Bakın dürüst olacağım: Eğer "yaşlanınca kenara çekilir, bahçemle uğraşırım, çocuklarım da bana hürmet eder" gibi pembe hayalleriniz varsa, Kral Lear o hayalleri alır ve gözünün önünde paramparça eder. Shakespeare’in bu eseri bir tiyatro oyunundan ziyade, insanın ruhuna tutulmuş devasa, çatlak bir ayna gibi.
İşte benim penceremden, bu devasa yıkım:
Oyunun başında Lear, krallığını üç kızı arasında paylaştırmak için bir "sevgi yarışı" düzenliyor. Bu aslında tam bir narsisizm zirvesi. En çok süslü lafı eden, en büyük payı kapıyor.
Goneril ve Regan: Siyasetçi gibi konuşup dünyaları vaat ediyorlar.
Cordelia: "Hiç" diyor. "Sizi bir evladın babasını sevmesi gerektiği kadar seviyorum, ne eksik ne fazla." (Hikayeyi okurken Cordelia beni en çok yaralayan kişi oldu. En çok mutluluğu hak eden kendisiydi)
Gerçek sevgi dilsizdir, dalkavukluk ise bülbül kesilir. Lear bu ayrımı yapamadığı için aslında kendi sonunu imzalıyor. Bu sahne bana şunu hatırlattı: Duymak istediğin yalanı, bilmen gereken gerçeğe tercih edersen, bedelini her şeyinle ödersin.
Velhasıl Lear, gücünü kaybedip fırtınanın ortasında çırılçıplak kaldığında deliriyor. Ama işin garibi şu; adam tahtında otururken kördü, aklını yitirip o meşhur fırtınaya çıktığında ilk kez "görmeye" başladı.
Shakespeare burada bizi çok rahatsız edici bir soruyla baş başa bırakıyor: Gerçeği görmek için illa her şeyimizi kaybetmemiz ve çıldırmamız mı gerekiyor? Lear’ın o fırtınadaki feryatları, aslında modern insanın "ben kimim?" krizinin asırlar önceki ilk yankısı.
Yan karakterlerden bahsedecek olursak kralın yanında bir Soytarı var ki, adam oyunun vicdanı. Krala "Sen yaşlanmadan önce akıllanmalıydın" diye ayar verebilen tek kişi o. Bir de yan hikâyede gözleri oyulan Gloucester var. Onun şu sözü aslında her şeyi anlatıyor.
"Yolum