• 20. yüzyılın travmatik gelişmeleri derin bir entelektüel krizin arkaplanını da oluşturmaktadır. Tarihsel ilerlemeden söz etmek ancak insanlığın nereye yöneldiği bilinirse mümkün olabilir. 19. yüzyılda çoğu Avrupalı ilerlemeden daha fazla demokrasi yönünde bir gelişmeyi anlıyordu, buna karşılık 20. yüzyılda çoğu zaman bu konuda bir mutabakat söz konusu olmadı. Liberal demokrasi, ideal bir topluma ilişkin tamamen farklı tasavvurlara sahip iki başka önemli politik ideolojiyle —faşizm ve komünizm— rekabet halindeydi. Batı’da bile artan sayıda insan, liberal demokrasinin gerçekten bütün insanlığın özlemi olduğu, bunun yalnızca dar görüşlü bir Avrupa etnosantrizminin ürünü olmayan evrensel bir amaç olduğu görüşünün doğruluğunu sorgulamaya başladı.
  • Tek parça kalabilmek için kaliteli demokrasi, liberal ama adil ekonomi, dünyaya açıklık, Batıya yakınlık ve hepsinin ortak paydası inançlara saygılı laiklik.
  • Yeni Dünya Düzeninin "baş çelişki"si denebile­cek şeye, yani küresel kapitalist ekonomiye uygun küresel bir siyasİ düzen bulmanın yapısal imkânsızlığına getiriyor. Dünya çapında bir demokrasi yahut temsili bir dünya yönetimi, sırf ampirik kısıtmalardan değil, yapısal sebeplerden ötürü imkânsızsa ne olacak Küresel kapitalizmin yapısal sorunu (çatışkısı) kendisine uyacak bu toplumsal-siyasi düzenin hem gerekli hem de imkânsız olmadır Küresel piyasa ekonomisi doğrudan, dünya çapında seçimlerin yapıldığı bir küresel liberal demokrasi olarak Örgütlenemez. Siyasette, ekonominin "bastırılmışı" arkaik saplantılar, belirli tözel (etnik, dinsel, kültürel) kimlikler şeklinde geri döner. Bu utanç verici ilave, küresel ekonominin hem mümkün hem de imkânsız oluşunun koşu­ludur: bu gerilim bugün yaşamakta olduğumuz açmazı ortaya ko­yar; Metalar dünyanın dört bir köşesinde serbestçe dolaşmakta, bu­na karşılık toplumsal alanın kendisindeki bölünmeler gitgide artmaktadır
  • İnsanlar bulgular, sayılar veya denklemlerden ziyade anlatılar üzerinden düşünür ve anlatı ne kadar basitse o kadar iyidir. Fakat 20. yüzyılda New York, Londra, Berlin ve Moskova’da dünyaya şekil veren seçkinler tüm dünyanın geçmişini açıklama ve geleceğini ön görme iddiası taşıyan üç büyük anlatı formüle ettiler: Faşist anlatı , Komünist anlatı, Liberal anlatı.
    2. Dünya savaşı faşist anlatıyı devirdi ve 1940’ların sonlarından 1980’lerin sonlarına kadar dünya sadece iki anlatının savaş alanıydı: komünizm ve liberalizm. Sonra komünist anlatı çöktü ve liberal anlatı baskın bir biçimde, en azından dünya çapında ki seçkinlere göre, insanlığın geçmişine rehber ve dünyanın geleceğinin olmazsa olmaz kılavuzu haline geldi.

    Fakat 2008’de yaşanan küresel finans krizinin ardından liberal anlatı dünyanın dört bir yanında gittikçe daha fazla insanı hayal kırıklığına uğratıyor. Duvarlar ve güvenlik duvarları tekrar su yüzüne çıkıyor. Göç ve ticaret anlaşmalarına karşı direniş tırmanışa geçti.

    Sözde demokratik devletler hukuk sistemini hiçe sayıyor, basın özgürlüğünü kısıtlıyor, her tür muhalefeti hainlik diye nitelendiriyor. Türkiye ve Rusya gibi ülkelerin başında ki iktidar sahipleri yeni bağnaz demokrasi tipleri deneyip düpedüz diktatörlük uyguluyorlar.
  • Ernesto Laclau & Chantal Mouffe

    Postmarksizm ve Radikal Demokrasi

    Postmarksizmin kuram olarak ortaya çıkışı ve popülerleşmesi, Laclau ve Mouffe’un birlikte yazdığı ve ilk olarak 1985’de yayımlanan “Hegemonya ve Sosyalist Strateji: Radikal Demokratik Bir Politikaya Doğru” adlı eser sayesinde olmuştur.
    Postmarksizm, ideoloji ve politikayı ekonomi ve sınıfsal ilişkilerden uzaklaştıran bir yaklaşım olarak, aslında Marksist teorinin belli ilkelerinin reddi olarak karşımıza çıkar.
    Bu aşırı sorgulayıcı ve postmodern felsefeden etkilenen yaklaşımlar, kapitalizmin erken aşamalarında etkili olan sınıf kategorisinin artık öneminin kalmadığına işaret etmektedir. Bu bakış açısına göre, artık günümüz toplumları sınıflı toplumlar değildir.
    Marksizmin klasik öncüllerinden uzaklaşmayı öneren Postmarksizm; bu kavramların yerine yeni toplumsal hareketler, radikal demokrasi, kimlik ve farklılık, özne konumları, söylem, eklemlenme, rastlantısallık vb. kategoriler önermektedir.
    Birey yalnızca bir emek-gücü satıcısı değil, diğer pek çok toplumsal ilişki yoluyla sermayeye bağımlı hale gelmiştir ve kapitalist üretim ilişkilerinin her yere nüfuz edişi toplumsal yaşamın metalaşmasma yol açmıştır
    Kapitalist toplumsal düzenin dayandığı özgül ilişki yerini sömürü ilişkilerinden tabiiyet ilişkilerine bırakmıştır.
    Laclau ve Mouffe, günümüzde yaşanan kapitalist gelişmelerin sonucunda ortaya çıkan küreselleşme, bürokratikleşme, toplumsal hayatın metalaşması ve homojenleşme süreçlerinin “yeni toplumsal hareketleri” ortaya çıkardığını öne sürmektedirler.
    Bu anlayışa göre, Marx burjuva ve proleterya arasında gelişen “yeni orta sınıf”ı tamamen ihmal etmiştir.
    Laclau ve Mouffe’a göre sınıf çatışması ortadan kalkmıştır, bu çatışmanın yerine zaman zaman baskıcı olan bir devlet karşısında sivil toplum, yani halk arasındaki çatışma geçmiştir.
    Postmarksizm kuramının temel varsayımları:
    1) Sınıf kavramı yerini vatandaş, azınlıklar, farklı kimlikler, özne konumları,
    ‘öteki’ler ve bireylere bırakmıştır.
    2) Marksizmdeki ekonominin toplumsal alandaki her şeyi belirlediği ekonomik indirgemeci anlayış terk edilmelidir.
    3) Günümüz toplumlarında “sınıf” gibi evrensel kimlikler ve nesnel çıkarlardan söz edilemez.
    4) Eşitlik ve özgürlük idealine Radikal Demokrasi Projesinin dayandığı burjuva demokrasinin derinleştirilmesi ve genişletilmesiyle ile ulaşılabilir.
    5) Radikal demokrasi stratejisi toplumsal olguların tamamlanmamış ve açık bir karakteri olduğundan hareket etmektedir. Toplumsal olan tarihseldir, önceden belirlenemez. Radikal demokrasi, bu öznelerin çoğullaşmasını ve birey merkezli hakları temele alır ve herkese uyabilecek bir evrensellik fikrini reddeder.
    6) “Toplumsal” olan her şey söylemseldir. İdeolojik ve politik çıkarlar ancak, söylem yoluyla kurulabilir. Siyaset, güncel duruma uygun olarak çoğullaşmış özne konumlarını eklemleyecek hegemonik bir pratik olarak kavranmalıdır.

    MARKSİZM ÜZERİNE ELEŞTİRİLER
    Postmarksist kuram, Marksizmin temel ilkeleri olan;
    1. Üretim tarzı ve ilişkilerinin siyasal alandaki belirleyiciliği,
    2. Bir bütünsellik olarak toplum kategorisi,
    3. İşçi sınıfının toplumsal değişimdeki ayrıcalıklı konumu ve öncülüğü,
    4. Proletarya diktatörlüğü,
    5. Sosyalizme politik bir devrimle ulaşılacağı,
    6. İdeoloji ve politika gibi üstyapısal unsurların son kertede ekonomik ilişkiler tarafından biçimlendirildiği,
    7. Tarihin sınıf mücadelesi ve onun kaynaklık ettiği emek-sermaye çatışması
    (antagonizmalar) ekseninde oluştuğu gibi temel ilkelerin sorgulanması noktasından hareketle Marksizmi eleştirmektedir.
    Postmarksizme göre, Marksizmin yaptığı gibi özne konumları çoğulluğunu sınıf sorunlarına indirgemek yerine, toplumsal çoğullukların varlığı ve bunların birbirine indirgenemezliği kabul edilmelidir.
    Bu anlamda postmarksizmin temel dayanakları,
    a) evrensel olarak kurulmuş sınıf birliği inancının reddi;
    b) toplumun kuruluşunun söylemsel pratiklerle oluştuğunun kabulü ve
    c) toplumsal karşıtlıkların işçi-burjuva çelişkisi yerine daha geniş alanlara yayıldığının kabulüdür. Bu üç temel özellikle bağlantılı olarak önerilen siyasal yapı ise, sosyalizm ya da liberalizm ve onların demokrasi anlayışları yerine, radikal bir demokrasidir.

    POSTMARKSİZMİN TEMEL KAVRAMLARI

    Söylem
    Postmarksist düşünürler, post-yapısalcı kuramdan derinden etkilenmiş ve kuramın temel ilkelerini post-yapısalcı anlayışa dayandırmışlardır. Toplum, özne konumları ve söylemler öbeğine dönüşmüştür. Buna göre, bir sınıfa kimliğini sadece bir hegemonik formasyon içindeki eklemlenişi vermektedir. Bu anlamda kimlik ya da Laclau ve Mouffe’un deyişiyle özne konumları sabit ve kararlı olmayıp tamamen ilişkiseldir. Siyaset ise, hegemonik pratikler yoluyla kurulacak özne konumlarına dayanmaktadır.
    Laclau ve Mouffe hegemonyanın alanını artık farklı tikelliklerin bir arada bulunduğu bir alan olarak değerlendirir.
    Postmarksizme göre, siyasal ve ekonomik çıkarlar maddi pratikten türemezler, söylemsel pratikler yoluyla oluşturulurlar. Dolayısıyla, söylemsel pratikler, çıkarları inşa etmenin ve politika yapmanın temel araçlarıdır.
    Tüm nesneler söylem nesneleri olarak oluşmuştur ve her söylem maddi bir karaktere sahiptir. Buna göre, söylem dışında tanımlanabilecek hiçbir özne, hiçbir sabit kimlik, hiçbir mutlak çıkar, hiçbir belirleyici koşul, hiçbir çelişki ve mücadele, hiçbir zorunlu ilişki yoktur.

    Hegemonya
    Hegemonya, herhangi bir kurucu öznenin ya da merkezin ürettiği bir iktidar değildir. Hegemonya, Marksist anlamda basitçe sınıfların bir sınıfın (işçi sınıfı) önderliğinde bir araya gelmesi değil, karmaşık toplumsal formasyonu farklı ve çeşitli mücadeleleri birbirine bağlayan bir “eklemlenme süreci”dir.
    Hegemonyanın nasıl kurulacağı ya da bu eklemlenme sürecinin nasıl gerçekleşeceği hakkında Laclau ve Mouffe nerdeyse hiçbir şey söylememektedir.
    Postmarksist kuramcılar için en önemli iki kategori “söylem” ve “farklılık”tır. Bu iki kategori Laclau ve Mouffe’un Gramsci’nin “hegemonya” kavramını sınıf indirgemeci olmayan bir tarzda okumasını sağlar.
    Laclau ve Mouffe’un söylem kuramının kilit kavramı hegemonyadır. Eklemlemenin, kendisine antagonist olan eklemleyici pratiklerle karşı karşıya gelmesi yoluyla oluşması gerekir. Dolayısıyla hegemonya, antagonizmaların kesiştiği bir alanda ortaya çıkar ve bu nedenle de eşdeğerlilik ve sınır etkileri fenomenlerini varsayar. Hegemonik bir eklemlenmenin iki koşulu olduğu söylenebilir: İlki antagonist güçlerin varlığı, ikincisi ise bunları ayıran sınırların kararsızlığıdır.

    YENİ TOPLUMSAL HAREKETLER
    1960’ların sonlarından itibaren Batı’da bir dizi düşünsel akım ve politik hareket ortaya çıkmıştır. Bu gruplar toplumdaki baskın kültürden farklı olan, onaylanmayan ve bastırılmaya çalışılan görenek ve hayat tarzlarını temsil etmektedirler. Yeni toplumsal hareketler paradigması altında temellendirilen bu hareketlerin “yeniliği” kimlik temelli olmalarından kaynaklanmaktadır.
    Yeni toplumsal hareketlerin ortaya çıkışı dört toplumsal süreçle açıklanmaktadır:
    1. Teknolojik gelişmelerin ve endüstriyel büyümenin yarattığı yeni sorunlar,
    2. Kapitalizmin yeniden yapılanmasıyla birlikte, üretim yapısında esnek üretime doğru gerçekleşen değişimler.
    3. Sınıf çatışmalarından farklı olarak ortaya çıkan yeni toplumsal çatışma biçimleri. Bu gelişmeler çerçevesinde sınıf çatışması yerini, çevrecilik, barış, kadın sorunları etrafında somutlaşan daha toplumsal çatışmalara bırakmıştır,
    4. Eğitimli bir yeni orta sınıfın gelişmesi.
    Yeni toplumsal hareketlerin ortaya çıkmasıyla birlikte siyaset de artık sınıflar arasındaki mücadelelerin şekillendirdiği bir eylem değil, farklı kimliklerin çoğul taleplerini birbirine söylemsel olarak eklemlemeyi sağlayan hegemonik bir performans olmaktadır.
    Bu yeni toplumsal hareketlerin iktidarı ele geçirmek gibi bir amaçları yoktur. Daha çok, sivil toplumda özerklik ve eşitsizliklerin giderilmesi türünden kültürel bir takım talepleri dillendirmektedirler.
    Laclau ve Mouffe, sivil toplumu dönüştürecek siyasal partilerden çok yeni toplumsal hareketlerin gücüne dayanan liberal-demokratik bir toplum önerirler.

    POSTMARKSİZM VE RADİKAL DEMOKRASİ SİYASETİ
    Radikal demokrasi projesi, liberal demokratik ideolojiyi reddetmek yerine onu çoğul bir demokrasi doğrultusunda derinleştirme ve genişletme siyaseti olarak tanımlanabilir.
    Antagonizmaların tanınması Radikal Demokrasi nosyonuna ait teorik zeminin ilk koşullarıdır.
    Laclau ve Mouffe’a göre, solun görevi, Liberal Demokratik ideolojiyi reddetmek değil, tersine, onu radikal ve çoğul bir demokrasi doğrultusunda derinleştirmek ve genişletmek olabilir.
    İhtiyacımız olan şey, demokratik değerlerin bir hegemonyasıdır ve bu da demokratik pratiklerin çoğaltılmasını, bir özne-konumları çoğulluğunun demokratik matris yoluyla oluşturulmasına el verecek şekilde çok daha çeşitli toplumsal ilişkiler içinde kurumlaştırılmasını gerektirir.

    Agonistik Demokrasi
    Radikal demokrasi kuramları iki başlık altında incelenebilir: müzakereci demokrasi ve agonistik demokrasi.
    Müzakereci demokrasi sivil toplum alanını, kamusal alanda siyasi ve ahlaki açılardan özgür ve eşit bireylerin rasyonel bir diyalog ile konsensüse varabilecekleri bir alan olarak kavrar.
    Agonistik demokrasi, çatışmacı bir “kimlik siyaseti” geliştirme gerekliliğine vurgu yapar. Agonistik demokrasi teorisi, yeni toplumsal hareketlerin bir “kimlik siyaseti” uyguladığına vurgu yapar. Bu nedenle de bu hareketler kimlik ve fark temelinde çatışmayı da içine alan bir demokrasinin geliştirilmesinin koşullarını yaratırlar.

    POSTMARKSİZME YÖNELTİLEN TEMEL ELEŞTİRİLER
    Postmarksizm, Marksizmi geliştiren ve ileriye götüren postmarksist bir konum olmaktan çok, “post-liberal” bir konum olduğu yönünde eleştiriler almıştır.

    Radikal demokrasi yaklaşımı siyaseti maddi belirlenimden ve sınıf anlayışından tümüyle bağımsız bir olumsallık alanı olarak konumlandırarak aslında siyasal alanı olumsallaştırmış, içeriksizleştirmiş olur.

    ---
    Çağdaş Sosyoloji Kuramları
    Editör: Prof.Dr. Aylin Görgün Baran & Prof. Dr. Serap Suğur
  • Bütün Ortadoğu’da 150 yıldır, en çarpıcı devrimleri gösteren toplum Türklerdir. Ve Türkler bütün Ortadoğu toplumları içinde en az olanlardır. Bunu istatistikler ispat etmektedir. En az kitap basandır, en az tercüme yapandır ve o tercümelerin kalitesi tabii istatistiklerde görünmüyor, ama biz biliyoruz en korkunç olanıdır. Yani eğer iş kitap okuma, kitap çevirme, iyi kitap çevirme ve iyi kitap yazma gibi birtakım kriterlere bağlı olsaydı hiç şüphesiz ki İran’ın, Lübnan’ın ve Mısır’ın bizim çok önümüzde gitmesi gerekirdi. Oysaki durum böyle değil. Yani bu toplum birtakım hareketlerde, sizin uygarlık, medeniyet, kalkınma diye tarif ettiğiniz hareketlerin hepsinin çok çok önünde gidiyor, buna demokrasi de dahildir, yani demokratik gelişmeler de dahildir. Fakat arzettiğim gibi bütün Ortadoğu’nun en az yazan, çeviren ve kötü çeviren toplumu olma vasfını, toplumumuz muhafaza etmektedir. Şimdi bunun üzerinde şöyle duralım. Bu 15. asır neymiş? Mesela 1437 yılında Kral I. Jacob İskco şiirlerini Latince olarak ve İskoç diline çevirterek yayımlıyor. Bu çok önemli bir şey, ulusallaşma. Bu tip bir gelişme, yani İskoçya gibi bir toplum için bile matbaa ilk gelmiş bir şey değil. 1430’larda, Osmanlı Türkiyesi, Kırım Hanlığı vs. üzerine yazılan bir seyahatname, bunun ne olduğunu biliyoruz, Hitbelger, İletişim Yayınları’ndan tercümesi de çıktı, çok okunuyor, binlerle okunuyor ve bu tabii ki matbaadan evveldir; el yazısıyla çoğaltılıyor; yani bu toplum çok merak ediliyor; Almanlar, o bildiğimiz kuzeydeki Almanlar, buraları o kadar merak ediyorlar ki bir seyahatname kapış kapış denecek ölçüde o toplumun şartlarında gidiyor ve matbaa yok henüz. Gene aynı yıllarda Bertrondan de la Broquiaire diye II. Murad devri için, bizim için çok değerli bir seyahatname olan eser, zamanında elle çoğaltılmış, bilahare basılmış, o da bir Türkiye seyahatnamesidir. Yani o toplum ki Türkler hakkında anket yapmak imkânınız olsa, o devirde, o devire ihtiyaç yok, bugün bile yaptığımız anketlerde korkunç bir bilgisizlik gösteren toplum, yani Türk nerede, Türkiye nerede? Bunları çok iyi bilmeyen bir toplumda, belirgin kesimler, belirgin gruplar her şeyle o kadar ilgileniyorlar ki bu seyahatname basılıyor. Basılmadan evvel çoğaltılıyor elle ve okutuluyor, çok önemli bir şey. Tabii ki sayısız felsefe tractate’ları sayısız Yunanca, Latince çeviriler sayısız Latince metinler, bunlar hepsi bildiğimiz büyük Avrupa dillerinde ve sadece onlarda değil, artık böyle neredeyse İsveççe, Fince gibi, o zamanın barbar dillerinde bile kaleme almıyor ve çoğaltılıyor. Dahası var, İtalya’da “Gazzetta” çıkıyor. Yani bildiğimiz gazete çıkıyor. Bunların her birisi, her gün 100-150-200 nüsha elle çoğaltılıyor, Rekin Bey biliyor; ve anında dağıtılıyor. Burada ticari haberler var, siyasi haberler var, bazı ahvalde küçük küçük bilgiler var. Venedik ve Cenova’nın uzandığı dünya hakkında, hatırı sayılır bilgiler var; çok geniş bir dünyadır bu. Hepinizin bildiği gibi, bizim memleketin adını da onlar koymuşlardır, 12. asırda “Turcio” diye, Turcue yahut Turcia diye bizim memleketin adını da onlar koymuşlardır. Şimdi burada çok ilginç bir gelişme var. Ortada matbaa diye bir şey yok, demek ki, madde bir, Türk okul eğitimindeki yanlış sloganlardan birini çizmek, sorgulamak durumundayız; matbaanın icadıyla, nereden geliyorsa geliyor, bir sürü kitap basılıyor, insanların beyinleri aydınlanıyor, her şeyler değişiyor deniyor. Bu çok hazır bir tarih yorumudur. Çok basit bir tarih yorumudur. Çünkü tarih bir toplum bilimidir. Çünkü toplumun bir tarihi, toplumun bir deskripsiyonudur, tasvirdir ve toplumların tasviri bu kadar basit olamaz. Yani bu kadar basit, bu kadar kolaycı olamaz. Pedagojik açıdan da büyük bir hatadır. Türk insanını düşünmeye değil, bir nevi düşünce tembelliğine alıştıran öğretilerdir bunlar. Mesela kocaman kocaman tarih profesörlerinin toplantısında birisi diyor ki “efendim” diyor, “nedir bu Yeniçağ, Ortaçağ, bilmem ne tasnifi” diyor, “matbaa bizde” diyor. “18. asırda keşfedilmiş” diyor, “demek ki bizim için Yeniçağ’ın bir anlamı yok” diyor “15. asırda” diyor. Yani bunun ne tarafından baksan çok âciz bir yorum olduğu belli ama bu böyle bir eğitimin neticesidir. Gerçekte matbaa, o bakımdan ne kadar çok önemli, bunun üzerinde durmak gerekiyor. Şimdi bu 15. asırda daha başka gelişmeler söz konusu olmuş, konuların tasnifi. Bu çok önemli bir şey. Ve 1446’da artık Portekiz gibi ülkelerde, yani Avrupa medeniyeti dediğimiz, Avrupa camiası dediğimiz dünyanın içinde o zaman için en az kullanılan dillerde bile, Roma Hukukundan, ondan gelen işte “Gloceteurs”lerin yaptığı yorum ve şerhlerden, devletin çıkardığı emirnamelerden, konulardan müteşekkil mevzuatın kalifiye edildiği görülüyor. Bu çok önemli bir şey. Yani bir tasnifin olduğu yerde, yani kanun külliyatının toplandığı yerde, toplumu yöneten mevzuatın toplandığı yerde, demek ki biz şimdi, matbaanın icadından evvel, el yazısıyla yapılan çoğaltmalardan söz ediyoruz. Dolayısıyla, matbaa bütün bu gelişmelere cevap arayan bir hızlanmadır, çok ilginç bir şeydir, bunun üzerinde durmak gerekiyor. Fakat daha ilginç şeyler vardır. Matbaanın icadından sonra, bu teknolojinin geniş ölçüde kullanılması, ucuz bir teknik haline gelmesi ve bunun yaratacağı bir zorlama, çok ilginç bir şey Türk savaşlarıdır, yani Türklerin Avrupa’da ilerlemesi ve bunlara karşı Hıristiyan âleminin uyuşukluk halindeki kitleleri harekete geçirmesi gerekiyor; çünkü köylülerin umurunda değil pek Türkler mi geliyor, başındaki efendiler mi gidiyor? Çok umurunda değil. Hatta şöyle bir şey varsa ki bugün gelenler daha az vergi falan alacak “bana ne” diyor “zaten canımıza okuyorlar bunlar”. Gelen ağam giden paşam, tam manasıyla. İşte gelenin “ağa” olmadığını bir nevi anlatabilmek için, müthiş bir propaganda faaliyeti görülüyor, bu çok önemli bir şey. Yani bir siyasi, dini, içtimai sistemin, kendini savunması için propagandaya başvurması, iletişim araçlarını müthiş güçlendirir. Bunu biz ne zaman yaşadık? Kendi yaşadığımız çağda, 2. Cihan Harbi’nden sonra. Yani anti-komünist, anti-sovyetik propaganda dolayısıyla Batı’da iletişim araçları gittikçe güçlendi, gittikçe güçlendi, teknikler kolaylaştı, efendime söyleyeyim, bilgi taşıma araçları son derece tekâmül etti, yani insanlar dolmakalem kadar bir fotoğraf makinesini, bir ses kaydı aletini, müsaadenizle, falan veya filan şiirin dizelerini, şairin dizelerini kaydetmek için, veya efendime söyleyeyim, falan veya filan yazmaları almak için değil casusluk için geliştirdiler, bu çok açık bir şey. 16. ve 17. asırlarda matbaanın asıl kullanılışını, asıl ucuzlayışını, asıl yayılışını görüyoruz, bunlar Türkler aleyhindeki letters/mektuplar dediğimiz birtakım manifestolardır. İşte bunlar nasıl gelir? Nasıl adamları yerler? Nasıl canavar kılıklı adamlardır? Nasıl çocuk ve kadın keserler? Falan, böyle bir propaganda faaliyeti. Tabii bu arada, matbaa dediğimiz teknikleri çok geliştiren olaylardan biri de Protestanlığın ortaya çıkışıdır, en azından her köyde artık bir tane levha görüyorsunuz, kilisenin gemisi mesela, azizlerin üstünde olduğu, papanın üstünde olduğu, kilisenin gemisi bu “alegori” temsili resim, nasıl bir şeytanlar denizinde yüzüyor. Şeytanlar denizinin içindeki mahlûkat, Türkler ve Protestanlar. Yani sarıklı ve huni şapkalı herifler, onlar Protestanları temsil ediyorlar, siyahlı beyazlı giyinirler. Ve bu bir yayılmadır. Dolayısıyla, şunun üzerinde tekrar, ısrarla durmamız gerekiyor: Birtakım teknikler aslında zaruretin icabı olarak doğmuştur. Gutenberg Hazretleri, herkesin bildiği gibi ne büyük bir entelektüeldir ne çok büyük idealisttir, iyi bir ustadır. Daha evvelki işi, işte kuyumculuk; kıymetli taşlarla uğraşan, madenleri bir şekilde kullanma vs. Ve o yüzden zaten geliştirdiği yeni teknikle alaşımdan dökülmüş değiştirilebilir harfleri buldu; bu karışımın en dayanıklı harf olduğunu buluyor; yani iş bu, bunu tespit ediyor. Bu matbaa için değil ayrıca, başka bir iş için tespit ediliyor yani gravür sanatı matbaadan evvel gelişmiş oluyor. Çoğumuzun zannettiği ve okullarda öğretildiği gibi 1453 yılında da basılan ilk İncil, öyle herkesin okuyacağı bir şey değil. Halis muhlis Latince bir metin, çift sütun üzerine. Bir şey değişmiyor. Gene burada İncil’e geliyoruz, çünkü konumuz o. İnsanlara İncil’in yerli dillere de tercüme edildiğini, Türkiye’de de okunduğunu, dolayısıyla herkesin hidayete erdiğini, aptallıktan uyandığını bu milli dilde okunan İncil’in de anında matbaayla yayıldığını ve Batı’nın artık reformasyon gibi bir cennet sofrasına girdiğini falan öğretiyorlar. Aslında Protestanlığın Katolikliğe göre çok daha liberal, çok daha eclaire (aydınlıkçı) bir inanç olduğunu zannediyorum; bazı çok koyu safdil Protestanlar çıktı, Türkler inanıyorlar. Böyle bir inanç, böyle bir yorum dünyada mevcut değil. Çünkü hepimiz biliyoruz ki, bütün 16. ve 17. yüzyıl boyunca Protestan ülkeler, Protestan hükümdarlar, Protestan şehirler, müstakil şehir yönetimleri, en azından Katolikler kadar acımasız, kaba, ağmaz ve toleranstan uzak kitleler ve birimlerdir. Bunun böyle olduğunu bilmemiz gerekiyor. Yani 30 yıl savaşlarında böyle birtakım zavallı, kendi içinde imanlı, dürüst Protestanlara, birtakım haydut, ahlaksız, bağnaz Katolikler saldırıyorlar ve böyle bir savaş gidiyor değil, bunu bilmek lazım. En azından Katolik-Protestan yazarları bilmek ve okumak yeter. Bu gibi şeyleri, aksiyomları (mütearifeleri) bazen değiştirmek gerekiyor. Şimdi bu İncil ne? Yani Gutenberg 1455’te ilk İncil’i basıyor, öbürününki 1520’lere geliyor yani 15. asrın sonu, 16. asrın başında 10’larla 20 arasındadır değil mi, Luther’in İncil’i Almancalaştırması? Fakat bu vakte kadar, İncil çevrilmemiş falan değildir, haşa tonla çevirisi vardır. Milli dillerde tonla yorumu vardır ve İncil okuyanlarınız bilecektir, öyle insanları öyle çok uyandıracak felsefi ve hukuki bir tractatus da [risale] değildir. Çok açık bir şey, deneme değildir. İncil’in ilk defa doğru çevirisini, “emanolation” dediğimiz “yerden metin inşası” yoluyla doğru çevirisini yapan da yine herkesin bildiği gibi, Luther’in çağdaşı olan fakat elini ondan daha çabuk tutan ve onunla mukayese edilemeyecek kadar, yani en aşağı 5-10 kere onu katlayacak kadar kuvvetli bir adam olan Rotterdamlı Erasmus’tur. Erasmus’un yaptığı şey, İncil’in eski Yunanca, artı İbranice aslına inerek oradan Latinceye yapılan çevirileri karşılaştırmaktır. Ve orada görülmüştür ki, Hıristiyan kilisesinin azizlerinden, babalarından olan Saint Androsius Yunan ve İbranice metni Latinceye çevirirken bir hayli gülünç hatalar da yapmıştır. Bunlardan bir tanesinin hep örneğini veriyorum: Musa dağdan indi, o emirle, Turu Sina’dan... “Karan” diyor ve “Keren” diyor. Şimdi bu çok ilginç bir şeydir. Tıpkı Arap elif-ba’sı gibi İbranicede de sesliler son derece azdır, “kaf” yani “kof” harfi vardır, şöyle bir şey “ra” harfi vardır ve “ho” ve “nun”. Şimdi bunu “keren” diye okuyabilirsiniz, bu “ışıkla indi” demektir; “karan” diye okuyabilirsiniz, “boynuzla indi” demektir bu da. Başından boynuzlu Saint Androsius’un ve evvelkilerin İbranice metni çevirileri tamamıyla yanlış ve Musa boynuzlu. Yani Michelangelo’nun Roma’daki çok meşhur San Pietro dediğimiz kilisedeki Musa heykelinin niye boynuzlu olduğu buradan anlaşılıyor. Tamamen İncil’in yanlış yorumu ve yanlış çevirisiyle yola çıkılarak yapılmış bir eserdir, ona dayanıyor. Çünkü Michelangelo da başka bir şey yapamaz, çünkü metinde neyse onu yorumlamak zorunda. Şimdi böyle İncil’i yeniden inşa ederek doğrusuyla çeviren bir adamdan sonra Luther piyasada var, dolayısıyla Luther’in bu şekilde yüceltilmesi, Türk okul kitaplarına has bir şeydir. Yani bunlar son derece gülünç şeylerdir, yani bunları dünyada başka bir toplumda göremezsiniz. Ve hakikaten baktığınız zaman, bunun için de insanın illa Protestan olması, kiliseyi reddetmesi falan da gerekmiyor. Nitekim Rotterdamlı Erasmus, bütün hayatı boyunca, kilisenin bu tür yanlışlarıyla mücadele ettiği halde, hiçbir zaman Protestan olmamıştır. Martin Luther aleyhinde zehir zemberek bir karşı denemesi vardır, kaleme almıştır bunu. Kardinal yapmak istemişlerdir kendisini, onu da kabul etmemiştir; böyle bağımsız bir entelektüeldir. Şimdi tabii, diğer bir mütearife bizim dünyamızda dolaşan, bu matbaa denilen nesne çıktıktan sonra, kitaplar o derecede ucuzlamıştır ki ve o derecede yayılmıştır ki kitap yazan insanlar çoğalmıştır, onu teşvik ediyor bu. Bu tabii, bunun bir derinliği var, yani Türkler aptal bir millet değil, onu söyleyeyim, Türklerin de her toplum gibi kendilerine has saplantıları var, bütün mesele bundan ileri geliyor. Türkler teknoloji saplantısı olan bir millettir. Bayılırlar yani böyle teknolojiye falan ve her türlü teknik gelişme bizde olduğundan fazla abartılır. Yani herkes kompütür kullanıyor, herkes bilgisayar programlaması yapıyor, bütün dünyada herkesin elinde bu alet var, fakat hiçbir memleketin başbakanı böyle saatler boyu kompütür methetmiyor, yani pazarlamacıdan betermiş, “neler var” diyor böyle, “bak” diyor “bu var” diyor, “bu var” diyor. Bu çok gülünç bir şey. Bu ama var. Türk toplumunda bir teknoloji saplantısı çok asırlardan beri var. Her toplumun kendine göre özellikleri vardır. Bunların bazıları iyi yemek yapmayı ve yemeyi sever, Türkler de o kategoriye dahildir; kavgacılığı sever, Türkler de o kategoriye dahildir; işte şeyi sever, teknolojiyi sever, Türkler de o kategoriye dahildir; musikiyi sever bazı toplumlar, hâşe fazh alakamız yoktur; edebiyat, tarih, felsefe gibi branşlara bayılan toplumlar vardır, bunun gevezeliğini yaparlar, hiçbir zaman öyle bir güruhla alakamız yoktur.
  • Kapitalizm, liberal demokrasi ile devam edemeyince , pazarı kalmayınca, genel oyla iktidarda kalamayınca yerini bir Hitler ve Musolini’ye terkeder.