• David Ben Gurion'u görüyoruz. Düşünceli ama sakin. Bildiği var ama yine sakin. Yaklaşmakta olan savaşın sesleri yanı başında, odasında, karargahta. Düşünceli. Mısır'ın 'yeni silahları'na karşı elinde bulunan eski silahlarla ne yapacağına düşünerek, plan yapmakta. Savaş yaklaşıyor. İngiliz ve Fransızlarla yaptığı işbirliğini düşünürken kendisini yarı yolda bırakacaklarından da emin. Amerikalılara da kızıyor. Mısır, Suriye, çöl, Suveyş, kanal...Savaş yaklaşırken ulusunu korumak için yapması gerekenleri gözden geçiren bir adamla karşı karşıyayız ve bu şekilde hikaye 20 Ekim 1956'dan bir gün öncesinden başlıyor. Tarihe Suveyş Krizi olarak geçen ve bir tarafta Mısır, diğer tarafta ise İsrail, İngiltere, Fransa ve dolaylı bir şekilde Amerika'nın olduğu ve Suveyş Kanalı'nı kamulaştırmak isteyen Nasır yönetimindeki Mısır ordusuna karşı kanalın kamulaştırılmasına karşı çıkan İngiltere ve Fransa ile buradan istifade edip toprak kazanmak isteyen İsrail'in 1956 Suveyş Savaşı (krizi) öncesi yaşanan olayların anlatımıyla başlıyor kitap. Ülkelerin konumu, siyasi tavırları, savaş araç gereçlerin durumu, hedefleri ve o hedeflere nasıl ulaşılacağı anlatılıyor.

    Yazar, Gideon Zadok'un anlatımıyla konuyu ilerliyor. Roman içinde roman okuyoruz. İsrail devleti kurulduktan sonra
    çeşitli ülkelerden gelen Yahudilerin bir arada olma çabası ve etraflarının kendilerinden olmayan milletlerden olması, kendilerini orada sıkışmış vaziyette hissetmelerine yol açsada, artık bir arada yaşayabilecekleri bir topraklarının olması onlar için büyük nimet olur.

    Toplama kamplarından sağ kalanlarla başka yerlerden gelen Yahudilerin bu topraklarda tek çatı altında buluşmasını da
    okuyoruz.

    Gideon'un ailesiyle İsrail'de yaşadıkları sayfa içlerinde aralıklı bir şekilde anlatılır. Yeni kurulan bir devlet, savaş ve çatışmaların sürekli yaşandığı bir yerde aile bakımı, büyütme, hayatı idame ettirme mücadelesi de paralel bir şekilde anlatılır.

    Koca savaşa gitmeyi dört gözle beklerken, karısı ise gitmemesi için yalvarır. Romandaki Gideon Zadok, hem gazeteci hem de
    yazar kimliğiyle savaşın içinde. Suveyş Kanal harekatı üzerine kurgulanmış bir roman. Yaşanan gerçek, olaylar gerçek, savaş gerçek.

    Kitap geçmişle kendi dönemi arasında sürekli gitgeller yaşatıyor. Bir orada bir burada ve farklı zaman dilimleri arasında gidip geliyoruz. Küçüklüğüne dönüş, babasıyla mektuplaşmalar, aile yaşamı gibi sosyal hayatın içinden kopup gelen yaşamdan kesitler sunarak, sadece savaş anlatımı da yapılmıyor. Savaşın dışında yaşanan sosyal hayata dair düşünceler, diyaloglar gözler önüne de seriliyor.

    Gideon Zadok karakterinin ana karakter olarak kurgulandığı romanda ona eşlik eden aile, çevre ve savaş yer alıyor. Okula
    giden çocuklar, evdeki yaşam, rutin yapılan işler, siyaset ve 'ne olacak şimdi'nin sorulduğu bir yerde hayatta kalma mücadelesi anlatılıyor.

    Sosyal hayatın en önemli ögesi olan aile ve Yahudi gelenekleriyle yeni doğan tüm bireylere bunun benimsetilmesi; Yahudi dininin emirleri doğrultusunda konuşmalar, yapılan ayinler ve çevrede bulunan Hıristiyan nüfusla münasebetleri de
    anlatılıyor.

    Yahudi tarihinden kısa kesitler de sunuluyor. Rusya ve Polonya'daki zenginliklerinin sebepleri, sürekli göçe tabi
    tutuldukları için yanlarında mesleklerini de götürmeleri; ama ilerki dönemlerde buralarda da din değiştirmeye zorlandıkları için yine göç ettiklerin de bahsediyor.

    Kitabı okuduğunuzda Yahudilerin Avrupa içlerinde yaşadığı göçlerden kesitleri görüp, ezilen, sömürülen, hor görülen, yok sayılan bir ırk/dil mensuplarının çektiği acıdan da bahsediyor.

    Gideon Zadok'un evlenmeden önceki hayatı ve onun da ötesine ailesinin geçmişine, dönüşler yaparak ailenin geçmişinden bugüne bir bağ kuruluyor. Ayrıca Rusya'daki Yahudiler ve oradan Filistin'e göçün zorluğu, ezikliği, horlanışları ve tarihi anlatılıyor.


    Filistin'e 1920'lerde başlayan göçün içinde yaşamdan kesitler sunuyor. Orada yaşayan eski yerleşik Yahudilerle sonradan
    oraya gelen Yahudiler arasında yaşanan kültür farklılıkları ama bunun yanında bataklık, kurak bir araziden, yaşanabilir
    bir yer yapmak için verilen birlik mücadelesini de okuyoruz.

    Notlar:

    + Kitap 1988 yılında ABD'de yayımlandıktan bir yıl sonra 1989 yılında Mehmet Harmancı çevirisi ile Altın Kitaplar tarafından yayımlanmış.
    + Eğer bir yazarın gözünden Suveyş Kanal harekatı anlatılsaydı çok daha iyi olurdu. Kitabın adı Mitla Geçidi ve Kanal harekatı
    sadece sanki 'dekor' olarak duruyor. Önemli kısım yazarın, ailesinin geçmişi, yaşadıkları, aile bağları aile içinde yaşanan sıkıntılar, kırgınlıklar, kopukluklar gibi konular üzerinden gidiliyor. Tabi, olmazsa olmaz kadın, cinsellik, yaşanan ateşli geceler kitabın içine serpiştirilmiş.
    + Savaş kısmı sonlara doğru tekrar önplana çıkartılıp, akıcılık sağlanmaya çalışılmış.
    + Savaş kısımlarının anlatıldığı kısımlar akıcı olmakla beraber, diğer kısımlar çok durağan. Esasında o kısımları az bir şekilde geçişler yaparak kurgulansa çok daha iyi olurdu diye düşünüyorum. Hem de hız ve akıcılık da korunmuş olurdu.
    + Kitap ileri de sinema filmi çekilecek havasıyla yazılmış görülüyor. Anlatım ve okurken kişilerin durumu, yazarın
    kafasında sanki film gibi şekillenmiş yani macera filmi.
    + Kitabı ancak sahaflarda bulabilirsiniz. Okunmasında kesin şart var mı? Yok. Benim elimin altında yazarın tüm serisi
    olduğu için hepsini bu şekilde teker teker okuyorum ve yazıyorum.
    +Suveyş Kanal harekatı, onun Soğuk Savaş dönemine etkisi, Rusya ve Amerika'nın tavırları ve İngiltere'nin yenilmesi
    sonucu bu coğrafyadan çıkıp, yerini ABD'ye bırakması ve bunlar üzerinden bir kurgu bekliyordum, yanılmışım.
    + Bu kitabı 26/08/2018 - 15/09/2018 tarihleri arası okuyup, yazı 19/11/2018 tarihinde yazılıp, siteye eklenmiştir.
  • TÜRKİYE İLE RUSYA

    Sovyet Rusya Yardımları:
    Rusya'da iç savaşın Sovyetler lehine gelişme göstermesi üzerine, Çarlık yanlısı beyaz ordulara yardım amacıyla 1919 yılı başlarında İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan Kırım'a 850.000 kişilik kuvvet göndermişlerdi. Zor durumda kalan Sovyet yöneticileri, Milli Mücadeleyi ilgi ile izliyorlardı. Anadolu ve Trakya'da Müdafaai Hukuk derneklerinin kurulmasını ve halkın yabancı işgallere karşı silahlı Kuvayi Milliye birlikleri kurmasını, bir çeşit komünist ihtilali hazırlığı olarak değerlendiriyorlardı. Izvestia gazetesi, başlayan Türk ihtilalinin Sovyetlerin Ekim ihtilalinin bir benzeri ve devamı olacağını belirtiyordu.

    Nihayet 16 Mart 1921 günü Moskova Andlaşması imzalanmıştır.

    Andlaşmadan sonra Sovyetlerden önemli miktarlarda para ve silah yardımı sağlanmaya başlanmıştır. Kurtuluş Savaşı süresince Sovyet Rusya'dan sağlanan para yardımı, 11 milyon altın Ruble ile 100.000 lira değerindeki külçe altındır. Sovyetler silah olarak da dört tümeni donatmaya yeterli 37.812 tüfek, 324 makineli tüfek, 66 top ve bunların cephanesini vermişlerdir. [1]

    Bu zikrettiklerimiz yalnızca "dış" yardımlardır, iç yardımlara ve halktan alınan vergilere konumuzun hacmini aşacağı için değinmedik...

    [1] Alptekin Müderrisoğlu, Kurtuluş Savaşının Malî Kaynakları, sayfa 49, 51.
  • Ilber Ortaylı
    Bu toprağın yani İstanbul’un altını tanımama bazı çokbilmişlerin(!) sözünü ettikleri gibi Bizans değildir. Bizans’tan önce bize daha yakın katman olan Osmanlı gelir. Eğer bu şehirde Bizans tahrip ediliyor ve hakkı verilemiyorsa, ki öyledir, onun üstündeki Osmanlı mirası çoktan mahvedilmiş demektir. Ve de öyledir.

     İSTANBUL’un en büyük sorunu toprağın üstünde yaşayanların bir alttaki tabakayı bilmemesidir. Bu toprağın altını tanımama bazı çokbilmişlerin(!) sözünü ettikleri gibi Bizans değildir. Bizans’tan önce bize daha yakın katman olan Osmanlı gelir. Eğer bu şehirde Bizans tahrip ediliyor ve hakkı verilemiyorsa, ki öyledir, onun üstündeki Osmanlı mirası çoktan mahvedilmiş demektir. Ve de öyledir. Osmanlı’nın 15., 16. yüzyılına ait birçok kabrin, medrese kalıntısının hatta İbrahim Paşa Sarayı’nın arka kısmının (ki İstanbul Adliyesi için kurban edilen, temelde kalan kesimdir), sarnıcın ortadan kalktığı açıktır. Bunların bazılarına tesadüfen ulaşıyoruz. Ancak Semavi Eyice gibi üstatlar sayesinde bazılarının varlığına vâkıfız. Birçoğu da Allahuâlem toprağa karışmıştır, günün birinde belki çıkar.

    ÜSKÜDAR’DA MAHALLE

    Yenikapı Metro İstasyonu’nu kazarken Theodosius Limanı gibi bir abide ortaya çıkıyor, 6. ve 7. asra ait gemi kalıntılarıyla birlikte İmparator Konstantin surlarının 4. asra ait kalıntıları da, o bölgedeki 17. asra ait Ermeni mahallesi ve diğer yerleşke kalıntıları da gün yüzüne çıkıyor. Son kazılar ve buluntular ise daha da ilginç: Üsküdar’da metro kazılarından dolayı kocaman bir mahalle ortaya çıktı. Beklenilmeyecek bir olay değil. Theodosius Limanı tek olarak kalmayacak, yarın Kadırga dediğimiz Bukoleon Limanı’nın üstünü örten yapıların altından ne çıkacağı belli olmaz. Haydarpaşa’daki kazılarda Kalkedon sur duvarları çıktı. Beyoğlu’ndaki İtalyan İşçi Yardımlaşma Cemiyeti (ki İtalyan Kulübü denir, kurucusu Giuseppe Garibaldi’dir) restorasyonu sırasında altından Bizans mezarları dahi çıktı. Galiba restoratör Sedat Bornovalı’nın raporundan da bu anlaşılabilir. 

    KORUMA ADİL DEĞİL

    İstanbul’un asıl sorunu da burada başlıyor. Kanunlar ve zihniyetimiz temel kazılarda ortaya çıkan bu gibi eserleri koruma konusunda adil değil. İnşaatı yapanı mağdur etmeden eseri kurtarmak, hiç değilse teşhirine imkân tanımak lazım. Roma’daki arkeoloji otoritesi gibi bir kurum bizde mevcut değil. Oysa Roma’yla İstanbul’dan başka hiçbir şehirde yeraltı zenginliğiyle kent bu kadar iç içe değildir. Bugüne kadar yapılan işlem, buluntunun üstüne beton döküp haber vermemek olmuştur. Bu arada çıkan kalıntıdan taşınabilir parçaları kaçırıp satmak da cabası. Kapalıçarşı’nın ve Büyük Valide Han’ın yapıları örtülüyor. Üstlerine ilave yapılıyor. Durumu tespit eden muhabirin çekim aracına (drone) alttan hedefleyip ateş açıyorlar. Dağ haydutları ve lümpenler artık şehirlerde faaliyette.

    DAĞ HAYDUTLARI ŞEHİRDE

    İstanbul’un Suriçi bizim 2 bin yıllık sorumluluğumuzdur. Evvela Türk tarihine ve İslam dünyasına karşı, sonra da Doğu Roma ve Eski Roma’nın tarihine karşı görevlerimiz var. Bölgedeki yapılaşmanın kesinlikle durdurulması lazım ve istimlaklere başlamalıyız. Ayvansaray’da surlara baktığınız zaman Kazasker Hacı İvaz Efendi’nin Mimar Sinan’a yaptırdığı tipik bir Sinan eseri çirkin yapılar tarafından gölgelenmiş vaziyette. Dolmabahçe Sarayı’nı, 19. ve 20. yüzyıl tarihimizi ve çevresindeki eserleri stadyum ve otellerle gömmek üzereyiz. Dolgu sahadaki Dolmabahçe bu heyulaları taşıyamıyor.

    BU İMARLA ÇÖZÜLMEZ

    İstanbul Belediye Sarayı gibi lüzumsuz ve tahripkâr yapıların ortadan kalkması lazım. Altlarındaki sadece Bizans-Roma kalıntıları değil yanı basındaki Ankaravi Medresesi ve onun temelleri de bu yüzden tahrip edilmiş vaziyette. Lüzumsuz sarayı yapmak için etraftaki Osmanlı konaklarını, acemi kışlasını ve karakolu yıktılar. Bari hiç değilse temellerinin çıkarılması için yeni çirkin yapıların kaldırılması gerekiyor. Aksaray geçidi bütün İstanbul’u mahvetti. Büyük İstanbul bölgesi içinde tayin edici bir alan olmaktan çıkan Suriçi, İstanbul’un tarihi portresinin korunması, korunmadan vazgeçtik hiç değilse temelleriyle birlikte kısmen restore edilmesi ve İstanbullular için zihni bir nefes alma imkânının doğması gerekir. Bu imar anlayışıyla bu çözüm beklenemez. İstanbullular şehirlerini tanımıyorlar. İstanbullu olmayan belediye reisleri ve meclislerin üyeleri ise bu şehrin bu yönünü hiç dert edinmiyorlar. Dünya metropolünün dünyanın öbür tarih kentlerine göre en talihsiz yönü budur.

    BİZE YAKIN ŞEHİRLER

    SALI ve cuma Moskova’da Yunus Emre Enstitüsü’nün tertiplediği bir toplantıda Profesör Dimitri Vasilyev ile birlikte Rusya-Türkiye ilişkileri üzerine konuştuk. Her ikimizin de yorumları Rusya ile Türkiye arasında barış olduğu vakit hem imparatorlukların güvenliklerinin hem de kalkınmanın sağlanabildiğiydi. III. Selim ve I. Pavel zamanında yani Fransa’nın I. Konsülü General Napoleon Bonaparte’ın Mısır’a çıktığı, Akka’ya saldırdığı ve Adriyatik’te İyon Adaları’nı elinde tutuğu zamanda Rus donanması Amiral Uşakov’un, Türk donanması Amiral Kadir Bey’in komutasında müştereken İyon Adaları’nı (1800) işgal ettiler ve garip bir tezat, Yedi Adalar yahut İyon Adaları Cumhuriyeti’ni kurdular. Akka’da Bonaparte yenilgiye uğramıştı. Bu Türkiye’nin başarısıdır. I. Alexander, Napoleon Bonaparte’a karşı koalisyonun yönettiği 1815 Viyana Kongresi’nden Osmanlı’yı dışlatınca kendi için de pek hayırlı sonuç çıkmadı. Helen Yunan Ayaklanması sırasında İngiltere ve Fransa ile birlikte Osmanlı donanmasını yakması, yakın gelecekte Polonya’daki ayaklanma için bir işaret sayılır. İmparatorluklar Metternich gibi çokuluslu idareyi yöneten diplomatlar sayesinde ayakta kalabilirdi. Metternich Avusturyası bu nedenle Osmanlı’ya karşı tutum takınmamıştı.

    1989 SONRASI HAYIRLI

    Sovyetler Birliği zamanında yeni Türkiye ile 1948’den sonraki Soğuk Harp dönemi dışında çatışmaya girişilmedi. Soğuk Harp dönemi de bir Stalinist hataydı. Sovyetler Birliği 1960’lı yıllarda hatta 1950’lerin sonunda bu politikadan dönmeyi çok denedi. 1970’lerde sıcak bir ilişkinin kurulduğu da malum. İki ülkenin soğukluğundan en büyük zararı ilim adamları ve tarihçiler görüyor. İki mühim kaynağı, Rusya arşivlerini ve Türk arşivlerini karşılıklı olarak kullanamadık. 1989’dan sonraki dönem Rusya ve Türkiye için çok hayırlı oldu. Toplumlarımız zenginleşti. İnsanlarımız karşılıklı olarak dünyayı gördü. Kültür hayatımız bu iki cepheden renklendi.

    GERÇEKLERİ GÖRMELİYİZ

    MGIMO’da (Moskova Uluslararası İlişkiler Devlet Enstitüsü-State Institute of International Relations) okuyan Türklerin sayısı günden güne artıyor. Sırf Amerikan ve Anglosakson kanalıyla diplomasi öğrenmenin yeknesaklığı açık. Alternatif lazım. Moskova büyükelçiliği ve büyükelçimiz Hüseyin Lazip Diriöz yeni dönemde Moskova’da önemli bir görev üstleniyor. Büyük devletlerin Rusya ile ilişki kurmak ve onu yakından öğrenmek için başvurdukları bir merkez. Salon dolusu Türk öğrenci yeni bir dünyayı tanıyor. Kendilerinden eminler ve öğrendiklerinden dolayı mutlular. Türkiye’de de Rus öğrenci sayısı artıyor, gelecekte daha da artacak. Şehirde bir zenginleşme var. Rus şehirlerinin içinde Petersburg ve Moskova dışında bir durgunluk olduğu hep söyleniyor ama bu iki şehir bize yakın, beynelmilel entelektüel merkezler. Bu gerçekleri görmeliyiz.
  • İsmet İnönü, Ulus gazetesinde yayınlanan hatıratında "Proje" tabirini kullanmıştır. [2]

    Amerikan arşivlerinde bulunan, "Türk-Fransız Anlaşmasını" çeşitli yönleriyle inceleyen Fransızca bir belge var elimde... [3]

    Belgeye göre Fransa ve Türkiye'nin dostlukları çok eskiye dayanmakta ve Türkiye zaten büyük savaşta Fransa ile değil Ruşya ile savaşmaktadır. İşgal durumunda ise Fransa ve Fransızlarla karşılaşan Türk halkı onlarla eskiden olduğu gibi dost olmuştur. Fransa gerçekçi bir yaklaşımla Türkleri bir uşak durumuna düşüren Sevr andlaşmasını reddetmiş ve kendi mirasının kalıntıları olan topraklan böylece Türklere geri vermiştir.

    Fransa böylece kendisini İngiltere'nin doğu siyasetinden ayırmış ve Yunanlılar gibi maceracı olmadığını göstermiştir. Fransa zaten Türkleri parçalamaya yönelik anlaşmalara Spa, Hythe ve San Remo'da karşı çıkmış ve Lloyd George'a Tüık halkının hayatına dokunmaması ve onu kendi topraklarında hür bırakma konusunda verdiği sözü hatırlatmış. Yunanlıların maceracı davranışı mareşal Foch, general Gouraud ve albay Georges tarafından iyi karşılanmamış. Fransa böylece Türklerin meşru isteklerini kabul etmiş.

    Yani, Fransa Sevr'i ciddiye bile almamış ve reddetmiştir.

    KAYNAKLAR:
    [2] İnönü hatıraları, Ulus gazetesi, 24 Temmuz 1968.

    [3] Fotoğrafa bakınız.
  • Birinci Dünya Savaşı sürerken, 2 Nisan 1917 günü yansızlığı bırakan Amerika, Almanya’ya karşı İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya’nın yanında savaşa katılmış; ancak 1917 Ekim Devrimi’yle Rusya’da yönetimi ele geçiren sosyalistler devlet arşivinde buldukları gizli Sykes-Picot Antlaşmasını 23 Kasım 1917 günü İzvestia ve Pravda gazetelerinde yayınlayıp, İngiliz Manchester Guardian gazetesi de bunları 26 Kasım 1917 günlü sayısında dünyaya duyurunca; ABD’nin yanında yer aldığı ülkelerin meğer Osmanlı topraklarını aralarında paylaşmak amacıyla anlaşarak savaşa girmiş oldukları gerçeği ortaya çıkmıştı. Bu “skandal” Üzerine ABD Başkanı Woodrow Wilson, 8 Ocak 1918 günü Kongre’de bir konuşma yapacak ve “On dört Nokta” olarak açıkladığı barış koşullarında bütün gizli paylaşım antlaşmalarının geçersiz olduğunu duyuracaktı. (S. 147-148)
  • Mustafa Kemal "hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir" diyen 1924 Anayasası'yla demokrasiyi, meclisi yüceltirken Almanya'da Hitler iktidar olmuştu.
    İtalya'da Mussolini başa geçmişti.
    İspanya'yı Franco teslim almıştı.
    Portekiz'i Salazar yönetiyordu.
    Rusya'da Stalin hâkimdi.
    Polonya'yı darbeyle iktidara gelen Pilsudski eziyordu.
    Macaristan'ı Kral naibi olarak Amiral Horthy iletiyordu.
    Romanya'da kral vardı.
    Yugoslavya'da kral vardı.
    Avusturya'da Çar vardı.
    Arnavutluk'ta Cumhurbaşkanı Ahmet Muhtar Zagolli kendi kendini Kral ilan etmişti.
    Yunanistan'da General Metaksas darbe yapmıştı.
    İsveç Nazi yandaşıydı.

    Avrupa'da o dönemde İngiltere, Fransa ve Türkiye dışında halk egemenliği ile yönetilen başka ülke yoktu.
    Yılmaz Özdil
    Sayfa 161 - Kırmızı kedi
  • https://www.youtube.com/watch?v=LIihyY6spAA
    “Hiçbirimiz birbirimizden farklı değiliz. Bütün kültürler birbiriyle benzerdir. Müzik bizim ortak lisanımız, ortak muhabbetimizdir. Müzik ve dans sayesinde de hepimiz kardeşçe biraraya gelebiliriz. Bu hiç zor değil” Ömer Faruk TEKBILEK

    Medeniyetin başlangıcından bu yana geçen yüzyıllar boyunca, sayısız uygarlığa ve kültüre ev sahipliği yapmış olan Anadolu, bu çeşitliliğin bir sonucu olarak gerek kültürel, gerekse folklorik ve müzikal açıdan eşsiz bir servete sahip olmuştur. Bu eşsiz servetine rağmen Türkiye ve Anadolu topraklarından, uluslararası profile sahip sanatçı oldukça nadir çıkmıştır. İşte bu sanatçılardan en önemlilerinden biridir Ö. Faruk Tekbilek.

    Ömer Faruk Tekbilek, özellikle Doğu ve Batı kültürlerine ait birçok zenginliği içerisinde barındıran ve hala coğrafik konum bakımından, farklı folklorlere ev sahipliği yapan Türkiye’nin Adana kentinde doğdu. Tekbilek’in müzikal dehası daha çocuk yaşlarda kendini gösterdi. Ailesine göre O ve ağabeyi müzisyen olarak doğmuşlardı. Ağabeyi için “O benim ilham kaynağım ve gurumdu” diye bahseder Ömer Faruk Tekbilek. Ney üzerine ustalaşmaya başlamasına rağmen, çok farklı enstrumanlarla da ilgilendi. İlk hocası O’na, müzik dükkanında kendisine yardım etmesi karşılığında bağlama dersleri vermeye başladı. Ayrıca bu dükkan sayesinde, Türk müziğinin birçok karışık ritmini,makamlarını ve bunları nasıl okuyacağını öğrendi.

    Müzik alanında ustalaşma sürecinde Tekbilek sufizmede ilgi duymaya başladı. Bugün “ Ben hala çalışmaya devam ediyorum” diyor ve ekliyor; “Benim için müzik sonsuzdur. Sufizm ve müzik birbirine sarılmış ve içiçedir.Müzik yapmak dua etmek gibidir”

    1967’de 16 yaşındayken İstanbul’a gelen Tekbilek, burada mevlevi dervişleriyle tanışır. Onların dünyaya bakışlarından, müziği yorumlayışlarından, farklı kültürlere ait sesleri birleştirmelerinden ve ruhlarından çok etkilenir. Mevlevi düzenine katılmaz fakat mevlevi şeyhi Aka Gündüz Kutbay O’nun hayatında çok önemli bir yer edinir. Sufi müziği O’nun müziğinin temel taşı olur. Daha sonraları müziğe karşı alternatif bakış açılarıyla tanınmış müzisyenlerle çalışmaya başlar ( İsmetSıral – Klarnet,Saksafon, Burhan Tonguç – Davul ) Farklı tarzda soundlarla tanışan Tekbilek, zihninde sürekli olarak büyüttüğü ve adına “Sabır Ağacı” dediği müziğini daha da zenginleştirmeye ve gelecekte dünya çapında saygın bir müzisyen ve virtüöz olarak tanınmasını sağlayacak olan soundunu yaratmaya başlar.1971’de 20 yaşındayken Türk Klasik Folklor grubunun bir üyesi olarak ilk defa Amerika’ya adım atar ve Sevgiyle dolu Sabır Ağacı da bambaşka bir yönde gelişme yoluna girer.

    Türkiye’ye askerlik görevini yapmak için gelen Tekbilek, 1976 yılında Amerika’ya yerleşir. Orada müzik çalışmalarına devam eden sanatçı ortadoğu kökenli müzisyenlerle beraber kurduğu orkestra ile çeşitli kulüplerde çalmaya başlar. Zorlu geçen yılların ardından, 1988 tarihinde ünlü prodüktör Brian Keane ile tanışmasıyla tüm yaşantısı değişir.

    New York Metropolitan Museum Of Art’ta sergilenecek olan “Muhteşem Süleyman” sergisi ve filmi için Brian Keane ile birlikte çalışmaya başlayan Tekbilek, bu dönemin ardından yayınlayacağı birbirinden başarılı ve kendisini dünya çapında tanınan bir müzisyen olmasını sağlayan sayısız albümü için önemli ve büyük bir adım atmış olur.

    Bu tarihten itibaren, doğu ve batı ezgilerini ustaca harmanladığı müziği ve hayat felsefesi ile dünya müzik sahnesinde ağır fakat emin adımlarla ilerleyen Tekbilek, kendi albümlerinin yanı sıra, Don Cherry, Karl Berger, Ginger Baker, Ofra Haza, Peter Erskine, Trilok Gurtu, Simon Shaheen, Bill Laswell, Mike Mainieri, Michael Askill, Arto Tuncboyaciyan, Nusrat Fateh Ali Khan, Jai Uttal, Hossam Ramzy ,Glen Velez başta olmak üzere birçok usta müzisyenle birlikte çalışmalar yapar. Böylece, Türk müzisyen kimliğiyle adını dünya müzik arenasına altın harflerle yazdırmış olur..

    Bağlama, ney, darbuka, zurna, bendir, def gibi enstrumanları virtüöz derecesinde kullanabilen, bütün toplumların kardeşliğini, bütün kültürlerin içiçe olduğunu ve sadeliğin en yüce hayat felsefesi olduğunu insanlara duyurmayı kendisine misyon edinen usta sanatçı, bu hayat felsefesini müziğine de taşımayı çok iyi bilmiş ve geniş kitlelere ulaşmıştır. Türkiye’nin yurtdışındaki fahri kültür elçisi olan sanatçı, Albümlerinde ve konserlerinde; ABD,İtalya Yunanistan, Ermenistan, Hindistan, Mısır, İsrail, Bulgaristan, İran, Senegal ve İspanya gibi birçok farklı ülke ve medeniyetten müzisyenlerle çalışan Tekbilek; çok sık sahne aldığı ABD’nin tüm eyaletleri ve Türkiye dışında Meksika, Avustralya, Brezilya, Çin, Hindistan,Almanya, Fransa, İngiltere, iskoçya, İspanya, İsrail, İtalya, Hollanda, Rusya ve Yunanistan başta olmak üzere birçok kıta ve ülkede verdiği konserlerle hayran kitlesini hergün genişletmiştir. Aynı çizgi ve felsefik anlayışla hazırlanmış olmalarına rağmen, yaptığı her albümde farklı soundlar ve farklı ezgileri kendine has yorumuyla sentezleyen müzisyen, bu sayede dünyanın dört bir yanındaki dinleyicilerine, hep farklı tadlar ve farklı keyifler yaşatmıştır. Bugüne kadar “Spy Game (R.Redford,B.Pitt)” “8 mm (Nicholas Cage)” “Crow” gibi birçok Filmde müziklerine yer verilmesi ile çok daha geniş bir müziksever kitlesi; Ömer Faruk Tekbilek’in müziğiyle tanışma şansını elde etmiştir. 2005 yılında yayımlanan “Tree of Patience” (Sabır Ağacı) dan bir önceki albümü Alif’i Paul Simon’ın prodüktörü Steve Shehan’la birlikte hazırlayan Tekbilek, bu albümde Yunanistan’ın güçlü seslerinden Glykeria ve ünlü İspanyol gitar virtüözü Jose Antonio Rodriguez ile birlikte Vokallerde İran’dan Mamak Khadem, İsrail’den Zahava Ben, Bulgaristan’dan Galina Durmushliyska’ya da yer vererek world müzik tarzında eşsiz bir projeye daha imza atmıştır.

    Albümleri Türkiye’de de büyük satış rakamlarına ulaşmış olan ve tüm dünyada ününü pekiştirip sıkça konserler veren O.Faruk Tekbilek anavatanında ilk konserini 2001 yılında Akbank Caz Festivali kapsamında İstanbul’da gerçekleştirmiş olup son 14 yıldır çeşitli etkinliklerle sayısız kez Türkiye’de de sahne almış ve almaya devam etmektedir.

    2010 yılının sonunda, dünya müzlk endüstrisinin efsane isimlerinden Arif Mardin’e ithafen hazır hale getirilen özel best of albümü ilk kez ülkemizde yayınlanmıştır. Sanatçının ilk plak şirketi Celetial Harmonies katalogunun en sevilen eserlerinden seçilen ve sanatçının her albümünde yer verdiği 4 ögenin de (Sufi, romantik, folklör, arayış ) yer aldığı Best of Omar Faruk Tekbilek “LONGING” albümü büyük beğeni toplayarak, ilk haftadan itibaren kategorisinde ilk sıraya yerleşmiş ve yabancı albüm listelerinde de 1 numaraya kadar yükselmiştir. 2011 de yayımlanan Sufi selections of Omar Faruk Tekbilek “Dance for Peace” albümünün ardından 2012 yılında yepyeni eserlerin yer aldığı “The Meeting of the Legends – Aşkın Project” albümü piyasaya çıkmıştır.

    Ömer Faruk Tekbilek’in Türkiye’de yayınlanmış 15 albümü vardır…

    · Suleyman The Magnificent (1988)
    · Fire Dance (1990)
    · Beyond The Sky (1992)
    · Whirling (1994)
    · Fata Morgana (1995) with Michael Askill
    · Mystical Garden (1996)
    · Crescent Moon (1998)
    · One Truth (1999) (I Love You) – (ZET)
    · Dance into Eternity – selected pieces (2000)
    · Alif (2001) – (ZET)
    · Tree Of Patience (2005) – (ZET)
    · Kelebek “The Butterfly” (2009) – (ZET)
    · Best of Omar Faruk Tekbilek “Longing” (2010) – (ZET)
    · Sufi selections of Omar Faruk Tekbilek “Dance for Peace” (2011) – (ZET)
    · The Meeting of the Legends “Aşkın Project” (2012) – (ZET)


    http://www.omarfaruktekbilek.com/turkce/