Yenişehir'de Bir Öğle Vakti

·
Okunma
·
Beğeni
·
4177
Gösterim
Adı:
Yenişehir'de Bir Öğle Vakti
Baskı tarihi:
1973
Sayfa sayısı:
298
Format:
Karton kapak
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Bilgi Yayınevi
Baskılar:
Yenişehir´de Bir Öğle Vakti
Yenişehir
272 syf.
·8/10
Türk edebiyatında modern bir roman olarak övgüyü hakeden bu eser zaten Orhan Kemal roman ödülüne layık görülmüş. Yetenekli ve sıradışı yazarımızı çok genç yaşta, benim de içinde olduğum kırk yaşında kaybetmişiz. Bu memlekette sıradışı bir kadın olmak üstüne bir de sanatçı olmak ve bu özellikte eserler vermek kolay iş olmamakla beraber, genç yaşında sanatçılığının hakkını vermiş yazar. Benim nazarımda sanatçının özgün yapıtlar verebilmesi, sanatının ve kültürünün hakkını verebilmesi için kurulu düzene muhalif olması ve eleştirilerini korkusuzca yapması şarttır. Yakasını mevcut iktidarın hükmedenlerine kaptırmış kişiden sanatçı değil ancak yandaş olur. ( Kimisi yandaşı sert bulduğundan “uyumlu” diyor, bu da başka bir rezillik.)

Roman, Ankara’nın bir mahallesinde, bir kavak ağacının yıkımı sırasında orada oluşan kalabalıktan kişiler üzerinden, o zamanın sosyolojik ve kültürel durumunu irdeliyor.. O dönemin durumunu Adalet Ağaoğlu da Dar Zamanlar üçlemesiyle irdelemişti. Toplumun kültürel yapısının birey üzerindeki baskısı ve bireyin şekillenmesindeki rolü bir anlamda. Bunun yanında kültürler arasındaki çatışmalar, bu çatışma arasında kalmışlar, “yolunu bulmuşlar” ve yolunu arayanlar da var romanda.

Yazarın sade diliyle anlattığı psikolojik ve sosyolojik durumlar her okuyucuda ayrı bir farkındalık yaratacaktır. Bu da yazarın roman yazımındaki gücünü gösteriyor.
298 syf.
·5 günde·Beğendi·9/10
Ve ben yine muhteşem bir kitabı sonlandırdım.
Bu kitap iki açıdan değerlendirilebilir. Siz hangi açıdan görürseniz o açıdan okuyunuz efenim, ama ben iki açıdan da alabildiğimi/görebildiğimi size aktarmak istiyorum.

1. Bakış açısı :
Birbiri ile tamamen alakasız insanların, bir gün bir öğlen vakti, aslında birbirleri ile ne kadar da bağlantılı olduklarına tanık olacaksınız. Birbiri ile tamamen alakasız olan bu insanların, hepsinin kafasının içini, ailesini, yaşadıkları çevreyi tek tek anlatıyor yazar bize. Sonra bir gün bir öğle vakti -aynı kitabın adındaki gibi- bir şekilde tüm karakterler; aynı ortamda, yan yana, karşı karşıya, sokaktan geçerken ya da bir pencereden bakarken, beliriyorlar.
Ankara'yı bilmeyen, orada yaşamayan, oralara gidip gelmeyen bir insan bile, keyifle canlandırır gözünde anlatılan mekanları.
Ben de Piknik'te yemek yemiş ve sonra o insanlarla yolda çarpışmış gibi hissettim kendimi diyebilirim, belki büyük mağazada kuyruğa girip, insanları ezmek pahasına, koşturmuş bile olabilirim, kendimi kitaba kaptırırken.

Nasıl keyif duydum anlatamam. Zengini, fakiri, çingenesi, kapıcısı, tezgahtarı, patronu, antikacısı, hayat kadını, davasının peşinde delikanlısı, hayatta hiç bir amacı olmayan zengin çocukları...
Bazı çocukların aileleri ile olan zıtlıkları, bazılarının ise tam tersi yakınlıkları, aklınıza gelebilecek her türden insanın sosyolojik ve psikolojik tahlillerini göreceksiniz kitapta.

Sonra bir gün bunların hepsini, -sınıf ayrımı gözetmeksizin - bir öğlen vakti, bir ağaca bakarken, bir sokakta toplayacak yazar...Ve "geriye dönüş tekniğiyle" tek tek hepsinin hayat hikayesini anlatacak, ve biz, -bir film şeridi- gözümüzün önünden geçer gibi, dinleyecek/okuyacağız.

Gelelim 2. bakış açısına :

Kitap aslında belli bir dönemi anlatıyor. Burada kullanılan kavak ağacı sistemin ta kendisidir. Bir metafordur yani.
Kökleri artık çürümüştür, düştü düşecek,yıkılması gerekmektedir...
Ve bu sistemden dışarı çıkmayan insanlar ile, sisteme karşı çıkanlar vardır. Belki de çıkan sadece bir kişidir, o da Olcay karakteridir. Sisteme boyun eğmeden değişmektedir, ya da çaba harcamaktadır.
O yılları, yani 1970-1980 leri ve tabi ki günümüz Türkiye'sini de bir nebze aktarmıştır yazar.
Peki bu sistem yıkılırsa ne olur? Bunu da kitabın sonunda görecek ve ....
göreceksiniz efendim.

Ben yazarla ilk bu kitapla tanıştım ve hayran kaldım demek bile hafif kalabilir.
"Ne kadar iyi ve başarılı kadın yazarlarımız varmış ya" dedim defalarca. Muhteşem bir anlatım tekniğine sahip yazarımız.

Yazarla henüz tanışmadıysanız hemen şimdi bu kitapla başlayın derim.

Ben elime geçen bütün kitaplarını okumayı düşünüyorum çünkü o kadar güzel anlatımı var ki, ben anlatamıyorum bu güzelliği.
Alıntı yapacak bölümler bile çıkaramadım, çünkü her cümlesi ayrı bir hayat dersi, nasıl yerinde bir tespitleri var anlatamam demek istiyorum.
Özellikle "Ali" karakterinin kelimeleri o kadar güzeldi ki, hepsi ayrı bir hayat dersi niteliğindeydi.
283 syf.
·5 günde
.
Yıllar önce, henüz bir lise öğrencisiyken, Sevgi Soysal’ı yalnızca bir yazar ismi Yenişehir'de Bir Öğle Vakti'ni de onun ismi ezberlenecek eserlerinden bir tanesi olarak bilirdim. Neden mi? Çünkü üniversitenin kapısına çıkacak yol sınavda çözülecek edebiyat testinden bu testten iyi sonuç almak ise edebiyatçıların ve eserlerinin -özellikle de ödüllü eserlerin- isimlerini bilmekten geçiyordu. Sevgi Soysal ise ruhu olmayan test kitaplarına edebiyatçı olmaktan çok ödül sahibi olduğu için girmişti.

Edebiyat bilgimizin eser ve yazar isimlerinden öte gitmesine gerek olmayan(!) o yıllarda bu kitabın ismindeki Yenişehir’in -nedense- Bursa’nın ilçesi olan Yenişehir olduğunu düşünürdüm. Zaten o zamanlarda Yenişehir’in Ankarada bir mahalle ismi olduğunu bilsem bile Ankara’yı doğru dürüst bilmediğim için kitapta anlatılanları kafamda oturtamayacağımdan da eminim.

Martin Eden'ı incelerken de söylemiştim ''kitaplar da okunacağı zamanı seçer’’. Bu kitap da okunmak için benim Ankara’ya yerleşmemi beklemiş, Ankaranın en işlek yerlerinden biri olan Kızılay'a gidebilmek için banliyö treninden Yenişehir istasyonunda inilmesi gerektiğini öğrenmemi beklemiş, Sevgi Soysal'ın kitapta anlattığı yerleri, sokak ve semt isimlerini anlamlandırabilecek kadar Ankaralı olmamı beklemiş.

Eh, karşıma tekrar çıkmak için doğru zamanı bulmuş olacak ki okurken ‘’hee bu Yenişehir bizim bildiğimiz Yenişehir yav’’ deyişime de şahitlik etti kitabın sayfaları.

Yenişehir’de Bir Öğle Vakti 12 Mart döneminde siyasal nedenlerle tutuklanan Sevgi Soysal'ın cezaevinde kaleme aldığı ve 1973 yılında yayımladığı romanıdır. Yetmişli yılların Ankara’sını merkeze alarak dönemin olayları ve insanlarını yansıtan roman yayımlanmasından bir yıl sonra 1974 yılında Orhan Kemal Roman Armağanı'nı kazanmıştır.

Aslına bakarsanız roman Ankara'yı değil kavağı merkez alır. Sıradaki cümle zihninde ‘’Ne kavağı yahu!? Hangi kavak?’’ soruları belirenler için geliyor. Romanın ilk cümlesinde ‘’büyük bir gürültüyle devrilecekmişçesine sallanan’’ kavak. Olay örgüsünde yer alan bütün karakterlerin yolu bu kavağa çıkar, bütün olaylar bu kavağın etrafında sonlanır. Hatta öyle ki kısa kısa bölümlere ayrılmış kitabın her bir bölümünde ayrı bir karakter anlatılır ve çoğu zaman o karaterin kavağın yakınına gelmesi ile bölüm sonlanır. Peki neden kavak? Romanın kurgusunda yer alsın diye rastgele seçilmiş alelade bir ağaç değildir burada kavak. Aksine romanın omurgasını oluşturan bir metafordur.

(Kavak metaforuna dair tüm bilgileri inceleme altına bıraktığım yorumdan okuyabilirsiniz)

Romanda yer alan kişiler ve olaylar zincirleme bir kurgu içerisinde geri dönüş tekniği kullanılarak anlatılmış. İlk bölümden itibaren anlatılan her bir karakterin bir sonraki bölümde anlatılan karakterlerle birleşip son kısımlarda yer alan ve kitabın ana karakterleri/ana olayları olarak nitelendirebileceğimiz karakterlere/olaylara bağlanması, bunların zincir halkaları gibi birbirine eklenerek sayfalar ilerledikçe anlamlı bir bütünlük kazanması yazarın kurguyu inşa etme konusundaki başarısını gösteriyor. Geri dönüş tekniğini kullanmadaki başarısı ise bana Adalet Ağaoğlu’nu anımsattı.

Bir de kitaptaki karakterlere değinmek istiyorum. Sevgi Soysal'ın ince ince kurguladığı, samimi bir üslupla anlattığı, bütün ayrıntılarıyla okura tanıttığı karakterlerden. Hepsi de çok tanıdık geldi nedense. Her biri içimizden biri, her biri sokakta karşılaşabileceğimiz, gerçek hayatta rastlayabileceğimiz, kimine kızıp kimine acıyabileceğimiz kişilerdi.

Fakir geçmişinden hoşnut olmadığı için giyim kuşamına aşırı özen gösteren ve kendisine geçmişini hatırlattığı için bazı şeylerden ölümüne nefret eden Ahmet’le bir giysi mağazasında karşılaşmış olabilirsiniz misal.

Ahmet’in sevgilisi Şükran gibi pembe evlilik hayalleri olan kızlardan biriyle "bu çocuğun senle evlenmeye niyeti yok, gönül eğlendiriyor" demek suretiyle konuştunuz, Günseli gibi elinden her iş gelen hayatı bütün yönleriyle tanıyıp bilen güçlü kadınlara hayranlık duydunuz belki de.

Yolda kazara çarpıştığınız emekli öğretmen Hatice hanımlardan ‘’Bu gençlerde de hiç saygı kalmamış canım!’’ nutukları dinlemiş olmanız gayet olası.

Hayatınızın bir döneminde mutlaka anne babasını rahat ettirecek bir ev almak adına sürekli çalışıp kuruş kuruş para biriktirmeye uğraşan Mehtap gibi biriyle karşılaşmışsınızdır. Peki ya Avrupa’da okuduğu için Avrupa kültürüne hayran olan mirasyedi Necip beyler. Hiçbir yerde olmasa da Mehtap’ın çalıştığı bankada kendisine kalan mirasın son kuruşlarını çekerken bulabilirsiniz Necip beyi.

Çocukken tavuk yumurtasını boyayıp Amerikalılara paskalya yumurtası olarak satmış Güngör’deki ticaret zekasını fark etseniz büyüdüğünde Kızılay’da bir mobilyacı dükkanı açıp parayı kıracağını belki tahmin edebilirdiniz. Yanılmadınız.

Ya Salih Bey? Çocukluğundan beri hep çıkarının peşinde olan, hani şu sınavlardan önce hiçbir şey bilmeyip de sınav notları 90’ın altına inmeyen inek öğrenci, hümanizmle sırf akademik çevrelerde konusu geçtiği için alakadar olan Ceza Profesörü Salih Bey. Sizi bilemem ama ben Salih Beyle üniversitede aynı sınıfta okumuş olabilirim, öylesine bir tanıdıklık.

Mevhibe Hanım da tam Salih Beye yaraşır bir eş. Her şeyi ince ince tartan, hesaplayan, cimri, aşırı titiz ve otoriter, gıcık bir kadın. Dededen babadan Halk Partili, elit bir insan. Tabi bu iki mükemmel(!) insanın evliliğinden aralarında sevgi duvarı bulunan iki çocuğun, Olcay ve Doğan'ın, dünyaya gelmesine şaşırmamak lazım. Tabi Mevhibe Hanımın oğlunu prensler gibi yetiştirip kızına sürekli baskı yapmasına da. Lanet olası ataerkil toplum işte.

Olcay, Mevhibe Hanımın baskısı altında ezilerek vücuda gelmiş, annesine rağmen parlayan bir elmas. Annesinin samimiyetsiz çevresinden sıyrılıp uzaklaşmayı başarmış, kendini geliştirme yolunda en azından çabası olan bir kız. (Evet evet doğru bildiniz, evet Olcay’a torpil geçiyorum, bu kızın isyankar tavrını ve gerçekçiliğini çok sevdim yapacak bir şey yok)

Doğan her gün ayrı bir şeye heves eden tipik bir zengin bebesi. Bir hevesle Fransa’da fizik okumuş, döndüğünde film çekmeye merak salmış, herkesin şak şakladığı vasat filminin gösteriminde salondaki tek gerçekçi eleman olan Ali’nin birbirinden mantıklı yorumlarından sonra bu işte de bir civciv çıkaramayacağını anlamış. Sonra Ali'yle dost olup onun birikiminden bir şeyler kapmaya çabaladı tabii.

Ali'ye rastlamışsınızdır mutlaka bir yerlerde. Bilgili, kültürlü, devrimci, haksızlığın karşısında duran, fakir kesimden çıkmış geleceği parlak hukuk öğrencisi. Laf aramızda kendisini bana biraz kibirli geldi.

Aysel. Onunla rastlaşmamış olabilirsiniz. Ensest ilişki sonucu dünyaya gelmiş bir kız çocuğundan yetişkinliğinde dahi çocuk aklına sahip bir hayat kadınına uzanan acıklı bir hikâyesi var. Rastlaşmamış olabilirsiniz dedim çünkü bizim toplumumuzda ensest hasır altı edilen seks işçiliği ise hoş görülmeyen konular. Bu yüzden rastlasanız bile rastlamamışsınızdır. Kitapta da karakola düşen Ali'nin yaralarını sararken rastlıyoruz ona.

Necmi oldukça şen şakrak bir ayakkabı boyacısı, çingenedir kendisi. İnsanlara dair çok sağlam ve bir o kadar nükteli tespitleri var. Hele çingeneliği anlatışı, insanın çingene olası geliyor ayyy :))

Mevlüt Mevhibe Hanımların apartmanında kapıcı. Mevhibe tarafından sürekli işten atılmakla, kapının önüne konulmakla tehdit edilir, sonra gidip bütün sinirini karısından çıkarır. Ona defalarca demiştir avludaki kavağa ip gerip çamaşır asma diye.

Her bölümünü keyifle okuduğum, anlatılanların içine dalıp olaylara dahil olduğum ve hepsinden önemlisi Sevgi Soysal ile tanışıp müşerref olduğum çok güzel bir eserdi.

Okumayı düşünenler, beklemeyin derim ;)
298 syf.
·Puan vermedi
"Duvar ürküttüyse seni, daha doğrusu aklını karıştırdıysa, bunun sonucu olarak kitap okumayı bırakman anlamsız. Tek çare duvardan kaçmak değil çünkü. Duvar aşılabilir bir şeydir."

Birbirleriyle karşılaşan karakterlerin farkında olmadan birbirlerine temas eden öykülerini kaleme almış Sevgi Soysal. Kitap boyunca tıpkı karakterler gibi bir kavağın çevresinde dolaşıyoruz. Herkes birbirinin farkında ama öykülerinin değil. Bir dokunuşla başlayan öyküler yine farklı bir dokunuşla başka bir öyküye kapı aralıyor ve öyküler arası geçişler de o kadar sıradan değil. Her dokunuş farklı bir pencerenin açılmasını sağlıyor.

Sevgi Soysal "kavak" metaforuyla bir yıkımın haberini en başından veriyor bizlere. Karakterlerle beraber hazırlıyor bu yıkımı. Dışı sağlam ama kökleri yavaştan çürümeye başlayan "kavak" ise 70'li yılların sistem ile olan bağını temsil ediyor. Her bir karakterin üzerine uzun uzun eğilmiş olduğu çok açık. Yaşayış tarzlarıyla, bakış açılarıyla ve sosyokültürel yapılarının farklılığıyla öyle derinlik sunuyor ki metinden aldığınız keyif de o derece artıyor.
272 syf.
·9/10
Bu kitap ile fuardaki kitapçının tavsiyesi üzerine tesadüfen tanıştım. Son derece sade ve akıcı bir dile sahip. Kitapta; yolları bir şekilde kesişen pek çok farklı karakter psikolojik ve sosyolojik olarak analiz edilmiş. Eski Ankara sokaklarında geçen hikayede bir de karakterleri buluşturan ağaç metaforu kullanılmış.
272 syf.
·4 günde·8/10
Tüm sadeliğinin içinde derinlik barındıran bir roman bu...
Önce bölüm bölüm farklı tiplemelerde bazı karakterlerle tanıştıyor bizi Sevgi Soysal. Devrilmek üzere olan kavak ağacının etrafında geçen kısa bir kesitte, bir öğle vaktinde birbirlerinden ayrı, bağlantısız gibi gözüken tüm bu karakterler arasında bazen kısa bazen uzun süreli bazı etkileşimler oluyor. Ve kitabın sonlarına doğru aslında hepsinin bir bütün oluşturduğunu fark ediyoruz. Sonrasında kitap 3 karakter üzerinde yoğunlaşıyor.Eminim ki Ali, Doğan ve Olcay arasında geçen sohbetler, sistem hakkındaki eleştiriler hoşunuza gidecektir.
Fazla detayına girmek istemediğimden bu sohbetlerden bahsetmek istemiyorum. Fakat Sevgi Soysal'ın tutuklu olduğu zamanlarda kaleme aldığı bu eser dönem hakkında fazla sıkmadan, bunaltmadan bir izlenim edinmenizi sağlayacaktır.
Eğer bir gün yolum Ankara'ya düşerse ve Yenişehir'de Piknik lokantası hala var ise muhakkak orada bir yemek yiyip bu karakterleri yeniden anımsamak isterim. Sizlere de onlarla tanışmanızı tavsiye ederim.
298 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Kamera geniş açıyla Kızılay kalabalığının üzerinden geçiyor ve daralarak tezgahtar Ahmet'e doğru yaklaşıyor. Ahmet'in hikayesine dahil oluyoruz biz de.. Sonra Ahmet'in yanlışlıkla omuz attığı Hatice Hanım'ın hikayesine geçiyoruz. Necip Bey, Mehtap, Güngör Bey, Profesör Salih Bey, Mevhibe Hanım, Ali, Olcay, Doğan, Boyacı Necmi, Aysel, Kapıcı Mevlüt ve Sakarya Caddesi'nin delisi... Aslında sıradan bir öğle vakti bu gün, ama çok da sıradan değil. Kavak kurumuş, devrilecek çünkü. İtfaiye de gelmiş, kimseye zarar vermeden bir tarafa devirmeye çalışıyor. Hâliyle izleyenler var; işine gecikenler, durumdan faydalanmak isteyenler. Bir de hiç ilgilenmeyenler var, onların da derdi başka. 1973 yılına, Ankara'ya davet ediyor yazar bizi. Uzun zamandır bu kadar keyifli bir zaman yolculuğu yapmamıştım. Her şey öyle gerçekti ki, güneşi ve yağmuru yüzümde hissettim resmen. Mutlaka okunmalı, hele siyah-beyaz filmleri sevenlere- yıldızlı tavsiyemdir. =)
272 syf.
·8/10
Sevgi Soysal'ın okuduğum ilk kitabı. Öncelikle kitabın çok güzel bir dili var. Yani sokakta konuşulan, hepimizin hakim olduğu dili okuyor ve tanıdık yaşamları inceliyoruz. Kitapta tek bir olayı birden fazla kişinin gözünden kendi hikayeleriyle birlikte anlatıyor. Tam olarak toplumumuzun bir portresini çizmekle kalmayıp, her kesimden insanın sorunlarına da değiniyor. Bize anlattığı hayatları bir metafor ile sunuyor ve hepsinin kaderini birleştiriyor.
272 syf.
·4 günde·10/10
Duru bir dil, ayağı yere basan gerçek hayattan karakterler, farklı dünyaları bir araya getiren kurgu. Sevgi Soysal büyük bir ustalıkla 70 lerin Ankara’sında bir öğle vaktine uçuruyor okuru. Kendi araya girmeden kocaman bir dünyayı önümüze seriyor. Yakın zamanda okuduğum en güzel kitaptı. Kesinlikle tavsiye ederim
272 syf.
·8/10
Sevgi Soysal Yenişehir’de Bir Öğle Vakti eserini, aslında cezaevi sürecinde kendisine anı için yazsa da ilerleyen hastalığına çözüm olacağını umduğu ameliyat parası için yayınlamaya karar vermiş. Yenişehir’de Bir Öğle Vakti kitabında bahsettiği karakterler aslında birbirinden bağımsız gibi dursa da, kurgusu ile hepsini bir araya getirmiştir. Ankara’da belli bir çevrede buluşturduğu kahramanları ile aile, arkadaşlık, toplumsal olaylar gibi konulara gerçek ve akıcı bir üslupla değinirken bir taraftan hızla gelişen ve değişen yaşam tarzını da sorgulayarak gözler önüne sermektedir.

Kızılay’dan alışveriş etmenin bir ayrıcalık, üstünlük olduğu düşüncesini kendinde oluşturan tezgâhtar Ahmet, kendi parasını kazanır kazanmaz her şeyi Kızılay’dan almaya özenmişti, hem de en pahalı mağazalardan. Çünkü Ulus, Hal denince babasının kış başında aldığı, soğan, patates çuvalları aklına gelir yoksulluk duygusuna kapılmadan edemezdi. Tüm derdi şıklığıyla bunu bertaraf edebilmekti.

Spor Toto’da haftanın belli günleri çalışan Şükran, Ahmet’in sevgilisiydi. Tüm kızlar gibi o da Ahmet’in yakışıklılığına kapılıp gitmişti. Aslında Ahmet’in onunla sadece takıldığını biliyordu ama yine de karşı koyamıyor hatta sevdiğini itiraf ediyordu.

Hatice Uzgören Hanım vardı; hep aceleyle yapacak işleri olurdu. Emekli öğretmendi. Tez canlı, üşengeçlikten nefret ederdi. Genelde gergin ve sinirli bir yapıya sahipti. Durmadan kabahat işleyen kabahatlilerin cezasız kaldığını görmeye, buna katlanmaya dayanamıyordu. “Ankara caddelerinde pırtıl insan görünmezdi bir zamanlar; düzen vardı otorite, asayiş…” demekten kendini alamazdı.

Lozan’daki öğrencilik yıllarında öğrendikleri bir yana, bütün inceliği, tükenmeye yüz tutmuş baba mirasına rağmen göz dolduran biri olmayı bilen Necip Bey de kahramanlardan biriydi. Ona göre Hatice Hanım gibi görgüsüz ve edepsiz insanlar, sağa sola bağıranlarla doluydu apartmanlar. En çok Hatice’nin olur olmadık zamanlarda evlerine gelip ahbaplarına telefon etmesine ya da Necip Beylerin numarasını vermelerine sinir olurdu. Ağabeyinin batırdığı paraları düşünüp hırslanmakta günlük işlerinden biriydi. Kendisi için en zor durumlardan biri de kızı ve oğlu arasındaki geçimsizliğiydi. Değil Necip Bey’e gelecek için güven vermek adam yerine bile koymuyorlardı.

Kafkasyalı bir göçmen ailesinden boyluca, mavi gözlü, çalışkan sessiz bir kız olan Mehtap bankada çalışıyordu. Hem banka idaresi hem de müşteriler memnundu ondan. Bir türlü iyi gün göremediklerini gördüğü anne babası için bir şeyler yapmayı aklına koymuştu. Ticaret lisesini bitirince kendisine Ankara’da bir bankada iş bulmuştu. Babasının emekli maaşı ve Mehtap’ın kazandığı parayla anca geçiniyorlardı.

Necip Bey son parasını çekmek için bankaya gittiğinde Mehtap çok etkilenmişti. Bankada para biriktirmenin hiçbir şeyi değiştirmeyeceği düşüncesine kapılmıştı umutsuzca. Tamamen hesabını kapatırken iki çocuğunu okuttuğunu, karısının boşanıp nafaka istediğini, ipotekli apartmanını anlatıyordu Mehtap’a.

Güngör’ün hikâyesi en ilginçlerinden biriydi aslında. Çankaya’da yeni açtığı bir möble dükkânı vardı. Bazı tüccarlardan satın aldığı çeyiz permisiyle Avrupa’dan getirdiği ev eşyalarını satıyordu. Güngör boşandığında evleneceği bir nişanlısı vardı. Giyinmeyi, iş yapmayı, para kazanmayı, iyi yaşamayı çok iyi biliyordu. Zamanında mahalleye gelen Amerikalılarla iş birliği yaparak yolunu bulmuştu. Yaptığı boyalı paskalya yumurtalarını verip yerine blue jeanler, cikletler, gömlekler alıp pahalıya satardı.

Prof. Salih Bey, Güngör’le karşılaşmıştı o gün. Cezacıydı Salih Bey. Ulus’ta bir yazıhanesi vardı ve bilirkişilikten kazanıyordu. Durumu eskisine nazaran iyileşmiş olsa da, apartmanı, arabası, arsaları da olsa, yazıhanesi iyi e işlese geleceğe tam güven duymazdı. Bu güvensizlik duygusu ise çocukluğundan kalmıştı… Güngör Bey’i gördüğünde, onun evindeki antika eşyaları satmaları için yaptığı baskıyı hatırlamıştı. Yine aynı konunun açılacağını beklese de Güngör hızlıca geçip gitmişti yanından.

Salih’in eşi olan Mevhibe Hanım, çok titizdi. Eski Halk Partililerde, yılardır kadın kollarında çalışan ve bir yardı derneğini yöneten biriydi. Yardımcıları olan Nurten Hanım’la ilgili de mutlaka bir kusur bulurdu…

Mevhibe’nin kızıydı Olcay. Hoşlandığı şeylerle hep arasına giren, bir türlü değişmeyecek ve düzelmeyecek bir anneye sahip olduğuna karar veren Olcay’ın hikâyesi ile devam ediyordu. Olcay ve abisi Doğan arasında hep bir uzaklık olmuştu. Her ikisi de sevgisizlik duvarının iki yanında birbirinden kopuk büyümüştü. Nihayetinde bir gün Olcay’ın küçük bir adımıyla ilk yakınlaşma gerçekleşmişti.

Sonrasında Doğan’ın arkadaşı Ali, Olcay’ın Ali’yi kısa sürede benimseyip birbirlerine olan ilgileri, inişli-çıkışlı ilişkileri ile devam eden hikâyeye Ömer, Aysel, Boyacı Çingene Nemci gibi karakterlerin girmesiyle macera ile son buluyordu.
misskarabulutt
misskarabulutt Yenişehir´de Bir Öğle Vakti'yi inceledi.
@misskarabulutt·15 Mar 2017·Kitabı okumadı
****spoiler

Roman boyunca devrilmek üzere olan kavak ağacı iktidarı temsil eder..Romanda da kavak ağacının etrafındaki insanlar tek tek anlatılır. Okuyucu, romanın sonunda kavak ağacının. u insanlardan birinin üstüne düşeceğini düşünürken, hiç anlatılmayan bir karakterin üstüne düşer. Bu karakter işçi sınıfının temsilidir.. Bu yönüyle iletmek istediği mesajı sevdim.
Eve alınması mutlaka "gerekli" eşya için karılarına surat asmaktan usanmış kocaları, ev ihtiyaçlarını hayatın merkezi sanan dar görüşlü ev kadınlarını, ev eşyalarında hiç bıkmadan yenilik ve değişiklik yaparak hayatlarını renklendirdiklerini sanan ve belki de hayatlarında sadece bu alanda ilerleyen aileleri, yeni kuracakları yuvayı döşemekten anlaşılmaz bir tat çıkaran nişanlıları, kafeslerine delice meraklı, kafesleri için durmadan para ve emek tüketen tutsak kuşları, hem alışveriş edip hem de bundan şikayetçi olanları ayırt etmiyordu mağaza müdürü.
Sevgi Soysal
Sayfa 13 - İletişim Yayınları
“Bu dünya o kadar karışık değil. İşte senin, belki de ‘duvar’ diye nitelendirdiğin karışıklık, ürkütücü filan değil. Basbayağı anlaşılabilir bir şey. Ve anlamana yardımcı olan kitaplar var. Okuyabilirsin onları. Ne okuduğunu anlayınca da duvardan muvardan ürkmezsin, tamam mı?”
Sevgi Soysal
Sayfa 118 - İletişim Yayınları
Elini tuttu. Hep el ele tutuşurlarmış gibi yadırgamadılar bunu. Öyle, iki vücutta ayrı ayrı dolaşan kan, ansızın iki vücutta birden dolaşmağa, daha büyük, daha güzel, daha canlandırıcı bir gezi yapmağa başladı. Ellerinden birbirlerine aktardıkları özsuyunun verdiği sevinçle yürüdüler.
Çocuklarının yokluk duygularını onlara hikaye anlatarak kapatmaya çalışırdı. Tokgözlü yetiştirmişti çocuklarını. Kırk yılın birinde, yumurtaya buladığı bayat ekmek dilimlerini zeytinyağda kızartınca, "Anam ekmek balığı yapıyor," diye bayram ederlerdi çocuklar.
Sevgi Soysal
Sayfa 66 - İletişim Yayınları /17. Baskı 2018, İstanbul
"...Dostluğumuzun sağlıklı olabilmesi için, yanlış yere edindiğin komplekslerin ışığında görmemelisin beni. Bunların dışında, yalın ve çıplak, beni, benim sorumlu olduğum yönlerimle değerlendirmelisin."
Sevgi Soysal
Sayfa 180 - İletişim Yayınları

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Yenişehir'de Bir Öğle Vakti
Baskı tarihi:
1973
Sayfa sayısı:
298
Format:
Karton kapak
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Bilgi Yayınevi
Baskılar:
Yenişehir´de Bir Öğle Vakti
Yenişehir

Kitabı okuyanlar 415 okur

  • Chilekesh
  • Gülşen Gesta
  • Gülçin Şentürk
  • Serqo
  • Emre
  • mesut
  • guley06
  • Aydın Öz
  • Levent Mollamustafaoğlu
  • ukulele

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%4.5 (7)
9
%4.5 (7)
8
%0.6 (1)
7
%0
6
%0
5
%1.3 (2)
4
%0
3
%0.6 (1)
2
%0
1
%0