• Başına sarık sarar,
    Kendine mürit arar,
    İlmi yok neye yarar,
    Ahir zaman şeyhleri
  • "Distopya" ve özellikle de "kadınların hiçe sayıldığı bir distopya" olduğunu öğrenince, haliyle bir merakla sarıldım kitaba. Yalnız yine beklenti-buluntu eşiği birbirini tutmayan bir kitap oldu benim adıma.
    İkinci Dünya Savaşı'nın üzerinden 700 yıl geçmiştir. Almanlar ve Japonlar galip gelmiş, dünyayı resmen kendi aralarında ikiye bölmüşlerdir. Kara kuru, Aryan ırk tipine zerrece uymayan Hitler ise sırma saçlı, selvi boylu, mavi gözlü bir tanrıya dönüşmüştür. Dönüşmüştür dediysek Hitler hala yaşamıyor, hani derler ya "şeyh uçmaz da mürit uçurur" diye, işte o hesapla ölümünden sonra öyle bir hale getirmişler ki Führerlerini bu Almanlar, yani adam yerinden kalkıp gelse de şu çizilen imaja şöyle bir baksa, "ulan amma da abartmışsınız haa" der yani o derece. Yönetim sistemi de bir değişik hal almış, her bölgenin yönetimine bakan bir Şövalyesi var ve bunlar o bölgenin valisi gibi bir şey. İşte kitap da, bu Şövalyelerden birinin, kilisede kadınlara ayin yaptırması ile başlıyor. Şövalye von Hess, bu baskıcı yönetim içinde biraz daha yumuşak tavırlı bir Şövalye. Sebepleri falan zaten kitabın ilerleyen bölümlerinde belli olacak. Diğer temel karakterlerimiz ise genç bir Nazi olan Hermann ve İngiliz Alfred. Bu arada, Naziler savaşı kazanınca Alman toprakları da kutsal topraklar addedilmiş ve İngilizler gibi sömürge toprakların izin verilen yurttaşları ise, bu kutsal topraklarda hac vazifelerini yerine getirebiliyorlar. Vay anasını sayın seyirciler...
    Hac demişken, kitapta kadınların yanında Hristiyanlar da aşağı seviyeden topluluklar kabul edilmekte.
    Gelelim kitabın can alıcı olabilecekken can alıcı olamayan detayına. Kadınlar... Kafaları traşlı, vücut hatları belli olmasın diye özensiz ve bol, tek tip ve aynı renkte kıyafet giyen, kafeslerde hayvanlar gibi tecrit altında yaşayan kadınlar... İçlerinden, sahibi olanların kollarında beyaz bantlar var. "Sahip" diyorum, çünkü erkekler onların sahibi ve kadınlar da onlara "sahip" diye hitap ediyorlar. Kız çocuk doğurduklarında, çocukların onların yanlarında kalmalarına izin veriliyor, erkek çocuk doğurduklarında ise çocuklar onlardan alınıyor. Bu arada şuna da değinmek isterim ki, kadınların bu denli tecrit edildiği bir ortamda, haliyle oğlancılık da baş göstermiş ve kanıksanmış vaziyette.
    Kadınlardan bahsederken şu detaya da değinmeden geçmek olmaz, özellikle beni etkileyen sahnelerden biriydi. Alfred ve karısı Ethel'in, kız çocuğu doğurması sonrası aralarında geçen konuşmalar ve yaşadıkları, bu tip bir algıya aşina olmayanlar için çarpıcı görünse de bizim topraklarımızda da rast gelinmeyen şeyler değildi. Bilirsiniz işte, kız çocuk dünyaya getiren kadının, kocası karşısında ezikliği vs... Neyse...
    Bütün bu çarpıcı detayların yanında, kitapta kadınların yaşamları içinden bir anlatımın olmayışı, bizi o atmosferden uzak tutuyor. O kitabı henüz okumamış olsam da, Damızlık Kızın Öyküsü kitabının, kadınların gözünden daha çarpıcı bir distopik anlatıma sahip olduğunu düşünüyorum. Belki de bu kitap da, bir kadının ağzından falan yazılmış olsaydı daha bir çarpıcı olabilirdi.
    Kitabın, olmasını temenni ettiğimiz anlatımından bahsettikten sonra bir de olan anlatımından bahsedelim. von Hess, Hermann ve Alfred piyasaya çıktıktan sonra bir araya gelirler, aralarda geçen olaylara değinmeden genel olarak bir özet geçerek anlatacak olursam, baya bir tarih muhabbeti yaparlar, "eskiden neydi, şimdi ne oldu" tarzı, ders niteliğinde şeyler aktarır bunlara Şövalye. Tarih aktarıcılığına eyvallah da, 1945+700=2645 yıllarında falansınız arkadaş, hiç mi geleceğe dair bir detay olmaz şu kitapta? Cevap: Gerçekten de yok. Hani fiks bir uçan araba falan filan olsa ona da tav olacaktım ama gelecekte olduğumuza dair hiçbir detay yok. Her şey o dönemde nasılsa öyle olduğu gibi aktarılmış. Sanırım yazarımız, geleceğe dair öngörüleri pek olmayan türden bir yazar imiş. Nitekim, icat edilmemiş icatları hayal eden ve kitaplarında yer veren zehir gibi yazarlar gördü bu gözler. Galiba Almanlar yenilince biz de yenik sayıldığımız gibi, Almanlar yenince de, "Emaaan ne üzecez la canımızı? Zaten dünyanın yarısı bizim. Şimdi kim kalkıp da bir şey icat edecek? Uzaya neyin mekik fırlatacak? Hadiin kalkın da Oktoberfest'e gidek." edasında bir rehavete kapılıp işi gücü boşlamışlar.
    İki yüz küsur sayfalık kitap için yeteri kadar detay döşendiğime inanarak sözlerimi burada sonlandırırken, kitabı yüksek beklentilerle okumamanızı tavsiye ediyorum.
  • Birisi, Tanrıya namazdan daha yakın yol var mıdır diye sordu. Buyurdu ki:
    Gene namazdır, fakat namaz, yalnız şu görünen şekil değildir. Bu, namazın kalıbıdır; çünkü bu
    namazın önü vardır, sonu vardır. Önü, sonu olan herşey kalıptır; çünkü tekbir, namazın önüdür, selâm
    namazın sonu. Şehadet getirmek de yalnız dille söylenen söz değildir. Çünkü onun da önü vardır, sonu var.
    Harfe, sese gelen herşeyin önü, sonu olur, o da görünüştür, kalıptır. Canıysa neliksiz-niteliksizdir, sonu
    yoktur; ne başlangıcı vardır, ne bitimi. Sonu-ucu şu namazı peygamberler icad etmişlerdir. Şimdi şu namazı
    meydana çıkaran Peygamber şöyle der: "Allahla bir vaktim olur ki o vakte ne şeriatle gönderilmiş bir
    peygamber sığabilir, ne de Tanrıya yaklaştırılmış bir melek" Şu halde bildik-anladık ki namazın canı, yalnız
    şu görünen şekil değildir; dalıştır, kendinden geçiştir; şu halde bütün şekiller dışarıda kalır, oraya sığamaz.
    Salt anlam olan Cebrail de sığmaz. Tanrı sırrını kutlasın, Mevlânâ Bahâeddin Veled'den gelen bir hikâye
    vardır: Bir gün ashap onu dalmış buldular. Namaz vakti de geldi-çattı. Bâzı müritler Mevlânâ, sözlerine
    aldırış bile etmedi. Onlar kalktılar, namaza koyuldular. İki mürit Şeyh'e uydu, namaza kalkmadı. Namaza
    durmayan o iki müritten birinin adı Hâcegî'ydi. Bu zat, can gözüyle ap-açık gördü ki imamla beraber
    namaza duran ashabın hepsi de kıbleye arka vermiş; yalnız Şeyh'e uyan o iki müridin yüzleri kıbleye karşı.
    Çünkü Şeyh, bizden-benden geçmiştir, onun, o oluşu yok olmuş-gitmiştir; varlığı kalmamıştır; Tanrı ışığında
    helâk olmuştur; "ölmeden önce ölün" sırrına ermiştir. Artık o Tanrı ışığı haline gelmiştir. Kim Tanrı ışığından
    yüz çevirir de yüzünü duvara tutarsa kesin olarak kıbleyi arkasına almıştır; çünkü o şeyh, kıblenin de canı
    kesilmiştir. Hani şu halk yüzlerini Kâ'be'ye çevirirler ya; o Kâ'be'yi bir peygamber yapmıştır. O evi, o yaptığı
    için de o ev, dünyanın kıblesi olmuştur. Peki, o ev kıble olursa peygamber, haydi-haydi kıble olur-gider;
    çünkü o ev, o peygamber yüzünden kıble olmuştur.
  • Bir gün seyh ile mürit birlikte seyahate ciktilar. Karanlik bir vadiye daldilar. Karsilarina iki yol cikti. Müridi bir korkudur sardi, çünkü altini vardi! Altin insani çarçabuk ele verir!

    Seyhe sordu: Iki yol olduguna göre hangisine girelim?
    Seyh cevap verdi: Sen önce o serveti at! Yanlis olan yol o! Sonra da hangi yola girsen güvenlidir.
  • Kitap İnceleme Yazısı
    Kitap Adı: Köy Enstitüleri Dosyası
    Alt Başlık : Türk Rönesansı
    Yazarı : Ahmet Özgür Türen
    Yayınevi : Destek Yayınları
    Baskısı : 10.Baskı / Eylül 2018/ 263 Sayfa


    Köy enstitüleri konulu okuduğum bu üçüncü kitap. En çok da bu kitaptan istifade ettiğimi söyleyebilirim. Osmanlı dönemindeki eğitim sistemlerimizden anlatıma başlamış, köy enstitülerinin doğuşunu ve kapanışını, değişik kaynaklardan da alıntılar yaparak ortaya koymuş.
    Okuduğunuzda, bir toplumun inşasında, bireylerin yaşam sürecinde eğitimin ne kadar kutsal bir alan olduğunu anlayacaksınız.
    İkinci dünya savaşının çıktığı dönemlerde, bizlerin silahla değil, kitapla, kalemle, uygulamalı eğitimle mücadele etmesi ne kadar manidardır. Nüfusun %90’ının köylerde yaşadığı ve okuma oranının, mesleki deneyimin çok düşük olduğu bir tarih kesitinde, elbette ki eğitim hamlesine buradan başlamak gerekiyordu.
    Olağanüstü bir iyi niyet, planlama, özveri ve araştırmayla yola çıkılmıştı. Diğer ülkelerden heyetler geliyor, notlar tutuyor, bu mucizeyi kendi ülkelerine taşıyorlardı. Hatta İsrail bizden, bu sistemi uygulamak için öğretici heyet bile istemişti. Fakat biz ne yapmışız? Sistemi daha da genelleştirip
    kalitesini yükselterek tabana yaymamız gerekirken, “köylü uyanıyor, imajımız sarsılıyor, ağalığımız, aşiretimiz, şeyhliğimiz elden gidecek” bahanesiyle her türlü çirkin ithamı yakıştırarak, sistemin sarsılmasına neden oluyoruz. Şüphe, saldırı ve gölgelerle, dedikodu ve ithamlarla sistem ayakta ölüyor. Ve siyasi iradaye tek düşen şey, kabrini kazıp gömmek oluyor.
    Kapatıldı da ne oldu, daha iyisini mi açtık? Çocuklarımız internetin başında, gençler sevgilisiyle TV ve maç izleme telaşında, Orta yaşlılar, içki, kumar ve politikayla zehirlenmiş durumda çoğunlukla.
    Emeklilerimizin bir kısmı, kahve köşelerinde zaman öldürmekte. Bir kısmı da inançları yanlış kavrayıp uygulamakla tatmin.
    Oysa ki, köy enstitülerinde, insanlar üretirken öğreniyorlardı. Gence de iş var, emekliye de.
    Yaşamla iç içe bir üretim, mücadele ve dayanışma örneğiydi bu.
    Toprak ağaları, Kalkınmamızı istemeyen ABD, aşiretler ve imajı sarsılan şeyhler istemedi diye
    Kapısına kilit vurduk. Neden? Oy kaybederiz, partimiz tabela partisine döner, koltuğumuzdan oluruz çekincesiyle. İki partili dönemde, iki parti de bu konjonktür gereği hareket etmişlerdir.
    Amerikan hayranlığı başladığı bir dönemde, bir baş düşman seçmek gerekiyordu ve her muhalif düşünen “komünist” damgası yiyordu. Derini değiştirsen de bu suçlamadan kurtulamıyordun o dönemde. Ve Komünizmin yayıldığı bir kaynak olarak da köy enstitüleri seçilmişti.
    İşin ilginç yanı, “kendine yeten, bilinçlenen, kendi yağıyla kavrulan, devletle bütünleşen köylü kitleleri artınca, devrime taraftar bulamayız” endişesi ve çekincesiyle komünistler de bu eğitim projesine mesafeli durmuşlardır.
    Oysa ki buralarda, tarım, makine, elektrik, inşaat, edebiyat, fen, el sanatları, müzik, sağlık bilgileri, acil yardım gibi her aileye gerekli bilgiler öğretiliyordu. Amerika’ da sıcak bakmayınca kapattık hatta Ege gölgesindeki bir köy enstitüsü binasını Nato’nun emrine tahsis etmiştik. Şirinyer binasını şirin görünmek için Nato’ya feda ederek, bağlılığımızı pekiştirmiştik.
    Geldiğimiz süreçte ise Ne ABD ile dost olabildik, ne NATO ile tam müttefik. Komünist diye korkulu ve mesafeli durduğumuz Rusya’ya ise domates satıp, füze, doğalgaz, nükleer santral almaktayız.
    Kalkınmamızı, uçak yapmamızı, kendi yağımızla kavrulmamızı, demiryolu projemizin olmasını istemeyenler, Köy Enstitüleri gibi bir eğitim hamlesini niye istesin ki? “sen üretme biz sana satarız hatta yardım ederiz” cümleleriyle, elma şekeriyle kandırılan çocuk durumuna düşmüştük.
    Köy enstitüleri, benim de günlük yaşam öngörülerimle benzeşen, tam teşekküllü insan yetiştirmekteydi. Buna karşı olmak, ahmaklığın ve ihanetin, zirve noktası olarak tanımlanabilir ancak.
    Cehaleti kabulleneceksin ve eğitim yuvasını daha da geliştirmek yerine kapatıp, kitaplarını da yakacaksın. Böyle bir şey kabul edilemez.
    Bir kısım, “oy alamayız” diye gözden çıkarmış. Diğer kısım, “ırgat, köle, mürit bulamayız” endişesiyle düşman gözüyle bakmış. “ Amerika ile iyi geçinelim” niyeti de aktif rol almıştır bu kapatma kararında. Topraklarımız elimizden gidecek, bir köy öğretmeni her şeyi biliyor. Gelip okulun inşaatını yapıyor. Tarım öğretiyor, peynir yapıyor, iğne vuruyor, yarayı pansuman yapıyor, kitap okuyor, okutuyor, bağlama çalıyor, hayvancılığı da biliyor. Köy ağası, köy imamı, diğer şıhların tahtı sarsılınca bu kadar işi gönüllü yapan öğretmen olsa olsa “komünist” olur düşüncesiyle dışlanıyor. Bu cehalet tablosunu ilk görmüyorum. Fakir Baykurt’un Eşekli Kütüphaneci adlı kitabında,
    Köy köy eşekle dolaşıp gönüllü olarak kitap dağıtan Mustafa Güzelgöz’ ü kıskananlar ona yapmadığını bırakmamışlardır. Beyaz zambaklar Ülkesinde adlı kitapta Finlandiya’da geçen cehaletle savaş hikayesi manidardır. Bizdeki de bir nevi Türk Rönesansı başlangıcıydı. Dar, cahil ve sapkın kafalar özümseyemedi ve çöpe gitti.
    Buradan nasıl bir çıkarımda bulunabiliriz? Fikir, duygu ve düşünceler müzakere edilmiyor, mizaçlar, kinler, çıkar, makam ve beklentilerin çarpıştığı bir dünyada yaşıyoruz. Sosyal depremleri önleyemediğimiz gibi, fiziki sarsıntılara da neden oluyoruz.
    İhanet, gaflet, cehalet, rezalet ve melanet gibi kavramlar gündemimizden hiç düşmüyor.
    Yüzlerce tarihsel vaka vardır. Tek tek listelemek zor. Adam asmaktan, parti kapatmaya, demokrasiyi askıya almaya, taşeronluk yapmaya kadar varıyor.
    27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat, 27 Nisan, 15 Temmuz tarihleri ilk hatıra gelenlerdir.
    Tarım ve hayvancılık ülkesi olamadık çünkü et, bakliyat, buğday ithal ediyoruz.
    Sanayi ve teknoloji ülkesi de olamadık. Bu alandaki üretimimizin çoğunluğu montaj. Tam turizm ülkesi de olamadık. Bunun yanında, ülkemizde turizm amaçlı 20 kentimizi gezme ihtiyacı hissetmeden, 50 kez yurt dışında tatil yapanlarımız da var.
    Daha önceki eğitim makalelerimizde bahsedip kitaplarıma da aldığım bir konuyu burada kısaca özetleyeyim. Gençlerimiz çok duyarsız, dalgın, unutkan, beceriksiz, niteliksiz ve milli heyecansız yetişiyor. Üretim ve uygulama ile iç içe eğitime ağırlık verileceğini yeni Milli Eğitim Bakanımızdan duymak sevinç ve mutluluk kaynağı.
    Meslek Liselerinin Orta okul bölümü açılmalı. Lisenin ilgili mesleki alanından mezun olanlar, ilgili fakülteye ek puanla öncelikle girebilmeli.
    Ticaret, Endüstri, Turizm, Tarım, Sağlık, imam hatip gibi meslek lisesi mezunları, son iki sınıfta, sanayi, ticaret ve diğer kurumlarla içi içe uygulamalı eğitim almalı.
    Ayrıca genel beceri, donanım ve kültür için son iki sınıfta diğer meslek okullarının derslerine de seçmeli olarak girebilmelidir. Bir veli evladını imam hatip lisesine gönderiyor fakat ticaret, tarım ve elektrik bilgisi de olmasını arzu ediyor. Bu veli ve öğrenciye bu hakkı versek ne kaybederiz?
    Lise 3. Sınıfta 20 saat dersi gidip endüstri meslek lisesinde alsın. 10 Saat dersi gitsin tarım meslek lisesinde alsın. Lise 4. Sınıfta ticaret lisesinde gitsin ticaret ve finans bilgisi öğrensin.
    Okul servisleri de ücretsiz olsun. Buyurun, alın size Köy Enstitülerinin çağa uydurulmuş şekli.
    Üniversiteyi istemese de kazanamasa da, kendi işini kursa da, sanayide çalışsa da, el becerisi, genel kültürü, üretim kafası olan bir gençlik yetiştirelim. 100 m2 lik bir tarlası olsa bu genç, kimseye muhtaç olmadan evini geçindirir en azından. Bunlar yok da ne yapıyor. Yırtık bir kot pantolonla, elinde 5bin TL’lik cep telefonuyla, sinemeya gitmek için durakta sevgilisini bekliyor.
    Tamam bu da olsun peki 10 yıl sonra ne olacak, aç kalacak ve “ kurtar bizi devlet baba” diyecek.
    Bir de bu açıdan eğitime bakın istedim. Ben 36 yıl önce Teknik Lise Elektrik bölümünde okudum.
    Öğrendiğim teknik bilgiler ve öğretmenlerimiz adları halen aklımda. 42 yıl önce orta okuldan mezun oldum. Öğrendiğim temel bilgiler ve müzik notaları halen aklımda. Bugün bu kalite ve ilginin, bilinç seviyesinin yüz kat daha iyi olması gerekmez miydi?
    Taş yerinde ağırdır. Beraber iteklersek, dünyayı yerinden oynatabiliriz?
    Ne dersiniz, en azından hak verin, yalnız olmadığımı bileyim.
    02.12.2018
    Ali Rıza Malkoç
    #armozeyis
  • "Kızıl Çömez,sen bana mürit olamazsın " dedi. "Başkalarının ne düşündüğüne fazla kafa yoruyorsun. Ama bilsen ki başkalarından kabul ve hürmet görmeyi ne kadar çok arzu edersen , onların tenkit ve dedikodularına da o kadar takılırsın. "
    Elif Şafak
    Sayfa 120 - Tebrizli Şems