İçimizdeki Şeytan

·
Okunma
·
Beğeni
·
128.059
Gösterim
Adı:
İçimizdeki Şeytan
Baskı tarihi:
Ocak 2019
Sayfa sayısı:
264
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786052283554
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Kor Kitap Yayınevi
İçimizdeki Şeytan romanı, üstünkörü bir bakışla bakıldığında coşkulu bir aşk romanı görünümündedir. Sabahattin Ali, bu romanıyla elbette yalnızca bir deli aşkın öyküsünü anlatmıyor. Doğayı, insanı, toplumu da en ince noktalarına kadar gözler önüne seriyor, özellikle de kent yaşayışı içinde aydın kesimin çıkarcı tavrını eleştirel olarak ortaya koyuyor. Sabahattin Ali, İçimizdeki Şeytan romanıyla içimizdeki insanı ortaya çıkarmayı istemiştir.
Adnan Özyalçıner
“… Büsbütün başka bir hayat, daha az gülünç ve daha çok manalı bir hayat istiyorum. Belki bunu arayıp bulmak da mümkün... Fakat içimde öyle bir şeytan var ki... bana her zaman istediğimden büsbütün başka şeyler yaptırıyor. Onun elinden kurtulmaya çalışmak boş... Yalnız ben değil, hepimiz onun elinde bir oyuncağız... Senin dünyaya hâkimiyet planların bile eminim ki onun mahsulü… (…) Yepyeni ve daha manalı bir hayata başlamak istiyorum... İçimdeki bu melun şeytanı boğacağım!”
268 syf.
·1 günde·9/10
- Böyle bir şaheser hakkında ne inceleme ne de yorumda bulunmak haddime bile değil ama içimden geçenleri belirtmek istedim..

Nihat: "Ne istediğini bilsen canın sıkılmaz!" dedi.
Ömer, yalvarır gibi cevap verdi: "Bana istenecek bir şey söyle, uğruna can verilecek bir şey söyle, hemen dört elle sarılayım..."
Nihat güldü: "Gördün mü? Derhal sapıtıyorsun. Hayatta hiçbir şey, uğrunda ölmek için istenmez. Her şey yaşamamız için olmalıdır..

- İçimizdeki Şeytan'ı nasıl incelemeye başlar ki insan? Yazarın bu kalemi, büyüleyici kelimeleri ve duygular arasında geçişindeki pürüzsüzlüğü karşısında çok fazla kelime var söyleyebileceğim ama resmen hepsi içimde gelgit oluşturuyor. Hangisini seçeceğim konusunda kararsızlıklar yaşıyorum. Sanırım şu ana kadarki en zor incelemem bu olacak.

- Ömer, Macide, Emine Teyze, Galip Amca, Semiha, Bedri, Nihat ve diğerleri..
Bu karakterleri yazar kitabın içinden alıp bizim mahallemize yerleştirmemiş bence, her okuduğumuz karakteri özümseyeceğimiz kelimelerle bizim içlerimize yerleştirmiş..
Her karakterde içimizdeki şeytana ait izlere rastlıyoruz o yüzden aslında her karakter biraz da bizi anlatıyor diyebilirim.

- Ömer.. Seni ilk tanıdığım andan itibaren içindekilerin çok farklı olduğunu hissetmiştim. Vapurda Nihat'a ''Şu anda ömrümün en ehemmiyetli dakikalarını yaşıyorum.'' dediğin andan ve sonrasından itibaren izah etmeye çalıştığın o duygu yoğunluğundan başlayarak en son sayfaya kadar hep senin yanındaydım. Daha güzel şeyleri nasıl yaşayabilirdin diye merak ediyorum ama bunun imkanı olmadığını ikimiz de bu kitabı okuyan herkeste gayet iyi biliyordu. Seni düşününce aklıma gelen ilk şey Oğuz Atay'ın Tehlikeli Oyunlar kitabındaki ''Hikmet Benol'' karakteri oldu. Hisleriniz, kafanızın içindeki cümleler, hareketlerin.. Hepsi ama hepsi neredeyse onunla benzer. Kesinlikle bir kan bağınız olmalı. O da yoksa can bağınız var ve hislerinizle birbirinize bağlı olduğunuza eminim diyebilirim..

- Macide.. O kadar saf ve temiz duygular içinde hiç beklemediği anda vuruluyor. Öyle kelime salvoları var ki vurulmazsa ayıp olurdu zaten. Öyle güzel cümlelerin ve duyguların var ki, insanların hayatı yaşadığı duygular kadar güzel olsa diye düşünüyoruz ama olmuyor maalesef. Öyle kırılma noktaları oluyor ki insan kendinden de, ne kadar büyük olursa olsun duygularından da vazgeçebiliyor. Bu sanki kaderin bize kurduğu bir paradoks gibi. Mektubunda anlattıkları eminim hepimizin içine dokunan ve kabullenemediğimiz, hayatımızı esir eden gerçeklerle dolu.

- Bedri.. Tekrar karşılaşmak istediğim karakter.. Şaşırmadım doğrusu. Yazarın duygularını en belirgin şekilde hissettiğim karakter sendin. Patlamalarında çok şey gizli. Çok şey biriktirmiş ve bunların açığa çıkmasını dört gözle bekledim. Ne kadar berrak bir şekilde anlatıyordun içimize dokunacak şeyleri. En etkileyici şeylerdi belki senin kelimelerin. Az ama öz.

- Bahsetmek istediğim temel karakterler bunlar, diğerleri hakkında da söylenecek çok şey var ama onları ve kitap hakkındaki düşüncelerimi şimdi genel olarak anlatmak istiyorum.

- Bu kitabı okumaya başladığımda başta duygusal şeylerin anlatıldığı, aşık genç, mahallenin güzel kızı gibi şeylerden bahsetmeye devam edip sonunun da duygusal bir birleşmeyle ve mutlulukla sonlanacağı izlenimine kapılıyorsunuz. Kapılmayın. Savrulacaksınız çünkü. Duygu denizi sizi içine alıp sağa sola savuracak. Duygular ön planda. Karşılıklı olarak veya sadece akıldan geçen düşsel duygular..Duygusal ve derin psikolojik tahlilleri ile ''Stefan Zweig'' i anımsattı bana yazar. O anın duygusunu harika bir şekilde içimize işletecek kelimeleri seçmek için özenli bir çalışma halinde olması gerekli(diye düşündüm). Söz konusu Sabahattin Ali olunca hiçte şaşılacak bir şey değil ama..

- Kitabın içinde birden fazla kitap gizli ve hepsini okumuş gibiydim resmen. İnsanın içindeki şeytanın başına ne gibi belalar açabileceği(bütün karakterler açısından), nasıl bizi uçurumların kenarına getirip, itip itmemek konusunda kararsız kalıp hislerimizin bizimle dalga geçtiği, avucuna alıp oynattığı bir kitap oldu. En aydınından en cahiline, en fakirinden en zenginine nasıl içimizdeki insafın da(bizi kötülüğe sürüklediği) kötülüğün de belirli şartlar oluştuğunda açığa çıkabileceğini gördük. Benim kitap hakkındaki görüşüm ''Aslında hepimiz içimizde bir şeytanla yaşıyoruz ve ortaya çıkarmak için uygun anı bekliyoruz...''

- Fark ettiğim bir şey daha, bu kitapta aslında yazarın hayatının da çok büyük kesitleri var. Yaşadığı dönemdeki kendi sıkıntılarını esere, karakterlerin diliyle anlatmış. Çok ince bir dil kullanarak. Bedri'nin söyledikleri aslında hem okul müdürü hem de o anki yaşadıklarını açıklıyordu bizlere. Müdüre söyleyemediği şeylerin çoğu ve o an içinde tuttukları, sonradan söylediği her şey yazarın kendi sitemiydi aslında. ''Öyle sayfalar okuyorsunuz ki bir cümle gibi geliyor, ve öyle cümleler var ki, sayfalarca yazılsa anlatılamayacak gibi...''

- Kitabın bana göre en can alıcı cümleleri ve anlatmak istediklerinin özeti..

''Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması... İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu... İçimizde şeytan yok... İçimizde acizlik var... Tembellik var... İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var... Hiçbir şey üzerinde düşünmeye, hatta bir parçacık durmaya alışmayan gevşek beyinlerimizle kullanmaya lüzum görmeyerek nihayet zamanla kaybettiğimiz irademizle hayatta dümensiz bir sandal gibi dört tarafa savruluyor ve devrildiğimiz zaman kabahati meçhul kuvvetlerde, insan iradesinin üstündeki tesirlerde arıyoruz. "

- Sabredip okuyanlara teşekkür ederim.

Bonus: https://i.hizliresim.com/mMqM3Y.jpg

- Bu kitabı okumama vesile olan arkadaş grubuna çok teşekkür ederim. Onlar öyle güzel insanlar ki, birbirlerini sevmelerine ve sıcaklıklarını hissettirmelerine ne mesafeler ne zaman ne de başka şeyler engel olabiliyor. Hepsi birer karınca gibi resmen. Kendilerinden çok daha fazlasına gücü yeten ve bir araya geldiklerinde koloni oluşturacak kadar güçlü ve birbirine sımsıkı bağlı bir arkadaş grubu. Gülüşündeki samimiyet, duygusal derinlik, kararsızlık ve yaşadıkları zorluklar, birbirlerine umut oluşları ve ellerinin, yüreklerinin kenetlenip birbirini hiç bırakmayışları resmen bana bu dünyada hala güzel şeylerin barındığına ve yeşereceğine dair umut veriyor. Beni de aranıza katıp bu güzel kitabı okumamı sağladığınız için hepinize tek tek teşekkür ederim.
268 syf.
·Beğendi·9/10
Kitabı bitir bitirmez Franz Kafka'nın "Eğer okuduğumuz bir kitap bizi kafamıza vurulan bir darbe gibi sarsmıyorsa, niye okumaya zahmet edelim ki?" sözü geldi aklıma. Uzun bir süreden sonra bir kitap okuduktan sonra gerçekten de sarsıldığımı fark ettim. Kitap bir kişisel gelişim kitabı değil tabi ki. Fakat içimizdeki şeytanı -ya da olmayan şeytanı- bize göstermesi bakımından birçok kişisel gelişim kitabından daha etkili diyebilirim.

Kitabın ana konusu 1940'larda yaşayan 20'li yaşlarında iki gencin hiçbir destek almadan, maddi zorluklar içerisinde evlenmesi ve o yılların milliyetçilerinin durumu. Olay çok az sayılabilir. Fakat üstadın tespitleri o kadar yerinde ve müthiş ki okurken sıkılmanız çok zor. Kitap çok geniş bir yelpazede birçok konuya temas ediyor. Bunların hepsini yorumlayabilmek benim haddim değil. İlişkiler ve içimizdeki şeytan bahsini Sena isimli okurumuz altta bağlantısını vereceğim yorumunda çok detaylıca ve güzel bir şekilde irdelemiş. İlkesel olarak 1000kitap’ta siyasi hiçbir görüşümü yazmamaya çalışıyorum. Fakat söz konusu Sabahattin Ali olunca sanırım biraz yazmak gerek.

En hayıflandığım nokta kitap 1940’larda geçmesine rağmen 2015 Türkiye’sinde pek bir ilerleme göremediğimdir. Bilakis gerilemeden de bahsedebiliriz. Kadın-Erkek eşitliğinden, cahil bir toplum oluşumuza hiçbir konuda bir adım bile ilerlemediğimizi düşünüyorum. Üstadın kaleminden ilk olarak Kürk Mantolu Madonna’yı okumuştum. İtiraf etmek gerekirse böyle bir kitabın yazarı nasıl olur da kalleşçe bir saldırı ile öldürülür diye düşünmüştüm. Fakat yazarı tanıdıkça, okudukça böylesi bir ülkede böyle bir yazarın öldürülmesinin çok “doğal” olduğunu daha iyi anlıyorum. Uzağa gitmeye gerek yok en basitinden Sabahattin Ali’yi öldüren Ali Ertekin isimli şahıs “milli hisleri tahrik”ten indirim alarak 4 yıl ceza almış. Ve birkaç hafta sonra aftan yararlanarak hapisten çıkmış. Sabahattin Ali’den –belki de öncesinden- Uğur Mumcu’ya, Sivas Katliamı’ndan Hrant Dink’e kadar uzanan bu “öldürme aklı” artık ülkemizde yerlileşmiş durumda. Bu ölümleri toplumun bütününe ya da belirli kesimlere mal etmek pekala yanlış olur. Fakat toplumun bütünü bu ölümlerin bir tanesinde bile ciddi bir tepki gösterseydi bunların yaşanması bu kadar kolay olmayacaktı. O yüzden dolaylı olarak bütün bir toplum suçluyuz.

Umarım bu ülke bir gün aydınına sahip çıkan bir ülke olur.
Umarım bir gün insanlar taraftar olduğu takımlar, oy verdiği partiler kadar aydınlarını, yazarlarını da sahiplenir.
-------
Sena Hanım’ın bahsettiğim yorumu: #324363
Kürk Mantolu Madonna hakkındaki yorumum: #617378
  • Kuyucaklı Yusuf
    8.5/10 (7.458 Oy)8.107 beğeni27.414 okunma2.974 alıntı100.669 gösterim
  • 1984
    8.9/10 (8.651 Oy)9.331 beğeni25.954 okunma5.879 alıntı125.891 gösterim
  • Yabancı
    8.3/10 (6.320 Oy)5.775 beğeni20.340 okunma2.439 alıntı81.527 gösterim
  • Serenad
    9.1/10 (7.570 Oy)8.514 beğeni23.807 okunma3.275 alıntı96.809 gösterim
  • Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu
    8.5/10 (9.291 Oy)9.058 beğeni29.335 okunma4.208 alıntı263.821 gösterim
  • Satranç
    8.7/10 (13.387 Oy)13.450 beğeni41.141 okunma3.642 alıntı172.639 gösterim
  • Fareler ve İnsanlar
    8.6/10 (8.188 Oy)8.359 beğeni29.655 okunma1.652 alıntı150.463 gösterim
  • Hayvan Çiftliği
    8.9/10 (10.749 Oy)11.558 beğeni35.376 okunma1.559 alıntı139.585 gösterim
  • Dönüşüm
    8.2/10 (11.732 Oy)11.964 beğeni42.649 okunma1.725 alıntı185.196 gösterim
  • Bin Muhteşem Güneş
    9.0/10 (6.398 Oy)7.115 beğeni22.801 okunma1.796 alıntı97.684 gösterim
268 syf.
·Puan vermedi
‘Kürk Mantolu Madonna; Maria Puder’, ‘Üst Kattaki Terörist’in Alt Kattaki Komşusu; Nurettin ‘, ‘Yüzüncü Ad’ın Dul Kadını; Marta’, ‘Baltası Kadar Masum Katil; Raskolnikov’, ‘İsimle Ateş Arasında; Nihade’, ‘ 5 yaşında kocaman bir çocuk; Alper Kamu’, ‘Afili Filinta; Nuh Tufan’, ve dahası...

Ben kimseyi Ömer kadar sevmedim.



Öyle roman karakterleri vardır ki, romanın da önüne geçerler, Ömer gibi..

Seneler önce bir arkadaşımın okuyup okumadığımı sorduğu bir kitapla başladı Ömer ile olan hikâyem. Sabahattin Ali’nin ‘İçimizdeki Şeytan’ kitabı. Hiçbir fikrim yoktu, ben de çoğunluk gibi kült eser diye ‘’Kürk Mantolu Madonna’yı okumuştum tabi ama’ İçimizdeki Şeytan’la ilgilenmemiştim, nihayetinde bir romandı ve o vakitler roman okumak için güçlü gerekçeler arardım. (cahil yaşlar) Bunu bilen arkadaşım ‘Ömer ve Macide arasında geçen patolojik bir aşk hikayesi diyerek başladı söze, ilgimi çekeceğini bilerek devam etti; müthiş bir dönem eleştirisi ve roman kahramanları ile tanıdık kimselere yapılan göndermeler vs.. Bunu okuyan her kadının kitap bittiğinde ‘Macide’ olduğunu öyle hissettiğini de eklemişti, tecrübesiyle sabitmiş..

Neymiş bakalım deyip okumuştum. Okuduğuma asla pişman olmadığım –ki tavsiye üzerine okuyup pişman olmuşluklarım vardır- okumamış olanın ne büyük bir kayıp içinde olduğunu düşünüp hayıflandığım kitap. Bir ‘’Sabahattin Ali şahanesi: içimizdeki şeytan’’. Ben Macide yerine Ömer oldum kitabın sonunda orası da ayrı muamma. Mesela Macide’nin tüm masumiyet ve çaresizliğine rağmen onu suçladım, kitabı finalinde Macide’ye kızıp Ömer’e üzüldüm, her şeye rağmen Macide’den çok Ömer’i sevdim vs..

Sabahattin Ali denince akla ilk gelenin ‘’Kürk Mantolu Madonna’’ olmasını anlayışla karşılamakla beraber bunun diğer eserlerin önüne geçişini haksızlık olarak görmeye bu kitabı okuduktan sonra başladım. Öyle ki İçimizdeki Şeytan bana göre Kürk Mantolu Madonna’nın çok ötesinde çok daha güzel bir kitap. Bunlar göreceli kavramlar, muhakkak kişiden kişiye değişir biliyorum ama bende uyandırdığı duygu bu. Sabahattin Ali denince onca mücadele, fikir çilesi, siyasi kavgaları, mahkumiyetler ve neticesinde meçhul bir failli ölüm den sonra akla ilk Maria Puder gelir. Kürk mantolu.. Yeni öğrendim meğer, yazarın anıları yılar sonra okunduğunda görülmüş, aslında Almanya’da yaşadığı dönemde görüştüğü, birlikte müze ziyaretleri yaptığı gerçek bir kadınmış maria puder ve romana kahraman olmuş. Ömer’den önce benim de kahramanımdı.

Ve Ömer; kitapta kendi için aynen şöyle der (Sabahattin Ali’nin kalemiyle)‘’..hâlbuki omuzları üzerinde benimki kadar hummalı bir baş taşıyan insanlardan korkulmalıdır... Onlar dünyanın en fena ve en iyi mahlûklarıdır..’’

Omuzları üstünde hummalı başıyla Ömer, bir öğrenci, felsefe okuyor hafif kilolu, gözlüklü, kitap boyunca en kızdığım ama en sevdiğim karakter. İradesiz, zayif, çokça zaaf sahibi fakat bunları affettirebilecekse eğer - ki ben affettim, her türlü hatasının fazlasıyla farkında. Sadece bu bile Ömeri sevmek ve takdir etmem için yetti. Dahası cabası.

Ömer, asık olduğu ve aşkına hak ettiği karşılığı bulduğu konservatuarda piyano öğrencisi olan bir genç kız; Macide. ikisinin ortak arkadaşı piyano hocası bir genç adam ve İstanbul.. Türlü gatezeciler, politikacılar, hukukçular ve üniversite öğrencileri. Tümü romanda mevcut. Macide naif, anlayışlı ve çok da güçlü bir karakter. Ömer kadar zor bir insanla beraber hayata atılma riskini alacak kadar güçlü, en azından başlarda..

Romanda bahsi geçenin sıradan bir aşk hikâyesi olduğu kanısına varılsın istemem zira bir düşünceye körü körüne nasıl bağlanıldığı, yazarın kendi deyimiyle aydın geçinenlerin kofluğu, sürüklenmenin ve tutunamamanın çaresizliği de anlatılıyor romanda.Hakikat arayışı iddiasındayken bu arayışın için kaybolmuş bu yüzden asla bir yere ulaşamayan, yönünü seçemeyip bocalayan bir adam; Ömer, aşık olduğu kadın ve çevresi.. 1940'ların insanlarının psikolojik çözümlemeleri, , felsefe, siyaset, toplum ve birey eleştirisi ile dolu muhteşem öykü.

Öykünün ilk bakışta görünmeyen yüzü ise yapılan göndermeler. Kitap hakkında yapılacak küçük bir araştırma ile görülecektir ki hakkında yazılmış yazı ve tahlillerin çoğu karakterler üzerinden yapılan göndermelerle ilgilidir. Bu da romanın siyasi yönüdür. Döneminin iki mühim şahsiyetine ve yaşanan olaylara ışık tutması ile de bir belge niteliğinde değerlendirenler olmuştur. Romanda Ömer’in en yakın arkadaşı ‘ Nihat’ Nihal Atsız ile özdeşleştirilmiş hatta Atsız tarafından bu kitaba karşılık ilk basıldığı yıllarda ‘’İçimizdeki Şeytanlar’’ isimli bir broşür ile karşılık verilmiştir. Bir de ‘İsmet Şerif’ var, Peyami Safa’yı temsil ettiği şekilde yorumlanan karakter.

Siyasi ya da felsefi yönü bir yana roman şahane tiratlarla doludur. Özellikle Ömer’in vicdan muhasebesi sahnelerinde kendi kendine yaptığı sessiz konuşmalar.. Merak uyandırmasını umarak yaptığım bu tavsiyenin işe yaraması ihtimaline karşı kitaptan alıntı yapıp tadına kaçırmak istemiyor olmasam onlarca alıntı yapardım. öyle çok cümle var ki alıntılamak istediğim.

"... lakin hilkat bize bu felaketi hafifletecek bir vasıta vermiş: etrafı çeşmi ibretle temaşa kabiliyeti..." der mesela yazar bir yerde ilk okuduğum andan beri aklımdadır :

‘’Etrafı çeşmi ibretle temaşa kabiliyeti..."

Bu ne tatlı nasıl güzel bir söz sanatıdır. Sabahattin Ali maalesef bu cümleleri, bu romanı yazdıktan sadece 8 yıl sonra öldürüldü. Düşünmeden edemiyorum başka türlü olsaydı, daha neler okuyacaktık kaleminden. Elde kalanla yetinmek şimdi bize düşen, kitabı okumamış olan arkadaşlara tavsiyemdir bugün kendinize bir iyilik yapın, satın alın ve okuyun.
268 syf.
·8 günde·Puan vermedi
Cinayeti gördüm. Ama kitapta cinayet işlenmiyor.

Kitabın yayınladığı tarih 1940. Büyük Harp'in artçı sarsıntılarının üzerine 1929 büyük buhranının tuz biber olmasıyla dünyanın önemli bir kısmında otoriter, faşist yönetimler birer birer işbaşına geliyor. Almanya'da Hitler, İtalya'da Mussolini, Portekiz'de Salazar koşar adım dünyayı bir karabasana sürüklüyor. Derken İspanya'da cumhuriyet kaybediyor, Viva La Muerte. Versay'ın hesabını görmek isteyen Hitler'in tankları önce Avusturya'yı yutuyor, ardından Prag sessizce teslim oluyor. "Hür Dünya" sus pus, Stalin'se çareyi saldırmazlık anlaşması yapmakta buluyor. 1 Eylül 1939 Almanlar Polonya'ya giriyor ve ok artık yaydan çıkıyor, dünya yeniden savaşta. Almanlar çok güçlü, Almanlar makine gibi, Almanlar'ın kazanacağından kimse kuşku duymuyor.

Koca bir imparatorluğun yıkıntılarından yeni bir devlet, yeni bir toplum yaratmaya çalışan genç cumhuriyetse düşe kalka yolunda ilerlemektedir. Harf devrimi, şapka inkılabı, kadınlara seçme seçilme hakkı... Muasır medeniyet seviyesine ulaşmak birincil hedef. Radyoda alafranga, cemiyette Halkevleri işbaşında; yeni bir münevver zümre oluşturulmaya çalışılıyor. Yüzyıllarca tebaa olmaya alışmış halkın tamamında kalıcı bir etki bırakamasa da azımsanmayacak bir kesiminde karşılık buluyor. Kitap okuyan, tiyatroya giden, akşamları balolarda eğlenen, yüzü Batı'ya dönük bir münevver kesim oluşuyor yavaş yavaş. Ama yüzyıllık refleskleri, alışkanlıkları geride bırakmak kolay değil; pek çok şeyiyle hala Doğulu kodlara sahip bu kesim. Batılı'nın oryantalizminden mustarip ama kendi doğusundakine oryantalist bakışlar atmaktan kendini alamıyor.

Dedik ya, büyük buhranın yaraları daha sarılmamışken bir de Dünya Savaşı'nın yanı başında buluyor kendini genç cumhuriyet, hem de büyük kurtarıcısını kaybetmesinin üzerinden bir yıl bile geçmemişken. 25 sene önce sütten ağız yanmış, yoğurt üfleyerek yeniyor. Amaç yangını olabildiğince evden uzak tutmak. Ama yokluk beli büküyor. Yeni yeni ayağa kalmaya çalışan genç cumhuriyet ekonomik sıkıntılarla boğuşuyor. Hani bugün hala anakronik olarak "Karneyle ekmek verdiler!!" diye suçlanan dönem var ya, tam da o dönem. Dönemin otoriter devlet rüzgarı Ankara'ya da uğramış. Kitabın yazarı Sabahattin Ali'nin başı soruşturmalarla dertte, Nazım'ın 12 sene kalacağı hapse gireli 2 sene olmuş. Müesses nizamda Hitlercilik moda. Zaten müesses nizam ekaliyetlerin sermayelerinin transferi mevzuunu hala nihayete erdirememiş, müesses nizamda Yahudifobi had safhada, Hitler'in kazanacağından kimsenin kuşkusu yok.

- spoiler -

Ömer böylesi bir dönemin aydını. Okullaşma çağındaki çocukların üçte birinden azının okula gittiği bir dönemde üniversite okumaktadır. Memleketin tanınmış edebiyatçılarından, gazetecilerinden oluşan bir çevresi; kendini ayrıcalıklı hissetmesine sebebiyet veren uğraşları vardır. Ama aslında bu çevrenin yaptıkları - çoğu zaman hesabı kime yıkacaklarını dert ettikleri - rakı masalarında ağdalı cümlelerle kendi kendilerini tatmin etmekten ibarettir. Aynı zamanda ciddi etik problemleri olan, en yakınının bile parasına, onuruna, gururuna, itibarına, namusuna ihanet edebilecek tıynette adamlardır çoğu. Ömer de farkında durumun ve içten içe rahatsız durumdan. Ama içindeki şeytan engel olmakta daha farklı bir Ömer olmasına. Bir de yokluk var Ömer'i tüketen, hesaplaşmayı öteleyen. Ömer aslında iyi ama çevresi kötü.

Macide de iyi ama çevresi yok. O yüzden özünde de iyi, kabuğunda da. O da dönemin aydını aslında. Ama yaşadığı topluma yabancı, kendine yabancı o kendinden menkul entelijansyaya dahil değil. İstanbul'a okumaya gelmiş, babasını kaybediyor aniden. Babasını kaybedince mali kaynağını kaybeden, Macide'nin yanında kaldığı akrabalarının da tavrı değişiyor Macide'ye. Macide yalnız, Macide çaresiz. Derken Ömer çıkıyor karşısına. Bırakıyor kendi Ömer'in sesinin boşluğuna. İki Ömer var aslında. Entelijansyaların Ömer ve Macide'nin Ömer. İkisi arasındaki tezat yoruyor Macide'yi. Macide iyi, özünde de kabuğunda da. Saflığı, dürüstlüğü, kendine yabancılaşmamayı simgeliyor Macide.

Nihat var bir de. Ömer ve Macide kadar tanımıyoruz Nihat'ı. Ama bilebildiğimiz kadarıyla Ömer'in dejenere ekibine dahil. Ömer'den farkı, aslında da iyi olmaması. Maddiyat onun da başının belası. Bu uğurda en yakın arkadaşına şantaj da var lugatında, dönemin Hitlerperest ortamından da faydalanarak silaha külaha meyyal birtakım karanlık tiplerle illegal oluşumlara girmek de. Hamasi nutuklarla çevresine topladığı gençlerin suç işlemesine, vatan millet nutuklarıyla başlarını belaya sokmasında problem görmüyor.

Başkaları da var romanda. Bu yarı aydın ortamın en bozulmamışı, en temizi Öğretmen Bedri var. Bu ekibin başını çeken Profesör Hikmet, şair Emin Kamil, yazar İsmet Şerif, kitabın bir ilk sayfasında görünüp bir son sayfalarda avdet eden Ümit ve diğerleri...

Sabahattin Ali bambaşka bir yazar. Hem çok iyi bir kurgu ustası, hem muhteşem psikolojik analizler yazabilen, hem hiç beklenmedik yerde sürprizlerle okuru afallatan, hem de yaptığı hiçbir numaranın öyküde sırıtmadığı büyük bir usta. Daha önce Kürk Mantolu Maddona'sını okumuştum ve hayran kalmıştım. Diyebilirim ki; İçimizdeki Şeytan, Kürk Mantolu Madonna'yı bile aşan bir başyapıt.

Cinayeti gördüm. Ama kitapta cinayet işlenmiyor.

Kitap basıldıktan 5 yıl sonra Almanlar kayıtsız şartsız teslim oluyor. Hitler intihar ediyor. Faşizm yeniliyor. Bu defa müttefikler kendi içinde ayrışıyor, Soğuk Savaş başlıyor. Yanı başındaki Stalin'in tehditkar talepleri Türkiye'yi teyakkuza geçiriyor, antikomünist histeri galebe çalıyor. Rejimin dili sertleşiyor, sürek avı başlıyor., Nihat'ın çocuklarına gün doğuyor Nihat'ın çocukları Tan matbaasını basıyor. 1947'de Behice Boran, Pertev Naili Boratav, Niyazi Berkes üniversitelerden atılıyor. Bir yıl sonra Nihat'ın derin bağlantılı çocuklarından biri Sabahattin Ali'yi katlediyor.
268 syf.
·6 günde·Puan vermedi
  "Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması... İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu... İçimizdeki şeytan yok... İçimizde aciz var... Tembellik var... İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: Hakikatleri görmekten kaçma itiyadı var.. Hiçbir şey üzerinde düşünmeye ve hatta bir parçacık durmaya alışmayan gevşek beyinlerimizle kullanmaya lüzum görmeyerek nihayet zamanla kaybettiğimiz biçare irademizle hayatta dümensiz bir sandal gibi dört tarafa savruluyor ve devrildiğimiz zaman kabahati meçhul kuvvetlerde, insan iradesinin üstündeki tesirlerde arıyoruz."

  Kuyucaklı Yusuf ve Kürk Mantolu Madonna'dan sonra okuduğum üçüncü Sabahattin Ali romanı. Olaylar, Ömer'in Macide'yi görüp, ilk görüşte ona tutulmasıyla ve daha sonra bir akrabasının yanında kaldığını öğrenmesiyle başlıyor. Ve Ömer'in içindeki şeytanla yüzleşmesi sonucu bitiyor. -Spoiler vermemek için ayrıntıya girmiyorum efenim..- Hangimizin içinde yüzleşmekten kaçındığımız bir "şeytan" yok ki...
 
 Kürk Mantolu Madonna'da aşk ne kadar baskınsa bu kitapta da vicdanî özeleştiriler, sorgulamalar o kadar yoğun. Lakin kitabı bitirdiğimde içimde bi' parça Macide'nin çaresizliği, Ömer'e karşı kızgınlık ve Bedri'ye karşı sevgi kaldı. Kitabı beğendim. Fakat yine de Kürk Mantolu Madonna en sevdiğim Sabahattin Ali romanı.
268 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10
Romanın "Ön Söz”ünden (Selim İleri)

“İçimizdeki Şeytan’ı okuduğumda, romana yönelik eleştirilerin hiçbirini okumamıştım. Bu yüzden de, Sabahattin Ali’nin ‘birtakım gerçek kişiler’i hedef aldığını bilemez, düşünemezdim.
Sonradan öğrendiğime göre, İçimizdeki Şeytan’da, Peyami Safa, Atsız gibi gerçek kişiler ağır ithamlarla yeriliyormuş.
Bu türden sözlerin, söylentilerin geçersizliğini öğrenmek için de zamana ihtiyacım varmış: Bugün, roman sanatının, ‘kurmaca’dan ötesiyle değerlendirilemeyeceğini bildiğimden, ne Sabahattin Ali’nin eserinde Peyami Safa’yı ya da Atsız’ı görüyorum ne de Atsız’ın eserinde Sabahattin Ali’yi.”

Evet, Selim İleri’nin tespiti böyle. Ben, romanı okumadan önce maalesef ‘birtakım gerçek kişiler’i hedef aldığı yönündeki eleştiriler hakkında az da olsa malumata vâkıftım. Bu sebeple eseri okurken hangi karakterin Peyami Safa olduğunu merak ettiğimi itiraf etmeliyim. Tespit etmem de zor olmadı. Bu merakla birlikte “roman sanatının, ‘kurmaca’dan ötesiyle değerlendirilemeyeceği” gerçeğine uyarak okumaya, anlamlandırmaya çalıştım. Bunu doğru olduğu konusunda Selim İleri’ye katılıyorum.

Bu romanı da Kuyucaklı Yusuf ve Kürk Mantolu Madonna kadar severek ve hayranlıkla okudum. Sabahattin Ali’nin gerçekten tatlı bir dili var. Okuyucuyu saran, sıkmayan, akıcı bir dil.

“İçimizde şeytan yok! İçimizde aciz var! Tembellik var! İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey:Hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var!” (s.262, YKY)

Eserin beni düşünmeye sevk ettiği en önemli nokta hangi sebeple olursa olsun insanoğlunun hakikatleri görmekten kaçmak itiyadında oluşudur. Cevizin kabuğunu kırmaya üşenip içi görme şerefine nail olamayışımız ve onu büsbütün kabuk kabul etmemiz... Hatta bu yalana kendimizi inandırmaya çalışmamız... Burnumuzdaki nezleyi gidermek yerine kokuyu inkara kalkışmamız... Gerçeklerle yüzleşince de zelil nefsimize bunu konduramayıp bir günah keçisi arayışımız... Çocukken alıştırıldık belki de. Sehpaya çarpıp ağlayan çocuğunu susturmaya çalışan annenin teskin yolu sehpayı tokatlamak olunca başladı gerçeklere sırt çevirişimiz.

Bir de gerçeklerden kaçarken taktığımız maskeler var. Her ambiyansa uygun farklı model ve tasarımda... Vitrin önemli çünkü. Bilgiyi uygulamak için değil pazarlamak için öğrenir olduk. İsmimizin önünde bir sepet de unvanımız olsun diye bilgi alıp satmak da sakınca görmez olduk. Pek de inanmadığımız ideolojileri savunmak bazen maskelerimizin sigortasıydı bir nevi. Menfaat söz konusu olunca çirkinleşivermemiz var bir de: O anki maskemiz melek suretinde bile olsa menfaatimize dokunan olunca sıyırıp atmak da beis görmemek...

Maskelerin altında büzüşen, pörsüyen, çirkinleşen hakiki suretler... Yıllar önce bir skeç izlemiştim televizyonda. “Adam korkunç suretli bir maske takıp yeni tanışacağı misafirin karşısına öyle çıkar. Misafir, korkmak bir yana gayet normalmiş gibi konuşmaya başlar, tepki vermez. Şaşıran adam çaresiz maskesini çıkarır. Misafir, bu sefer basar çığlığı, girecek delik arar.”

Hakikatlere sırt çevirmeyen, maskesiz yaşayan; sireti suretine, sureti siretine muvafık, gerçek bir davası olan ve bu davasında onurluca, sebat ederek yürüyen, sözleriyle yaşamı birebir örtüşen, keyfiyeti kemiyete tercih eden, şahsiyet sahibi, mânâsı maddesinden kuvvetli âdemoğullarından olabilmek ümidiyle...

Keyifli okumalar diliyorum.
268 syf.
·6 günde·Beğendi·10/10
Bu iletiyi özellikle Tuncay Canımoğlu için paylaşıyorum. Kürk Mantolu Madonna'dan sonra bu kitap Sabahattin Ali'nin okuduğum ikinci kitabı ve Kuyucaklı Yusuf'u da okuyacağım günü iple çekiyorum. Şimdilik favorim İçimizdeki Şeytan.

Bu kitaptaki Macide karakterini bazı durumlardan kendime oldukça benzettim. Kitabın sonu benim için süpriz oldu ama iyilerin her zaman kazanacağına inanlardanım.

Sabahattin Ali karakter tahlillerini o kadar iyi irdelemiş ki etrafımızda ne yazık ki hala bu karakterde bir çok insan mevcut. Yazara bir çok konuda bu kitabı okuduktan sonra hak verdim ve zaten daha öncesinde de böyle düşündüğüm için kendimi mutlu sayıyorum.

Üslüp olarak akıcı bir kitap. yer yer eski Türkçe kelimelere rastlansa bile dipnot olarak açıklamaları verildiği için zorlanmadan ve büyük bir heyecanla okudum.

Herkesin içinde bir şeytan var mıdır yok mudur bunu bu kitabı okuduktan sonra daha iyi anlayacaksınız.

Keşke büyük yazarlardan biri olan Sabahattin Ali'yi genç yaşında bu şekilde kaybetmeseydik..
268 syf.
·9 günde·Puan vermedi
Hepimizin karşımızdakilere ifade etmekten âciz kaldığımız, onların öğrenmelerinden kimi zaman korktuğumuz kimi zamansa çekindiğimiz bir iç dünyamız vardır. Bunu kendi acziyetimizden ötürü kelimelerle de ifade edemeyiz. Her zaman bu iç dünyamızla, daha doğrusu "İçimizdeki şeytanla" münakaşalarımız devam eder.
Eserin siyasî, eleştirici tarzına dikkat etmeden biraz da uzatarak büyük bir heyecan ve zevkle okudum. Sabahattin Ali'nin şahsi görüşü ve burada alenen veya gizli dillendirmesine bakılmaksızın eser tam bir edebiyat hazinesi. Herkese okumalarını şiddetle tavsiye edeceğim, üstün anlatımı, zarif iç yorumlarıyla kendi içimizdeki şeytanla yüz yüze geleceğimiz, ebiyatımızın her yönünden mihenk taşı olacak kıymetli bir eser. Şimdiden iyi okumalar.
268 syf.
·7 günde·Beğendi·9/10
İçimizdeki Şeytan, Kürk Mantolu Madonna ve Kuyucaklı Yusuf' tan sonra okuduğum üçüncü Sabahattin Ali romanı.
Sabahattin Ali okurken ki hislerimi tercüme etmek oldukça güç...
Kitabın içeriğinden bahsetmek gereği duymuyorum(kitap hakkında yapılmış onlarca inceleme mevcut). Ben sadece bu eserleri, bu eseri, Sabahattin Ali 'yi okumayı samimiyetle öneriyor ve bunu rica ediyorum.
Okumalısın ...
268 syf.
·6 günde·Beğendi·9/10
İçimizdeki Şeytan Sabahattin Ali

Sabahattin Ali adı geçince söylenecek bir söz kalmıyor aslında, daha önce okuyanlar bilir. İçimizdeki Şeytan'ı okumadan önce Kürk Mantolu Madonna ve Kuyucaklı Yusuf romanlarını okumuştum. Bu romanı diğer iki romana göre biraz farklı buldum. Diğer iki roman olaylar üzerine kuruluydu. İçimizdeki Şeytan ise daha çok durum üzerine kurulmuş. Daha açık belirtmek gerekirse kişilerin içinde bulundukları durumu anlatmaktadır.

Yazar, her zamanki gibi okuru eserinin baş karakteri yapmayı başarıyor. Sanki orada Ömer ve Macide yok da siz varmışsınız gibi. Gerçek bir şaheserin okuru baş karakter yapması gerekmez mi zaten? Sabahattin Ali bu işi en iyi yapan isimlerin başında gelir bana göre.

Kitabı okumaya başladığınızda Ömer'in ve Macide'nin nefsiyle olan mücadelesinin içinde bulacaksınız kendinizi sayfalar ilerledikçe onların tattığı mutluluğu tadacak yaşadığı hüzne ortak olacaksınız.

Diğer romanlarında olduğu gibi müthiş imgeleri bu satırlarda da bulacaksınız. Böylesi güzel aforizma niteliğinde sözleri bu satırlara ustaca yerleştirmek büyük başarı açıkçası.

Sonuç olarak bakıldığında diğer iki romandan alınan hazzı vermese de insana başka hazlar tattırmayı başaran bir eser. Sizi daha çok düşünmeye ve sorgulamaya yönlendirecektir. Asla okuduğunuza pişman olmayacaksınız

Okuduktan sonra ise kendi içinizde bulunan şeytan ile yüzleşeceksiniz.

Keyifli okumalar dilerim...
268 syf.
·5 günde·Beğendi·9/10
Kitabın içeriğinden önce giriş kısmındaki yazısı için Selim İleri'yi takdir etmek lazım.Çünkü bu bölüm kitabın gerçek değerini biçmemiz için bir kılavuz.Çok güzel yazılmış ve harika tespitler yapılmış.
Bence bu kitap yazarın en iyi romanı.Diğerlerini okuyanlar ruhsal tasvirlere ve hayran bırakan betimlemelere zaten aşinadır.İçerik olarak özünü bulmaya çalışan bir kişiyi(Ömer)anlatıyor.Kendini bulmak adına etrafındakilerden yardım dilenen arkadaşlarından eşinden rehberlik isteyen dışarıdan müdahe ile kendine geleceğini sanan bir kişi.Ama bu mümkün olmuyor.Zira bir gruba ya da eşe sahip olmak insanı kamil yapmaz.Her şey zihnimizde içimizde başlayıp orda bitiyor.Yani aslında ışık içimizde ve kahramanımız bunu çok geç fark ediyor.Kitabın son bölümünde zaten bizi yoldan sapıtan kötü şeylere teşvik eden içimizde bir şeytan yok sadece zayıf iradesiz insanlarız diyor.Sanırım bazılarımıza boş yaşamak kukla olmak,düşünmekten kolay geliyor.
268 syf.
·Puan vermedi
Nereden başlasam anlatmaya bilmem ki .. hikayenin İstanbul’da geçmesi ayrı bir olay , aşkın en saf hali ile anlatılması ayrı bir olay.
Ömer üzerine alamadığı tüm sorumlulukların,hazin neticesini içinde var olan şeytana yüklemiş ve bu yüzden Macide ile yaşadığı hüsranı da bir çok kez İÇİNDEKİ ŞEYTANDAN bilmişti.Ancak belki sonradan ,farketmişti ki içinde şeytan değil bu hataların sorumluluğunu almaktan korkan, tembel, aciz bir insan (kendisi vardı ) yaşamı boyunca mesuliyetini alamayacağı kararlar aleyhine çıkarsa bunu içinde ki şeytana yüklüyor kendisini kandırıyordu. Ve üzüntüden , pişmanlıktan beraat ediyordu.En sonunda Macide ile yaşadığı aşktan da beraat etti. Artık içinde ki şeytanın varlığına inanmıyor, hayatındaki kaçtığı tüm güçlükler ile yüzleşiyor ve düzeltmeye çalışıyordu . İçinde olmayan bir şeytanı öldürüyordu.Yalnız bir farkla .. Macideyi, büyük aşkını geride bırakarak ..
Gene bir çok yerinde kendinizi göreceğiniz, farkındalık kazanacağınız ve eğer varsa içinizde ki şeytanı öldüreceğiniz bir kitap. Tek solukta okumanız dileğiyle ..
"İnsan dünyaya sadece yemek, içmek, koynuna birini alıp yatmak için gelmiş olamazdı. Daha büyük ve insanca bir sebep lazımdı."
" Kalabalık beni sahiden sıktı. Ben ikide birde böyle oluyorum, bazen bütün insanları boyunlarına sarılıp öpecek kadar seviyorum, bazen da hiçbirinin yüzünü görmek istemiyorum. Bu nefret filan değil… İnsanlardan nefret etmeyi düşünmedim bile… Sadece bir yalnızlık ihtiyacı. Öyle günlerim oluyor ki, etrafımdan küçük bir hareket, en hafif bir ses bile istemiyorum. Fakat sonra birdenbire etrafımda bana yakın birilerini arıyorum. Bütün bu beynimde geçenleri teker teker, uzun uzun anlatacak birini. O zaman nasıl hazin bir hal aldığımı tasvir edemezsiniz."
"Etrafımız o kadar çirkefle dolu ki, temiz kalmak için bir tek çare kendi dünyamıza çekilmek ve muhitle, hiç olmazsa manen, alakamızı kesmektir."
"Böyle dümdüz bir beynim olacağına hiç olmamasını tercih ederdim. "
Sabahattin Ali
Sayfa 23 - YKY (YAPI KREDİ YAYINLARI)

Kitabın basım bilgileri

Adı:
İçimizdeki Şeytan
Baskı tarihi:
Ocak 2019
Sayfa sayısı:
264
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786052283554
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Kor Kitap Yayınevi
İçimizdeki Şeytan romanı, üstünkörü bir bakışla bakıldığında coşkulu bir aşk romanı görünümündedir. Sabahattin Ali, bu romanıyla elbette yalnızca bir deli aşkın öyküsünü anlatmıyor. Doğayı, insanı, toplumu da en ince noktalarına kadar gözler önüne seriyor, özellikle de kent yaşayışı içinde aydın kesimin çıkarcı tavrını eleştirel olarak ortaya koyuyor. Sabahattin Ali, İçimizdeki Şeytan romanıyla içimizdeki insanı ortaya çıkarmayı istemiştir.
Adnan Özyalçıner
“… Büsbütün başka bir hayat, daha az gülünç ve daha çok manalı bir hayat istiyorum. Belki bunu arayıp bulmak da mümkün... Fakat içimde öyle bir şeytan var ki... bana her zaman istediğimden büsbütün başka şeyler yaptırıyor. Onun elinden kurtulmaya çalışmak boş... Yalnız ben değil, hepimiz onun elinde bir oyuncağız... Senin dünyaya hâkimiyet planların bile eminim ki onun mahsulü… (…) Yepyeni ve daha manalı bir hayata başlamak istiyorum... İçimdeki bu melun şeytanı boğacağım!”

Kitabı okuyanlar 21.575 okur

  • İbrahim Ş.

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0
8
%0
7
%0 (1)
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları