Bu roman bir kurtuluş romanı değil, bir sürgün bilinci romanıdır. Bugün İsrail devletini temsil eden menora yalnızca bir semboldür. İsrail devletinin, Yahudiler için bu denli değerli ve kutsal olan menoranın izini sürmemesi ya da onu resmî olarak ortaya çıkarmaması düşündürücüdür. Oysa Yahudiler tarih boyunca bu kutsal emaneti hep takip etmiş, onun arkasından gitmişlerdir. Bu takip, bir sahiplenmeden çok tanıklık içindir. Çünkü Yahudi halkı, menoranın hiçbir zaman gerçek anlamda sahibi olamamıştır.
Musa’nın yaptırdığı kutsal menoranın, Kral Süleyman tarafından inşa edilen Kudüs Tapınağı’nda bulunduğu dönemler, Yahudilerin görece huzurlu olduğu zamanlardır. Ne zamanki bu tapınak Roma İmparatoru Titus tarafından yakılmış, Kudüs Romalılarca talan edilip yağmalanmış, işte o andan itibaren menoranın güç sahipleri arasında zorunlu yolculuğu başlamıştır. Bu yolculukla birlikte Yahudi halkının da sürüklenme hikâyesi başlar.
Menora, Yahudiler için sıradan bir kutsal eşya değildir. Farklı toplumlarda daima azınlıkta kalan, ötekileştirilen ve istenmeyen Yahudileri bir arada tutan, onlara güç veren, varlıklarını anlamlandıran bir merkezdir. Onu kaybettiklerinde kendi sonlarının da karanlığa gömüleceğine inanırlar. Bu nedenle menoranın kaderiyle kendi kaderlerini özdeşleştirirler.
Roman, Yahudilerin bu kadar değer verdiği yedi kollu şamdanın bir türlü kendi yuvasına, Kudüs’e dönememesiyle sona erer. Bence romanda verilmek istenen temel düşünce tam olarak budur: Bu dünyada kutsalın kaderini adalet değil, güç belirler. Böyle bir dünyada kutsal nesneler de sürgünde kalmaya mahkûmdur.
Menoranın Bizans’a taşınması, artık geri dönüşü olmayan bir biçimde iktidar alanına hapsedilmesi anlamına gelir. Benjamin, bu kutsalı gören son kişi olarak yola çıkar; ancak amacı onu kurtarmak ya da