• ''Bir büyük sır söyleyeceğim sana kapıları ört
    Ölmek sevmekten daha kolaydır,
    Bundandır yaşamanın sancılarına yönelmem
    Sevgilim.

    Louis Aragon ''


    Bir arkadaşım bundan bir kaç yıl evvel yerli edebiyatta kimleri okuyorsun diye sormuştu, aklımdan ilk geçen isimleri (Barış Bıçakçı, Orhan Pamuk ve Ahmet Altan) söyleyivermiştim. Sen hiç normal yazar okumaz mısın dedi? Normal derken? dedim. Yani işte insanların antipatisini toplamamış, adı alengirli işlere karışmamış dedi. Bir yazarı özel hayatıyla yargılamak ne kadar doğru dedim.Bir yazar vatanına ihanet etmemelidir dedi. Bunu da nerden çıkarıyorsun? dedim. Ahmet Altan ve Orhan Pamuk'un vatan haini olduğunu düşündüğünü söyledi. Bu yazarların herhangi bir kitabını okudun mu dedim. Gerek yok dedi.

    Konuşma aşağı yukarı bu minvalde sonlandı. Yaşadığım ülkede çok sık rastladığım, siyasi ya da politik duruşu, bir iki söylemi sebebiyle bir sanatçı yada yazar yaftalanıp toplumun belki de hakkında hiç bir şey bilmediği okumadığı bu kişiye 'bölücü' 'hain' gibi tabirlerle nefretini kusması beni artık şaşırtmayan bir durum. Beni tanıyanlar bilir, siyaset ve politika hiç hoşlanmadığım, yeryüzünden tamamen silinmesini dilediğim iki kavramdır.

    Maalesef bugün romanını büyük bir keyifle okuduğum ve muhtemelen yeni bir roman yazıp basma imkanı olmayacağını düşündüğüm Ahmet abi de bu iki kavram sebebiyle demir parmaklıklar ardında kalıyor. Keşke gazeteci kimliği hiç olmasaydı da hep bu minvalde aşk romanları kaleme alsaydı dediğim çok oluyor ama bu çok bencilce bir düşünce. Eğer gazeteci kimliği olmasaydı kendi olamazdı, benim ki züğürt tesellisi işte.

    Ahmet Altan, yazar kimliğinin yanında uzun süre gazetecilik yapmış benim aklımın ermediği bir sürü sebepten ötürü şu an tutuklu durumunda. Ben gazeteci Ahmet Altan ile hiç tanışmadım, ama romancı Ahmet Altan'ı okumaktan da büyük keyif alıyorum. Bu okuduğum kitap tarihi aşk romanı kıvamında ki serinin 3. kitabı. İlk iki kitabın tadı damağımda uzun süre kaldığı için 3. kitabı uzun süre beklettim. Bilmeyenler için serinin ilk kitabı Kılıç Yarası Gibi , 2. kitabı İsyan Günlerinde Aşk , 3. kitabı da Ölmek Kolaydır Sevmekten .

    Ahmet Altan romanlarını bir fotoğrafı tasvir eder gibi anlatıyor. Fotoğraf karesine giren her karakteri derinlemesine tanıyor, en sonunda da karakteri, bu karakterin içinde oluşturdurduğu derinliğe sessizce gömüyor. Her satırda hayata dair aldırmaz bir sarhoşlukla süzülürken, bu romantizm bazen hayattan kopmanıza sebep oluyor. Ahmet abi süslü laflar kullanmayı çok seviyor, kadınları etkilemeyi de. Bana sanki bütün kitaplarını kadınlar okusun diye yazıyormuş gibi geliyor :)) Romanın içinde incecik kar yağan bir sokakta kaybolmak istiyor, piyanodan yükselen Ayışığı Sonat'ın sesi evin duvarlarında yankılanıyor, insan tam bu anda bir şiire sığınmak istiyor. Sessiz bir tevekkül içinde akşam sefalarının kokusunu duyuyor, bu yolculuk hiç bitmesin istiyorsunuz, ki bence edebiyatta budur.

    Ben romantizm akımını severim, hayatın salt gerçekliğinden ne zaman bunalsam umut dolu, yalan olduğunu bildiğim bir sürü aşk romanı okurum :) bir nevi detoks. Tamda bu dönemlerde kesişiyor yollarımız Ahmet abi ile. O bana umut oluyor, ben onu daha derin hissederek okuyorum. Hakkında ileri geri konuşulduğunda da gönül bağı kurduğum biri hakkında konuşulmuş gibi üzülüyorum.

    3. Kitap bana sanki 4. kitap da olacakmış gibi bir his verdi ama tereddütlüyüm. Keyifle okudum, başlayacak arkadaşlara tavsiyem olay örgüsünü kavramak adına sıralamayı takip ederek okuyun, sığ 3. sınıf aşk romanları okumak yerine Ahmet Altan gibi değerli bir kalemle tanışmanızı dileyerek incelememi sonlandırmak istiyorum.


    Kitap bittiğinde kafamda istemsizce çalan şu şarkıyı da sizlerle paylaşmak istiyorum. Keyifli okumalar dilerim.

    https://www.youtube.com/watch?v=bG-9lgrXyCY
  • "Yaşamak, yaşantı üretmeyi, yaşama katılmayı, yorum yapmak yerine duygusal tepkiler verebilmeyi ve içsel yaşantılarımızı algılamaya çalışarak o doğrultuda hareket edebilmeyi içerir."

    Engin Geçtan'ın olağanüstü kitabını adeta bitmesin diye yavaş yavaş okudum ama yine de kısa sürede bitti. Kitabı okurken adeta bir Erich Fromm kitabı okur gibi hissettim. Yazar, bunu son bölümde açıklıyor beklediğim gibi:


    "Freud'un insanı tanımlayış biçimini 'tümüyle' benimseyememiş olduğumu, ancak sonradan ve kendi deneyimlerim belirli bir birikim düzeyine ulaştığında fark edebildim."

    Alana çok yakın biri olmamakla birlikte ben de Freud konusunda paralel düşünüyorum. Tabii ki o konuda eleştiride bulunmak bana düşmez ama ben de Geçtan gibi Freud'un cinselliğe aşırı derecede önem verdiğini, bazı örnekleri aşırı derecede genelleştirdiğini ve insan doğasının tamamen bencil ve saldırgan olarak görülemeyeceğini düşünüyorum. Geçtan da Adler, Fromm ve Jung düşüncelerine daha fazla önem vererek çalışmış.


    "Bugün insanların birbirinin karşıtı iki ayrı eğilimi doğuştan getirdiğine inanıyorum. Bir yanda dostluğu, sevgiyi ve yardımlaşmayı içeren bir eğilim, diğer yanda bencilliğe ve bozup yıkmaya yatkın bir eğilim."

    Yine aynı açıklamayı sürdürürken, birikim düzeyine sahip olunca böyle düşünüyor. İnsanın bencil ve saldırgan olma ihtimalinin de olduğunu ama Freud'un aksine bunun insanın mecbur olduğu yön olmadığını, insanın alternatifleri olduğunu belirtiyor.


    Geçtan, bu eserinde bir satırı bile harcamıyor. Bugüne kadar okuduğum kitaplar arasında, tek satırı bile gereksiz olmayan, dolu dolu yazılma noktasında zirveye çıkan kitap olduğunu söyleyebilirim. Değindiği konulara bakalım kısaca:


    . Hasta toplum konusu; toplumun kanayan yarası, sadece bugüne ait bir sorun değil.

    . Geleneksel v çağdaş toplum; bir tarafta rönesans ve reform süreçlerini geçirerek, Aydınlanma'yı yaşayarak yükselen toplumlar, bir tarafta ise modern dünyada gelenekler içinde yaşayarak bocalayan toplumlar... Bu geleneksel toplumlarda yetişen kişi ne kadar iyi yetişebilir ki?

    . Duygusal yalıtım; Geçtan'a göre, duygusal yalıtım, bazı insanların kendilerini korumak için ördükleri duvarlarla olur. Bunun koruyucu bir açı olduğu doğrudur ama insanın doğasına uygun mudur?


    . Yüceltmek/yıkmak: Kişi, başkalarını gözünde yüceltir ise, o kişi tarafından terk edildiği zaman da yıkıcı etkileri olur.


    . İşkolik olmak; ona göre bir maskeleme durumu ve soyut bir uyuşturucu.


    . Yalnızlık tek bir kavram değildir. İtilme nedeniyle olabilir, kişinin seçimi olabilir, somut bir yalnızlık olabilir.


    . Aile ve cinsellik; kişinin karşı cinsle ilgili düşünceleri en çok aile içinde gelişir. Sonra değişebilir ama anne ve babanin, çocuklarına yaklaşımı gelişim açısından çok önemlidir.
  • Hiçbir kavram, fikir veya teori kutsal ve eleştiriden muaf değildir.
  • İnsanoğlunun varoluş sürecinde “yasak” ile ilk karşılaşması, Adem ve Havva’nın Cennetten uzaklaştırılmalarına neden olan o ağacın meyvesine kadar uzanır. Bilinen ilk kurallardan biri olan bu kavram, kendisi aynı zamanda bir psikoterapist olan yazar Adam Phillips tarafından harika bir şekilde ele alınmış.

    Kitabın içinde konuyu pekiştirmek için Oscar Wilde’dan Freud’a, William William Shakespeare’den, Beckett’e, Schopenhauer’a, Friedrich Nietzsche’ye kadar onlarca düşünür, felsefeci veya psikanalist’in çalışmalarından notlar ile eserlerinden alıntılar yapılmış. Bu alıntı fikirler kitabı zenginleştirdiği gibi, okurun konuyu hem daha iyi anlamasına hem de karşılaştırmalar yaparak daha iyi kavramasına yardımcı olmuş. Genelde içinde fazlaca alıntı ve başka yazarların, düşünürlerin fikirlerinin paylaşıldığı kitaplardan rahatsız olmama rağmen bu kitapta bunu hiç hissetmedim. Bunun kendimce nedeni, doğru insanların düşüncelerinin yerinde ve isabetli bir şekilde kullanılmasından olabilir.

    Kısaca özetlemek gerekirse; yalın, anlaşılır ve karmaşık olmayan bir kitap olmuş. İnsanın “kendilik bilgisi” hakkında yasak ve yasağın yarattığı o tuhaf haz duygusu ile birlikte vicdan, korku, endişe, itaat, arzu, inanç ve bağımlılıklar ile ilgili bir çok konuya da değinilmiş olması, psikolojiye ve felsefeye ilgi duyanlar için harika bir karışım olmuş.
    İçeriğine bakılınca ağır gibi gözüken konular oldukça akıcı ve anlaşılır bir dille de yazıldığı için, ilgililerin keyifle okuyacağına inanıyorum. Ben keyifle okudum…

    Sevgilerimle,
  • AHMET YESEVİ VE ATATÜRK ÇİZGİSİ

    Türkiye’de cemaat/cemiyet ilişkisi ve dönüşümü yaşadığımız acı tecrübelerle birlikte salt din merkezli irdelenmekte, sorgulanmaktadır.

    Günümüzde karşımıza gelen örnekler ve yansıyan hukuksuzluklar öylesine vahimdir ki “tarikat”, “dergah”, “cemaat” kavramına yüklediğimiz anlam haliyle olumsuzdur.

    İnsanların milli/dini hassasiyetlerini kullanarak gösteriş ve aşırılık içinde yüzenlerin adı ne gerçek bir dergahtır, ne de insanlığın bir yansımasıdır. Orada ne İslam vardır ne de onun değerler sistemi... Orada bireyi robotlaştıran, iradesine ipotek koyan bir servet inşaatı vardır. Bu inşaat bir tür akıl tutulması ile harç olunur.

    Suç örgütü haline gelmiş böylesi yapıların meşru görünürlük sağlamak için üst kavram ve sembollerimizi kullandığını unutmayalım. Örneğin Adnan Oktar kendisini savunurken “Atatürkçüyüm, milliyetçiyim...” diyor.

    Peki bu işleri kurgulayanlar neden ilk fırsatta bu iki kavrama sığınıyorlar?

    Çünkü Atatürk’ün Cumhuriyeti kurarken ve modern bir cemiyeti tasarlarken devraldığı Osmanlı fotoğrafında tarikatlar, cemaatler bir gerçekti. Atatürk çağdaş bir medeniyet ülküsünün adımlarını atıyordu. Milliyetçilik de aynı form ve istikamettedir. Mesela grup haklarına yönelen etnik ayrımcılık milliyetçiliğin düşmanıdır. Gerçek milliyetçilik birey haklarını ve birey özgürlüğünü esas alır. Atatürk’ün 1925 yılında Tekke ve Zaviyelerin kaldırılması kararı ise maalesef bir takım çevrelerce yanlış ve yanlı sunulmaya devam etmektedir. Atatürk’ün aynı süreçte Diyanet İşleri’ni, Türk Tarih Kurumunu, Türk Dil Kurumunu kurduğunu, örneğin Harf İnkılabını gerçekleştirdiği dikkate alınmıyor.

    Ne diyor Atatürk?

    “Bizim dinimiz en makul ve en tabii bir dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki, son din olmuştur. Bir dinin tabii olması için akla, fenne, ilme ve mantığa uygun olması lazımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen mutabıktır.” İlaveten “Türk milleti daha dindar olmalıdır, yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır demek istiyorum. Dinimize, bizzat hakikate nasıl inanıyorsam, buna da öyle inanıyorum” sözlerini unutmayalım

    Bu noktada Türkistan coğrafyasındaki en iyi örnek Hoca Ahmet Yesevi’nin yaklaşımıdır. 13. Yüzyılda, Güney Kazakistan’da filizlenen Yesevi düşüncesi, Peygamberimizden o güne taşınan Allah ve insan sevgisinin merkezi konumundadır. Ahmet Yesevi, Yahya Kemal’in ifadesiyle “milliyetimizi borçlu olduğumuz insandır.” Çünkü sadece Kuran ve sünneti yaymakla kalmamış aynı zamanda Türkçe yazıp, söylemiştir. Divan-ı Hikmet adlı eserinde öyle hayata dönük meseleler vardır ki; örneğin emeğin kutsallığı, örneğin kadına saygı gibi...

    Ve sıkı durun!

    Bugün Kabe’den sonra Müslümanların en çok ziyaret ettiği yerlerden biri olan Ahmet Yesevi (türbesi) kendisinin yaptığı tahta kepçe/kaşıkları satarak geçimini sağlamıştır. Belki de bazılarının Ahmet Yesevi söz konusu olduğunda burun kıvırması, kulak tıkaması bu yüzdendir.

    Kürşad Zorlu
  • Bazı kavramlar, daha baştan "vazgeçilmez" diye bellenmiştir. Bizzat "demokrasi" denilen kavram, önyargılarımız arasında bu vazgeçilmezler sırasında yer almıştır.