·
Okunma
·
Beğeni
·
97,4bin
Gösterim
Adı:
Ana
Baskı tarihi:
2015
Sayfa sayısı:
247
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786059197151
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yason Yayıncılık
Aleksey Maksimoviç Peşkov, (Rusça: ??????? ?????????? ??????, daha çok bilinen adı ile Maksim Gorki (?????? ???????)), (d. 28 Mart 1868 - ö. 18 Haziran 1936). Sovyet/Rus yazar, 1 Mayıs marşı´nın söz yazarı, sosyalist gerçekçi yazımın öncüsü politik eylemci.

Gorki, nakliyecilik yapan babasını 5 yaşındayken kaybeder ve annesi yeniden evlenince doğum yeri olan Nijniy Novgorod´a döner. 11 yaşında tamamen öksüz kalır, anneannesi ve büyük babası tarafından Astrahan´da büyütülür. Masalları ile büyüdüğü anneannesinin üzerinde büyük etkisi vardır. Gorki yalnızca birkaç ay okula gidebilir. 8 yaşında çalışmaya başlar, bu sayede Rus işçi sınıfının yaşamını yakından tanır

1892 yılında Tiflis´te, Kafkasya Gazetesi´nde çalışmaya başladı. Yoksullukla ve acıyla dolu bir hayat sürdüğü için Rusça'da acı anlamına gelen Gorki takma adını kullanmaya başladı. 1895´te St. Petersburg´da yayınlanan bir dergide çıkan Çelkaş adlı öyküsü ile ünlendi. Ardından Yirmi Altı Erkek ve Bir Kız öyküsü yayınlandı.

Ünü hızla yayıldı. Bu öyküler kadar başarılı olmayan bir dizi roman ve öykü daha yazdı. Gorki´nin 1898 yılında yayınlanan ilk kitabı Hikâye Denemeleri (?????? ? ????????) çok beğenilir ve yazarlık kariyerinin başlangıcı sayılır. İlk romanı Foma 1899´da basıldı. Bu dönemde sağlam bir olay örgüsü kuramaması ve yaşamın anlamı üzerine uzun felsefik tartışmalara girmesi romanlarının başarısını düşürür. 1906´da yazdığı ve Rus Devrimi´ne adadığı Ana en başarılı romanıdır. 1899-1906 arasında St. Petersburg´da yaşar. Gorki, Çar rejimine açıkça karşı çıkmış ve bu yüzden birçok kez tutuklanmıştır. Çarlık tarafından kontrol ve baskılara maruz kalmıştır. 1901´de "Fırtına Habercisi"nin Türküsü isimli kısa şiiri yüzünden tutuklandı. Kısa sürede serbest kaldı, Kırım´a gitti.

Gorki birçok devrimci ile tanıştı. Lenin´le tanıştığı 1902 yılından itibaren aralarında yakın bir arkadaşlık oluşmuştur.

Oğlunun Mayıs 1935´teki ani ölümünü takiben Gorki de, 1936 yılında Haziran ayında öldü. Her ikisinin de ölümü şüphe altındadır. Zehirlendikleri iddia edilmiş, ama bu iddia hiçbir zaman ispatlanamamıştır. Gorki'nin cenaze töreninde tabutu taşıyanlar arasında Stalin ve Molotov da yer alacaklardır.

1938´de Buharin´in mahkemesinde Gorki'nin, Yagoda´nın NKVD ajanları tarafından öldürüldüğü itiraf edilmiştir.
432 syf.
·10 günde·Beğendi·7/10 puan
"Yaşamın kaynağı sevgidir, kin değil."

Kitabı okusanız da, okumayı düşünsenizde, hiç okumayacak olsanız da bu incelemeyi okumanızı tavsiye ederim çünkü kitabı okumak isteyenler için çok güzel bir ön hazırlık olacaktır. Sonrada paylaşıp daha fazla okura ulaşmasını sağlayabilirsiniz. Herkese keyifli okumalar.

Bizler kapitalist bir dünyada çırpınmaya çalışan sıradan insanlarız. Bu dünyada kapitalist adı altında bir sınıf çatışması var. Bu sınıfta; bir yanda asgari ücretle geçinmeye çalışan proletaryalar, diğer yanda proletaryaların kafasına vura vura parayla dans eden burjuvalar var. Bilmeyenler için açıklayayım: "Protelarya" işçi sınıfını temsil eden bir terimdir. "Burjuva" ise zengin işverenler grubunu temsil eder. Bu terimler ünlü filozof Karl Marx'dan çıkmıştır. Karl Marx, sanayi devriminde işverenler altında ezilen işçiler için "sosyalizm" adında bir akım meydana getirir. Yani, sosyalizm kapitalist sisteme karşı açılan bir savaştır.

Buraya ayrı bir virgül açalım. Sosyalizm'in yanında bir de Komünizm var. İkisininde birbirinden farkı çok azdır ve ikiside sanayi devriminde işçilerin isyanı olarak ortaya çıkmıştır. Bunların detaylarına girmeye gerek duymuyorum, isteyen internetten araştırabilir. Sonuç olarak, Karl Marx aynı zamanda Komünist'tir de. Dolayısıyla 1848 senesinde arkadaşı Engels’le birlikte bir "Komünist Beyannamesi" yayınlar. Bu beyannamede bütün dünya işçileri birleşmeye çağırır ve birleşen işçilerden, kapitalist ekonomik düzene devrim yoluyla son verilmesi istenir. Kaçak yollarla yayınladığı bu beyanname, daha sonları "Komünist Manifesto" adıyla kitap haline gelir ve yıllandıkça önemli kitaplar arasında yerini alır. Yanisi dostlar, Karl Marx'ın Komünist Manifesto'sunu bu kitaptan önce veya sonra okursanız mevzuyu çok güzel pekiştirmiş olursunuz. Şimdi, dahada derine girip kafanızı karıştırmak istemiyorum çünkü kolay hazmedilebilecek bir konu içerisinde değiliz. Fakat bu anlattıklarımın karışıklığı sizi korkutmasın çünkü kitapta bu terimler kesinlikle yok.

Bunları neden anlattım? Tüm bu anlattıklarımı cebinize koyup bu kitaba dönerseniz, romanı farkı bir bakış açısıyla okumuş olursunuz. Çünkü Maksim Gorki hemen hemen bütün kitaplarında Burjuvazi'yi eleştirmiş.(kitap isimlerinden anlayabilirsiniz) Yani, Maksim Gorki Sovyetlerin aşırı Sosyalist bir yazarıydı. Yazarın sadece bu kitabını değil bütün kitaplarını okurken buna göre değerlendirip yorumlayabilirsiniz.

Peki, biz bu olayın neresindeyiz? Kapitalist sistem dışında hiçbir yerinde değiliz. Sanayi ülkemizin ekonomisinin 4'te 1'ini karşılıyor. Ülkemizde bilmem kaç tane fabrika ve sanayi sitesi var. Özellikle sanayi kentlerinde insanların yarısı geçimini buralardan sağlıyor. Çoğu da asgari ücretle çalışıp, kirada kalıp ailesine bakmaya çalışıyor. Onların yapacak başka şeyi yok. Bundan kime ne? Patronlara göre, asgari ücretle çalışacak adamdan bol ne var?

Bütün ülkeleri araştırın, ülkenin en zenginlerinin serveti ülkenin bütün ekonomisinin hatrı sayılır kısmını kaplıyor. 3-5 zengin insanın bazı devletlerden bile daha çok parası olduğu gerçek. Sıradan insanlarsa faiz ödemeden üstüne kıyafet alamıyor. Paranın insanlar arasındaki farkının böylesine derin olmasının cevabı net: KAPİTALİZM.

Anlatacaklarım bu kadardı. Ben size (bilmeyenlere) kapıyı araladım. Merak eden Google amcayı dürtsün, kapıyı açsın. Kitabın ne anlattığını zaten çok güzel anladınız. Rusyada bir kaç işçi sınıfının isyanıyla başlayan hikaye, çeşitli yollardan geçiyor. Kitap, benim incelemenin tam tersine çok akıcı ve okuyucuyu yormuyor. Benim incelemem akıcı olmasada, size bir kelime bile öğrettiyse, ne mutlu Türküm diyene!

Not: Komünist yada Sosyalist değilim. Sadece, bende işçiyim...
416 syf.
·12 günde·9/10 puan
Ana gibi yar olmaz dedim aldım elime Maksim Gorki'nin kitabını. Ama baktım ki Kitapta ana metaforundan çok hayat mücadelesi varmış. Ekmek kavgası, özgürlük isteği vs.

Bu kitabı okurken insan dönüşümüne şahit oluyorsunuz. Bir nebzede dünyanın değişebileceğini hissediyorsunuz. Filmi var mı bilmiyorum ama olsa gayet güzel olur diye de düşünüyorum.

Keyifli okumalar diler, böyle güzel bir mecrayı bizlere sunduğu için 1K ekibine teşekkür ederim.
340 syf.
·10 günde·10/10 puan
“Asık suratlı, kasları hala yorgun insanlar, ürkütülmüş hamam böcekleri gibi dışarı fırlardı külrengi evlerden… Asık suratlı, kara bacalar, mahallenin üstüne kaldırılmış kalın sopalar gibi gökyüzüne doğru yükselirdi… Akşam olup da batan güneşin kızıl ışınları pencere camlarını tutuşturunca, fabrikanın taş karnı kusmuk gibi dışarı atardı öğüttüğü insanları… ”

Maksim Gorki, eserine işte bu fabrika ve işçi betimlemeleri ile hoş geldin diyor okuyucusuna. İlk andan anlaşılıyor kitabın nasıl ilerleyeceği… Anlıyorsun anlamasına ama her şey anlamak ile bitmiyor ve bazı şeyleri mantıkla, bilgiyle çözemiyor insan ve bu sebeple insan bazen yüreği ile bakabilmeli… Ve tarafını seçmeli; eli sopalı güçlüden yana mı olmalı yoksa haklı ancak güçsüzden yana mı?

Kitabı okurken bir anlamda yazar sizi taraf seçmeye mecbur kılıyor. Bir yanda zenginin düzeni devam etsin diye elini kana bulamaktan çekinmeyen insanlar, diğer yanda sevgi ve inançla hak arayan bir tutam insan topluluğu. Evet azlar ama cesurlar ölmekten korkmuyorlar. Konu buralara gelmişken işte o efsane söz zihinler de vuku buluyor.

“Elbet bir bildiği var bu çocukların. Yoksa, kolay değil öyle genç yaşta ölmek!”

Dedim ya anlamak mühim mesele ancak asıl mesele inanmakta. Bunun tam tersi de oldukça tehlikeli çünkü bilgisiz körü körüne inanmak; bir başkasının vicdanına sığınan topluluklar doğurur. İnsanlar kötü olmaktan çok aptaldırlar bu nedenle düşünmeden, sorgulamadan eylemlerde bulunan insan toplulukları, her zaman insanlık için en büyük tehdidi oluşturur. Okumak, bilgi edinmek sonrası haklı olduğuna inandığın davanda sonuna kadar savaşmak ve insan olduğunu hatırlamak gerek.

Hayat on sekiz yaşına kadar güzelmiş sonrası tamamen tutunma çabasıymış. Kim demişse ne kadar da doğru demiş. Yaşım yirmi altı ve ben tam sekiz senedir korkarak hayata tutunmaya çalışıyorum. Dört sene üniversite okudum, bu süreçte; aman Anıl sağa sola bulaşma okulunu bitir işine bak, normal bir insan olmak zor değil dedim kendi kendime. Ne olduysa sustum fikrimi dahi paylaşmadım bu süreçte ve tüm haksızlığa hukuksuzluğa sessiz kaldım bir de o zamanlar suç ve cezayı okuyordum nasıl olduysa buna rağmen sessiz kalabildim. Neden peki? Yarın bir gün bana bulaşmasınlar diye hep kendimi, ailemi düşündüm. Üniversite de bu bencilce düşüncem beni geçici müddette haklı çıkardı diyebilirim yani kazasız belasız okulumu bitirdim.

Sonrasında ne mi oldu? Bu sessizlik, esasen diğerlerinin çığlığı da diyebiliriz, bumerang gibi döndü dolaştı ve en nihayetinde beni buldu… Bir bilgisayar öğretmeni olarak mezun olmuştum ve diğer arkadaşlarım gibi bir sene bilemedin iki sene kpss’ye çalışacak sonrasında öğretmen olup hayatımı sessiz sedasız sürdürüp gidecektim. Yaşamam gerek ya işte, gittim sağda solda iyi olan birkaç firmaya iş başvurusunda bulundum. Türkiye genelinde iyi sayılabilecek bir kamu kurumunda iyi bir maaşla işe başladım. Tabi bu süre zarfında ülkemde çığlıklar giderek artmaya devam ediyordu, bense susmaya… Susuyorum ama hiç mutlu değilim, işimin bürokratik yanı bir kenara çalışanlarının çoğu mühim adam. Gogol’un Palto’sundaki gibi… Orada nelere şahit olmadım ki; ülkemde binlerce genç hayaller kurarak bu firmaya girebilmek için ne zorluklar çekerken, işe alınan yanlı insanları gördükçe mutsuzluğum katlanıyordu ama ben susmak zorundayım. Şahit olduğum bir olayı daha şu an yazıyorum ve siliyorum. Yani ben hala korkuyor ve her şeye rağmen susabiliyorum helal olsun bana…

Susarak yıllar geçti… Ve bir gün kaçınılmaz olan gerçekleşti ve sıra bana geldi. Benle alakalı inceleme yapılmış ve sonuç olarak ele avuca gelir bir done bulamayınca da; senin işe girdiğin zamanda şu anda düşman olduğumuz yapı olduğu için “Hakkınızda duyulan şüphe gereği iş akdiniz fesh edilmiştir.” Gerekçeli bir kağıt ile işime son verildi… Yani yönetimi onlara veren değil, yönetimde işe giren ben suçlu oldum. Neyse sessizliğimin karşılığı olarak keyfe göre işten atılma ile ödüllendirildim.

Ben bu olayın sadece işten çıkartılmakla kalacağını düşünürken asıl gerçeği, hemen herkesin ben susarken karşı karşıya kaldığı bu dış dünyada suratıma inen bir tokat edasında kavradım. Bu gerçek ne mi? Bir referans olmadan birikimin ne olursa olsun herhangi iyi bir firmadan kapı içeri dahi alınmayacağın gerçeği, özel sektörün taşeronlaşmasıyla vatandaşın kanını nasıl emmeye çalıştığı gerçeği… Neyse ben sustum hak ettim vesselam… Yarın formaliteden kpss ye gireceğim. Umutlarım, hayallerim bir kitapçığa ve mülakata bağlı. Kitapçık hallolur da mülakat nasıl olur bilmem…

Kitabı öneririm, keyifli okumalar.
416 syf.
·Beğendi·8/10 puan
Bir yanda 1917 Rus devrimi öncesi yazılan bir kitap, diğer tarafta 2017'de yaşanan gerçekler.
İki farklı ülke ve yaşanan ortak insalık sorunları.

Anlatacaklarım için eserle ne alakası var demeyin. Kitabı okuduğunuz zaman parmak bastığım yarayı göreceksiniz. Yani ben öyle umut ediyorum.

Flaubert, hissederek yazmak için Emma'nın arseniğinden içmişti. Bense Ana'yı hissetmek için tam da Sibirya soğuklarının yaşandığı bir ocak ayında fabrikaya işçi olarak girdim. (tam bir delilikti.)Anlayacağınız kitabı okumakla kalmayıp yaşadım satır satır...

Elmek kavgası, yaşam mücadelesi, alın teri, insanca yaşama isteği, özgürlüğe susamış insanlar ve iliklerime kadar hissettiğim soğuk...

Pelageya'yı Pavel'i Nataşa'yı ve insanca yaşama mücadelesi verenleri anlamam için birkaç gün yetti de taştı aslında ama bir ay katlandım.
Her an Pavel'in hazırladığı bildirilerden biri cebime sokuşturulacakmış ya da yemek dağıtılırken kirli yamalı elbisesiyle Ana, kulağıma yoldaşların toplanacağı yeri fısıldayacakmış gibiydi. Bembeyaz kara sinmiş fabrika dumanını ezerken gözlerim duvarları taradı ufacık bir iz aradım. Boştu. Burada herkes kaderini kabullenmişti.

Kulağımda hâlâ devam eder yoldaşların hak ve özgürlük şarkıları...
Doymak bilmeyen sürekli homurdanan makinelerin dişleri arasında öğütülen ömürlerin çığlıkları...

Ciğerlerine sinen pis koku, çelikten sert soğuk, titreyişler, yorgunluktan yerlerde sürünen bedenler, uykuya hasret halkalı gözaltları... Bitmeyen ama durmayan da zaman...

Lapa lapa kar yağıyor ve kapısı olmayan bir yerde sırılsıklam tere batarak çalışıyorduk. Tam iki ay boyunca atlatamadım yakalandığım hastalığı. Birde işçilerimizin can güvenliği bizim için çok önemli gibi baba laflar ettiler girişimde. Laf laf laf... Evet, sadece canımız sağdı...
Çay içerek bile ısınmaya vaktim hiç olmadı.Sigara dumanları arasında nefes almak, alamamakla eşitti. Küfürler eşliğinde hikâyelerini anlatırken benim şaşkın bakışlarım yadırganıyordu. Çünkü bir kadının dövülmesi, ona ve yedi sülalesine sövülmesi olağan şeylerdi. Her şey normal anormal olan bendim yani.

Bir tarafta eşi tarafından içip içip dövülen, sövülen ve bunu olması gerekenmiş gibi benimseyen romanımızın kahramanı Palageya
diğer tarafta ise bugünün kadınları...

2017 yılında moraran bedeninin acısına katlanamadığı için boşanmak isteyen ve bıçaklanan 18 yaşındaki çocuk,
15 yaşında babası tarafindan SATILAN bir başka çocuk,
14 yaşında tarla ile TAKAS edilen yediği dayaklara, kemiklerinin kırılmasına dayanamayarak nihayet boşanabilen ( şu an 34 yaşında)üç çocuk annesi,
24 yaşında kocası tarafından kendi yatağında aldatılan ve kendin yetmezmiş gibi artığını da mı getirdin, diyerek baba evinden de çocuğuyla kovulan kadın, evlenmeyi kurtuluş sayan masumlar ve daha ne yaşantılar ne acılar...

Kısacası her dokunduğum yürekten bin bir hüzün işittim.

Eksik ödenen maaşlar, umursamaz memurlar, hakaretlere maruz kalan fakat onurları kırılmaktan artık bunu hissedemez olan emekçilerimiz...
Yediği bir lokması zehir olarak geri gelen
ekmek telaşına düşmüş ruhları sevgiye, umuda aç insanlarımız...

Burada yaşam; doymak,uyumak ve çalışmaktan ibaret.
Yaşananları görerek, bilerek yoluna öylece devam etmek en acısı da hiçbir şey yapamadan sadece susmak. Susarak yaşananlara isyan etmek.
Kitabı okurken ve fabrikada geçirdiğim günler boyunca sürekli şu mısralar düştü dilime:

ben yanmasam
sen yanmasan
biz yanmasak
nasıl çıkar
karanlıklar aydınlığa
Nazım Hikmet Ran

Pavel susmamıştı inandıkları uğruna, davası uğruna yanmıştı. O da gençti, onun da sevdiği vardı ama o başkaları aydınlansın diye yanmayı seçmişti.

Peki, YÜZYIL sonrası değişen ne?
Teknoloji almış başına gitmişken biz insanlığın neresindeyiz?

Kitabı mutlaka okuyun ama benim gibi tatmaya çalışmayın. Sindirmek uzun zaman alıyor. Çıkan sol baş parmağım da anı olarak kaldı. Ne zaman bir bisküvi alsam elime acaba ne acılar dinledi diye düşünür oldum.
Kitaptan bir iz bırakarak son vereyim artık.

"...tek istediğimizin karnımızı doyurmak olmadığını, insanca yaşamak istediğimizi anlatmalıyız."

Anlatalım birgün birileri bizi duyana kadar anlatalım; o insanların sessiz çığlıklarının sesi biz olalım!..
400 syf.
·6 günde·9/10 puan
NOT : Okuduktan sonra kendinizi Sosyalist hissedebilirsiniz. Bu kitapta bahsedilen sosyalistlerden olun ama :))

NOT : 10 sayfa okuyup uyuyayım derken 50 sayfa okuduğunuzun farkında olamayacağınız kitaplardandır.

NOT : Ana karakteri özel isim değildir, yüreği güzel anneleri kapsar. :)

10 üzerinden 9 verdim çünkü 400 sayfalık bir kitap değil 700 800 olmalıydı hakkı bana göre. Kitabın her bölmesinde Ana'ya rastlıyor olmak, hüzünlü bazen de sıcak bir insan gibi olmama yetti. İlk zamanlar kocası olacak insan olmayan mahluktan çektiklerini anlatarak başlıyor kitabımız. Cengiz Aytmayov'un Toprak Ana kitabı gibi olacak sandım fakat şanslıyım ki öyle olmadı. Çünkü oğlu Pavel idealist bir insan olarak hayatta Ana'nın destekçisi oldu. Bu destek karşılıksız değildi elbet. Ana'nın yapmış olduğu fedakarlıklar - ki oğlunun hapislerde sürünme ihtimalini bile kabul etmek zorunda kaldı - oğluna ve dava arkadaşlarına olan inancı bambaşkaydı. Düzenin bozuk olduğundan ve insanlar arasındaki kutuplaşmanın tek gerçeği, ezenler ve ezilenler olması olarak aktarılmıştır kitapta. Halkın tepkileri, insanların korkuları harika betimlenmiş, kullanılan dilin sadeliği okuru yormamıştır. Yalnızca son kısımlarında biraz daha bahsedilmesi gerektiğini düşünüyorum. Mesela Pavel ne oldu? Sosyalizm ne oldu? Dava arkadaşları ne oldu? Ama olsun yine de Beğendim hem de fazlasıyla... Ve kesinlikle tavsiye ederim
336 syf.
·Beğendi·8/10 puan
Herkese merhaba Gorki yazarımızın Ana adlı kitabını konuşalım.
Puanım : 8/10
Okumanızı çok ama çok tavsiye ettiğim bir kitap. Sosyalizm nedir? Devrim nedir? Kapitalizm nedir? Soruların cevabını alacağınız bir kitap. Burda işçi sınıfın ne kadar fakir olduğunu ve mutsuz olduğunu anlatıyor. Burda mutsuz olan erkekler kadınlara şiddet uygulayan bir erkek toplumu ne yazık ki. Ana olan kadın Pelage eşinden şiddet görüyor. Oğlu tıpkı babası gibi olacağını düşünürken, çok farklı bir karakter oluverir. Oğlu olan Pavel gerçekçiliği ve sosyalist bir kişiliğe sahip. Bu düzene bu kapitalizme karşı gelir. Ardından annesi de bu işin içinde olur. Nasıl diye sormayın spoiler veremem. Bizim ülkemizle ortak sorunlarımız olduğunu düşünüyorum. Kesinlikle okuyun. Anlatımı ağır değil ama hafifde değil. Eğer kitap okuma alışkanlığınız varsa rahatça okuyabilirsiniz.
En sevdiğim karakter : Pelage ve Pavel
416 syf.
·10/10 puan
“Bizleri aldatmak için Tanrı’dan bile faydalanıyorlar”


“SPOT: Maksim Gorki “Ana” kitabında, bir annenin yüreğinden kopup gelen sese yer verirken, bu annenin oğluna, inancına ve sonradan benimseyip sahipleneceği davasına karşı yüklendiği sorumluluğu da bu sorumluluğun ciddiyetini de büyük bir ustalıkla satır satır işlemiştir.”

Maksim Gorki’nin “Ana” kitabını ilk lisede okumuştum. O zaman çok etkilendiğimi, bu kitabı hakkında tarih hocamla çok sancılı bir konuşma da yaptığımı hatırlıyorum. Sonrasında benden kitap tavsiye etmemi isteyenlere hep önerdiğim bir kitap olmuştur. Okuma listemde hep kendisine yer bulmuştur. Kitabı işçileri anlamak ve onların haklı davaları için öneriyordum ve öneriyorum. Bu haklılık davasını anlamak için bir görüşe sahip olmanın gerekmediğini düşünüyorum.

Gork’nin kahramanlarını Anadolu coğrafyasının envai yerlerinde bulabilirsiniz. Bugün bu toprakların neresine giderseniz gidin bir Pavel bir Pelageya bulacaksınız. Omuzlarında hayatın ağır yükü, yükün hayatlarını şekillendirmesi, şekillenen bu hayatın ruh dünyalarında ve geleceklerindeki kasvetli havayı her kelimesinde ve her cümlesinde hissedeceksiniz. Onlar bu hayatta mahkûm edilirken birilerinin onlardan faydalanmaları için kan emilişlerinin sebeplerini ve sonuçlarını usta bir kalem olan Maksim Gorki bu kitabında ilmek ilmek işlemiştir.

Faşizme karşı Sosyalizmin nimetlerini ve mücadelesini işçilerin omuzlarında, çatlamış ellerinde, önlerine konulan faşizm tahakkümü altında arayacaksınız. Pavel ve arkadaşlarının tüm yasaklamalara karşı faşizmle inatla savaşmaları ve verdikleri mücadele sizleri bugünkü Sol ve Sol çevrelerin- hakiki manada sol ve mücadelesi- davasını tasdik ettirecektir. Ana, yani Pavel’in annesi Palegeya tüm bu süreçlerde oğlunun yanında olması, arkadaşlarıyla beraber mücadeleye katılması, işçileri bilinçlendirmek için gizliden gizliye fabrikalara ve çeşitli yerlere bildiri dağıtması, bunun yanında sadece Pavel’e değil onun ve kendisinin tüm dava arkadaşlarına adaması bu davanın kutsiyet derecesini göz önüne sermektedir.

Pavel üzerine aldığı sorumluluğun farkındadır. Ve bu mücadelede hep öndedir. Yapılan gösterilerde örgütleme ve bilinçlendirme görevini yürütürken, verdiği mücadelenin kutsallığı ve doğuracağı sonuçları da hep aklının bir köşesinde bulundurur. Kendi canından daha değerli bulur bu davayı ve bu davadaki yol arkadaşlarını. Onun, için mücadele her yerdedir. Hapishanede, sokakta, fabrikada…

Maksim Gorki’nin cümlelerindeki ve kahramanların üzerindeki hâkimiyeti ve samimiyeti size kendisini ilk cümlelerde hissettirecektir. Pavel ve dava arkadaşlarının konuşmaları ve bu konuşmaları ilk başta yadırgasa da ve korku içerisinde izlese de, Ana’nın sonraki tüm hayatını belirleyecek konuşmalar olacaktır. Bu konuşmaları Gorki’nin samimi kaleminde okurken siz de orada, onların içinde bu davanın bir ferdi olmak isteyeceksiniz. Sohbet havasında geçen tüm konuşmalar aslında; sosyalizmi, anneliği, dava arkadaşlığı, anne-oğul ilişkisini, aşkı, faşizmi, bilinçli davranışlarının kimliğinin fotoğrafını çekmektedir. Bu konuşmalar ve kahramanlardaki azim ve mücadele sonraki tüm sayfalarda size eşlik etmektedir. Haklılık ve haksızlık kavramlarını, Çar’ın keyfiyeti ve bu keyfiyete karşı bilinçlenmek ve bilinçlendirmek adına yapılan okumaları ve propagandaları, halkın kendi içinde örgütlenmesi, bu örgütlenmelerin neticeleri sayfa sayfa size eşlik edecek bu cümlelerin içinde kendinize yer vermek isteyeceksiniz.

Bugünde olduğu gibi bilinçlenmeye ve okumaya dair yasakları en iyi anlatan şu cümlelerin:” Yasak kitaplar okuyorum. Bu kitapları yasaklıyorlar çünkü biz işçilerin yaşantısı üzerine gerçekleri anlatıyorlar orada. Gizlice basılıyor bunlar. Eğer bizim evde bulurlarsa beni hapse gönderirler… Gerçeği bilmek istediğimiz için bizi hapse tıkarlar. Anlıyor musun?” gerçekliğine bakar mısınız? O son soru sadece Pelageya’ya değil, hepimize sorulmuş bir soru aslında.


Çeşitli masum ve gayri-ciddi devlet tanımlamalarını okumuşuz veya duymuşuz. Ama isterseniz bir de Pavel’ın ağzından yazarın yapmış olduğu devlet tanımını okuyalım: “Görüyor musun insanları nasıl birbirlerine karşı kışkırtmışlar, budalalık ve korku sayesinde onları kör etmişler, ellerini, ayaklarını bağlamışlar. Onlara zulmediyorlar, ter döktürüyorlar, eziyorlar birine öbürünün eliyle vurduruyorlar. Onları tüfek, cop, kaldırım taşı haline getiriyorlar, sonra da: ‘Bu, devlettir!’ diyorlar.”(S.162) bugünkü devlet tanımı tamda budur!

Maksim Gorki “Ana” kitabında, bir annenin yüreğinden kopup gelen sese yer verirken, bu annenin oğluna, inancına ve sonradan benimseyip sahipleneceği davasına karşı yüklendiği sorumluluğu da bu sorumluluğun ciddiyetini de büyük bir ustalıkla satır satır işlemiştir. Burada Pelageya’nın cesareti de takdire şayandır. Ki bu cesaret en sonunda kendisi ele verecek ama o inandığı davadan vazgeçmeyecek ve bağıra bağıra onları yüzüne gerçeği şu cümlelerle: “ Gerçeğin ateşi kan deryalarında bile söndürülemez…(S.400)” haykıracaktır.

Pavel’ın Devrimcilik ve Sosyalizme, kendilerine ve davalarına dair mahkemede yaptığı 364. ve 365. sayfalardaki konuşmasını buraya almak istemedim ama tıpkı o mahkemede bulunan herkesi heyecanlandırdığı gibi beni de heyecanlandırdı ve birkaç kez üst üste okuma gereğini duydum. Okuyucularımızın da orayı iyice okuyup idrak etmeleri, kitabın ana konusunu ve yazarın mesajını anlamalarında yardımcı olacaktır.

Yazının sonuna gelirken, klasikleri klasik yapan o cümle bütünlükleri, akıcılıkları, tekrara düşmemeleri, okuyucuyu yormadan fazla da yüzeyselliğe yer vermeden, okuyucu ve kahramanları arasındaki sahici, samimi diyalogları ve sıcaklığı bu kitapta da bulacaksınız.
383 syf.
·13 günde·10/10 puan
Ben ömrümde böyle güzel bir kitap daha okumadım.Rus devrimine atfedilen "Ana" kitabında yer yer hicivlere rastlamak mümkün.Kitabı özetlemek gerekirse;Rusya'da fabrikada çalışan bir genç devrimci ve arkadaşlarının propagandalar düzenleyerek halkı bilinçlendirmeye ve uyandırmaya yönelik çabalarını anlatan bir romandır.Gençleri o zamanki hükümetin hapse atmasıyla birlikte Devrim meşalesini yakacak ve onu halka taşıyacak tek kişi Ana'dır ve onun mücadeleci ruhudur.Maksim Gorki'nin "Rus Devrimi'ne adıyorum" dediği bu müthiş eseri kesinlikle herkesin okumasını tavsiye ediyorum.Okuyacak kişilere şimdiden keyifli okumalar dilerim
Ve en sevdiğim alıntıyı da eklemeden edemeyeceğim.
''Eskiden hırsızlık yapanları, dolandırıcıları içeri atarlardı şimdi ise doğru söyleyenleri, doğru işler yapanları.''
376 syf.
·11 günde·10/10 puan
Bütün kitabın altını çizmek, her sayfasından paragraf, paragraf alıntı da bulunmak istedim. Kitabın konusuna, diline akıcılığına ve karakterlerin hepsine bayıldım. Olumsuz tek kelime dahi edemem. Yazarın okuduğum ilk kitabı Ana’ydı. Daha kitabı bitirmeden hemen yazarın diğer kitaplarını da sipariş verdim. Sabırsızlıkla bekliyorum
416 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10 puan
Bu kitap beni edebiyat ve öykülerle tanıştıran kitaptır. Onun için, bende yeri çok farklıdır. Bu kitaptan sonra, kendimi olabilecek bütün olumsuzluklara karşı dik ve her türlü kavgaya hazır hissettim. Ne bileyim, bazen Pavel oldum,. Ruhunda her zaman mücadele taşıyan.
Bazen Pelageya oldum. Başkalarının bir şekilde devam ettiremedıği mücadelenin bir parçası veya en başı.
Bazen de, ismi yanlış hatırlamıyorsam, Yegor oldum. Ölüme giderken bile, gülüşünde vazgeçmemiyi öğrendim.
Ve her zaman bu kitabı her yerde anlatmışımdır. Sahi, bu kitabı olan okuyan herkese soruyorum. Sizce böyle bir kitabın filmi olmamalı mı? Bence olmalı. Çünkü, harika bir film çıkar.
Okumayan birileri varsa da, okusun. Hemde acilen, vakit kaybetmeden okusun.
416 syf.
·1 günde·Puan vermedi
roman için söylenebilecekler muhtelif değildir. herkese aynı hissiyat geçer hemen hemen. romanda ezilen, kocası tarafından hor görülen, dövülen, gözü açılmamış, din diye hurafelere, gerçek diye toplumsal dayatmalara inanan bir ana ve çevresinde şekillenen sosyalist devrim anlatılıyor. ana figürü hem dramatize ediliyor, hem de ana figürünün yansıttıkları, başta rus, sonra tüm dünya halklarına sosyalizm öğesini, belki de insanın en zayıf yeri; anasıyla ilişkilendirip ortaya koyuyor.

romanın sonu gayet hazin; ana, yani bu figürün temsil ettiği değerler, çar yandaşları, yani mevcut kurulu sömürü düzeninin adamları tarafından dövülerek öldürülüyor. son cümle de çarpıcı bence. orada hıçkıran, ana'nın ölümüne üzülen, trendeki herhangi biri değil, okuyucu.
"İnsanlar, kötü olmaktan çok aptaldırlar." diyordu. "Ancak burunlarının dibinde olanı görebilirler. Oysa, yakın olan her şey bayağıdır. Değerli şeyler, uzaktakilerdir..."

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Ana
Baskı tarihi:
2015
Sayfa sayısı:
247
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786059197151
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yason Yayıncılık
Aleksey Maksimoviç Peşkov, (Rusça: ??????? ?????????? ??????, daha çok bilinen adı ile Maksim Gorki (?????? ???????)), (d. 28 Mart 1868 - ö. 18 Haziran 1936). Sovyet/Rus yazar, 1 Mayıs marşı´nın söz yazarı, sosyalist gerçekçi yazımın öncüsü politik eylemci.

Gorki, nakliyecilik yapan babasını 5 yaşındayken kaybeder ve annesi yeniden evlenince doğum yeri olan Nijniy Novgorod´a döner. 11 yaşında tamamen öksüz kalır, anneannesi ve büyük babası tarafından Astrahan´da büyütülür. Masalları ile büyüdüğü anneannesinin üzerinde büyük etkisi vardır. Gorki yalnızca birkaç ay okula gidebilir. 8 yaşında çalışmaya başlar, bu sayede Rus işçi sınıfının yaşamını yakından tanır

1892 yılında Tiflis´te, Kafkasya Gazetesi´nde çalışmaya başladı. Yoksullukla ve acıyla dolu bir hayat sürdüğü için Rusça'da acı anlamına gelen Gorki takma adını kullanmaya başladı. 1895´te St. Petersburg´da yayınlanan bir dergide çıkan Çelkaş adlı öyküsü ile ünlendi. Ardından Yirmi Altı Erkek ve Bir Kız öyküsü yayınlandı.

Ünü hızla yayıldı. Bu öyküler kadar başarılı olmayan bir dizi roman ve öykü daha yazdı. Gorki´nin 1898 yılında yayınlanan ilk kitabı Hikâye Denemeleri (?????? ? ????????) çok beğenilir ve yazarlık kariyerinin başlangıcı sayılır. İlk romanı Foma 1899´da basıldı. Bu dönemde sağlam bir olay örgüsü kuramaması ve yaşamın anlamı üzerine uzun felsefik tartışmalara girmesi romanlarının başarısını düşürür. 1906´da yazdığı ve Rus Devrimi´ne adadığı Ana en başarılı romanıdır. 1899-1906 arasında St. Petersburg´da yaşar. Gorki, Çar rejimine açıkça karşı çıkmış ve bu yüzden birçok kez tutuklanmıştır. Çarlık tarafından kontrol ve baskılara maruz kalmıştır. 1901´de "Fırtına Habercisi"nin Türküsü isimli kısa şiiri yüzünden tutuklandı. Kısa sürede serbest kaldı, Kırım´a gitti.

Gorki birçok devrimci ile tanıştı. Lenin´le tanıştığı 1902 yılından itibaren aralarında yakın bir arkadaşlık oluşmuştur.

Oğlunun Mayıs 1935´teki ani ölümünü takiben Gorki de, 1936 yılında Haziran ayında öldü. Her ikisinin de ölümü şüphe altındadır. Zehirlendikleri iddia edilmiş, ama bu iddia hiçbir zaman ispatlanamamıştır. Gorki'nin cenaze töreninde tabutu taşıyanlar arasında Stalin ve Molotov da yer alacaklardır.

1938´de Buharin´in mahkemesinde Gorki'nin, Yagoda´nın NKVD ajanları tarafından öldürüldüğü itiraf edilmiştir.

Kitabı okuyanlar 17,7bin okur

  • aras eser
  • Döndü Canbaş Kıcıman
  • Murat Celep
  • Mehmet Çoban
  • Zelal Ak
  • Azra nur Şimşek
  • gül işçisi
  • Sevtap
  • Mustafa Kaya
  • Emrah

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0.1 (3)
9
%0.1 (3)
8
%0.1 (4)
7
%0.1 (4)
6
%0 (2)
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları