Düşünsenize teknoloji ilerlememiş, elinizde adam akıllı koordinatları net, kesin haritalar yerine varsayımlar üzerine çizilmiş haritalar var, yolculuk yapacağınız gemiler berbat ötesi, tahtaları eski, yıpranmış, bırakın denizde onlara binmeyi, karada binseniz içinizde "Ya batarsa!" korkusu uyandıracak kadar kötü durumda olan gemiler. Ve siz bu gemilerle bir bilinmeze, daha önce hiç ayak basılmamış, varlığı bile meçhul bir yolculuğa çıkıcaksınız. Yolda belki de tek bir kara parçasına denk gelmeyecek, günlerinizi sonsuz bir mavilik üzerinde geçireceksiniz ve bunların son günleriniz olması ihtimali yüksek. Ayrıca bu yolculukta beraber yolculuk yapacağınız mürettebat ise farklı milletlerin bir araya gelmesinden oluşmuş, içerisinde sizden nefret edip casus olarak düşündüğünüz kişiler var, güvendiğiniz sadece bir iki dışında herkes sizden nefret ediyor. Bunların dışında daha nice olumsuzluklar.. Tüm bunları düşünüp yolculuğa çıkmaya hiç kimse cesaret edemez. Cesaret biraz delilik işidir. Ve tarihteki her kahraman, deha, kaşif, bilim insanı da cesaretleri yüzünden biraz delidir. Zira onlar hayallerine aşk ile bağlı olup canları pahasına imkansız da olsa hayallerinin peşine düşüp onları gerçekleştirmekten asla vazgeçmemişlerdir. Kays'ın Leyla'da yaşadığı Mecnun olma halini aslında onlar da bu hayallerinde, isteklerinde yaşarlar bir nevi. Ve sahip oldukları azim, kararlılık, irade, aşk, delilik onlara hayallerini gerçekleştirse de kader yine o kötü darbesini hemen hepsine vurmuştur.
Zweig, kitabın başında her kitabın bir yazılış amacının olduğunu ve bu kitabı ona yazdıran şeyin ise utanma duygusu olduğunu belirtir. Yaptığı bir gemi yolculuğunda yolculuğu uzun sürmesinden sıkılıp gemide ki kütüphaneye inip karıştırığı kitaplar arasında Macellan denk gelip bu ünlü denizcinin