Adı:
İklimler
Baskı tarihi:
1992
Sayfa sayısı:
232
Format:
Ciltli
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Görsel Yayınlar
261 syf.
·8 günde·Beğendi·9/10
İncelemeye kitabın isminden başlamak istiyorum. Kitabı okuduktan sonra “İklimler” kelimesinin insanın duygu değişimlerine ne kadar uygun bir tabir olduğunu farkettim. İnsan kimi zaman ilkbahar kadar coşkun, kış kadar soğuk, sonbahar kadar hüzünlü, yaz mevsimi kadar kaygısız olabiliyor. Kitabın temasıyla, isminin uygunluğunu çok yerinde buldum.

Konumuz “Aşk” kimileri masadan kalkmak ister mevzu bahis açıldığında, kimileriyse ufaktan dökülmek ister kendini dinleyecek birilerini bulduğu için. Hemen hepimizin başına gelmiştir, bir şehirde bırakmışızdır kalbimizin bir kısmını, söyleyemeden boğazımıza boncuk yapıp dizmişizdir platonik bir sevdayı, kimimizse tam yakalamışken ipin ucunu tam da mutluluğa bir kaç adım kaldığını düşünürken zemine çakılıp dönüp arkamızı küsmüşüzdür dünyaya, evrene o an çevrede bulunan her şeye(!)

Ne diyordu Masumiyet Müzesinin ilk satırlarında Kemal Füsun’a olan aşkı için ; “Hayatımın en mutlu anıymış bilmiyordum.” Ya da Çalıkuşu Feride çok sevdiği Kamran’ı terkettiğinde; “Sen yine bir parça benimdim, bense bütün ruhumla senin..” hayır, olayı dramatik hale getirmek için değil bu alıntılar. Aşk dediğimiz ve belli bir mantığa oturtamadığımız bu karmaşık ruh hali her bünyeye farklı tesir ediyor. Ben mesela bir miktar salaklaşıyorum :) İşte bu kitap insan bünyesinde aşkın tesirlerini irdelemiş genel olarak.

Andre Maurois’in bu kitabı iki bölümden oluşuyor, birbirine sırtı dönük iki farklı yüz gibi bu bölümler. İlk bölümde karakterimiz Philippe’nin aşık olduğu uçarı, ele avuca sığmaz, dışa dönük, gezmekten, eğlenmekten, insanları etkilemekten hoşlanan özgüveni yüksek bir karakter olan sevgili Odile ile yaptığı bir miktar ızdırap dolu ama bu ızdıraptan beslenen saplantılı bir evlilik konu ediliyor.

İkinci bölümdeyse, tamamen içe dönük Odile’in taban tabana zıttı, daha muhafazakar, daha özgüvensiz, evde vakit geçirmekten hoşlanan, kalabalıktan gürültüden nefret eden, fedakar ve sadık, sevgili Isabelle’in Philippe’e olan büyük aşkı ve evlilik birliklerinin devam etmesi için elinde olan bütün tavizleri sevdiği adama veren bir kadının hayatı konu ediliyor.

Kitap 1920’lerin Paris’inde geçiyor, dönemin şuh kadınları, kokteyller, davetler, ihtişam, lüks merakı, ikili çarpık ilişkiler, Paris’in o bohem havası epey göze çarpıyor.


Kitabı çok beğendim, çok hüzünlü buldum, bende ki basım Güven Yayınları-1969 tarihinde yayımlanmış çeviride Samih Tiryakioğlu çevirisiydi gayet başarılı buldum. Kitabın sayfaları o kadar eski olduğu için muazzam kokuyor, bütün bir hafta kitabı kokladım diyebilirim :)) Bana bu kitabı hediye ettiği için de canıms Li-3’ye çok teşekkür ederim. Okuyacak arkadaşlara keyifli okumalar dilerim.
208 syf.
İklimler

Bir aşk romanına verilebilecek en güzel isimlerden biri bence. Aşkın -ya da ilişkinin- baharını, yazını, kışını ve aşkın mevsimlerinin hissettirdiği duyguları öyle güzel anlatmış ki, okuyan herkes kendisinden bir parça bulacaktır eminim.

Hem bir kadının ağzından hem de bir erkeğin ağzından okuduğumuz duygular şaşırtıcı derecede başarılı yazılmış.
Belki ilk defa hiçbir karakteri çok sevmeden, kitabın bütününü çok sevdim.

Aşk ve ilişkiler üzerine iyi bir roman okumak isterseniz bu kitabı listenize ekleyebilirsiniz.

Tahsin Yücel'in çevirisini de ayrıca çok beğendim.

Kitap hakkında daha detaylı yorumumu dinlemek isterseniz bu videoya bakabilirsiniz.
https://youtu.be/Csx1toCTiPU
208 syf.
Mevsimler ilkbahardan başlar tüm aşıklara...İlkbaharın her döngüde tekrar tekrar geldiğini göre göre o hayatına girdiğinden beri ona bağlarsın sebeplerini. O olmayınca neden çiçek açsın her yer...neden ısıtsın güneş...ya da neden bir anlam ifade etsin senin için bütün bu olan her şey...Onun yanında alabildiğin nefeslerin sayısı kadardır yaşadım dediğin anlar...Onunla konuşma, onu bilme isteğini durduramazsın. O ne kadar anlatabilecekse en az o kadar onu dinlemek istersin ondan...ve mümkünse kesilmemeli sohbetlerin başka yaşayanlar tarafından...çünkü nefret edersin, onunla ilgili olmayan her bir andan...her gülüşünde yeşertir ortalığı...aylardan Kasım, Aralık, Ocak, Şubat fark etmez...güneş onun gülüşüne olandan başka bir bağlılık hissetmez ve sen bunu en doğal şeymiş gibi karşılarsın...o gün daha anlamlı gelir sana yoldaki kedi, köpek.... o gün daha çok ilgilenirsin insanların dertleriyle ama büyük bir ümitle...onlara umut aşılarsın...”yaşamaya geldik, surat asmayın!” diye diye... her dert geçebilir, her problem çözülebilir olur senin için...dünyanın peşine düştüğü tüm dert, tasa anlamsızlaşır...tek anlam o olur... normalde dünyadaki insanların içindeki sevginin toplamı ne kadarsa, bir aşık, tek başına alır onu omuzlarına...nasıl “yandığının bilincinde olmak soğumaktır” diye tarif edildiyse bir başka yerde, yine ondan gelir ki aşık, kendisine aşık diyen değil, aşık sıfatını başkasından işitendir...bu yüzden aşk, bir aşığın bir başka aşıkta görüp tanımasıyla kabul görendir...onu anlatırken başkalarına tanıtlanır aşkın gerçekliği...ve o andan itibaren artık “aşık”tır onun künyesi....

Bir süre sonra şen şakraklık çöker vücuda...dünyaya karşı, onu yaşama arzusu damarları fetheder...onunla beraber vakit geçirebilmenin keyfi ve onun da sürekli tebessüm ettirmesi gökten silmez güneşi... her daim aydınlatır... gündüzken yeryüzünü gece iken kalbi... Girilen her ortamda, -daha doğrusu- onun bulunduğu her ortamda vücut anlayamadığı hallere bürünür... huşu tüm bedene yayılır... heyecandan titreten o anların değerini hangi cümleler tarif edebilir ki.. .nasıl demeli? yoğun bir günün ardından kahvenin yanında içilen o ilk sigaradan alınan ilk nefesin verdiği keyif vardır ya hani, işte, onun vücut bulmuş hali... yanında değilken bile sana senden yakındır... o bundan öncesinde de hep varmış gibidir... uzun süreli telefon görüşmeleri, sessizliğin konuştuğu ve gözlerin eşlik ettiği o ince saatler... belki herkesin anlayamadığı-anlayamayacağı, yaşamadığı-yaşamayacağı o durgun saatlerden keyif alma tecrübesi damaktan silinmez... bu başkalarına boşluk gibi görünen keyifin sebebi senin varlığının onun varlığına armağan oluşudur... Varsa mutlu, yoksa...? yoksasını düşünmeye gerek yoktur çünkü yok olan tek şey onun yokluğudur... Bazen sana kitap okur, dinlersin umursamazca ama umursamazlığın tüm dünyaya karşıdır, değildir o veya onunla ilgili olana... Beğendiği satırları okur sana...her söylediğinde kendini görmek istersin, görmek için bir gayret gösterirsin...söylediği alakalı alakasız her şey senin kalbine işler...her satırda seni anlattığını sanırsın, çünkü senin için her satır onu anlatır...ona şiirler söylersin, ama şiirlerden de nefret edersin. Bilirsin ki o sözde sevdaları büyük şairler, anlata anlata bitiremedikleri tüm sevdalarını o dizelere sığdırmıştır...onlar için sığmıştır...sense kendinden taşmak üzeresindir... öyledir ki izin verseler tüm dünyaya yeter sevgin...o sevginin bir damlasıyla tüm savaşları bitirir, tüm açları doyurursun... kimsesizlerin kimsesi olacak kadar güç vardır o sevgide...ama iş geldiğinde bunları kelimelere dökmeye, orada düğümlenir boğazın...o yüzden tüm şairlere acırsın...sevdalarının ufaklığına, yalanlarına,tüm o edebiyatla süslenen o duygusuz satırlara... bilirsin ki yürek hissederken konuşamaz...

Bu sevgi öyle kontrolsüzdür ki, Uncle Ben’in sözlerini unutursun...dağın tepesinde henüz birikerek ilerlemeye yeni başlamış kar topunun sana ulaştığında hala öyle kalacağını sanırsın... sevsen de bazen yanılırsın... bu öyle şiddetli bir duygudur ki seni kafese kapatsalar hak verirsin insanlara...artık kontrolünden çıkmıştır hislerin... onun cennete inandıran güzelliğini herkesin görebildiğini bilmen acı vermeye başlar... onun sesinin, herkese senin işittiğin tondan ulaştığını sanırsın... ona bakan herkesin senin gördüğünü gördüklerine inanırsın...işte burada sevgili dostum....durmalısın! ama duramayacaksın...o anda anlayacaksın ki akıl ne beyinde ne kalpte...durabilmiş olsan ben anlatmaya gerek duymazdım....Kısa süreli zindanlar yaşatacaksın karşındakine...her yaptığın hareket sana haklı gelecek ama inan bana bunun geçerli bir yanı olmayacak hayatında...her hayatın bir kırılımı vardır, senin için de burası, orası olmasın! Ondan hayatını çalarken sevgiye sığınacaksın. işte burada başlayacak hava muhalefetleri... yavaş yavaş gülüş kaybolacak... güneş pek nadir ortaya çıkmaya başlayacak, o zaman üşüyeceksin... her seferinde görünmesi azalınca o gülüşlerin kendine çekidüzen vermek isteyeceksin ama nafile.. .beynin aldığı kararların hükmü geçmez kalbe... o büyüttüğün sevgi seni olduğun kişiden alıp olmadığına sürüklerken karşındakinin onca zamandır kapalı kalan kulakları işitmeye başlayacak çatırtıları... ve Güneş bir başkasının hayatına doğmak üzere gidecek... “Kal”lar, “Dur”lar bu noktada tüm anlamını yitirmekte... onun gidişiyle hazırlanacak birer birer asacağın hayallerine özel düğümler...
https://youtu.be/ded2HCHjA6o

Kış bir şehre geldiğinde bile hayatı durgunlaştırıyorsa insanın kalbine geldiğinde neler olur tahayyül edilebilir mi? Bunu yaşamayan idrak edebilir mi? Gök kararmaya başladığında akla gelir-gelmemesi gereken- hatıralar, düşünceler ve olasılıklar... Eğer kaptırırsanız kendinizi, işte orada, başlar içinizde sizi sizden alacak olan fırtınalar...derece eksi bilmem kaç... karanlığın içinde sevmeye çalışırsınız hayatı. Tüm gök üzerinize çökerken belki bir ayete sığınmak ister omuzlarınız... belki bir kadehte boğmak istersiniz tüm onun olduğu anılarınızı. Ya küçükken ezecektiniz o gelen düşüncenin başını ya da artık teslim bayrağını çekmek zorunda damarlarınız her daim hükmünü koruyana karşı. Bu noktaya nasıl geldiğinizi düşünmeye çalışırsınız, nerede hata yaptığınızı anlamak için geri sararsınız zamanı...önünüzde iki perde. Birinde geçmişin mükemmellikleri, diğerinde pişmanlıkları, hataları... zihin kendini ikiye böler böyle bir durumda, bir taraf sürekli kendi haklılığını göstermeye çalışırken diğerine, diğeri de suçunu açıklar bu susmayan terbiyesize... her adam terkettiği kadın hakkında söylediklerinden belli eder kendini işte bu ikiliğin hangi tarafının kazandığı burada kurulan cümlelerin temeli...Bu perdelerden seyre başladığınızda vücut kontrolünü tek sahibine teslim eder. Kalp senin sanırsın, ama başkasına atar. Eller, ayaklar hep çok tanıdık birer yabancı. Hangi uyuşturucunun hükmü altında böylesi mağlubiyete sahiptir beden! Hem de daha vücudunuza nüfuz etmeden. Bu büyük savaşın kazananı neredeyse her zaman bellidir, o güzel anları tekrar yaşamak uğruna teslim olur biri diğerine. Ve sonunda hatırlanmak istemeyen o hayaller birer birer gelir gözlerin önüne... birden bıraktığınız yerden devam edersiniz elini tutmaya...ilk gördüğünüz ana dönersiniz. Her dönüş o ilkedir. Sözlüklerdeki anlamını değiştirmeye karar vermişçesine kaç kere ilk diye tanımlanabilirse o kadar ilktir o...o saadet zamanını tekrar yaşarken aklınıza düşer bir anda hiç olmayacak fikirler...dersiniz “o anda, işte o anda sıkmalıydım kafama.” İzafiyeti tekrar tekrar kanıtlarsınız bu geri dönüşlerle. Dışarda geçen zaman başka, içerdeki zaman başka...işte bu kırılma sonucunda ikiye bölünmüş kişiliğiniz keyif alamaz artık gerçeklikten... yaşanması mümkünken yaşanamayan her şeyi başka bir alemde devam ettirirsiniz. Oranın gerçeğidir sizin arzu ettiğiniz gerçeklik ama yaşamak zorunda olduğunuz hayattan da kopamazsınız. Tekrar tutunmaya çalışırsınız hayata bir yerden. Ama o giden öyle bir gitmiştir ki mevsimleri değiştirmiş, öpüşlerini bırakmıştır ancak dudaklarınızı kendisiyle götürmüştür. Giderken nefesinizi almıştır, kokusunu bırakmış! Biriktirdiğiniz onca kelimeyle tarif etmeye çabaladığınız her acı oluk oluk aksın istersiniz ama önceleri akmaz. Seni güneşe hasret bırakır giderken, kendisini sesine sağır... Akmaya başladığında bütün hissettiklerin bir bir kaleme, işte orada anlarsın şairleri! Onlar sevdalarının şiddetinin altında ezilmemek uğruna dizeleri teker teker dizerken hissettiklerinin sadece birazını anlatır. Anlatamazsa nefes alamayacağını bilir. Kalem kağıda dokunmaz ve o sözcükler daha fazla içeride kalırsa insanı tüketir. Tam da bu yüzden düştüğünde kalemin izi kağıda, işte o boyna geçirilen ilmeğin çözülmesi için yapılmış ilk devinimdir. Nasıl bir yazar geçmişi değiştirmek uğruna kitap yazıyorsa, siz de bu mantıkla kendinize bir evren bir dünya yaratırsınız. Yazdığınız her şey geçmişi yaşar, yaşatır. Gelecek ise bir gün bunların ona verilmesi umuduyla kaleme alınır. Korkarsınız yazacaklarınız biter diye. Çünkü sizi ancak bu eylem yaşatır. Beden devam eder hayatına ancak ruh masadan kalkamamıştır... pişmanlık boy gösterir çoğu zaman arkada bırakılıp gidende. Kendisinde arar hataları. Sen de ararsın. Bulursun da, kendi vicdanını susturmak için. Onu hala temiz tutmaya çalışır yüreğin. Hangi şarkıdan yardım istesen yalandan başka bir şeye benzemez. Sen sadece onun yalanlarına inanmak istersin. Gelir diye beklediğin ve hatta gelmediği için en ağır küfürleri ettiğin tüm anlar gözünden geçer. Tüm suçu, günahı gelmesi karşısında üstlenmeyi kabul edersin...

Tutunmaya çalıştığın hayat karşına başkalarını çıkarır. Yaşamak, hissetmek istersin. O an fark edersin ki hissetmek dokunmakla alakalı değil. Hiçbir yüz, hiçbir ten onun gibi bile değil. Bunu insanlara itiraf edemezsin. Her denemede daha fazlasının canını yakarsın ruhunu hissedebilmek adına ama daha fazlasını kaybedersin. Onu öpersin başkalarının dudaklarında. Ona dokunursun başkalarının teninde. Onun gözleri, onun yüzü vardır başkalarında. Ve o sığındığın bahanen olan sevgin burada da boy gösterir. Sonunda sende rolünü başkasına devredersin. Kaç bedenden sonra unutulur kokusu? Kaç gülüş unutturur onun yüzünü? Kaç kere başka gözlere bakmak gerekir onun gözlerini unutmak için? Ve kaç kadın gerekir bir Odile’i unutmak için?

Edit: Bir tane yeter.
223 syf.
·9 günde·8/10
Baştan sona, her bir kelimesinde, kitaba dair her bilginin, her sonucun, her nedenin olduğu bir inceleme yazısıdır. Kitabı okumayanlar, eğer olayların sonucu ne merakıyla okuyacaklarsa, bu incelemeyi okumamaları daha iyi olur. Benim gibi her şeyi bilmesine rağmen, nedenlerini ve işlenişini merak ederek okuyacaklarsa buyursunlar.

BÖLÜM 1

1900'lü yılların başında, kültürel yozlaşmanın ve edepsizliğin içindeki Fransa'nın, paçalarınızı pisliğe bulaşmasın diye kıvırmanız gereken yaşayışı içinde, paylaşımın yüce gönüllülükle, cömertlikle ve titreten bir nezaketle nasıl gerçekleştiğini okuyacağınız, bana göre çok fazla ders içeren, çok iyi bir roman okudum. Beğenip beğenmemekte bir tereddüdüm var ki, bu da aramızda eşrefi mahluklar olduğumuza inandığım için, ''karısını ya da kocasını paylaşmak çok olağan gelmeyecektir'' düşüncesinden kaynaklıyor. Kitaptaki her karakter size sevgiyi, nezaketi, fedakarlığı, vurdumduymazlığı, güzelliği, vefayı, ümit etmeyi, kötü olmayı, nankörlüğü, pis nefisliliği, evliliği, şefkati, sevgili olmayı ve daha nicesini sorgulatıyor.

Kitapta geçen birkaç ifadeyi Fransız kültürü içindeki anlamıyla birlikte açıklamam gerek:

*Metres; evlisiniz, karınızın da toplumun da haberi olduğu, aynı evde yaşadığınız, gönüllerin hoşluğu içinde meşk ettiğiniz kadın.

*Sevgili; evlisiniz ya da bekarsınız, seviyor ya da sevmiyorsunuz, daha çok ilgi ve hoşlanma seviyesinde meşk ettiğiniz kadın ya da erkek. Siz evli o bekar olabilir. İkiniz de bekar olabilir. Siz bekar o evli olabilir. Bir de bunun 2'li ilişki olduğunu düşünmeyin, çoklu da olabilir. Kadının da birkaç sevgilisi olabilir, adamın da birkaç sevgilisi olabilir ama bu bir sorun olamaz. Olağan şeyler. İnsanlar sıklıkla sıkıldığı için, herkes birbirini zamanla en az bir kere, şefkatle bağrına basabilir. Sevgili önemli, sevgili yapın. Gönül dediğin parasız takıldığınız yerdir.

*Eş; eğer kitapta eş ne demek çözebilen varsa, bana da anlatsın, çünkü ben anlamadım. Herhalde bu da meşru çocuk yapılabilen varlık. Emin değilim. Çünkü eş, kendi iradesiyle evlenen insanların, aşık olmadıkları, genelde birkaç ay ilgi gösterdikleri, elinin altında hazır bulunan, maddi bazı çıkarların da olabildiği ama çoğunlukla maddi olmayan sebeplerle yanınızda ya da başka bir ülke ya da şehirde olan resmi arkadaş. Devletten imzalı tanımlı.

*Yosma; erkekleri kendisine aşık etmeyi bilen, fakat ülkede namus kavramı olmadığı için kötü görülmeyen, herkesin kendisine aşık olduğu ama kendisinin farklı farklı kişilere farklı zamanlarda farklı ölçülerde ilgi duyduğu, birine biraz daha fazla ilgi duyan, diğerlerini de elinin altında tutmayı bilen, aşk kırıntısıyla besleyen, öldürmeyecek kadar yaşatan kadın.

***
BÖLÜM 2

Tanımlardan sonra, kelimelere Türksel bir etkiyle derin anlamlar yüklemememiz gerektiğini anladık, yazıyı buna göre okuyabiliriz.

Philip Marcenat, zengin bir ailenin çocuğu. Delikanlı, bu; zengin, görgü kurallarını hayati önemseyen, ahlaki değerlerini yüksek tutmayı başarmış, aile olmayı ve çocuk yetiştirmeyi belli kurallar içerisinde gören, geleneksel bir ailede büyüyor. Fakat bu, bu ailede nefessiz, hareketsiz kaldığı anlamına gelmemeli. İstediğini birazcık karşı koymakla elde edebiliyor. Erkek olduğunu fark ettiğinde, kendisine bir imge belirliyor: Amazon. Bu; onun, ulaştığında hayallerine kavuşacağı kadın figürü. O kadın ki, bu erkek gibi erkeğin, heyt ne erkek yani, anlıyor musunuz, ruhunu sonuna kadar doyuracak, mutluluğun gizini taşıyan, kutsal kadın. Fakat hesaba katmadığı bir şey var ki o da Amazon'un hayalinin ne olduğu. Sanat alevimiz İsmail YK'nın bir sözü vardır: ''Beni beğeneni ben, ben beğenmem./ Benim beğendiğim ise beni beğenmez.'' Yani beğenir de ''esip geçti bir rüzgar gibi.'' Çünkü beğenmelerin sonu yoktur. Kitaptaki aşık olunan karakterlerin hepsinde mevsim hep bahar, aylardansa...

Gözünüz kime düşerse, aşk odur.

Kitap 2 bölümden oluşuyor. İlk bölüm Philippe'in Amazon kadını ile karşılaşıp, bu evliliği gerçekleştirdiği kısım. Kızımız ak giysiler içinde salınan, güzelliği ile herkesi kendisine hayran bırakan, kitaplar okuyan, çiçekleri çok iyi bilen, sade zevkleri (çokça kocası ya da sevgilisi ne bileyim erkeği falan işte) olan, tüm gününü tiyatro, hoşbeş, konserler ve kalp benzinine adayan, ömrünüzü uğruna feda edip havayı alacağınız kadın. Kalbin benzini aşk, çırası da insandır.

Aşk bir ekmekse Phillippe onu olmadık yerlerde yiyip bir takım çarpılmalara uğrayan biridir. O kadar çok kadının ekmeğini yemiştir ki, Amazon’una denk geldiğinde, hayat ona ‘’Gel buraya cici kuş, bunlar da kırıntılar, ye de doy hadi bakalım’’ demiştir. Ekmekleri bütün bütün götüren Philippe için bu inanılması öyle güç bir şeydir ki, ekmek onda bir saplantı halini alır. İlle de doyacak ille de doyacaktır. Fakat fırıncı Odile, odun alevinde pişirdiği ekmeklerin ancak kokusunu verebilir Philippe’e. Çünkü şüphesiz ki onun da bir kalbi, ümitleri, beklentileri, hayal kırıklıkları vardır. Üstelik masum güzelimiz, çiçeklerinin kokusunu göğsünde taşırken, edasını elden bırakmaz ve Philippe’e gözlerini verir. Birkaç bakış yetmez mi aşk için? Yani kendi iradesiyle devletten imzalı tanımlı, resmi arkadaşı diye, ona eş olmak zorunda mıdır? Masa, terlik, kavanoz der gibi ‘’sevgilim’’ demek yetmez mi?

Yalnız şu asla atlanmamalı, Odile en başında ne idiyse en sonunda da oydu. Zerre değişmedi. Bir insanı beğendiniz diyelim: Zihninizde bir görüntü ve tahmini bir kişilik beliriyor. O insanı kendi aklınızdaki haliyle severseniz, yargılama yahut eleştirme hakkınız yoktur. Yahut, o insan süregelen bir davranış ve düşünüş içindeyse, ona şaşırmanız ondan başka türlüsünü beklemeniz de yine sizin hatanız olacaktır. Bir insanı ya olduğu gibi sevmeli ve kabul etmeliyiz ya da ondan uzak durmalıyız. Ayrıca, üstüne düşmekle üstüne gelmek arasındaki o farkı da iyi bilmemiz gerek. Philippe, Odile’i onun taktikleriyle elinde tutabilirdi. Ama o üstüne gelmeyi, kendisinden uzaklaştırmayı seçti.

Her heyecan gibi bu da türlü hayallerin içine doldurulduğu fakat dış katmanın balon olması sebebiyle, o hayallerin patladığı bir sonuçla biten, dış gözlerin ‘’olmayacak’’ bakışlarıyla süzeceği, mantıkdışı bir birliktelikti.

Philippe de Odile de ahlaki olarak yerlerde gezen karakterler oldukları için evlilik insanı değillerdi. Çünkü zaten kültürlerinde metres olmak, sevgili olmak, aynı anda birçok kimseyle oynaşmak, fingirdemek, ayıplanan yahut yadırganan eylemler değiller. Bu, Fransız kültüründe o kadar olağan ki, bu insanların evlenmekle neyi amaçladıklarını gerçekten çözemedim. Şöyle bir ülküleri de yok, ‘’evleneyim bir adama ya da kadına hayat arkadaşı olayım, çoluğa çocuğa karışayım, düzenli bir hayatım olsun’’. Hayat arkadaşı demek bana göre bir insanın yâri, sırdaşı, en yakın arkadaşı, en çok da dostu olmak demek. İki insan birbirinin dostu olmazsa, ilgileri güzelliğe ve içgüdüye dayalı kalırsa, ömrün biten bir şey olduğunu göz ardı ederlerse, sadece heveslerle bu hayatın yaşanmayacağını anlamazlarsa, ne olur?

Kitabın size sorduracağı onlarca sorudan bazılarını aklıma geldikçe yazacağım:
1) İnsanlar neden evlenir?
2) Aşkın, hayatımızdaki yeri ve kalıcılığı nedir?
3) Aşk; bitebilen ve yerini sevgi, alışkanlık ve güvene bırakan bir dönüşüm geçirebilen bir duyguysa, aşkı mı dönüştüğü hali mi seçersiniz? Her aşkın dönüşmediğinde ölüme mahkum olduğunu biliriz.
4) Defter aynı defter, kalemi tutan aynı el olduktan sonra, sürekli yeni bir sayfa açmanın bizlere faydası nedir? Beklentimiz nedir? Hayat yarım kalmışlıklarla dolduracağımız değersiz bir emanet midir?
5) Neden yaşarız? Neden severiz? Neden sevilmek isteriz?
6) İnsan, şehvet duygusunu mart ayındaki kedilerden farklı yaşamalı mıdır? Her çiçekten bal almak bir yerden sonra insan olduğumuz için tiksindirmez mi?
7) Neden birilerine bağlanmak isteriz? Yanında en çok güven duymak istediğimiz kişiler ailemizken, neden en çok onları eleştiririz ve karşılıklı bir memnuniyetsizlik yaşarız?
8) Kusurlu olsa da (mükemmel aile yoktur) aile kurmak isteğimizin sebebi nedir? Kişilerin birbirine verdiği değer, acının ve sorumluluğun adaletsizce dağılımı göz önüne alındığında, kendinizi ailenizin gözüyle nasıl görüyorsunuz? Nasıl biri olmak isterdiniz? Nasıl birisiniz?
9) İnsanda vefa olmalı mıdır? Neden köpekleri severiz? Sadece itaat ettikleri için mi?
10) İnsan kibirli ve vurdumduymaz mı olmalıdır? Neden kedileri severiz, eyvallahları olmadığı için mi? Ama bir o kadar sevimli, güzel ve çekici olmaları da bunda bir etken midir?

***

BÖLÜM 3

Odile ve Philippe’in evliliğinde ikisini de yargılamak kaçınılmaz gelecektir belki. Fakat Odile, ailesinden ne gördüyse onu uygulayan, ne görmediyse de onu vermeyen bir kadındı. Burada ortalığı tek karıştıran karakter, kendisini de çevresindeki insanları da olduğu gibi kabul etmeyen, herkesi kendi kafasındaki şekle zorlayan, kibarlığının altında bir despot yatan, özüyle barışması gereken, soruları başkalarının kişilik ve yaşayışlarına yöneltirken, kendisine de ‘’Ben nasıl bir insanım ve nasıl davranıyorum, bu hayattan beklentim ne?’’ diye sormayan Philippe karakteridir. Bu kadar tutarsız, bu kadar çapkın, bu kadar hedefsiz, şuursuz, beş para etmez bir insanın, haddini hudunu bu kadar aşarak evlilik yapması, hele ki her türlü rahatlığın olağan olduğu bir kültürde, o kadar tuhaftı ki, hâlâ anlamdırmak çok güç benim için. Ye, iç, gez, toz, nerede akşam orada sabah istediğin yerde mum söndür, bütün kadınlar kollarına atılıyor, sen de hiçbir fırsatı kaçırmıyorsun. (Özellikle bir cümlesi vardı ki acaba bu cümle gerçek olabilir mi dedim, bunu evlerine çağıran kadınların davranışlarını fazla serbest buluyordu. Yalnız bu cümleyi evlerine giderken kuruyor.) Kadınlara değer vermiyorsun. Tek bir derdin var o da aşkın hazzı. Kadınlar onun için, aşk hazzını yaşadığı bir tür araç. Hayatla ilgili ayağı yere basmayan düşüncelerinden ve tutarsız hareket tarzından başka bir şey yok. Neden? Neden evleniyorsun? Philippe karakteriyle ilgili o kadar çok soru sizi saracak ki.

Philippe, Odile’i çok sevdi. Yani ilk akla gelecek şey bu, sevgi. Fakat Odile’i tam da Odile olduğu için sevdi, ona adeta saplandı. Ele avuca sığmayan, baş döndürücü güzellikte, hoş kokulu, çabuk sıkılan, sadakat sevmeyen, tek bir kimseye bağlanamayan, havai, uçarı, gezeyim tozayım diyen, bir eş olmanın çok uzağında olan, kendisine neyin yakıştığını çok iyi bilen, bir erkeği avcuna almayı, onun dikkatini sesiyle, sözleriyle, bakışlarıyla üstüne çekmeyi çok iyi bilen, ahlaki bir sınırlaması olmayan, evli-bekar, genç-yaşlı, it kopuk fark etmeyecek şekilde kendi hoşuna giden her kim olursa onu elde edecek biri olan Odile’i, işte tam bu yüzden sevdi. Çünkü Odile, ona sadık değildi. Kaşı gözü ayrı oynuyordu. Philippe’in aşık olacağı kadın ancak onu üzen biri olmalıydı. Hiçbir şekilde kendisine bağlanan kadınları sevmiyordu. Bir erkek düşünün aşkı, sevgisi, ilgisi sadece şüphelerle var olan. Ondan başka bir erkeğin, onun sevdiği kadını güldürmesi, ona dokunması, o kadınınsa buna arada aşk kırıntısı vermesiyle Philippe deli divane tutkun olan bir erkek. Sizce bu, aşk mı? Nice kadın onu sevdi. Hepsi kitaptaki ifade ile sadece yosmalıktan ilgi göstermedi ona. Eğer isteseydi, tertemiz ve kaşı gözü ayrı oynamayan nice kadınla eşref-i mahluk olmaya uygun bir hayat sürebilirdi. Ama o bazı hayvan türleri gibi, her mevsim kendisine yeni bir eşlikçi (kitaptaki ifadeyle sevgili) aradı. Aşk diye nitelediği ise ızdırap verecek herhangi bir yosmaydı. Odile ona bağlansaydı, kaderi sevilmemek olacaktı, diğer kadınlar gibi.

Odile… Aklı zaten erkek tavlamaktan ve onlarla takılmaktan öteye gitmeyen kadınımız, en sonunda Philippe kadar aç gözlü değilmiş ki kendine bir başka erkeğin evinde, bir son çizdi. Bence bu da garipti.

Her ne yaparsa yapsın, onu hep iyilikle anan Philippe, bu aşkın ızdırabının müptelası olduğu için, bundan sonra Amazon imgesi onun için Odile ve türevleri olarak şekillendi. Artık onun için Amazon, vur-kaç teknikli, her bülbülün gülü olan yosmalardı.

***
BÖLÜM 4

Şimdi bir makine düşleyin. Yalnız bu hayallerinizdeki bir makine. Elinizde de parçalarının ne olduğunu, kullanımının nasıl olduğunu anlatan bir kitapcık var. Ayrıca ona ihtiyacınız var ve onu kullanmak zorundasınız. Şimdi soru şu: Kullanma kılavuzunu okuyup, ‘’Hmm bu makine böyle işliyormuş o zaman ben onu saksı olarak kullanayım’’ der misiniz, ya da ‘’Duvara tablo gibi asayım’’. Belki de ‘’Ayakkabılıkta dursun en sevdiğim terlik gibi ama giymeyim, misafir gelirse o giysin.’’ İşte üçüncü karakterimiz Isabell’in kocasına yaklaşımı bu.

İlk önce kendisinden biraz bahsedelim ki, zihnimizde daha net bir tablo oluşsun: Bu kadın karakterimiz geleneksel ama oldukça sinir bozucu özellikte bir aileye sahip, annesi tarafından çirkin olduğuna inandırılan ama aslında güzel olan, baskı, sözde disiplin adı altında çocuğu sindirme üzerine kurulu bir düzen içinde, özgüvensiz, pısırık yetiştirilen, halbuki düzgün bir ailede pırlanta gibi olacak, iyi bir insandır. Ailesi o kadar yanlış bir anlayışa sahiptir ki, Isabell hayatı boyunca, her konuda ‘’yetinmeyi’’ bilmiştir. Elinde fırsatlar olsa da az ile yetinmiş, olmasa da zaten kanaat ettiği için rahatsız olmamıştır. Az öz elbise, eski eşyalar, az sevgi, çirkin bulunma, sindirilme.. Hani bizim toplumumuzda kaderi yanlış yorumlama hastalığı vardır ya, işte o hastalık Isabell kızımızda da var. Ne mi? ‘’Kısmet… Hayırlısı… Demek ki benim de kaderim buymuş…’’ Isabell iyi niyetli, sadık, temiz bir kalbe sahip, düzgün bir insan olabilir fakat bunlar bazı özelliklerle desteklenmedikçe bir çekiciliğiniz kalmaz. Peki, çekicilik neden önemlidir? Yaşıyoruz da ondan. İnsan, birini sevince ister ki o da onu sevsin. Bu en basit ilişkilerde dahi böyledir. Bir cazibeniz olmak zorunda. İlgi çeken bir şeyleriniz olmak zorunda. Çünkü insan toplumsal bir varlık. Bizler birbirimize muhtacız fakat aynı zamanda hür ve başı dik, mağrur ve güçlü olmayı da bilmeliyiz. İşte Isabell ailesi yüzünden güçlü kadın olmaktan oldukça uzak bir karakterdir.

Sizler ne düşünürsünüz bilmem ama ben aşka inanırım ve hayatta birkaç kez aşık olmak mümkündür derim. Lakin illa ki içlerinde biri, şu an için gözünüzde aynı değerde olmasa, gördüğünüzde çok uzak hissettirse ve size ‘’Bu kişiyi mi sevmiştim ben’’ dedirtse de, o biri kalbinize en derin izi bırakmıştır. Bunun onun şahsıyla ilgisi yoktur. Aşk duygusu, aslında bazen biriyle bir vücut bulur ama insanın sevme kabiliyeti ile ilgilidir, o anki sizle ilgilidir. Yani aşk, artık muhatabından tamamen farklı, sizin kalbinizdeki oluşumun; sizin karakteriniz, kültürünüz ve hayallerinizle şekillendirilmesidir. Bu yüzden her aşk biriciktir. Çünkü hepimiz benzer yönlerimiz olsa da, bu yönleri ve özellikleri farklı şiddetlerde taşıyoruz. Yaş aldıkça, yaşadıkça değişiyoruz. Bu yüzden gönül ilk gençlik çağlarındaki aşkıyla daha sonraki yıllardaki aşkını aynı şekilde yaşayamaz. Philippe takıntılısı dışında tabi.

***
BÖLÜM 5

Philippe bir aşkla sevilmedi. Odile’inki sadece yüksek bir ilgiydi. Neden evlendiklerini çok düşündüm, bir yanıt bulamadım. İkisinin de aile merakı olmadığını yaşam ve zevk anlayışlarından görüyorsunuz. Fakat Isabell’in neden evlendiği çok açık. Kadın zaten bağlılıkla büyütülmüş, dünya zevklerine yahut içgüdülerine düşkün olmayan, hayvani yanlarından ziyade insani yanlarını besleyen biri. Kadının kitabında, kalp kırmak yok. Diğerleri zaten kitapsızdı. Buradaki sıkıntı şuydu, Philippe ona öyle bir geldi ki, hiç gitmeyecekmiş gibi. Öyle bir ilgi gösterdi ki, hiç bitmeyecekmiş gibi. Ona, öyle bir vakit ayırdı ki, bir daha bekarkenki Philippe olmaz ve de bir daha daldan dala konmazmış gibi. Bu kendini de insafı da bilmeyen Philippe, Isabell'i kendisine inandırıp, aşık etti. Ama o kadar doymaz iştahlı biri ki, onu bir tek açlık dizginlerdi. İşte bu yüzden o, onun gönlünü aç bırakan kadınlara düşkündü. Kim ki onu sever, ona bağlanır Philippe oradan uzaklaşır ve doyuranı da suçlardı. Isabelle, kendi için, Philippe için kocasına bu kadar açılmamalı, gizemli davranmalı, kocasının yaptığı gibi farklı insanlarla sohbet etmeli ama asla başka türlü münasebetler kurmamalıydı. %100 güvenilir olun ama bunu karşınızdakinin bilmesine gerek yok. Çünkü sen eşref-i mahluksun Isabell, aksi türlü zaten hareket edemezdin. Phillippe ne istediğini bu kadar bilmezken, o daha fazla kadına zarar vermesin diye de yapmalıydı bunu, kendi kalbi daha fazla yorulmasın diye de. Adam aklına karpuz kabuğu kaçmasını seviyorsa, ortada sevgi pıtırcığı gibi dolanman seni daha değerli kılmazdı, kılmadı. Hayat bir stratejidir. Temiz bir niyetle bazı şeyleri gizlemekten zarar çıkmaz.

Philippe’in günlük tarzı bir defteri vardı. Oraya Odile’le ilgili ve diğer düşünceleriyle ilgili her şeyi not almış ve bunu Isabell’e okuması için vermişti. Sevdiğiniz adamın neyi kıskandığını, ne tür zevkleri olduğunu biliyorsunuz, aklından geçeni, onu neyin harekete geçirdiğini biliyorsunuz. Üstelik siz bir yosma değilsiniz. Derdiniz onu avlamak, birkaç zaman takılıp ayrılmak değil, onunla düşlediğiniz bir hayat var. Ne yapardınız? Isabell sevilmeyi arzulayıp, kendini sevilmeye terk etmeyen bir kadın olmayı seçti. Odile’e olan saplantılı ve kuruntulu aşktan sonra, adam onu unutturacak denli güçlü bir aşka düşmeliydi ki, bu aşk uzun sürsün. Isabell bu aşkta bir kartal olması gerekirken; sakin, sessiz, minik bir serçe olmayı seçti. Bir kanadıyla adamı neye uğradığını şaşırtması gerekirken, cik cik serçe olmak!

Kartal karnını kendisi doyurur, serçe de başkalarının verdiği kırıntılara muhtaç yaşar.

Philippe’in ciğerinde Odile’den kalma büyük bir iz vardı. Philippe, Odile’den sonra başka kadınlara ilgi, arzu, sevgi duysa da artık Odile’den sonraki Philippe’ti. Onun Amazon kadını, ona kök söktüren, şuh, çapkın, asla kendisinden emin olunmayacak kadındı. Isabell bu özelliklerde olamazdı belki ama en azından Philippe’in onu kıskandığı o biricik zamanları, akıllı bir kadın olarak koruyabilseydi, inanın her şey o kadar elindeydi ki, yapabilirdi, biz Philippe ve Isabell aşkını konuşuyor olurduk. Ama Isabell bana göre asil olmayı değil, aptal olmayı seçti. Kaçınız, kocanızı başka kadınlara gitmesi için teşvik edersiniz? Bu zavallı, pasif kadın bunu yaptı. Bu kader değil ahmaklık.

Yeni bir yosmayla, Odile’in bir türevi ile karşılaşan Philippe çok sürmedi, bu kez de Solange’a tutuldu, tabi sadece Solange değil, ne isimler geldi geçti. Her defasında kocasını onlara yönlendiren Isabell’in şu cümleleri bana tüfeği alıp bu serçeyi indirme hakkı doğuruyor: ‘’Sevgilim, ben sizin çok değerli kadınlara yakıştığınızı düşünüyorum, sonra da güzel, ama sıradan kadıncıklara bağlandığınızı görüyorum.’’

Phillipe uzun bir yolculuğa çıkar ve karısına ilgisi son derece tazedir. Çünkü karısının özgüven kazandığını, çeşitli ahbaplar edindiğini, hür hareket edebildiğini görür. Fakat Isabell’in arkadaşlığı gerçek manadadır. Yani av-avcı ilişkisi değil. Kitap için alışık olmadığımız bir şey, olağan sohbet. İşte o an Philippe kıskanır. Meraklanır. Hep karısıyla olmak, onunla gezmek, sohbet etmek ister. Açık açık falanca filanca kişiyle görüşme der. Kıskanır, gözü döner. Bizimki napar? Bu nice zamandır beklediği ilgi kucağına düşmüşken, huzuru kendisinden alır, kocasına verir. O da gider başka yosma bulur. Bu arada hamile ve kocasının sevgilisinden merhamet bekliyor serçe. ''Bari'', diyor ''şu dönemde kocamı bana bıraksaydı, ne olurdu?'' Üstelik kocasına ''Git, onu göresin geldi sevgilim, burada yanımda durup ne yapacaksın, hem havan değişir. Seviyorsun onu.'' diyen de kendisi. Zaten kültürleri de bir tuhaf olduğu için, burada Philippe’in yediği boynuzlardan başım ağrıdığı yetmezmiş gibi bir de Isabell yüzünden havale geçirdik.

***
BÖLÜM 6

EVLİLİK…
İnsan birbirini hayat arkadaşı görmeli. Bunların imzalı olarak takıldıkları kişiler birbirleri için sirk maymunu gibiydi. Yani onları eğlendirdiğiniz kadar varsınız.

İlk bakış açısı Odile perspektifinden: Kitap, evliliğin sadece aşk ile yapılmayacağını onun iki evliliği üzerinden net bir şekilde anlatmış. Bunu herkes okuyarak görmeli.

İkinci bakış açısı birincisiyle paralel gelişiyor: Evlilik, sadece eğlence değil; dostluk, sevgi, anlayış ve vefa üzerine kurulmalıdır. Gönlü okşayan her eli öpmememiz gerektiği Philippe’in evlilikleri üzerinden çok detaylı bir şekilde anlatılmış.

İnsan hayattan beklentilerini şekillendirirken, kimi zaman gerçeklerden fazla uzaklaşıyor. Fakat gerçekler kalbimize kazık gibi girmeden, insanlara taşıyamayacakları bir anlam yüklememeyi öğrenmek zorundayız. Yoksa kalbimiz bir kurşun gibi ağırlaşır. Her çiçekten bal alıp, iğnesiyle yola devam edenleri görünce, onlardan merhamet dilenmemeli, kendimizi onların merhametine bırakmamalıyız. Hissettiğimiz duyguların bir kısmını kendimize saklamayı bilmeliyiz. Eğer bir çiçek, size gülümsesin, ışığıyla yüzünüzü gönlünüzü aydınlatsın istiyorsanız, ona gereğinden fazla su vermemelisiniz. Bunun adı cömertlik ya da saf sevgi değildir. Bu, Philippe’te olduğu gibi bir kalbi çürütmektir.

Bir kadının Isabell kadar zavallı olmasını da, Odile ya da Solange gibi yosma olmasını da kabul etmiyorum. Bir erkeğin bu kadar pis nefisli ve kendini bilmez olmasını, bu kadar kadın düşkünü olmasını da kabul etmiyorum. İnsanı hayvanlardan ayıran özellikler varken, her mevsimi bahar görmeyi kabul etmiyorum. Biz eşref-i mahluk olmayı seçmeliyiz. Çünkü haz odaklı yaşamak, bedbahtlığı getirir. İnsan adaletli ve insan olursa, hayat herkes için daha huzurlu olur. Çoğumuz hayatı kendi bireysel dünyamız zannediyoruz. Oysa ki hepimiz birbirimize görünmez zincirlerle bağlıyız. O yüzden lütfen kelebek etkisini göz ardı etmeyin.

Evren çok ilginçtir. Neyi yansıtırsak (topal karıncanın getirdiği adalet misali) eninde sonunda bize yansıttığımızın karşılığını verir. Ya yaşadıklarınızla daha kötü biri olur, kalbiniz soğusun diye başkalarına acı çektirirsiniz ya da eşref-i mahluka uygun bir şekilde empati yapar, aynı acılara başka insanların düşmesine engel olursunuz. İnsan sevdiğine aşk cilvesi aşk oyunları yapar ama seveni oyuncak etmez.

Sevin, sevilin, sevginin en yücesine layık olun. Aile olmayı başarabilenler bu dünyanın en güçlü insanlarıdır ve onları ne top ne tüfek yıkar. Eğer bizler birbirimize sırtımızı yaslayabilirsek korkusuzca, kalbimiz huzur bulacaktır. Huzur için sevgiler, selamlar.
208 syf.
·6 günde·Puan vermedi
Sevmek mi sevilmek mi? Biraz değişik bir kitaptı İklimler. Hem sevmiş hem de sevdiği kadar başkası tarafından sevilmiş bir adamın hikayesiydi. Birinci bölümde seviyor, ama biraz paranoyakça bir sevmek. İkinci bölümde ise seviliyor tam da kendi sevdiği gibi paranoyakça. Üstelik onun sevgisini kazanmak için her şeyini değiştiren ve her an değiştirmeye hazır olan biri tarafından. Çok bahsedip okumak isteyenlere spoiler vermek istemem. Ama ben kitabı sevdim mi sevmedim mi bilemiyorum çok kararsız kaldım. Dili ve anlatımı çok güzeldi, basit bir aşk romanı okudum dersem büyük haksızlık olur. Ama konusu bakımından tatmin etmedi beni. Bir aşk romanı okuyacağımı biliyordum ama olağanüstü bir şeyler bekleyerek başladım nedense. Özellikle ilk bölüm bitince ee şimdi n'olacak dedim ve kitabın yarısına gelmiş olmak ufak bir panik yarattı. Sanırım biraz da bu heyecanla ikinci bölüm daha akıcı ve okunası geldi bana. Yine de bütününe bakınca çok mutlu etmedi beni açıkçası. Belki siz seversiniz. Kitapla kalın.‍️
208 syf.
Gelelim kitaba; iki bölüme ayrılmış aslında eser. Bir bölümünde Phillippe’nin aşık olduğu, hiperaktif, uçarı, ele avuca sığmayan, gep tozmayı eğlenmeyi seven ( bu tam olarak beni yansıtan bir karakter) Odile ile yapılan evlilik karşılıyor bizi. Biraz tuhaf bir evlilik diyebilirim.

İkinci bölümde ise tam bir loser diye nitelendirebileceğim, özgüvensiz, içine kapanık, muhafazakar, dar görüşlü, ev kuşu modunda olan Isabelle’in Phillippe’e karşı olan saplantılı aşkını, evliliklerini kurtarmak için kendinden verdiği tavizleri, kendine olan saygısını yitirdiği anlar karşılıyor bizleri.

Açıkçası kitabın adı içeriğiyle o kadar uyumlu ki. Duygularımızın değişkenliği, mevsimlere göre nitelendirilmiş iklimlerle ilişkilendirilmiş gibi sanki. Bir kitabın adıyla içeriğinin tam olarak uyumlu olduğu nadir eserlerden diyebilirim.

Dönemin Paris’ini ele almış, ilişkileri harika bir şekilde dile getirip yansıtan güzel bir aşk hikayesi diyebilirim. Bence mutlaka okunmalı. Ki Helikopter yayınlarından okuma fırsatımın olması da benim için ayrı bir avantajdı. Son olarak sevdiğim bir alıntı bırakıyorum. Kitapla kalın.

———————————————————
“Yaşam nedir ki? Bir çamur damlası üstünde geçirdiğimiz kırk zavallı yıl. Nasıl olur da bunun tek bir dakikasını bile boşu boşuna sıkılmakla geçirmeye kalkarsınız?”

İklimler
208 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10
(Spoiler içerir.)
Kitap, aşık olduğunuz insanı hoşlandığınız insana çevirmenin imkansızlığını ve onun için sevdiğine (aşık olduğu kişinin sevdiğine) bürünme çabasının verdiği elemi; bu tutkular sırasındaki mutsuzlukları, paranoyaları, kıskançlıkları, pişmanlıkları, çelişkilerin derin izlerini müthiş bir psikanaliz ile ele alıyor. Bir insanın; yaşadıklarıyla, aşkla nasıl değişebileceğini, her ilişkide farklılaşan bireyin psikolojik tahlillerini, aşk uğruna kendimizden verdiğimiz ödünleri naif bir şekilde aktarıyor.

Anlatım çok akıcı ve okuyucu ile konuşuyormuş gibi bir yazı dili var. O yüzden okuyucuyu kendine bağlıyor.

Roman 1900'lü yıllarda Fransa'da geçiyor, 2 bölümden oluşuyor. Sırayla, Philippe’in yaptığı 2 evliliği anlatıyor, biribirinden tamamen farklı yaratılışta 2 kadınla... Odile ve Isabelle... İlişkiler; ilkinde erkeğin (Philippe), 2. de kadının (Isabelle) gözünden anlatılmış.

Philippe, ilk evliliğindeki ruhsal acılarını, ikinci eşinden çıkarıyor, kendisi de farkında bunun ama değiştiremiyor... Okurken bu ruhsal çapraşıklık beni rahatsız etti, çünkü ilk evliliğinde eşi tarafından gelişen olaylar 2. de başlatıcısı bizzat kendisi oluyor. Bu da mutluluğu, huzuru ve aşkı yaşayabilmenin insanın geçmişine ve karakterine bağımlı olduğunu gösteriyor.

Olay örgülerinde karakterlerin içsezileri öyle güzel aktarılmış ki karakterlerin tüm çelişkililerine rağmen kendinizi bir anda 3 karakter olarak da bulabiliyorsunuz. Hepsiyle empati imkanı veriyor. Bu da kitaba sizi daha çok çekiyor. Okuyanlar muhakkak kendinden bir şeyler bulacaktır.

Derin ve ince bir zeka ile kurgulanmış. Yazarın duyguları tasvirine, tesbitlerine hayran kaldım. Öyle aydınlatıcı cümleleri var ki, birkaç tanesini paylaşmak istiyorum:

“İnsan gerçekten seviyorsa, sevdiği varlıkların yaptıklarına fazla önem vermemeli. Onlara gereksinimimiz vardır; yalnız onlar bizi vazgeçemeyeceğimiz bir ‘havada’ yaşatabilirler. Dostunuz Helene ‘bir iklim’ der, çok doğrudur.”

"Duygularımız, duygularımızın heykelleridir çoğu zaman”

“İnsan bir kadını benim onu sevdiğim gibi sevince, aşkımız onun görüntüsünü bağlanan her şeyi düşsel değerlerle, düşsel erdemlerle süsler, onunla karşılaştığımız kent, gerçekte olduğundan daha güzel göründüğü, onunla yemek yediğimiz lokanta birdenbire lokantaların en iyisi oluverdiği gibi, rakibimiz de, kendisinden nefret etsek bile, bu ışığa bir şeyler katar.”

"Uzaklık ve ölüm, kuşku ve ihanetten daha az zarar verir aşka."

"Sonsuz olanı buradan başka yerde ararız her zaman; her zaman, varlığın bakışını şimdiki durumdan ve şimdiki görünüşten başka şeye yöneltiriz; ya da, sanki her an ölmek ve yeniden yaşamak değilmiş gibi, ölümü bekleriz. Her an yeni bir yaşam sunulur bize. Bugün, şimdi, hemen, tutabileceğimiz tek şey budur."

Kitabı okurken çok zevk aldım, ilişkileri farklı boyutlardan görmek adına okunmasını herkese tavsiye ediyorum.

Keyifli okumalar...

~~~

Ek: Kitaptada vurgulandığı gibi; "Gerçek sevgi; almak değil, vermektir." Sevgiyi çok naif anlatan bir video paylaşmak istiyorum:

https://youtu.be/8W8s55rzFAg
208 syf.
·Beğendi·10/10
Kitabın adı İklimler ve de okurken her türlü iklimi yaşatıyor. Kitabı okuduktan sonra ara ara yine elime alıp okuduğum bir kitap. Karakterlerin duyguları öyle güzel yansıtılmış ki insanı büyülüyor gerçekten. Okumanızı tavsiye ederim.
208 syf.
Normalde aşk kitaplarına pek ilgi duymam, sadece içinde çok naif sevgi bulacağımı düşündüklerimi okumak isterim. Ve sonuç olarak görüşlerini beğendiğim biri "çok güzel aşk kitabı" diye överek bahsedince,
"bu kadın çok güzel sever ve bu kitabı beğendiyse mutlaka bir bildiği vardır" diye düşünerek okumaya başlamıştım. Umduğumu buldum mu? Hayır :)
Kitap benim için herkesin söylediği gibi aşk kategorisine girmedi, ama üzerine başka bir şeyler söylemek istiyorum.

İnsan bazen geçmişi şuanki aklıyla nasıl değerlendiriyorsa öyle de hatırlıyor, kitabın 1. kısmı bana aslında bazı günlerin hiçte tam olarak şimdi hatırladığım gibi yaşanmadığını hem hatırlattı, hemde o günleri yeniden yaşattı. İyi mi oldu, kötü mü oldu bilemiyorum, ama gül gibi unutmuştuk ya, ne gerek vardı diye düşünmeden de edemiyorum :d

Bence hem kitabı, hemde kitabın benim üzerimdeki etkisini anlatan en iyi alıntı bu olacak:

"İnsan gerçekten seviyorsa, sevdiği varlıkların yaptıklarına fazla önem vermemeli. Onlara gereksinimimiz vardır; yalnız onlar bizi vazgeçemeyeceğimiz bir ‘havada’yaşatabilirler (dostunuz Hélène ‘bir iklim’ der, çok doğrudur)."

Yani özetle ayağı yere sağlam basan duyguları bu gereksinime tercih eden, artık hiç öyle gereksinimi olmadığını düşünen ve aslında bu gereksinimi de artık değerli ve gerekli bulmayan, hemde 'o havada' yaşamayı unutmuş bir ben için 'o havada' yaşama özlemini uyandırdı

Her kitabın düşüncelerimizde neyi değiştirdiğini daha iyi görmek için kitabı okumadan önce o konu hakkında ne düşündüğünüzü yazıp, birde okuduktan sonra yazıp karşılaştırmak güzel fikir diye duymuştum. Sanırım bu kitaptaki karakterlerde kitap boyunca bana tam olarak bunu yaptı. Kitap boyunca çok fikir değiştirdim.
208 syf.
·6 günde·8/10
Adından da anlaşılacağı gibi kurgusu aşk üzerine yazılmış bir kitap. Bence kitaba yakışan mükemmel bir ismi olduğunu düşünüyorum.
Kitap iki kısımdan oluşuyor. İlk kısmında Philippe' nin ağzından Odile' ye duyduğu takıntılı ve duygu yüklü aşkı anlatılıyor, ikinci kısımda ise Isabella Philippe'ye duyduğu aşkı kendi ağzından anlatıyor. Yani Philippe hem sevmiş hemde sevdiği kadar başka biri tarafından sevilmiş bir adam ve kitabı okurken bazen çok hüzünlenip bazen de sinirlenebiliyorsunuz.
Aşk ve ilişkiler üzerine iyi bir roman okumak isterseniz bu kitabı listenize ekleyebilirsiniz.
Gene de ufak tefek üstünlüklerim vardır... Çoğu kadınlardan daha fazla kitap okurum... Birçok güzel şiiri ezbere bilirim... Çiçek yetiştirmesini bilirim... İyi giyinirim... Bir de sizi severim, evet, beyefendi, siz belki de inanmazsınız, ama çok severim sizi.
Yaşam nedir ki?
Bir çamur damlası üstünde geçirdiğimiz kırk zavallı yıl. Nasıl olur da bunun bir tek dakikasını bile boşuboşuna sıkılmakla geçirmeye kalkarsınız?
Andre Maurois
Sayfa 68 - Helikopter Yayınları
“Gene de ufak tefek üstünlüklerim vardır... Çoğu kadından daha fazla kitap okurum... Birçok güzel şiiri ezbere bilirim... Çiçek yetiştirmesini bilirim... İyi giyinirim... Bir de sizi severim, evet beyefendi, siz belki de inanmazsınız, ama çok severim sizi.”

Kitabın basım bilgileri

Adı:
İklimler
Baskı tarihi:
1992
Sayfa sayısı:
232
Format:
Ciltli
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Görsel Yayınlar

Kitabı okuyanlar 1.115 okur

  • Feyza Yıldırım
  • Bekir Yasin Kollar
  • Ayşenur Ulus
  • Sarab
  • Arın
  • Pessoa
  • Abdullah Arı
  • ZEZE
  • Sezi Benan Sır
  • Kardelen Demir

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0.2 (1)
9
%0.2 (1)
8
%0.2 (1)
7
%0.2 (1)
6
%0
5
%0.2 (1)
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları