Bazen insan, kendisini en çok alkışlayanların sesinde boğulur. Shakespeare’in Kral Lear’ı tam da bu sessiz boğulmanın hikayesidir . Bir babanın, bir kralın, bir insanın gururla başlayan düşüşü… Kendi ihtişamının altında ezilen bir adamın çöküşünü izleriz sayfa sayfa. Benim için bu eser, “insan olmanın ağırlığı” üzerine yazılmış en keskin metinlerden biri.
Lear’ın krallığı üçe bölüp kızlarından sevgi dilenmesi, bana hep bir çeşit tanrısal sınav gibi gelir ama bu kez sınanan insan değil, baba rolündeki Tanrı’dır sanki. Cordelia’nın sessizliği, diğer kızlarının gösterişli sözlerinden çok daha gürültülüdür. Çünkü bazen sevgi, sözcüklere sığmayacak kadar asil, o kadar da yalnızdır.
Eser boyunca körlük teması, fiziksel olmaktan çok ruhsaldır. Lear da, Gloucester da “göremeyen” adamlardır ama kaderin ironisine bak, asıl gözlerini kaybeden Gloucester sonunda gerçeği “görür”. Shakespeare burada, görmenin gözle değil, kalple olduğunu öyle ustalıkla anlatır ki, insan neredeyse kör olmanın bir tür arınma olduğuna inanır.
Fırtına sahnesi ise benim için edebiyattaki en kudretli çöküş anlarından biridir. Lear, taçsız kalmış, doğa karşısında çıplak bir adam olarak nihayet “insan” olur. Gücün, tahtın, unvanın hiçbir anlamı kalmadığında geriye kalan tek şey çıplak ruhudur. İşte o anda Lear, gerçekten görmeye başlar.
Eserdeki her karakterin kendi felaketiyle bir hesabı vardır Edmund’un hırsı, Goneril ile Regan’ın zehri, Cordelia’nın sessiz asaleti… Hepsi insan doğasının birer parçası gibi. Shakespeare, ahlak dersleri vermez o sadece insanı gösterir, en çıplak haliyle .
Sonunda Lear, kucağında ölü kızını tutarken artık kral değildir sadece bir babadır. Ve bu belki de tüm tragedyanın en insani anıdır. Çünkü gerçek krallar tahtta değil, pişmanlığın tam ortasında doğar.