Yarım kalmış bir şekilde bitmesine rağmen içimde cok büyük bir yer etmeyi başaran bir baş yapıt. Jack London abimizin ne kadar ileri görüşlü olduğunu kanıtlayan bir belge.(Dünya savaşlarından önce yazılmış) Demir Ökçe kapitalist düzene bir başkaldırı niteleğinde gerçeğe çok yakın( okurken pek çok yerde tarihi bir belgeyi okuduğumu sandım ve adamın hayal gücü olduğunu teyit etmem gerekti) bir distopya. Kitap kapitalizm eleştirisini ve toplumsal evrimde yerinin olmadığını, neden devrimin gerektiğini buna nasıl hazırlanıldığını çok basit bir dille anlatıyor. Içinde küçük bir aşk hikayesinden bahsetmekten de geri kalmıyor. Iceriğe daha fazla girmek istemiyorum çünkü başlayınca duramadığımı, söylenecek hepsi birbirinden önemli konuların olduğunu farkettim. Ama özetle başladığınız halinizle bitirdiginiz haliniz bir olmuyor.
Delilik nedir ki? Birinin kabul etmediği fikirlere sahip başka birinin zihinsel süreçleri, ona göre hep yanlıştır.
"Hatta iğnenin ucunda bir sürü melek dans edebilir, ama tabii ki zihinde."
Sevdiğim yabancı yazarların başında gelen Jack London'ın sosyalist görüşlerinin en açık şekliyle ifade ettiği bu roman, yirminci yüzyılın başlangıcının çalkantılı ruhunu ürpertici bir dille aktardığı gibi yazıldıktan seneler sonra yaşanan faşizmin yükselişi ve otoriter hükümetlerle ilgili isabetli öngörülerde bulunur.
Bilim kurgu öğeleri de taşıyan Demir Ökçe, Modern distopik romanın en erken örneklerinden biri olarak değerlendirilir. Kitabı çok severek okudum. Kapitalizmin ve getirdiği despotluğun, nasıl işlediğini, çarkların işleyişindeki acımasızlığı gösteren bir eser.Sınıf mücadelesinin sade ve çarpıcı bir dille anlatıldığı güzel bir kitap.
Toplum yaşayışı ve inançları ile ilgili bazı tahliller çok etkileyici. Ayrıca ezilenin imkana -güce sahip olduğunda artık ezilenin yanında yer almadığını, karşı olmasa da zulüme sessiz kaldığını acı bir şeklide gözler önüne seriyor. Yazar bir ideolojik görüş ile kapitalizmi ağır ve haklı şekilde eleştiriyor
Kitapta fabrikalarda makinalaşmanın işçi, emekçi gözünden anlatılıyor. Sanayide makinalaşmanın emekçinin hayatını nasıl zorlaştırdığını, bencil işverenlerin aldıkları para dışında hiçbirşeyi umursamayışını okuyoruz. Sisteme boyun eğmek zorunda bırakılan insanlar, oligarşinin bir türlü yıkılamayışı, ekmek parası için katlanılan , alttan alınan pek çok şey... Ekmek parası İçin ömrün günden güne çürümesi ,insanlarının benliklerini yavaş yavaş kaybetmeleri...
Dünyanın güzel bir yer olması için ideolojiden ziyade insan karakterinin önem arz ettiğini hatırlatıyor bir kez daha. Kitabın belirgin bir sona ulaşmaması da, yazarın bu mücadelenin hiç bitmeyeceğine inandığını düşündürtüyor.
Kitabın her bir cümlesi özenle okunması, üzerine kafa yorulması gereken bir kitap. Dil anlatım yönünden yormayan, akıcılığını her sayfada
Etkisinde kaldığım nadir romanlardan biri oldu. Avis Everhard'ın anllatıklarının halen güncelliğini koruyor olması sinir bozucu olsa da okuduktan sonra bir süre kitap üzerine düşündükçe bazı şeyleri sorgulamanın bilincine varıyor olmak da güzel oldu benim için. Ha bir de kitabı bitirdikten sonra aklıma
Büyük şairlerimizden biri olan Ahmed Arif'in
Adiloş Bebe şiirinin bir kısmı geldi manidar bir şekilde ;) Büyük sanatçı Cem Karaca da bir güzel yorumluyor ki değmeyin gitsin (dinleyin mutlaka)
...Bunlar,
Engerekler ve çıyanlardır,
Bunlar,
Aşımıza, ekmeğimize
Göz koyanlardır,
Tanı bunları,
Jack LondonAhmed ArifCem Karaca
İstatistiklerden baktım Jack London'ın okuduğum 10'uncu kitabı, henüz pişman olduğum bir kitabının olmaması hem konu seçimindeki özeni hem dilinin muhteşem sadeliği ve akıcılığına bağlıyorum, sosyalist devrimin gerçekleştiği bir dunyada yüzyıllar sonra bulunan bir kitabı ve devrimin acı sürecini, kapitalizmin ve kilisenin acımasızlığı üzerine yazılmış bir günce, aşk ile de bezenmiş, uzun tiratlar çok etkileyiciydi zaman zaman kanın hızlı akmasını sağladı ki sosyalist olmayan ancak dünyada adaletsizliğin en önemli sebebinin kapitalizm olduğunu düşünen biri olan ben bile bunu hissettim. Sonuç olarak Jack London her devirde okunacak bu kadar erken yaşta ölmesine ve daha çok kitap yazamamış olmasına bazen üzülüyorum.
Demir ÖkçeJack London · İş Bankası Kültür Yayınları · 201319,4bin okunma
Jack London / Demir Ökçe
Distopya Edebiyatının ilk örneği olarak kabul edilen bir eser #DemirÖkçe. Emekçi sınıfı ve onların yanında olmak isteyenlerin yaşadıklarını çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor. İki karşıt düşüncenin savaşı, başka bir deyişle ezen ve ezilenin mücadelesini okuyoruz. Demir Ökçe, burada ezen sınıfa verilen isimdir.
Sınıf farkını, ekonomiyi, insanların çıkar çatışmalarını ve bencilliklerini çok güzel ifade etmiş. O yıllarda öngörülüp yazılan bu distopyanın aslında gerçekleri yansıttığını görüyor ve o zamanlardan bu zamanlara pek bir şeyin değişmemiş olduğunu fark ediyorsunuz.
Farklı görüşlerde olan iki kişinin tanışması ve zamanla aynı yolda aynı amaçlar uğruna birlikte hareket etmeleri. Hayatını devrime adayan ve bu uğurda savaş veren bir adam Ernest Everhard. 1912-1932 yılları arasında yaşanılanları eşi Avis Everhard tarafından kaleme alınmış. Yıllar sonra bu değerli el yazması bulunuyor ve sonunun getirilemediğini, eşinin infazı ile ilgili gerçekleri yazacak kadar yaşayamadığını anlıyoruz.
Gerçekler öğrenilmesin diye alınan önlemler, çarpıtılan sözler ve pes ettirme çabaları tam bir güç gösterisi oluştururken bunlara karşı mücadele eden ve sesini duyurmak için her fırsatı değerlendiren grubun verdiği mücadele okunulması gereken bir farkındalık içeriyor.
Kitabın çoğu sayfasında yer alan dipnotlar ilk başlarda biraz kafa karışıklığına ve gerçek mi kurgu mu diye şaşkınlığa sebep olsa da, sonradan anlıyorsunuz ki hikayeyi besleyen detayları oluşturuyor. Yazarın hiçbir ayrıntıyı atlamadan gerçeklere dayanabilecek şekilde hikayenin altını desteklemesi olayları gerçekten yaşanmış gibi hissettirmiş.
Fikirlerin sürekli tartışılması, sanki sendikaların toplantısına katılmış ve saatlerce onlarla fikir alışverişi yapmışsınız gibi yorucu bir
Demir ÖkçeJack London · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202519,4bin okunma
“Geleceğin resmini görmek istiyorsan, bir insan yüzüne basmış bir postal getir gözlerinin önüne, sonsuza dek.” – George Orwell
Amerikalı yazar Jack London, 1876’da San Francisco’da doğdu. Gerçek ismi John Griffith Chaney olan yazarın hayat öyküsü oldukça trajik. Anne baba sevgisinden uzak kalan London, 14 yaşında okulu bırakarak maceralarla dolu bir hayata “yelken” açtı.
Teknesiyle açıldığı denizlerde kaçak olarak istiridye topladı, Japonya’da fok avlayan çeşitli gemilerde tayfalık yaptı, altın aramak için Kanada’ya gitti, vahşi doğayla tanıştı, California Üniversitesi’ndeki eğitimini de yarıda bıraktı, çiftçilik ve savaş muhabirliği yaptı ve sosyalizmi savundu. 40 yıllık yaşamına sayısız iş ve anı sıkıştıran London, 1916’da hayata gözlerini yumdu. İntihar ettiği de söylentiler arasındadır.
Kanada’ya gittiği yıllarda anılarını kaleme almaya başlayan London, okumaya tutkun biriydi. Kısa bir süre sonra yazarlığa olan yeteneğinin farkına vardı ve kısa öyküler yazmaya başladı. Kendisini tüm dünyada meşhur eden kitap ise “Vahşetin Çağrısı” oldu. Ardından gelen “Beyaz Diş“te de yine benzer bir tema çerçevesinde yazan London, kurtların doğasını zengin bir edebi üslupla anlattı. Bu eserleriyle satır aralarında insanın doğasını da resmetmeyi başardı.
“Sınıf ve kast sistemi üzerine kurulmuş bütün düzenler, kendi çöküşlerinin tohumlarını da içlerinde taşır.”
“Martin Eden” gibi bir başyapıta (incelemesi için bakınız: #143097882) imza atan London, öldüğünde arkasında daha birçok başarılı roman, öykü ve novella bıraktı. “Demir Ökçe” isimli bu romanında siyasi bir pencereden bakan yazar, bu kez sarsıcı bir distopya armağan etti dünya edebiyatına ve aradan yüz yıldan fazla bir zaman geçmesine rağmen eserin gücünü aynı şekilde koruduğunu söylemek mümkün.
Günümüzde “Kara
Sevgili Jack, ne güzel yazmışsın. Her kitabında karakterinin ayrı bir yönünü öne çıkarıyor, diğer yönlerini susturmayi nasıl başarıyorsun, anlayamıyorum.
Bu kitabın tüm dünyanın etkilendiği, yoğun bedellerin ödendiği bir dönemi anlattığı için elbette öğretici, elbette çok kıymetli.
Haksızlık karşısında ses çıkarmayan insana tavrın, hatta bundan nemalananlara karşı bile bu kadar yoğun öfkelenmiyor oluşun şaşırtıcı.
Bu ihtiyar güneş altında emin ol ki değişen fazla birşey yok. Sizin zamanınızda ki kadar çok olmuyor olması, kimsenin adaletsizliğe uğramadığı ya da insanların hak ettikleri şekilde yaşadıklarını zannetmeni istemem. Evet sektörel olarak Karteller hâlâ var ve bir sonraki öğün ne yiyeceğinin belirsizliğinde yaşayan insanlar hâlâ mevcut. İşçi sınıfı açısından bakınca sanki daha modern köleler olduklarını söylesem eksik söylemiş olmam. Seninde işlediğin gibi iş kazası olduğunda, o Kodaman Avukat'lar hâlâ işçilerin kabahatli olduğu kararının alınmasını evet bu doğru şaşırmamalısın, kanunlar ne yazık ki hâlâ sermaye sahibinden yana.
Diyeceğim o ki, pekte birşey değişmedi. Üzgünüm.
Okuyacaklara notum:
Bu kitap ile Jack London sizin zeka seviyenizi ölçüyor ve bunu yaparken kimsenin ama kimsenin aklına gelmeyecek bir yollla yapıyor.
Eğer ki okur da, hiç birşey anlamazsaniz üzülmeyin bu sizin gerizekalı olduğunuzu değil, okumak için daha fazlasını yapacak cesarete sahip olmadığınızı gösterir.
Çok zevkliydi, çok...
Jack London’un Demir Ökçe kitabını elime aldığımda sadece bir roman okuyacağımı sanıyordum. Ama sayfalar ilerledikçe, Avis Everhard’ın gözünden aktarılan bu hikâyenin düşündüğümden çok daha derin ve sarsıcı olduğunu fark ettim. Burası sadece bir aşk ya da mücadele hikayesi değil; sistemin acımasız yüzüyle yüzleşmek, kendi içimizdeki korkularla hesaplaşmak üzerine kurulu bir yolculuk.
Kitap boyunca, yaşadığımız dünyaya dair birçok soruyla baş başa kaldım. Sessiz kalmanın bedeli nedir? Gerçek cesaret ne zaman ortaya çıkar? Ernest Everhard ve Avis’in hikayesi bana, bazen en güçlü direnişin içten geldiğini, bir kelimeyle, bir inançla başlayabileceğini gösterdi. Okurken kendi hayatımdaki sessizlikleri sorguladım.
Eğer bir kitap sana kendini sorgulatıyorsa, o kitap yaşamaya değer demektir. Demir Ökçe tam da böyle bir eser. Okudukça merak ediyorsun, düşünüyorsun ve en önemlisi harekete geçmek istiyorsun. Bu kitabı okuduktan sonra dünyaya bakışınız biraz daha farklı olabilir; en azından benim öyle oldu.
Demir ÖkçeJack London · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202519,4bin okunma
Ölenler
dövüşerek öldüler;
güneşe gömüldüler.
Vaktimiz yok onların matemini tutmaya!
Akın var
güneşe akın!
Güneşi zaptedeceğiz
güneşin zaptı yakın!
Nazım Hikmet Ran
John Griffith London (1876 - 1916) Edebiyat dünyasındaki mahlasıyla Jack London Amerikalı yazar ve gazeteci Distopyanın ilk eserlerinden birisi olan Demir Ökçe ile kapitalizm ve sosyalizmin çatışmasını tasvir ediyor. Eserde distopyanın amorf yapısını politik kurgusuna, didaktik bir uslüple iç içe geçiriyor.
Yazar Demir Ökçe ‘de dipnotlarıyla, distopya evreninin temellerini atıyor. Sınıfsal olarak devrimciler, oligarklar, kapitalistler ve uçurum insanları gibi yapıların öncülük ettiği evreninde, bu sınıfsal yapının altında bir çok kimliği tanımlıyor. Bol dipnotları olan ve politik kurgusu eşliğinde yükselmesiyle diptopik evren yükselerek ilerliyor.
Kitabın baş kahramanı Ernest Everhard’ın sosyalizm ideolojisinden oluşan el yazmalarını dillendiren eşi Avis Everhard tarafından anlatılır. Eserde Ernest ve avisin tanışmasıyla olaylar gelişmeye başlar. Faşist bir oligarşinin hüküm sürdüğü bir ülkede Demir Ökçe isimli Tiran tarafından emekçilerin nasıl sömürüldüğünü anlatıyor. Mezalim kapilatizmin siyaseti, hukuku, dini, sosyal hayata olan etkilerini üslubuyla didaktik kürsüden okuyucuya sunuyor. Güneşi zaptetmeye insanlığa adaletle dağıtma çabasında olduğuna inandığı Sosyalizm ideolojisini devrime dönüştürme çabasında Olan ernest dönüştürdüğü hayatları, din adamlarını ve fikir çatışmalarını çiftçiler, küçük esnaf ve orta sınıfın içine harmanlandığı ploteryanın hayat hikayeleriyle şekillendiriyor.
Martin eden’de olduğu gibi
12 Ocak 1876’da San Francisco’da doğdu. Gerçek adı John Griffith Chaney’dir. Evlilik dışı bir çocuk olarak dünyaya gelen Jack London, soyadını, henüz sekiz aylıkken annesinin evlendiği John London adlı savaş gazisinden aldı. Maddi sıkıntılar nedeniyle küçük yaşta okulu bırakıp gazete satıcılığı, tayfalık, balıkçılık, istiridye korsanlığı, gazetecilik, sahil koruma devriyeliği gibi çeşitli işlerde çalıştı ve Amerikan işçi sınıfını tanıdı. 1894’te serserilik suçlamasıyla otuz gün hapis yattı. Hapisten çıktıktan sonra hayatını değiştirmek arzusuyla liseye kayıt yaptırdı. Lise öğrenimini bir senede tamamlayarak 1896 yılında Kaliforniya Üniversitesi’ne girdi. Bir dönem okuyabildiği üniversiteden maddi zorluklar sebebiyle ayrıldı. 1897’de Klondike bölgesinde altın arayanlara katıldı ama bir yıl sonra yine yoksul ve işsiz olarak geri döndü. Yoğun bir çalışma programı hazırlayarak şansını yazarlıkta denemeye karar verdi. Soneler, baladlar, nükteli fıkralar, anekdotlar, korku ve serüven öyküleri yazmaya başladı. 1909’da yazdığı Martin Eden bu dönemi yansıtması bakımından otobiyografik izler taşır. İlk kitabı Kurt Dölü (1900) büyük ilgiyle karşılandı. Aynı yıl Elisabeth Maddern ile evlendi ve bu evlilikten iki kızı oldu. Ancak bu beraberlik uzun ömürlü olmadı ve 1904’te sona erdi. Charmian Kittredge ile ikinci evliliğin ardından 1916’da Kaliforniaya’daki çiftliğinde hayatını kaybetti. London yazarlık kariyeri boyunca elliye yakın kitap yazdı ve döneminin en çok okunan yazarlarından biri oldu. Yazdıkları, yaşadıkları etrafında şekillenmiş, sosyalizmin de etkisiyle toplumcu bir dünya görüşüne ulaşmıştır. Başlıca eserleri arasında Beyaz Diş, Martin Eden, Uçurum İnsanları, Vahşetin Çağrısı yer alır.