever; arzularımızın çıkarımıza tamamıyla ters düşmesi de mümkün, hatta bazen zorunludur.’’ (sf.128)

Bu konuda diğer önemli bir örnek alıntı ise yine kitabın ilk bölümünde bulunan matematiksel bir metafor:

‘’Gene de, ne olursa olsun, şu iki kere iki pek musibet bir şey. Bana göre iki kere iki sadece bir küstahlıktır efendim. İki kere ikiyi yolumuzun ortasında külhanbeyi gibi durmuş, elleri belinde, ortalığı tükürüğe boğarken düşünüyorum. İki kere iki dördün üstünlüğünü kabul ediyorum elbette; fakat her şeyi hoş görmeye karar verdikten sonra, iki kere ikinin beş etmesinden bile hoşlanmak mümkündür.’’ (sf.37)

İlk alıntıda bahsettiği gibi rasyonelliğe ve bilimsel hakikate saygısı var Dostoyevski’nin fakat insanlığın sadece bunlarla yetinemeyeceğini dile getirmeye çalışıyor. Eminim ki bu örnek 1984 okuyucularına yabancı gelmemiştir, Dostoyevski kendinden sonraki gelen yazarları, psikologları, düşünürleri mutlaka etkilemiştir. Ayrıca birçok edebiyat eleştirmenine göre Yeraltından Notlar, 20. yüzyıl varoluşçu edebiyatının öncüsü olarak anılır. Dostoyevski bu eserinde absürtlük, toplumdan uzaklaşma, radikal bireysel özgürlük gibi temaları işledi. Ve ondan sonra Friedrich Nietzsche, Jean-Paul Sartre, Samuel Beckett gibi filozoflar ve yazarlar şüphesiz bu fikirlerden hareketle bir düşünce ekolu (Varoluşçuluk) kurdular. Başka bir deyişle Fyodor Dostoyevski zamanının çok ama çok ilerisinde bir kalemdi.
Kitabın ortaya çıkış nedenlerini az da olsa öğrendiysek, içerik hakkında konuşmak istiyorum biraz da.

Dostoyevski bu eserinde, modern toplumun uçlarında yaşayan yalnız bir insanın zihnindeki karanlık ve çelişki dolu dehlizlerini gezdiriyor bize. Ve o modern toplumun insanın kişiliği ve psikolojisi üzerinde bıraktığı kara lekelere yakından şahit oluyoruz. Ana karakterimiz 1860’lar Petersburg’unda düşük seviyeden bir kamu çalışanı olan ve etrafındaki topluma, onların sahte tavırlarına ve dışlanmışlığa dayanamayıp gitgide deliren, toplumdan uzaklaşan ve benliğini kaybeden zihni çelişkilerle dolu, ezilmiş bir anti-kahraman. Ayrıca işlenen temaların yanı sıra bu toplum kurbanı, şüpheci ve haksızlığa uğramış karakteri Dostoyevski’nin sonraki eserlerinde de çokça göreceğiz. Kitabımızın muhteviyatı iki bölümden oluşuyor;

İlk olarak ‘’Yeraltı’’ bölümünde, bir münzevi olan karakterimiz ‘’Yeraltı Adamı’’ 40 yaşındaki haliyle bizlere sesleniyor. Bu yaşına kadar edindiği acı tecrübelerden sonra yeraltına çekilip (tabii ki bu metaforik bir yeraltı) insanları, toplumun düşünce yapısını ve o dönemin edebiyat topluluğunu topa tutmaya başlıyor. Sibirya sürgününden hemen sonra, hastalığından dolayı zorunlu Avrupa seyahatinde, oraların kültürünü ve insanlarını iyice analiz ettikten sonra kaleme aldığı Yaz İzlenimleri Üzerine Kış Notları kitabında da bahsettiği gibi; Avrupa insanını ve kültürünü bayağı buluyor. Özellikle Fransa ve Almanya’yı eleştiren cümleleri vardı o kitapta. Yine bu kitabında da Rus kültürünün ve romantizminin Avrupa’daki tarzı kopyaladığını öne sürerek aslında Rus kültürünün kendine has tarzı olması gerektiğini dile getiriyor. Özellikle bu kısımda ‘’billur saray’’ diye bahsettiği yer ise tam olarak Chernyshevski’nin rasyonel ütopyası oluyor ve güzelce eleştiriyor. Bu bölümde biraz konudan konuya atladığı ve okurla dalga geçer gibi espri yaptığı için biraz yavaş ilerliyor konular. Bu konuda uyarmak istiyorum, pes etmeyin. :)

İkinci bölüm ise ‘’Sulusepken’e Dair’’. Bu bölüm ilk bölüme nazaran ve biraz da aydınlandığımız için daha akıcı nitelikte. 20’li yaşlarında başına gelen olayları ve neden ‘’Yeraltı Adamı’’na dönüştüğünü anlatıyor bize. E biz de burada sanırsam biraz hak vermeye başlıyoruz kendisine. Sürekli ‘’güzel ve yüksek şeyler’’den ve onları çok iyi bildiğinden bahsediyor. Bu ‘’güzel ve yüksek şeyler’’ ise tamamen Alman filozof Immanuel Kant’ın ‘’beatiful and sublime’’ yani ‘’güzel ve yüce’’ estetik anlayışına göndermeden başka bir şey değil. Bunun üzerine ayrı bir inceleme yazılır o yüzden o konuya girmeyeceğim. İlgilenenler için yoruma bir yazı bırakacağım… İkinci bölümde Dostoyevski ‘’bizi’’ bize anlatıyor. İnsanın içindeki en gizli kapıların ardındaki hislerin ve en aşağılık tarafların tercümanı oluyor. ‘’Bizi’’ bizden çok iyi tanıyor buna söyleyecek lafım yok, düşünüp de dile getiremediğimiz ne varsa karşımıza geçip gözlerimizin içine bakarak tek tek söylüyor edebiyatın psikoloğu. Ve bir bakmışsınız ki son sayfayı çevirmişsiniz. İşte böyle.

Yeraltından Notlar, benim kalbimin, psikolojimin, ruhumun en ulaşılmaz yerlerine dokunduğu için bendeki tesiri kolay kolay geçmeyecek. Hatta üstte neler bahsettim onu bile hatırlamıyorum şu anda. Sindirmesi kolay bir kitap olmadığından, benim için ‘’tekrar tekrar okunması gerekenler’’ listesine üst sıralardan giriş yaptı.

Okumayı düşünenlere keyifli okumalar dilerim!
140 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10 puan
YouTube kitap kanalımda Dostoyevski'nin hayatı, bütün kitapları ve kronolojik okuma sırası hakkında bilgi edinebilirsiniz:
https://youtu.be/0i9F0L1dcsM

Dostoyevski vs. Dostoyevski

Dövüş başladı. Kim yenecek? Raundların bitmek bilmediği bir zihin boksu izliyoruz. Hakem kim? O da Dostoyevski adında biri... Yeraltında gerçekleşen bu dövüşten kimsenin haberi yok, zira bu dövüş Dostoyevski'nin tam da beyninde gerçekleşiyor.

Aslında gayelerimize her zaman ulaşmayı istediğimizi belirten fakat zevkli olan kısmının ise gayelerimize hiçbir zaman ulaşamayacak olmamızı üstüne basa basa söyleyen bir dövüş. Aynı bir arabanın bir çizgi boyunca olmak üzere A noktasından B noktasına giderken her seferinde kalan yolun yarısını gidecek bir şekilde yolun sonuna ulaşmaya çalıştığında hiçbir zaman hedefine ulaşamayacak olması gibi.

Dostoyevski'nin kendisinin de dediği gibi ince otobiyografik detaylara ulaşıyoruz bu kitaptan kendisine dair. 40 küsür yaşlarında yazdığı bu kitapta önceki kitaplarını ses çıkarmamak olarak tanımlaması bu kitap ve akabininde gelecek kitaplarda nasıl cesur sesler çıkaracağını kanıtlıyor.

Çirkin olmayı kabullenmeyi, içinden geçen her şeyi çekinmeden yazabilmeyi, seçmemeyi seçebilmeyi, 19. yüzyıl insanının karaktersiz ve gerçekten aptal olmadan bir halt olamayacağını söyleyebilmeyi, 2x2=4 gibi basit bir matematik işleminden bütün matematik dünyasını, nicelikleri, kesin yargıları ve formülizasyonları sorguya çekebilmeyi başaran bir Dostoyevski vardı bu kitapta. Bize bir gün "nanik" bile deyişimizin formülize edilebileceğini fakat böyle olursa da bu hareketin samimiyetinin ve içerdiği sevgisinin hiçbir anlamının kalmayacağını belirten bir Dostoyevski.

Matematikle ve nesnel yargılara bu kadar kolay varılabilmesiyle, beyniyle ve yerin üstündeki bütün insanlara yöneltilen sorgulamalarıyla, gayelere hiçbir zaman tam olarak ulaşılmamasının insana vermiş olduğu saf zevkle, hasta, kötü ve suratsız bir adam olduğunu kabul etmekle aslında "Kimsin sen?" sorusuna verilebilecek her türlü cevabı vermeye çalışma uğruna sanki bir çocuğun emeklemeyi ilk öğrenmesinin zorluğu misali atılan adımlarla, güzel, yüksek, sistem gibi kelimelere ve soyut kavramlara verilen sosyolojik ve bireysel bazda öneme dair eleştirileriyle Dostoyevski tam olarak yeraltında kendi dünyasını karıncaların o yeraltındaki devasa ve muhteşem yuvaları gibi kurmuş diyebiliriz.

Matematik ve 2x2=4 hakkındaki görüşleri, her duygunun formülize edilebilmesinin ihtimali açısından düşündükleri konusunda aklıma gelen ve çok yerinde sorgulamalar içeren Türk bir arkadaşın videosunu sizle paylaşmak istiyorum, matematiğe karşı bakış açınızı değiştirebilir : https://www.youtube.com/watch?v=p06VHmih-Yw

Ayrıca fark ettiğim bir detay olarak, Stefan Zweig'ın, Satranç kitabını Dostoyevski'nin Yeraltından Notlar'ı okuyarak yazmış olma ihtimalinin olduğunu düşünüyorum.

Yeraltından Notlar sayfa 36 : ...Halbuki karıncalar bu konuda bambaşka bir alemdir: Karınca yuvası denilen, temeli sonsuzluğa kadar yıkılmaz harikulade bir yapıları vardır. ...Fakat insan hercai, bir dalda durmaz bir yaratıktır ve belki de satranç oyuncuları gibi gayeyi değil, gayeye giden yolu sever.
Satranç sayfa 10 : Hayatım boyunca tek bir düşünceye saplanıp kalmış, monoman insanların her türü hep dikkatimi çekmiştir, çünkü bir insan kendini sınırladığı ölçüde sonsuzluğa da yaklaşmış demektir; özellikle dünyaya sırt çevirmiş gibi gözüken bu tür insanlar, özel malzemeleriyle kendilerine karıncalar gibi tuhaf ve gerçekten bir defaya özgü küçük bir dünya modeli inşa ederler.

Zweig Satranç kitabıyla Yeraltından Notlar'a bir selam çakmış olabilir. Zira karıncaların yeraltı dünyası da https://www.youtube.com/watch?v=lFg21x2sj-M aynı bu linkteki videoda görülebildiği gibi çok şaşırtıcı detaylar ve muazzam güzellikte düzenlenmiş bir tasarım içermektedir.

Dostoyevski bize bu kitabında kendi beyninin nasıl yeraltındaki bir karınca yuvasının karmakarışıklığına benzediğini ve bu dünyanın kurulabilmesi uğruna emekle yapmış olduğu sorgulamalarını haykırıyor bize.
140 syf.
·Beğendi·10/10 puan
Hasta biriyim ben, kötü biriyim ben, çirkin biriyim ben, karaciğerimle de sorunlarım var var aynı zamanda. Ne zamandan beri istesem de fırsatım olmuyor doktora gitmeye hiç. İstemiyorum da zaten. Yalan söylemeyi seviyorum siz orta zekalı insan topluluğuna. On dokuzuncu yüzyılda nasılsa yirmi birinci yüzyılda da aynı tıp çünkü. Bir grup (burada grup derken milyarları kastediyorum) her şeyi ilahlaştıran insanın taptığı başka bir tanrı.

40'ımı geçtiğime ve aptal olmadığıma göre namussuzum aynı zamanda. Bu karanlık dünyada başka türlü olmuyor çünkü. Namussuz insanlar kendilerinden bahsetmeyi sever hem. Ben de -bu yeşil köşe daha farklı, daha yüce bir yazı hak etse de- namussuz olan ben de kendimden bahsedeceğim.

Ne diye senin bu safsatalarını dinleyeceğiz diyebilirsiniz tabi ki. Sonuçta benim gibi hasta, kötü, çirkin, namussuz birisini kim önemser ki zaten. Önemli değil efendim, dinlemeyin. Siz benden daha şerefli, daha namuslu , daha yüce olabilirsiniz. Ama elbette ki daha kötüsünüz ve dinlememek hakkınız. Kötü olmak için doğmuş insan, her ne kadar aksi düşünülse de genelde. Ben de nefret ediyorum bunu bilmeyen herkesten ve tabi ki de sizden. Ama tam da bu sebepten hayranım bu aymazlığınıza.

İnsan hem kötü, olup hem nasıl bu kadar habersiz olabilir ki kendinden ve bu durum nasıl olur da hiç rahatsız etmez onu. Tabii önemsemeyebilirsiniz de sizin hakkınızdaki düşüncelerimi. Hiç önemsemeniz zaten. Samsa kadar bile değer vermediniz bana. Karanlık bir silüet olarak kaldım arka planınızda. Etrafınıza baktığınızda bir anlığına beni görmüş olsanız da, bilinciniz bu kadar iğrençliğe müsaade edemedi, perdeledi beni hemen ve o şaşalı sohbetlerinize devam ettiniz sizin gibi uhrevi varlıklarla. Bense kaldım burada hep, kendime göre olan, yılanlarla, farelerle, kertenkele ve böceklerle. "Herkes hak etiği gibi yaşar" ikiyüzlülüğüne de karnım tok benim.

Evet baylar ve yirmi birinci yüzyılda olduğumuz için bayanlar. Anladığınız gibi size ihtiyacım yok, size ve anlattıklarımı dinlemenize. Siz istemeseniz de, hatta engellemek için elinizden geleni ardınıza koysanız da, bu fark etmemeye çalıştığınız adam konuşacak kendi kendine.

Şu ana kadar fark etmişsinizdir, zeki bir insan sayılırım ben toplum normlarına göre. Ama öyle işini bilen, kurnazca bir zekilik değil benimki. Belki de ancak burada kalmama, yukarı çıkamamama sebep olan bir zeka. Sizin gibi normal bir zekaya sahip olan normal bir insan olsaydım daha yüksek bir mevkiye kolaylıkla yükselebilirdim belki. Bunun için bir parça iyi birisi olmam yeterliydi sadece. İyi olmak, zaten her şeyin başı bu değil mi. Tıpkı sağlık gibi. İyi, yardımsever, sevecen. İğrendiriyor bu basma kalıp değerler beni.

Hepiniz benden iyi olduğunuzu düşünüyorsunuz değil mi? Peki hanginiz iddia edebilir gerçekte iyi ve yüce olan şeyleri düşünüp uygulamaya çalışırken, kafanızın o kimsenin görmediği küçük karanlık arka tarafında, belki de bilinçaltınızda, belki yeraltınızda yaptıklarınızın size sağlayacağı çıkarı düşünmediğinizi? Ve hanginizin içini yiyip bitirmez yaptığınız o yüce davranıştaki sahtekarlık? Kimsenin mi? Peki. Bakın ben belki biraz fazlayım bu yaşadığımız şehre, yaşadığımız yıla, yüzyıla. İşte bu yüzden bana uyum sağlayamıyorsunuz siz de herhalde.

Yok alay etmiyorum sizle; yeterli bilince sahip olmadığınız için, bilakis kıskanıyorum sadece. Keşke bende sizin gibi dar kafalı olabilseydim de güzel ve yüce olandan zevk alabilseydim. Olmuyor ama, hep bir yıkım, hep bir atalet oluyor eninde sonunda. Onurlu bir adam olduğum için, tabiat ve gerçek aşığı, işi dışı bir olan sizler gibi yapamıyorum hiç.

Elbette içi dışı bir olanlar da fazlasıyla onurludurlar, fazlasıyla ahmak oldukları gibi. Bir şeyin sonucunu düşünmeden ortaya atılırlar ve sonunda genelde kahraman olur böyle tipler. Ben ise kendimi bitirene kadar düşünürüm karşıma çıkan durumu. Karşımdaki insanın şerefini zedelemeyecek kadar onurlu olduğum için olsa gerek, her zaman da sessizce uzaklaşan ve kendi kendine küfreden ben olurum ama. Bu o kadar sık tekrarlanmaya başladı ki artık ben de önemsemiyorum bu durumu

Yo, önemsiyorum aslında. Hatta zevk alıyorum böyle aşağılanmaktan acı çekmekten, yok sayılmaktan. Bir insan yok sayılmaktan zevk alabilir mi hiç? Ben alıyorum. Belki de sizin o doğanın kanunlarına olan inancınıza karşı çıktığım için mutlu oluyorum. Hem nereden üstün oluyor sizin o aptal kanunlarınız benim özgür irademden?

Aptal bir şekilde yaşıyor olabilirim ama sizin iyi, ahlaklı ya da uygulanabilir olarak gördüğünüz şeylere uymak zorunda değilim ben. Zor durumda olan olan birisine yardım etmek istemiyorum mesela hiç. Israrla karşı çıkıyorum. Durmadan karşı çıkıyorum. Ta ki...ta ki gerçekten yardımım istenip, reddedemememe, o gücü kendimde bulamamama dek. Ben de bu; en medeni, en asil, en barışsever toplumun bir parçası oluyorum sırf hayır diyememekten. Ne oldu, barışsever deyince gülümsediniz. Sonuçta bütün bu kurallar, kanunlar, kaideler, iyiyi, güzeli, refahı, barışı getirmek için değil mi? Bütün bu ilerlemeler insan için yapılmamış mı? Herhalde yüz elli yıl öncesine göre daha erdemli, daha üstünüz. Daha iyi davranıyoruz bu kadar gelişme yüzünden değil mi?

Sizi bilmem ama ben sadece daha yalnızım eskiye göre. O bahsettiğim normalden fazla bilinçli olma durumu itiyor beni bu yalnız yaşama ve mutluyum böyle. İhtiyacım yok kimseye. Nasıl istersem olurum ben hem. Sırf siz o kuralları koyanlar, yalnızlık kötü diyorsunuz diye bu halimden utanmam mı lazım? Sizim kötünüzün, benim için de kötü olduğu ne malum? Siz iki kere iki dört diyorsunuz diye onu elimde bayrak yapıp sallamam mı gerekiyor benim? Belki de iki kere ikinin beş ettiği bir dünya hayal ediyorum ben. Her şeyin bilincindeyim ve her şeyi düşünüyorum. Siz her şeyin bütün olasılıklarını düşünmeyi denediniz mi hiç peki? Bir şeyi beş bin kere düşünüp yine yanlış olanı yaptınız mı? Ya da hiç tepkisiz atıl bir durumda kaldınız mı olaylar karşısında? Böyle birisi nasıl saygı duyabilir kendine? Siz de duymayın zaten.

Hem ben neden kendimi anlatmaya başladım ki? Kendi karanlığımda yaşamanın yetmesi lazımdı bana. Evet, eski bir kış akşamı vardı, daha anlatılacak, ahmaklığıma şahit olacağınız. Ama daha fazla soyunmak, içimi açmak istemiyorum önünüzde artık. "Yeraltından Notlar"mı? Boş verin Allahaseniz, paranoyak birinin hezeyanlarını kim okumak ister ki?

NOT : Yüzelli yıldır böyle bir çok yazı yazıldı ve yüzyıllar boyunca yazılmaya devam edilecek. Ama hiçbiri o ilk metin gibi etkileyemeyecek insanı.
140 syf.
·2 günde·10/10 puan
İki bölümden oluşan bu eseri yazar sürgün dönüşü yazmıştır. Ana karakterimizin ıstırabı, insanların onu küçük görmesi, önemsememesi diyebiliriz. Eser 19. Yüzyılda yazılmasına rağmen günümüzde de aynı sorundan çoğumuz mustarip.

İlk eseri insanciklar çıktığında büyük bir yankı uyandırmış ünlü eleştirmen Belinski "Nur topu gibi bir Gogol doğdu" demiştir. Devaminda çıkardığı romanları beklenen alakayi bulamamış ve yazar kendi deyimiyle yeraltına çekilmiştir.

Çar I. Nikolay'ın kendisine ve olması da aynı döneme rastlamaktadır.

Rus yazarlar arasında Slavcı Batıcı ayrımı vardır. Dostoyevski de Çar I. Nikolay'ın
tüm üyelerine idam cezası vereceği Petraşevski Grubu'na üyedir.

Çar I. Nikolay bu yazarları idam etmek ister. Tam kurşuna dizecekken vazgeçer ve sürgüne gönderir , sürgünden on yil sonra bu eseri yazmıştır dostoyevski.

Genel itibariyle yoğun bir kitaptır. Okumaya yeni başlayanlara kesinlikle tavsiye edilmez. Onun yerine John Steinbeck kitapları daha isabet olur. Biraz daha okuma alışkanlığı geliştirilip öyle okunmalı.

Keyifli okumalar diler, böyle güzel bir mecrayı bizlere sunduğu için 1K ekibine teşekkür ederim.
140 syf.
·Beğendi·10/10 puan
Kitabı çok çok çok beğendim. Zaten bir sürü de alıntı paylaştım . Bu konuda da eleştiriler aldım "Her satırı da paylaşacak mısın?" gibi acımasızca idi bazıları ;)

Özetlemesi, incelemesi benim için çok zor bir kitap..

Evet belki ebat olarak küçük ama etkileri sarsıcı, büyük ve derin..

Sadece bir olayı anlatmıyor çaresiz bir adamın hayat karşısında tutunamayışını okuyorsunuz..

Bir adamın hayata karşı nasıl durduğunu,  olayları nasıl algıladığını (ki bence çok özgün yaklaşımları var) ve bu algılamanın onu nasıl derin düşüncelere sürüklediğini okuyorsunuz..

Kendini gerçek dünyadan soyutlamış bir adamın kızgınlıklarının, çatışmalarının, kırgınlıklarının, ve daha yaşadığı bir çok duygunun tasvirini okuyorsunuz..

O isimsiz bir kahraman ama herkesin ismini de veremezdi ya Dostoyevski kahramanına.  Çünkü hepimizden küçük de olsa bir parça taşıyor. Küçük kırıntılar bile olsa bir şeyler buluyoruz kendimizden..


Kendini kandırmaktan çok, gerçeklerle yüzleşmek isteyenlerin yazarıdır Dostoyevski..

Son olarak;

Hermann Hesse, bir denemesinde: “Dostoyevski, ancak kendimizi berbat hissettiğimizde, acı çekebilme sınırımızın sonuna varmışsak ve yaşamı bütünüyle alev alev yanan bir yara diye algılıyorsak, eğer artık yalnızca çaresizliği soluyorsak ve umutsuzluğun bin bir ölümünü yaşamışsak, işte ancak o zaman okumamız gereken bir yazardır. Ancak o zaman, yani acıdan yapayalnız kalmış, felce uğramış olarak yaşama baktığımızda, o vahşi ve güzel acımasızlığı içersinde yaşamı artık anlayamaz olduğumuzda ve ondan hiçbir şey istemediğimizde, evet, ancak o zaman bu korkunç ve görkemli yazarın müziğine açığız demektir. Böyle bir durumda artık birer izleyici olmaktan, yalnızca okuduklarımızın tadına varıp onları değerlendirmekle yetinen kişiler olmaktan çıkmış, Dostoyevski’nin eserlerindeki o zavallı ve yoksul kardeşlerin arasına katılmışız demektir; o zaman biz de onların acılarını çekeriz, onlarla birlikte, soluk bile almaksızın, yaşamın anaforuna, ölümün sonrasız öğüten değişmenine bakışlarımızı dikip kalırız. Ve yine ancak o zaman Dostoyevski’nin müziğine, bizi teselli etmek için söylediklerine, sevgisine kulak veririz; ancak o zaman onun korkutucu, çoğu kez cehennemden farksız dünyasının anlamını kavrarız.” der Dostoyevski için...
140 syf.
·6 günde·Beğendi·9/10 puan
Dostoyevski den okuduğum ilk kitap; Yeraltından Notlar. Dostoyevski okumak için iyi bir başlangıç kitabı mıydı Yeraltından Notlar emin değilim .

Öyle kasvetli bir karakteri var ki .. Karakterimiz kendi zihninde bir dünya yaratmış; bu dünya çelişkili ruh halleriyle dolu. Bir duruma anlık kızıyor , kızdığı için de ayrı öfke duyuyor, bir an kendi ile gururlanıyor sonrasında aşağılık hissediyor, bir durumdan kendince çıkarımlar edinip aşırı duygu yükleniyor, sonra pişmanlık duyuyor, aklına eseni büyük bir istekle yapıyor sonra isteği ulaşmaya yakın sönüyor, hem çok Zeki olduğu düşünüyor
hem de dünyanın en büyük aptalı o ... Her duygusu çok yoğun, çok çelişkili.... Bu dünyası Yeraltı aslında onun için . Kitabın ilk yarısında hikayeden çok düşüncelerini okuyorsunuz o kısım daha kasvetliydi benim için, nitekim 2. Kısım hikayelerle karakteri analiz etme açısından daha güzeldi . Okurken gerçekten ruhum darlandı. Okumaktan sıkılmak değil bu kesinlikle okurken keyif de aldım ama ruhum darlamdı onun değişken ruh hallerinden . Sanırım yazarın başarısı bu.

Eminim çok sevenler vardır, ilk okuma tecrübemin sonunda bana değişik gelmesi normaldir diye düşünüyorum. Bir de ben çok karamsar hikayeler okumaktan hoşlanmıyorum. Bunun da etkisi vardır bende yarattığı izlenimde muhakkak.

Karakterimiz son sayfada kendini özetliyor; içindeki ruh halinin de farkında olduğunu ifade ediyor aslında :

“ Ben kendi hayatımda , sizin cesaret edemeyip yarıda bıraktığınız şeyleri sonuna kadar götürdüm, üstelik siz tabansızlığınıza sağduyu diyor, böylece kendi kendinizi aldatarak avunuyorsunuz. Buna göre ben sizden daha “canlı”yım. ...Yine de bu çelişme düşkününün “notları “ burada bitmiyor. O yazmaya devam etti .”

Hayata bakışı çok derin bir yazar Dostoyevski.

İyi okumalar
144 syf.
·3 günde·Puan vermedi
Nedir mutlu olmak ? Bir insan mutlu olmayınca kendisinden nefret edebilir mi , kendisine tahammülü kalmaz mı? Mutsuz olunca çok mu sinirli, agresif, her şeyden nefret eden , insanları görmek istemeyen , sürekli yalnız kalmak bazen de dehşet bir şekilde kalabalığa karışmak ve sürekli kendisiyle çelişiyor mu?
Ah dosto ! Şu an ben mutsuz bir insan mıyım yani? :)) İnsanlara tahammül edemediğim doğru fakat kendimi çok seviyorum. Ve bazen tek başıma kalmak istediğim de doğru. - aslında çoğu zaman- Tek başıma, herkesten uzakta sadece kitap ve kahveyle kalmayı o kadar arzuluyorum ki... Gün geçtikçe bu düşüncemin gerçekleşmesi için bazı davranışlarda da bulunuyorum ama etrafımdaki insanlar beni çok seviyor olmalılar ki beni tekrar kitap aleminden alıp gerçek ve sıkıcı dünyaya döndürüyorlar. Farkında bile değiller böyle yaparak beni ne kadar mutsuz ettiklerini. Etrafımdaki insanlara karşı güvenim kalmadı, o kadar rezil ve samimiyetsizler ki ya tamamen yeraltı dünyama çekilmem gerekiyor ya da acilen çevremi değiştirmem gerekiyor, başka türlü işin içinden çıkamayacağım.
Kitaba henüz alıntı eklenmedi.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Yeraltından Notlar
Baskı tarihi:
Temmuz 2010
Sayfa sayısı:
136
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786051003429
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Aslında benim ne istediğimi biliyor musun? Hepinizin canı cehenneme! Rahatlık, sakinlik istiyorum! Kendi huzurum için bütün dünyayı beş paraya satarım ben. Beni kıyametin kopmasıyla çaysız kalmam arasında bir seçime zorlasalar, dünyanın batmasını umursamaz, çayımdan vazgeçmeyeceğimi haykırırdım. Bunu biliyor muydun? Ben yalnızca bir alçak, bir namussuz, bir bencil, bir tembel olduğumu biliyorum. Sen buraya geleceksin diye de üç günden beri kendi kendimi yiyip bitirdim. Bu üç gün içinde beni en çok ne korkuttu, biliyor musun? Beni yoksul hâlimle görmenden korktum. Biraz önce yoksulluğumdan utanmadığımı söylemiştim ya, yalandı; utanıyorum anlıyor musun? Hırsız olsaydım bu kadar korkmaz, utanmazdım. Ben son derece gururluyum ama şu çıplaklığımla sanki derimi soymuşlar gibiyim, en küçük bir hava değişimi bile acı veriyor bana.

Kitabı okuyanlar 66,1bin okur

  • Bahtiyar USTA
  • Kerim Doruk
  • Befsun
  • Mustafa Oğlak
  • Berat Avcı
  • Melek Elçi
  • Büşra Yılmaz
  • Derya Kına
  • Dilek
  • Vahap dinc

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-12 Yaş
%18.2
13-17 Yaş
%45.5
18-24 Yaş
%9.1
25-34 Yaş
%9.1
35-44 Yaş
%18.2
45-54 Yaş
%0
55-64 Yaş
%0
65+ Yaş
%0

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%60
Erkek
%40

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0 (6)
9
%0 (3)
8
%0 (5)
7
%0 (2)
6
%0
5
%0 (1)
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları