• 1. Musahipzade Celal (1868-1959)

    Aynaroz Kadısı,
    İtaat İlamı,
    Fermanlı Deli Hazretleri,
    Kafes Arkasında,
    Bir Kavuk Devrildi,
    Macun Hokkası,
    Kaşıkçılar,
    Atlı Ases,
    Moda Çılgınları,


    2. Faruk Nafiz Çamlıbel: (1898-1973)

    Canavar,
    Akın
    Kahraman

    3. Vedat Nedim Tör: (1897-1985)

    İşsizler,
    Köksüzler,
    Üç Kişi Arasında,
    Hayvan Fikri Yedi,
    Çarliston,
    Kör,
    Fevkalasriler
    Sanatkar Aşkı,
    Kadın Asker Olursa,
    Değişen Adam,
    İmralı’nın İnsanları,
    Sanatkar Aşkı ve Hiç,
    Siyah Beyaz,
    Aşağıdan Yukarı,
    Sahte Kahramanlar

    4. Reşat Nuri Güntekin: (1889-1956)

    Hançer,
    Eski Rüya,
    Ümidin Güneşi,
    Gazeteci Düşmanı,
    Şemsiye Hırsızı,
    İhtiyar Serseri,
    Taş Parçası,
    Bir Köy Hocası,
    Babür Şah’ın Seccadesi,
    Bir Kır Eğlencesi,
    Ümit Mektebinde,
    Felaket Karşısında,
    Gözdağı,
    Eski Borç,
    İstiklal,
    Vergi Hırsızı...

    5. Cevdet Kudret (Solok): (1907-1992)

    Tersine Akan Nehir,
    Rüya İçinde Rüya,
    Kurtlar,
    Yaşayan Ölüler

    6. Halit Fahri Ozansoy: (1891-1971)

    Hayalet,
    Baykuş,
    Sönen Kandiller,
    İlk Şair,
    Nedim,
    On Yılın Destanı,
    Bir Dolaptır Dönüyor

    7. Ahmet Kutsi Tecer: (1901-1967)

    Köşebaşı,
    Koçyiğit Köroğlu
    Bir Pazar Günü,
    Satılık Ev

    8. Nazım Hikmet Ran (1902-1963)

    Ferhat ile Şirin,
    İnek,
    İnsanlık Ölmedi Ya! ve yeni uyarlaması Enayi,
    Sabahat,
    Evler Yıkılınca,
    Ocak Başında,
    Yolcu ve yeni versiyonu İstasyon,
    Demokles’in Kılıcı,
    Yusuf ile Menofis,
    Nan İvanoviç Var mıydı Yok muydu,
    Tartüf-59,
    Kadınların İsyanı,
    Yalancı Tanık,
    Kör Padişah,
    Her Şeye Rağmen

    9. Cevat Fehmi Başkut: (1905-1971)

    Küçük Şehir,
    Büyük Şehir,
    Ayarsızlar,
    Göç,
    Öbür Gelişte,
    Paydos,
    Harput’ta Bir Amerikalı,
    Soygun,
    Buzlar Çözülmeden,
    Koca Bebek,
    Hepimiz Birimiz İçin,
    Sana Rey Veriyorum,
    Makine,
    Kleopatra’nın Mezarı,

    10. Orhan Kemal: (1914-1970)

    İspinozlar,
    Koğuş,
    Bekçi Murtaza,
    Eskici ve Oğullan,
    Kardeş Payı

    11. Oktay Rıfat: (1914-1988)

    Bir Takım İnsanlar,
    Atlarla Filler ya da Dirlik Düzenlik,
    Çil Horoz,
    Yağmur Sıkıntısı,
    Zabit Fatma’nın Kuzusu,
    Oyun İçinde Oyun

    11. Aziz Nesin: (1915-1995)

    Çiçu,
    Hakkımı Ver Hakkı,
    Hadi Öldürsene Canikom,
    Tut Elimden Rovni,
    Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz,
    Ah Biz Eşekler (Sermet Çağanla birlikte),
    Sen Gara Değilsin,
    Hazır Ol,
    Bir İnsan Başı Üstüne Üç Fesli Üzünç,
    Bir Kadın İçin Düet,
    Yaşasın Kavuniçi,
    Tek Yol,

    12. Haldun Taner: (1918-1986)

    Keşanlı Ali Destanı
    Dışarıdakiler,
    Ve Değirmen Dönerdi,
    Fazilet Eczanesi,
    Lütfen Dokunmayın,
    Huzur Çıkmazı
    Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım,
    Sersem Koca’nın Kurnaz Karısı,
    Eşeğin Gölgesi,
    Zilli Zarife,
    Astronot Niyazi,
    Ha Bu Diyar,
    Dün-Bugün,
    Aşk ve Sevda,
    Dev Aynası,
    Yar bana Bir Eğlence,

    13.Tarık Buğra: (1918-1994)

    Ayakta Durmak İstiyorum,
    Yüzlerce Çiçek Birden Açtı,
    Dört Yumruk,
    Güneş ve Aslan,
    Patron,
    İbiş’in Rüyası,
    Akümülatörlü Radyo

    14. Sabahattin Kudret Aksal: (1920-1993)

    Evin Üstündeki Bulut,
    Şakacı,
    Bir Odada Üç Ayna,
    Tersine Dönen Şemsiye,
    Kahvede Şenlik Var,
    Kral Üşümesi,
    Bay Hiç,
    Sonsuzluk Kitapevi,

    15. Nazım Kurşunlu: (1911-1980)

    Branda Bezi,
    Çığ,
    Merdiven,
    Fatih,
    Dumanlı’da Telaki Var,
    Melekler ve İnsanlar,
    İpler Elimizde Değil,
    Çivi Çiviyi Söker,
    Analar Babalar Okulu,
    Gecikenler,
    Kör Dadı

    16. Behçet Necatigil: (1916-1979)

    Yıldızlara Bakmak,
    Gece Aşevi,
    Üç Turunçlar,
    Pencere,
    Emekli,
    Hayal Hanım,
    Kadın ve Kedi,
    Yol,
    Gaz,
    Süslü Karakol Durağı

    17. Necati Cumalı: (1921-2001)

    Boş Beşik,
    Geceyi Dinle,
    Mine,
    Derya Gülü,
    Susuz Yaz,
    Ezik Otlar,
    Nalınlar,
    Masalar,
    Bakanı Bekliyoruz,
    Tehlikeli Güvercin,
    Kaynana Ciğeri,
    Yeni Çıkan Şarkılar,
    Zorla İspanyol,
    Vur Emri,
    Aşk Duvarı,
    Gömü,
    Kristof Kolomb’un Yumurtası,

    18. Orhan Asena: (1922-2001)

    Alemdar Mustafa Paşa-Tohum ve Toprak,
    Simavnalı Şeyh Bedreddin,
    Atçalı Kel Mehmet,
    Korku,
    Şili üçlemesi olarak adlandırılan Şili’de Av, Bir Başkana Ağıt, Ölü Kentin Nabzı,
    Gılgamış,
    Yurttaş A,
    Yurttaş B,
    Yurttaş C,
    Tanrılar ve İnsanlar,
    Yıldız Yargılanması,
    Gılgamış
    Yalan,
    Fadik Kız

    19. Recep Bilginer: (1922-2005)

    İsyancılar,
    Ben Devletim,
    Sarı Naciye,
    Yunus Emre,
    Men Kimim,
    Oyun Bitti,
    Karım ve Kızım,
    Kıskanç,
    Sevdiğim Adam,
    Mevlana,
    Zaferden Sonra,
    Sevgi ve Barış,
    Sırat Köprüsü

    20. Adalet Ağaoğlu: (1929-)

    Evcilik Oyunu,
    Çatıdaki Çatlak,
    Tombala,
    Çıkış,
    Bir Kahramanın Ölümü,
    Kozalar,
    Üç Oyun,
    Kendini Yazan Şarkı,
    Sınırlarda Aşk,
    Kışı Barış,
    Sessiz Adam,

    21. Refik Erduran: (1928-2013)

    Deli,
    Bir Kilo Namus,
    Cengiz Han’ın Bisikleti,
    İp Oyunu,
    Karayar Köprüsü,
    İkinci Baskı,
    Büyük Jüstinyen,
    Aman Avcı,
    Ayı Masalı,
    Direkler Arasında,
    Uçurtmanın Zinciri,
    Kartal Tekmesi,
    Turp Suyu,

    22. Güngör Dilmen: (1930-2012)

    Ayak Parmakları,
    Avcı Karkap,
    Canlı Maymun Lokantası,
    Midas’ın Kulakları daha sonra Midas’ın Altınları ve Midas’ın Kördüğümü üçlemesiyle,
    Bağdat Hatun,
    Akad’ın Yayı,
    Kurban,
    Deli Dumrul,
    Ak Tanrılar,
    Hasan Sabbah,
    Ben Anadolu,
    Anadolu: Söylenceden Gerçeğe,
    Devlet ve İnsan,
    konusunu Kurtuluş savaşından almış olan Aşkımız Aksaray’ın En Büyük Yangını,
    Hakimiyet-i Milliye,
    Aşevi,
    Galile’nin Günahları,
    Osmanlı Dram Kumpanyası,
    Troya İçinde Vurdular Beni,
    Kurban

    23. Turgut Özakman: (1930-2013)

    Ocak,
    Paramparça,
    Kanaviçe,
    Güneşte On Kişi,
    Duvarların Ötesi
    Babamla Birlikte,
    Ben Mimar Sinan,
    Ah Şu Gençler
    Fehim Paşa Konağı ile
    Resimli Osmanlı Tarihi,

    24. Ülker Köksal: (1931-)

    Sacide,
    Yollar Tükendi,
    Besleme,
    Adem’in Kaburga Kemiği,
    Bir Garip Oyun,
    Uzaklar,
    Sevdalı Fidanlar,
    Karanlıkta İlk Işık,
    Dünyanın Yaşlı Çocukları

    25. Turan Oflazoğlu: (1932-)

    Keziban,
    Allah’ın Dediği Olur,
    Elif Ana…

    Tarihi Oyunlar:

    Deli İbrahim,
    IV. Murat,
    Genç Osman,
    Bizans Düştü-Fatih,
    Kösem Sultan,
    Kanuni Sultan Süleyman-Hem Kanuni Hem Muhteşem,
    III. Selim-Kılıç ve Ney,
    Cem Sultan,
    Sinan,
    Kanuni,
    Yine Bir Gülnihal,
    Korkut Ata,
    Yavuz Selim,
    Sokrates Savunuyor…

    26. Oktay Arayıcı: (1936-1985)

    Dışarıda Yağmur Var,
    Seferi Ramazan Bey’in Nafile Dünyası,
    Bir Ölünün Toplumsal Anatomisi,
    At Gözlüğü,
    Rumuz Goncagül

    27. Dinçer Sümer: (1938-)

    Altın Kalpli Kız,
    Katip Çıkmazı,
    Eski Fotoğraflar,
    Gecenin Kulları,
    Üç Derste Aşk,
    Karacaoğlan,
    Gül Satardı Melek Hanım,
    Maviydi Bisikletim,
    Memur Oğlu Memur,
    Beni Dünya Kadar Sev,
    Ayşe Ali’yi Seviyo

    28. Vasıf Öngören: (1938-1984)

    Asiye Nasıl Kurtulur,
    Göç ve yeni düzenlemesiyle Almanya Defteri,
    Bu Oyun Nasıl Oynanmalı,
    Zengin Mutfağı

    29. Bilgesu Erenus: (1943-)

    El Kapısı,
    Ortak,
    Nereye Payidar,
    İkili Oyun,
    Kelaynaklar,
    Güneyli Bayan,
    Misafir,
    Halide,
    Arka Bahçe

    30. Başar Sabuncu: (1943-2015)

    Kargalar,
    Şerefiye,
    Zemberek,
    Çark,
    Mutemet Ali Rıza Bey,
    Memurlar,
    İşçi Babası Ömer Ağa ile Küçük Hanımın Şoförü,
    İşgal ya da Talihli Amele Mehmet Ali’nin Harikulade Maceraları

    31.Tuncer Cücenoğlu: (1944-)

    Kördöğüşü,
    Öğretmen,
    Yeşil Gece,
    Çıkmaz Sokak,
    Kadıncıklar,
    Dosya,
    Biga-1920,
    Yıldırım Kemal,
    Helikopter,
    Metruşka,
    Kumarbaz,
    Boyacı,
    Kızılırmak-Karakoyun,
    Çığ,
    Neyzen,
    Sabahattin Ali

    32. Mehmet Baydur: (1951-2001)

    Limon,
    Gün Gece/Oyun Ölüm Yalnızlığın Oyuncakları,
    Kadın İstasyonu,
    Cumhuriyet Kızı,
    Yangın Yerinde Orkideler,
    Maskeli Süvari,
    Düdüklüde Kıymalı Bamya,
    Yeşil Papağan Limited,
    Vladimir Kamarov,
    Menekşe Korsanları,
    Aşk,
    Sevgi Aylakları,
    Kutu Kutu Tensing,
    Çin Kelebeği,

    33. Sevim Burak

    “Everest My Lord (İşte Baş, İşte Gövde, İşte Kanatlar)”
    Sahibinin Sesi

    34. Yılmaz Onay

    İşçi Sınıfının Açık Oturumu (1978)
    Tren Gidiyor (1984)
    Bu Zamlar Bana Karşı (1985)
    Dev Masalı (1985)
    Şarkılarımız Ölmesin ( 1985)
    Karagöz'ün Muamması (1985)
    Arafta Kalanlar (1985)
    Sanatçının Ölümü (1986)
    Kara Dul Efsanesi (1991)[6]
    Kara Kedi Geçti (1992)
    Hücre İnsanı (1992)
    Prometheia (1993)[7]
    Üç Kuruşluk Mahalle Dersleri

    35. Güner Sümer (19 Mart 1936 - 27 Nisan 1977)

    Yarın Cumartesi
    Bozuk Düzen
    Hüzzam
    Aşk Bir Masaldır
    Ölü Mevimler
  • Ne kadar aciz insanlar var ya bi yalana inanıp sımsıkı sarılıyorlar.
  • "Kimi zaman tüm şartlar uygundur ama yine de hiç sevil-e-memişsinizdir. Belki çevrenizce ve ailenizce çok sevilen bir tipsinizdir ama hiçbir zaman bir kalp sizin için atmamıştır. Bunun getirdiği öz güven eksikliği, ben nerede yanlış yapıyorum sorusu, karakterinizden, güzelliğinizden, aklınızdan şüphe etmeye başlama ve belki de en fenası "Ulan ben sevilmeyi hak etmiyor muyum?" sorusudur. Çünkü etrafınıza bir bakarsınız el üstünde tutulan, sevildiği ve bunu bildiği için şımarıklık yapan kızlarla doludur. Kıymet bilmezler, bok püsürük sorunlar çıkartırlar gelip bir de bunlarla beyninizi sikerler, olmadı sizi de 3. piç olmak üzere dışarıya davet ederler ve onların görgüsüz aşklarına maruz kalırsınız. Neyse esas meselemize dönelim dedikodu yapmayacağım. Bu kızlar hep platonik aşklarla sınırlı kalmıştır bu yüzden, delice platonik...Sonra belki birisi ilgilenmeye başlar. Bu birazcıcık ilgi bile yeterlidir bu kızlar için. Onlar için deli divane olurlar, şair olurlar, aşık olurlar, leylâ olurlar, 5 yaşındaki kız çocuğuna dönerler "beni sevsin" diye. Hele bir de bu platoniğin gelgitleri varsa kızımız bir yıkıma doğru sürüklenir. Zaman geçer, hiçbir aşk öldürmez, ben zaten sevilmemeye alışkınım diyerek tekrar ayağa kalkabilir bu kızımız güçlüdür çünkü kendi başına yetmeyi öğrenmiştir. Hani tek başına dağları delen kızımız vardır ya işte ta kendisi! Halâ umut etmeye devam eder, bulacağım oğlum bir gün seni der. Sonra bir gün çat diye biri çıkar karşına tabi kızımız şok! Neredeydin diye sorar, ulan yoksa ben de mi sevil-e-bileceğim artık diye sorar, şaşırır, bocalar, inanamaz, her zaman şüphe duyar nereden bilsin bugüne kadar hiç sevilmemiş ki hep ispat ister, emin olmak, güven-ebil-mek ister, 5 yaşındaki bir kız çocuğuna döner "yeter ki sevsin beni" der etrafında pervane olur, onu mutlu etmeye sanki ödüllendirmeye çalışır çünkü kendisini seven biri vardır türlü şeyler yapar onun için, kedi gibidir "sev beni, sev beni" diye dolaşır, üzmez, kızmaz, her zaman uyumludur, geyşaya döner, kendisini ona adar, en küçük şeylerden bile inandırmaya çalışır kendini, "evet lütfen inan bu sefer seviliyorsun bak, sen de sevilebiliyorsun" der kendi kendine ama o lanet şüphe beynini kemirir: Ya o da sevmiyorsa beni? Gelip geçiciyse? Ya yarı yolda bırakırsa? Ya bunlar bir yalansa? Ya bütün hepsi bir rüyaysa?... Ve bu hiç sevilmeyen kızımız bir gün yine duyar o acı sözü "Üzgünüm, seni sevmiyorum..." Kızımız güçlü tabi, durur mu yapıştırmış cevabı "Eyvallah..." ve demiş ki içinden "Biliyordum..." 

    Velhasıl böyle ya da bunun gibi bir sürü acı tecrübeler yaşamıştır bu hiç sevilmeyen kadın. Ve bu yaşadıkları maalesef onu sıradan bir kadın olmaktan çıkarmıştır. Kendi başlarına var olmayı öğrenmişlerdir, asla prenses olamayacağını da kabullenir, kavanoz kapağını açmanın pratik yolunu bulur, lambayı değiştirir, ağır poşetleri ve bavulları taşıyabilir, tek başına eğlenmeye çıkabilir, kendisini nasıl koruması gerektiğini öğrenir, kısacası aslında hiçbir şekilde bir erkeğe muhtaç olmadığını öğrenir. Öğrenir öğrenmesine de hani birazcık da sevilseydim, ben de yaşasaydım en azından bir kere diye düşünür, ister ancak bir ümidi de kalmamıştır artık. Kabullenmiştir; kendisinin sevil-e-meyen insanlar kategorisinde olduğunu. Amaaan der ailem olsun çevrem olsun iyi, sağlıklı, mutlu olsunlar bana yeter der, ne yapalım yani her insan çift falan yaratılmamış demek ki der ya da belki benim ruh eşim bir kedidir der ve ileride alır kedisini, yerleşir bodruma orada yaşar, ölür gider. Dünyanın sonu değil ya, değil mi?"

    https://eksisozluk.com/entry/81519483
  • Kâinatın ve kâinatta bulunan tüm varlıkların yaratıcısı, koruyucusu olan tek varlık, ibâdet edilmeye lâyık tek Rab, Mevlâ, Huda'ya ait özel isim. En yüce varlık olarak inanılan, bütün kemâl sıfatları şahsında bulunduran ve her türlü noksan sıfatlardan uzak olan gerçek Ma'bud. Varlığı zorunlu olan tek yaratıcıya ait yüce bir isim. Bu isimle çağrılan bir başka varlık olmamıştır, olmayacaktır da.

    İsim, ifade ettiği ilâhî manasıyla yalnız Allah'a aittir ve hiçbir kelime bu ismin manasını ve muhtevasını ifade gücüne sahip değildir. Bu isim başkası için de kullanılamaz (Meryem, 19/65).

    İsmin, ait olduğu yaratıcı bir olduğundan, ikili ve çoğulu da yoktur. Ancak cinsleri olan varlıkların isimleri çoğul yapılabilir. Cinsleri olmayanın ismi de çoğul yapılamaz. Lisanımızda "şehirler" denilir ancak yine bir şehir olan fakat bir ikincisi olmayan İstanbul için "İstanbullar" denilerek çoğul yapılamaz. Ancak muhtelif lisanlarda Allah'u Teâlâ'nın ayrı ayrı isimleri olabilir. Türkçe'de Tanrı, Farsça'da Hudâ, İngilizce'de God, Fransızca'da Dieu gibi. Ne var ki bu isimler "Allah!' gibi özel isim değildir. ilâh, rab, ma'bud gibi cins isimdirler. Arapça'da ilâhın çoğuluna "âlihe", rabbın çoğuluna "erbâb" denildiği gibi Farsça'da Hudâ'nın çoğulu da "hudâyân" ve lisanımızda da "tanrılar", rablar, ilâhlar, ma'budlar denilir. Çünkü bu isimler gerçek ma'bud -Allah- için kullanıldığı gibi, Allah'ın dışında gerçek olmayan bir nice ma'bud kabul edilen şeyler için de kullanıla gelmiştir. Eski Türklerde gök tanrısı, yer tanrısı; Yunanlılar'da güzellik tanrıçası, bereket tanrısı, vs olduğu gibi. Halbuki "Allahlar" denilmemiş ve denilemez. Manasındaki birlik ve özel isim olması nedeniyle Allah ne tanrı kelimesiyle ne de bir başka kelimeyle tercüme edilebilir.

    İslâm'ın temel ilkesi olan "Lâ İlâhe İllâllah" tevhid kelimesi, meselâ Fransızca'ya tercüme edildiği zaman "Diyöden başka diyö yok" Türkçe'ye aktarılmasında "İlâhtan başka ilâh yoktur." denir. O zaman da Allah kelimesi "ilâh" kelimesiyle tercüme edilmiş olur. Bu da yanlış bir tercümedir. Çünkü ilâh cins isimdir, Allah ise özel isimdir. Kelime-i Tevhid "tanrı" kelimesiyle Türkçe'ye çevrildiğinde aynı çarpıklık ve yanlışlık ortaya çıkar. "Allah" kelimesinin kökenini araştıran dil bilimcileri bu konuda birçok beyanlarda bulunmuşlarsa da en kuvvetli görüş; bu kelimenin Arapça olup herhangi bir kelimeden türetilmeden aynen kullanıldığı ve has bir isim olduğudur.

    Allah; kendi iradesiyle evreni yoktan var eden, ona belli bir düzen veren, gökleri ve yerleri ve bunlarda en küçüğünden en büyüğüne kadar canlıları yaratan, onlara hayat ve rızık veren, öldüren-dirilten, dilediğini dilediği şekilde idare ve tasarrufu altında bulunduran, varlığı bir başka etkenle değil, kendinden olan, her şeyi bilen, gören, işiten, yarattıklarında en ufak bir çarpıklık ve dengesizlik bulunmayan, herşeye gücü yeten, bütün mülkün gerçek sahibi, emir ve hüküm koymaya tek yetkili; övülmeye, itaat edilmeye, şükredilmeye gerçek lâyık, bir benzeri daha bulunmayan, bütün varlıkların, güneşin, ayın, gök ve yer cisimlerinin itirazsız itaat ettiği, boyun eğdiği, ismini ululadığı, ibadet edilmeye lâyık Hak mabud. Allah, mabud olduğu için Allah değil, Allah olduğu için mabudtur. Onun İlâh oluşu, ibadete lâyık oluşu, bir başka sebepten değil; kendi 'zat'ının yüceliğindendir. insanlar zaman zaman putlara, ateşe, güneşe, yıldızlara, millî kahramanlara veya hakkında korku ve ümit besledikleri herhangi bir şeye tapınmışlar; bu hâlleriyle de onları ilâh ve mabud edinmişler, bilâhare bunlardan cayarak, onları tanımaz ve tapınmaz olmuşlardır. O zaman da daha evvel mabudlaştırdıkları varlıkların mabudluk vasıfları yok olur. Hülâsa Allah'ın dışındakiler ancak insanların mabudlaştırmalarıyla mabud telâkki edilebildikleri hâlde Allah, bütün beşer ona inansa da, inanmasa da; ibadet etse de etmese de o, zatıyla Allah olduğu için ibadete lâyıktır. Beşerin inkârı onu Allah olmaktan uzaklaştıramaz.

    İnsanlık tarihi incelendiği zaman görülür ki, ilk devirlerden beri her asırda yaşayan insanlarda Allah fikri ve tapınma meyli; dolayısıyla bir dîni inanca eğilim vardır. Batılı dinler tarihi yazarlarının bir çoğuna göre bu duygunun var oluşu çeşitli arizî sebeplere bağlanmış ise de, müslüman âlimlerin genel kanaatlarına göre tamamen fıtrî ve doğuştandır. İlk insan olan Hz. Âdem'in yaratılışından önce Allah ile melekler arasında cereyan eden konuşmayı (el-Bakara, 2/30) ve bu konuşmada Âdem'in -insanın- Allah'ın halifesi olarak yaratılması hususunu düşündüğümüzde de anlarız ki; insan yaratılmadan evvel, onun mayasına Allah'a halife olacak özellikler verilmiştir. Bu da bize Allah'a bağlılığın ve din duygusunun fıtrî olduğunu bildirir. Hz. Peygamber'in (s.a.s.)

    "Her doğan insan, İslâm fıtratı üzere doğar, onu Mecusi, Hristiyan veya Yahudi yapan ana ve babasıdır." (Müslim, Kader, 25; Buhârî, Cenâiz:, 92; Ebû Dâvud Sünnet, 17) hadisi ve

    "Sizi karada ve denizde yürüten odur. Gemide olduğunuz zaman (ı düşünün): Gemiler içinde bulunanları hoş bir rüzgârla alıp götürdüğü ve (onlar) bununla sevindikleri sırada, birden gemiye, şiddetli bir kasırga gelip de, her yerden gelen dalgalar onları sardığı ve artık kendilerinin tamamen kuşatıldıklarını, (bir daha kurtulamayacaklarını) sandıkları zaman, dini yalnız Allah'a halis kılarak Ona yalvarmağa başlarlar. And olsun eğer bizi bu (felâket) den kurtarırsan, şükredenlerden olacağız. (derler)." (Yûnus, 10/23)

    ayeti de keza Allah inancının -her ne suretle ortaya çıkarsa çıksın- insan ruhunun derinliklerinde var olduğunu ispat etmektedir.

    Nereye gidilmişse orada basit ve batıl da olsa bir dîne, bir tanrı fikrine rastlanmıştır. Geçmiş devirlerde çeşitli şekillerdeki putlara tapanlar, ateşi, güneşi, yıldızları kutsal sayanlar dahi bütün bunların üstünde büyük bir kudretin bulunduğuna, herşeyi yaratan, terbiye eden, esirgeyen bir varlığın mevcudiyetine inanmışlar, dış âlemde taptıkları şeyleri Ona yaklaşmak için birer vesîle edinmişlerdir." "Biz, bunlara, sırf bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz." (ez-Zümer, 39/3) Cinsleri, devirleri ve ülkeleri ayrı, birbirlerini tanımayan toplumlarda inanç konusundaki birlik, dîn fikrinin umumî, Allah inancının da fıtrî olduğunu ispat etmektedir.

    Bunun içindir ki, her şeyi bilen ve yaratmaya kadir olan bir Allah'a inanmak, ergenlik çağına gelen akıllı her insana farzdır. İlâhî dinlerin kesintiye uğradığı dönemlerde yaşayan insanlar bile, akılları ile Allah'ın varlığını idrâk edebilecek durumda olduğundan, Allah'a îmanla mükelleftirler.

    Akıl ile Allah'ın bilinebileceğine, birçok ayet delîl olarak gösterilebilir. Bunlardan en dikkat çekici olanı, Hz. İbrahim'in daha çocukluk dönemlerinde iken parlaklıklarına bakarak yıldızı, ayı, güneşi Rab olarak kabul etmesi ancak daha sonra bütün bunların batmaları, ile zamanla yok olan şeylerin Rabb olmayacaklarını idrâk etmesi ve neticede gerçeği görerek "...ben, yüzümü tamamen, gökleri ve yeri yoktan varedene çevirdim ve artık ben Ona ortak koşanlardan değilim. " (el-En'âm, 6/79) ayetidir. Maturîdiyye mezhebine göre Allah'a iman, insan fıtratının icabıdır. Zira her insan evrendeki bu muazzam varlıklara bakarak bunların büyük bir yaratıcısı olduğuna aklen hükmedebilir. "Akıl ve nazar 'marifetullah'da kâfidir." derler. "Göklerin ve yerin yaratıcısı olan Allah'ın varlığında şüphe mi vardır?" (İbrahim, 14/10) ayetini delil gösterirler. Eş'ariye imamları ise "akıl ve nazar 'marifetullah'da kâfi değildir." derler ve "Biz bir kavme peygamber göndermedikçe onlara azap etmeyiz. " (el-İsrâ, 17/15) ayetini delîl gösterirler. Netice olarak, semavât ve arzın yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde ve kâinatta meydana gelen insan gücünün dışındaki binlerce tabiat hadisesinin belli bir düzen içerisinde cereyan etmesinde her akıllının kabul edebileceği gibi, Allah'ın varlığını ispat eden delîller vardır. (el-Bakara, 2/164).

    Allah'ın zatı üzerinde düşünmek haramdır. Onun zatını idrak etmek aklen mümkün değildir. (Çünkü Allah'ın hiçbir benzeri yoktur. Hiçbir şey O'na denk değildir.) (İhlâs, 112/1-5). Gözler Onu idrak edemez, (el-En'âm, 6/103). Çünkü aklın ulaşabildiği ve kavrayabildiği şeyler ancak madde cinsinden olan şeylerdir. Allah ise madde değildir. Duyu organlarımızla tespitini yaptığımız ve hâlen yapamadığımız eşyanın tümü noksanlıklardan uzak olan bir yaratıcı tarafından yaratılmıştır. Yaratılan ise yaratıcısının ne parçası, ne de benzeridir. Allah'ın varlığına inanmak, her müslümanın ilk önce kabul etmesi gereken bir husustur. İslâm ıstılâhına göre inanmak ise Allah'ın varlığına, birliğine, yani, Allah'tan başka ilâh olmadığına ve inanılması gereken diğer hususlara (Allah'a, Allah'ın meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, kaza ve kadere, öldükten sonra diriltmeye) tereddütsüz iman etmek ve bunu kalp ile tasdik etmektir. İnanan insana mümin, inanmayana ise kâfir denir. Akıl sahibi olan her insanın, Allah'ın varlığına inanması gerekir. Allah'ın varlığına inanmak, insan fıtratının icabıdır. Allah'ın varoluşu vaciptir, zarûrîdir. Varlıklar vücud bakımından üç türlüdür:

    a) Vâcibu'l-Vücûd: Varlığı mutlak gerekli olan, olmaması mümkün olmayan varlık. Bu da sadece Allah Teâlâ'dır.

    b) Mümkinu'l-Vücûd: Varlığı mümkün olan, yani, varolması da, olmaması da mümkün olan varlıklardır ki Allah'ın dışında tüm yaratıklar böyledir .

    c) Mümteniu'l-Vücûd: Varlığı mümkün olmayan. Allah'ın eşi ve benzerinin olması gibi. Allah'ın eşi ve benzerinin olması mümkün değildir.

    Allah, bizatihi (kendi kendine) ve bizatihi (kendiliğinden) Allah'tır. Kur'an'da Allah hakkında varid olan birçok vasıflar onun bir cisim olduğunun delili değil, ancak ona ait mecazi vasıflamalardır. (bk: 5/69; 38/75; 39/67; 54/14; 2/109, 274; 6/52; 18/27 ayetler) Bu sıfatlarla Allah'ı cisimlendirme veya bir başka varlığa benzetme sözkonusu değildir.

    Bütün yaratıkların ilâhı bir tek ilâhtır. Ondan başka ilâh yoktur. O rahman ve rahîmdir. (2/163). Üçyüzaltmış putu kendilerine ilâh kabul eden Mekkeli müşrikler, bu muazzam âlemin bir tek ilâhı olduğu gerçeğini duyunca hayret etmişler, "Ey Muhammed! bu kadar insanlara bir ilâh nasıl yetişir." demişlerdi. Müşriklerin maddeci görüşlerini reddedip Allah'ın tek yaratıcı olduğuna, varlığının isbatına delil olacak birçok âyetlerden biri de şudur:

    "Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün değişmesinde, insanların faydasına olan şeyleri denizde ta, sıyıp giden gemilerde, Allah'ın gökten su indirip onunla ölmüş olan yeri dirilterek üzerine her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları evirip çevirmesinde elbette düşünen bir topluluk için (Allah'ın varlığına ve birliğine) delîller vardır. " (el-Bakara, 2/164)

    Her insan, kâinattaki bu muazzam ve mükemmel varlıklara bakarak, bunların büyük bir yaratıcısı olduğuna aklen hükmedebilir. Bir bilginin kesinlik kazanması için o konuda ispat edici deliller aranır. Allah'ın varlığı hakkında da bilgimizin kesinlik kazanması için birçok deliller vardır. Bu deliller, aklî ve naklî deliller olmak üzere iki grupta toplanabilir.

    A) Aklî deliller

    1. Hudûs (sonradan varolma) delilleriyle Allah'ın varlığını ispat.

    Bu âlem, yok iken sonradan var olmuştur. O halde, başlangıcı olmayan bir var ediciye muhtaçtır. Varlığı ve yokluğu kendinden olmayan bu âlemin, varlığını yokluğuna tercih eden bir mucide ihtiyacı vardır. O mucidin de varlığının kendinden olması; Vâcibu'l-vücud olması gerekir. Bir başka yaratıcıya muhtaç olmadan varlığı kendinden olan tek varlık ise Allah Teâlâ'dır. bu halde bu âlem vâcibu'l vücud olan bir yaratıcıya muhtaçtır. Bu delîli de iki maddede inceleyebiliriz:

    a) Cisimlerin sonradan yaratılması esasına dayanan delil. Kelâm âlimleri bu delîli şöyle açıklarlar: Bu âlem, suretiyle ve maddesiyle hâdistir (sonradan varolmuştur). Her hâdis (sonradan varolan) mutlaka bir muhdise (mucide) muhtaçtır. O halde bu âlem de bir muhdise muhtaçtır. O da yüce Allah'tır. Bu âlemin sonradan yaratıldığı gözlem ve aklî delillerle ispat edilmiştir. Söyle ki:

    Âlem; (Evren) cevher ve arazlardan meydana gelmiştir. Ârâz, cisimlere ârız olan hareket, sükûn, ictima (birleşme), iftirâk (ayrılma) hâlleridir. Bu hâllere "ekvân-ı erbaa (dört oluş) denir. Ekvân-ı erbaa, cisimlere değişik hâl ve şekiller veren sıfatlardır. Bu sıfatların hepsi sonradan varolmuştur. Sükûndan sonra hareket, karanlıktan sonra aydınlık, beyazlıktan sonra siyahlık hâllerinin oluştuğu gibi. Bu ârâzlar yok olduktan sonra görülmezler. Görülmemeleri hâdis olduklarının, yani sonradan yaratıldıklarının delilidir. Hâdis olmasaydılar, vacip (varlığı kendinden) olmaları gerekirdi. Vacip olsaydılar bu defa da, zıdlarının gelmesiyle yok olmamaları gerekirdi. Halbuki zıdları gelince yok oluyorlar. O halde vacip değil, hâdistirler. Hâdis oldukları sabit olan ârâzlar, kendileriyle birleştikleri cevherlerin de hâdis olduklarının delilidir. Çünkü hâdis, ancak kendisi gibi hâdis olan cisimle birlikte olur. Cevherler (cisimler) de mutlaka bu dört durumdan birisiyle birliktedirler. O halde cevher ve ârâzlardan ibaret olan bu evren hâdistir sonradan yaratılmıştır. Her hadisin de bir muhdise ihtiyacı vardır. O muhdis ise; bu âlem cinsinden olmayan varlığı zatının icabı, yani Vâcibu'l-Vücud olan mutlak kemâl sahibi Allah Tebârek ve Teâlâ'dır.

    Bu âlemi yaratan varlık; Vâcibu'l Vücud değilse Mümkiniu'l-Vücud'tur. Yani vücudu sonradan yaratılmıştır. O hâlde o da, varlığında başka bir yaratıcıya muhtaçtır. Şayet o yaratıcı da bu mucit gibi başka bir yaratıcıya muhtaç ise; yaratıcılar zincirinin böylece sonsuzluğa doğru silsile hâlinde devam edip gitmesi gerekir. Böyle bir teselsül ise batıldır, mümkün değildir. Varlığı farzedilen bu yaratıcılar silsilesinin bir noktada durması ve başkasına muhtaç olmayan, her bakımdan mükemmel, varlığı zâtının gereği olan bir yaratıcıya dayanması şarttır. Bu varlık, âlemin yaratıcısı olan Allah'tır.

    b) İhtirâ (İcat Etme) delîli. Gökler ve yer, bitki ve hayvanlar yoktan var edilmiştir. Her yoktan var olunana da bir var edici gerekir. Bu âlemin de bir var edicisi vardır. O da Allah'tır. Âlemde gördüğümüz herhangi bir bitki veya hayvan sonradan varolmuştur. Her birinin varlığının bir başlangıcı vardır. Cisimlerde zamanla hayat idrak, akıl gibi hâller icat olunuyor. İlliyet kanununa göre her icat olunan şeye bir icat eden gerekir. Çünkü hayat, idrawek ve akıl gibi durumlar kendiliğinden var olmazlar. Mutlaka bir yaratıcıya muhtaçtırlar. O da, varlığının başlangıcı ve sonu olmayan, herşeyi bilen ve herşeye güç yetiren Allah 'tır

    c) Terkip delili. Bu âlem mürekkep (parçaları bir araya getirilmiş olan) bir varlıktır. Terkip olunan her varlık, kendinden önce varolan bir terkip ediciye muhtaçtır. Terkip olunan varlık, parçalardan meydana gelir. Parçalar, bütününden önce vardır ve ondan ayrı şeylerdir. O halde, terkip bulunan varlık yok iken, daha sonra parçalarının birleştirilmesiyle sonradan yaratılmıştır. Her sonradan yaratılan gibi o da bir yaratıcıya muhtaçtır. Bu yaratıcı, terkip edilen ve kendinden başkasına muhtaç olan bu âlem cinsinden olamaz. Aksi halde yaratıcıların teselsülü gerekir. Teselsül ise batıldır. O hâlde bu yaratıcı, varlığında başkasına muhtaç olmayan ezelî bir varlıktır. O da, Vâcibu'l-Vücud olan Allah'tır.

    2. İmkân Delîli

    a) Bu âlem, varlığı da, yokluğu da mümkün olan bir varlıktır. Her mümkün, varlığını yokluğuna tercih eden bir kuvvete muhtaçtır. Bu âlem de, var olabilmek için böyle bir müessir kuvvete muhtaçtır. O kuvvet de bu âlemin dışında, vücudu zatından olan bir varlıktır. O da Allah'tır.

    b) Hakîkatta bir mevcut vardır. Bu mevcut, ya varlığı zatındandır ya da varlığı ve yokluğu mümkün olandır. Varlığı zatından ise; bu özelliğe sahip olan yalnız Allah'tır. Bu mevcut, varlığı mümkün olan ise; mümkün olan varlığın mevcûdiyeti zatının icabı olmadığından, var olabilmesi için, varlığını yokluğuna tercih eden bir müreccihe-yaratıcıya ihtiyaç vardır. O yaratıcı-müreccih ise Allah'tır.

    c) Âlemde görülen madde daima hareket hâlindedir. Maddenin hareket hâlinde olması ilmen ispat edilmiştir. Madde ve maddedeki hareketin mucidi kimdir? Maddeciler, madde ve ondaki hareketin ezelî olduğunu söylerler. Oysa maddedeki bu hareket, bir evvelki hareketin neticesidir. O da bir evvelkinin... Bu hareketler silsilesi sonsuzluğa doğru devam edip gidemez. Bu hareket silsilesinin bir noktada durması ve ilk hareketin, vücûdu vâcip olan bir illete, bir hareket ettiriciye dayanması zarûrîdir. O da herşeyin yaratıcısı olan Allah'tır.

    3. İbdâ' ve İllet-i Gâiyye Delîli. içinde bulunduğumuz âleme dikkatle bakacak olursak, onun çok güzel ve çok mükemmel olarak ve daha önce bir benzeri olmadan vücuda getirildiğini görürüz. Gökyüzü, güneş, ay, hülâsa canlı-cansız her varlık bir amaç için yaratılmıştır. Âlemde varolan hiçbir eşya faydasız, maksatsız ve boş yere yaratılmamıştır. Bu âlem bir güzellik, gaye ve vesîleler toplumudur. Âlemde en değerli varlık olan insan, rastgele vücuda gelmiş, sebepsiz ve gayesiz bir varlık değildir. Her azasıyla güzel, mükemmel, faydalı ve maksatlıdır. İnsanın yaratılışı güzel ve mükemmel olduğu gibi, yaratılış gayesi de Allah'ı bilmek, tanımak ve O'na ibadet etmektir. İnsanın olduğu gibi, canlı-cansız her mevcudun da varlığının bir gayesi, hikmet ve faydası vardır. İşte âlemde görülen canlı ve cansız varlıklardaki ibdâ ve gayeler manzumesi; bütün bunları icat edip yaratan bir yaratıcının varlığını, aynı zamanda o varlığın ilim ve kudret sahibi bir ilâh olduğunu isbat eder. Her şeyi bir maksada göre yaratan bu varlık, Vâcibu'l-Vücud olan Yüce Allah'tır. Kur'an-ı Kerîm'de bu delîli dile getiren bir çok ayet vardır. (Bakara, 2/22, Nebe', 78/6-16, ...)

    Netice olarak diyebiliriz ki; inat ve garazdan uzak her sâlim akıl sahibi, Allah'ın kendisine lûtfettiği aklı kullanarak esere bakıp müessiri, binaya bakıp bânîsini, yaratılmışlara bakıp yaratıcısını keşfedebilir. Bunun için Allah, Kur'an'ın bir çok yerinde, zatının varlığına delil olabilecek eserlere bakmalarını, onun üzerinde düşünmelerini, akletmelerini istemektedir. Aklı delillere ilâveten Allah'ın varlığını isbat eden naklî delillere de kısaca göz atalım.

    B) Naklî Deliller:

    Naklî delillerden kastımız, Allah'ın varlığını dile getiren ve üzerinde düşünmemizi isteyen Kur'an ayetleridir. Sayıca bir hayli kabarık olan bu ayetlerden sadece birkaç tanesini zikredeceğiz:

    1. "Biz yeryüzünü bir beşik, dağlan da onun için birer kazık kılmadık mı? Sizi çift çift yarattık, uykunuzu dinlenme vakti kıldık, geceyi bir örtü yaptık, gündüzü geçimi sağlama vakti kıldık, üstünüze yedi kat sağlam gök bina ettik, parlak ışık veren güneşi varettik, taneler, bitkiler ve ağaçları sarmaş-dolaş bahçeler yetiştirmek için yoğunlaşmış bulutlardan bol yağmur indirdik." (Nebe', 78/6-16).

    2. "Göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, insanlara yararlı şeylerle denizde süzülen gemilerde, Allah'ın gökten indirip yeri ölümünden sonra dirilttiği suda, her türlü canlıyı orada yaymasında, rüzgârları ve yerle gök arasında emre amade duran bulutlan döndürmesinde, düşünen kimseler için deliller vardır." (el-Bakara, 2/164).

    3. "Allah'ın göğü yedi kat üzerine nasıl yarattığını görmez misiniz? Aralarında Ay'a aydınlık vermiş ve güneşin ışık saçmasını sağlamıştır. Allah sizi yerden bir bitki olarak bitirdi. Sonra yine oraya geri çevirecek ve tekrar çıkaracaktır. " (Nûh, 71/15-18).

    4. "Şimdi gördünüz mü attığınız meniyi?"

    "Siz mi onu yaratıyorsunuz yoksa yaratan biz miyiz? Aranızda ölümü takdir eden biziz. Ve bizim önümüze geçilmiş değildir. (Size böyle ölümü takdir ettik) ki sizin yerinize benzerlerinizi getirelim ve sizi bilmediğiniz bir biçimde yaratalım. Andolsun, ilk yaratmayı bildiniz, (bunu) düşünüp ibret almanız gerekmez mi? Ektiğinizi gördünüz mü? Siz mi onu bitiriyorsunuz, yoksa bitiren biz miyiz? Dileseydik, onu kuru bir çöp yapardık, hayret ederdiniz. 'biz borçlandık, doğrusu biz yoksun bırakıldık! (derdiniz). İçtiğiniz suya baktınız mı? Siz mi onu buluttan indirdiniz, yoksa indiren biz miyiz? Dileseydik onu tuzlu yapardık. , Şükretmeniz gerekmez mi? Çaktığınız ateşi gördünüz mü? Onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa yaratan biz miyiz? Biz onu bir ibret ve çölden gelip geçenlere bir fayda yaptık. Öyleyse Ulu Rabb'inin adını yücelt. " (el-Vâkıa, 56/58-74).

    5. "Yer ve gökleri yaratan Allah Teâlâ'nın varlığında şüphe edilir mi?" (İbrahim, 14/10).

    6 "Andolsun onlara: 'Gökleri ve yeri kim yarattı?' diye sorsan, mutlaka 'Allah' derler, 'Hamd Allah'a lâyıktır.' de. Hayır, onların çoğu bilmiyorlar. " (Lokman, 31/25).

    7. "Sen yüzünü, Allah'ı birleyici olarak doğruca dîne çevir: Allah'ın yaratma kanununa (uygun olan dîne dön) ki, insanları ona göre yaratmıştır. Allah'ın yaratması değiştirilemez. işte doğru dîn odur. Fakat insanların çoğu bilmezler." (Rûm, 30/30).

    ALLHA'IN SIFATLARI:

    İslâm'da iman esaslarının ilk ve en mühim şartı Allah'a imandır. Allah'a iman ise; yalnız Allah'ın mücerret zat-ı ilâhisine inanmakla olmayıp, aynı zamanda o yüce varlığın zatı hakkında vacip olan "Kemâl sıfatlarıyla", yüce zatına vasfedilmesi mümkün olmayan "noksan sıfatlara" ve zat-ı ilâhisi hakkında inanılması caiz olan sıfatlara toptan ve tafsilatlı olarak inanmakla olur. Zatî ve sübûtî sıfatlar olarak iki bölümde ele alınan bu sıfatlar sırasıyla şunlardır:

    Zatî Sıfatlar

    1. Vücut. Bu sıfat, Allah'ın var olduğunu ifade eder. Allah vardır ve en büyük varlık O'dur. O'nun varlığı, herşeyin varlığından daha belirgindir. Allah olmasaydı hiç bir şey var olmazdı. Kâinatın varlığı O'nun varlığına en büyük şahittir. Âlemde hiçbir şey kendi kendine var olmuş değildir. Hiçbir şey ne kendi kendine var olabilir, ne de yok olabilir. Halbuki çevremizde sayılamayacak kadar varlık vücuda gelmekte ve yok olmaktadır. En ufak çarpıklık olmaksızın, en ince hesaplarla var olan ve varlığını çarpıcı özellikleriyle devam ettiren bu âlemin tesadüflerle ortaya çıkması ve varlığını devam ettirmesi mümkün değildir. Bütün bunlar, bu âlemi var eden, yok eden, kuvvet ve hikmet sahibi bir yaratıcının varlığının şüphe götürmez delilleridir .

    Allah'ın varlığı, başka bir varlık vasıtasıyla olmayıp; ilâhî vücudu, zatının gereğidir. Vücudu zatının icabı olduğu içindir ki; Allah'a "Vâcibu'l Vücud" denmiştir. Allah'ın zatının ve sıfatlarının hakikatini anlamak; sıfatlarının zatının aynı mı, yoksa ondan ayrı, ona zıt bir şey mi olduğu hususunu kavrayabilmek aklen mümkün değildir. Allah'ın ilâhî vücudu ister zatının aynı, ister gayrı olsun, her mükellefe vacip olan husus; Allah'ın var olduğuna inanmaktır. O'nun varlığına inanmamızı gerektiren akli ve naklî delilleri yukarıda izah ettik.

    Vücudun zıddı olan yokluk, Allah için mümkün değildir. Yokluk, Allah için muhâl olan noksan sıfatların birincisidir. Allah'ın yokluğu ne geçmişte, ne de gelecekte mümkündür.

    2. Kıdem. Allah Teâlâ, varlığı, zatının icabı olduğu için kadîmdir, ezelîdir. Geçmişe doğru ne kadar gidilirse gidilsin, Allah'ın var olmadığı bir zaman düşünülemez. Eğer Allah kadîm-ezeli olmasaydı, hâdis- (sonradan var olmuş) olurdu. Sonradan var olan her şey, kendisini icat eden bir (muhdise)- yaratıcıya muhtaçtır. Aksi takdirde yok olan bir şeyin varlığını yokluğuna tercih eden bir yaratıcı olmadan meydana gelmesi gerekirdi ki; bu durum bütün düşünürlere göre batıldır. Allah kadîm olmasaydı, var olmak için kendinden başka bir yaratıcıya muhtaç olurdu. Halbuki Allah'ın vücudu, zatının icabıdır. Yani varlığı kendindendir. Bir şeyin bir anda hem var, hem de yok olması ise mümkün değildir. Öyleyse Allah hâdis değil, kadîmdir.

    Kıdem sıfatının zıddı "Hudûs-sonradan var olma" sıfatıdır. Allah kadîm olduğu için O'nun hâdis olması aklen mümkün değildir.

    3. Bekâ. Allah ebedîdir, varlığının sonu yoktur. O daima vardır. Varlığı kendinden olduğu için O, hem kadîm ve eze!î; hem de bakî ve ebedîdir. "O, evvel ve ahirdir." (el-Hadîd, 57/3), "Kâinattaki her şeytani -yok olucudur. Celâl ve İkram sahibi olan Rabb'im -zatı bakî'dir- ebedî'dir-. " (er-Rahman, 55/27) Bu ayet-i kerimeler, Allah'ın bakî olduğunun delilleridir. Allah'ın vücudunu harici bir kuvvet yok edemez. Çünkü kadîm olan Allah'ın dışındaki tüm kuvvetler hâdistir (sonradan yaratılmıştır.) Hâdis olan bir kuvvet ise, kadîm olan zatın vücudunu yok edemez. Zira vacibü'ı-vücud olan Allah, kudret sahibi olup; bütün eksik sıfatlardan uzaktır. Varlığını devam ettirememe acizliktir. Acizlik ise noksanlıktır. Allah noksanlıktan münezzehtir. O'nu yok edecek bir kuvvet tasavvur edilemez, öyleyse Allah bakîdir, varlığının sonu yoktur.

    Bekâ'nın zıddı "fena (bir sonu olmak)"dır. Allah'ın fânî olması ise aklen muhaldir.

    4. Muhalefetü'n li'l-Havâdis. (Sonradan vücut bulan varlıklara benzememe). Allah zat ve sıfatı ile sonradan yaratılmış olan hiçbir şeye benzemez. Bu sıfatın zıddı olan benzerlik, Allah hakkında akla aykırıdır, mümkün değildir. Sınırlı olan aklımızla Allah'ı nasıl düşünürsek düşünelim, hayâlimizde nasıl canlandırırsak canlandıralım, O, bizim düşündüklerimizden hayal ve tasavvurumuzdan geçirdiklerimizin hepsinden başka ve hiçbirine benzemeyen ilâhî bir varlıktır. Hayalimizden geçirdiğimiz bütün varlıklar, yok iken sonradan var olan, varlığı, bir başkasının varlığına muhtaç olan ve sonunda yok olmaya mahkûm, noksan varlıklardır. Allah ise her türlü noksanlıklardan uzak mükemmel ve mukaddes bir varlıktır. Böyle yüce bir varlık, önce yok iken var olan sonra yine yok olacak hiçbir varlığa benzemez. Allah kendi zatını "O 'nun benzeri yoktur. O, herşeyi işitici ve görücüdür. " (eş-Şûrâ, 42/11) ayetiyle vasıflandırmıştır. Peygamberimiz de (s.a.s.), "Allah aklına gelen her şeyden başkadır." buyurmuştur. Allah, sonradan olanlara benzeseydi, bu takdirde hâdis yani başkasına muhtaç bir varlık olurdu. Kadim ve bakî olan bir varlık ise hâdis olamaz. Başkasına benzemeye muhtaç olan bir varlık, benzediği varlığın ve diğer varlıkların yaratıcısı olamaz. Allah, tek yaratıcı olduğuna göre, yarattıklarına benzemez ve muhalefetü'n li'l-havâdis sıfatıyla muttasıfdır. Bu sıfat aynı zamanda, Allah'ın, diğer varlıklarda bulunan cisimlik, cevherlik, arazlık, parçalardan bir araya gelmek, yemek, içmek, oturmak, uyumak, kederli ve sevinçli olmak gibi sıfatlardan da uzak olduğunu ifade eder." (Fetih, 48/10; er-Rahman, 55/27; Tâhâ, 20/5). ayetlerinde geçen "Allah'ın eli", "Allah'ın yüzü", ''Allah'ın arşı istiva-istilâ etmesi" gibi maddî varlıklara ait sıfatların Allah hakkında kullanılmış olması, Allah'ın başka varlıklara benzediğinin delili değildir. Bu kelimelerin hepsi mecazî anlamındadır. Allah'ın eli: Allah'ın kudreti; Allah'ın yüzü: Allah'ın zatı manasında kullanılmıştır.

    5. Kıyâm Binefsihi. Her şey, kendi dışında bir varlığın yaratmasına muhtaç olduğu halde, Allah, başka bir zata ve mekana muhtaç olmadan kendi kendine vardır. Bu sıfatın zıddı olan "mutlak ihtiyaç" Allah hakkında muhal olan noksan bir sıfattır. Âlemde bulunan her varlık, yar olmasında ve varlığının devamında bir yaratıcıya muhtaçtır. Hiç bir şey kendi kendine var olmamıştır, varlığı sonradan vücûda gelmiştir. Buna mukabil Allah'ın varlığı kendi zatı'nın gereğidir, var olmasında, kendinin dışında bir başka varlığa muhtaç değildir. Zatı düşünüldüğü zaman, vücudu da zatıyla beraber düşünülür. Ne zatı vücudundan, ne de vücudu zâtından ayrı tasavvur edilemez. Kâinatın var olması, kendinden evvel var olan, ezeli ve ebedî bir yaratıcı sayesindedir, O'da Allah'tır. Allah yaratıcıdır, diğer varlıklar ise yaratılandır. Yaratıcı, yaratılana muhtaç olamaz.

    "Ey insanlar! Siz, Allah'a muhtaçsınız. Allah ise -her şeyden- müstağnîdir (muhtaç değil), öğünmeye lâyık olandır." (Fâtır, 35/15)

    "Şüphe yok ki Allah, bütün âlemlerden müstağnîdir." (el-Ankebut, 29/8).

    6. Vahdâniyet. Allah'ın her yönden bir olduğunu bildiren vahdaniyet, bir kemal sıfatı olduğu için, bu sıfatın zıddı olan "birden fazla olmak, bir ortağı bulunmak", Allah hakkında mümkün olmayan bir sıfattır. Allah birdir, ortağı ve benzeri yoktur. Bütün semayı dinlerdeki inanç esaslarının temelini "Allah'ın birliği" sıfatı oluşturur. Bu inanca "Tevhîd Akîdesi" denir. Tevhid akidesine dayanmayan hiç bir inanç, güzel is, Allah katında makbûl değildir. En son ve en mükemmel din olan İslâmiyet de bu inancı temel kabul etmiş ve bütün insanları öncelikle bu temel inanca çağırmıştır. Çünkü Allah, bütün âlemlerin, bütün varlıkların ve bütün insanların Rabb'ıdır. Her şeyi yaratan, rızkını vererek besleyen, büyüterek kemâle erdiren yalnız O'dur. O'nun ortağı, oğlu veya kızı yoktur. Doğurmamıştır, doğurulmamıştır. Hiçbir şey O'nun eşi ve benzeri olamamıştır. Bu inanç ile İslâmiyet insanları Allah'ın dışındaki varlıklara kul köle olmak zilletinden kurtarmış, onlara mutlak istiklâllerini iade etmiş. Allah'ın birliği fikrini zedeleyen her türlü kölelik zihniyetini yasaklamış, tabiat kuvvetlerine ibadeti, insanın insana köle ve esir olma despotluğunu ortadan kaldırmış, Allah'tan başkalarını rab edinmeyi en büyük günah ve şirk kabul etmiştir. Böylece İslâmiyet, dünyaya akıl, ruh ve ahlâk sahalarında olduğu kadar, fizikî sahada da tam bir özgürlük müjdelemiş; tevhîd akidesiyle bütün insanların tek bir mabûdu olduğunu, dolayısıyla beşeriyetin de bir ana ve babadan meydana geldiğini ifade ederek "beşer ırkında birlik" fikrini telkin etmiştir. Her müslüman Allah'ın bir olduğunu söylemeli ve bu inancını Allah'tan başkasına ibâdet etmemekle, ibadetine dolaylı olarak da olsa hiçbir şeyi veya kimseyi ortak koşmamakla ispat etmelidir. Bu noktada, sözü ile ibadetindeki birlik ruhu aynı olmalıdır. Allah'ın birliğine delil olan ayetlerden bir kısmını şöyle sıralayabiliriz:

    a) "De ki: O Allah birdir. Allah Sameddir. (Her şey varlığını ve varlığının devamını O'na borçludur. Her şey O'na muhtaçtır. O, hiç bir , şeye muhtaç değildir. Her şeyin başvuracağı, yardım dileyeceği tek varlık O'dur). Kendisi doğurmamıştır ve (başkası tarafından)doğurulmamıştır. Hiçbirşey O'nun dengi olmamıştır." (İhlâs, 112/1-4) .

    b) "De ki: Ey kâfirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Siz de benim taptığıma tapıcılar değilsiniz. Ben asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim banadır." (Kâfirûn, 109/1-6).

    c) "Allah'tan başka bir yaratıcı var mıdır?" (Fâtır, 35/3).

    d) "O'nunla birlikte hiçbir ilâh yoktur. (Eğer olsaydı) muhakkak ki her tanrı kendi yarattığını kabullenir (ve korur) ve mutlaka kimisi de diğerine galebe ederdi." (Mü'minun, 23/91)

    e) "Eğer her ikisinde (yer ve gökte) Allah'tan başka ilâhlar olsaydı, her ikisi de harap olurdu." (el-Enbiyâ, 21/22).

    Allah, zatında, ilâhlığında, mabud ve yaratıcı oluşunda birdir. Ondan başka yaratıcı yoktur. Kâinatı bizzat yaratmaya, yaşatmaya, yok etmeye gücü yetmeyen bir zat Allah olamaz. Bunun içindir ki ikinci bir Allah'ın varlığına imkân yoktur. Çünkü iki Allah olduğu farzedilse, bu iki Allah'tan biri kâinatı yalnız başına yaratmaya muktedir ise, diğeri zâid-fazla olmuş olurdu. Bunun aksine, yalnız başına kâinatı yaratmaya muktedir değilse, bu durumda da aciz-güçsüz olurdu. Aciz ve zâit olan bir zat ise Allah olamaz. Bu nedenle Allah vardır ve birdir.

    Sübûtî Sıfatlar

    7. Hayat. " Allah hayat sahibidir. " (Âl-i İmrân, 3/2). Bu sıfat, Allah'ın zatına vacip olan sıfatlardandır. Fakat Allah hakkında vacip olan bu sıfat, mahlûkatta görülen ve maddenin ruh ile birleşmesinden doğan geçici ve maddi bir hayat olmayıp ezelî ve ebedîdir. Allah hakkındaki vücut sıfatının kamil olması, O'nun diri olmasıyla mümkündür. Hayatın zıddı ölümdür. Ezelî olan Allah hakkında ölümü düşünmek, akla aykırıdır. Bir varlık hem ezelî, hem de ölümlü olamaz. İlim, irade, kudret ve diğer kemâl sıfatlarını zatında bulunduran Allah'ın diri olması zaruridir. Çünkü ölünün âlim, her şeye güç yetiren, işitici, görücü olması düşünülemez. Ölüm, bir noksanlık sıfatıdır. Allah ise noksanlıklardan uzaktır. O hâlde Allah'ın hayat sahibi olduğu bir gerçektir. Bu sıfat, ancak Allah'ta ezelî ve ebedîdir.

    "Ölmek şanından olmayan, daima hayat sahibi (olan Allah)'a dayanan. " (el-Furkan, 25/58).ayeti ve benzeri ayetler Allah'ın, hayat sahibi olduğunu ifade eder.
  • Hiç kimse ya da hiçbir grup beni kendisine yakın görmüyor, ne kanım­dan olan insanlar ne de içlerine girmeye can attıklarım, ne kendi tü­rümden insanlar ne de tercih ettiklerim. Nihayetinde bir seçim yapma­ya karar verdim ve yaptım da.

    Beni eski çevremden koparan şey, öz­gür bir seçimden ziyade yazgımdı. Ne var ki, yeni çevre de beni ne içi­ ne aldı ne de kabul etti.
  • 120 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Stefan Zweig yine aldatan bir kadını işlemiş. Çok değişik bir eser. Gerçek hayatta da var sanırım bu tür insanlar. Çok güzel bir hayata, güzel bir aileye, iyi bir eşe sahip biri hayattan başka ne isteyebilir ki?? Rahat batıyor derler ya hani! İnsan her şeye sahip olduğunda rahat mı batıyor? Biraz heyecan uğruna tüm güzel şeyleri tehlikeye atıyor. İşler kötüye gidince neden yaptığını bile bilmiyor... Peki neden hep hak etmeyen ve değer bilmeyen insanlar güzel şeylere sahip olur?? Keşke bunun cevabını da alabilseydim kitaptan...
  • Kendisinden beklenen rolü oynayan insanın yazgısında mutluluk yoktur

    Çoğu insan bir başkasının ya da bir düşüncenin hapsinde yaşar.
    Kendisinden beklenen rolü oynayan insanın yazgısında mutluluk yoktur


    Ses tonu bile birbirinden farklı türümüz, günümüzde birbirinin kopyası hayatlar yaşar haldedir. Benzer hayaller kurulur, aynı hedeflerin peşinden gidilir. Sıradanlık, her anı ele geçirir.

    Küçük yaşlardaki çocuksu canlılığın, ışıltının yerini, gün geçtikçe etrafta çok daha fazla konuşulan kaygılar alır. Neşe yerini iç sıkıntısına bırakır. Kimse, bir diğerine sevdiği şeyleri sormaz olur, hikayeler sıradanlaşır.

    Hayatı griye boyayan kaygılar, hedefler ya da olması gerekenler, henüz çocuk yaşta karşımıza çıkar. Evde okulda sokakta çocuklara ‘büyüyünce ne olacakları’ sorulur. Aile meclisi, kendi cevaplarını duymak ister. Yetişkin gevezeler, kendi doğrularına göre bir insanın neleri hedeflemesi gerektiğini sıralar. Çocuklar, büyüyerek sahip olacaklarını düşleyen küçük birer kapitalist olarak yetiştirilir, ‘sadece mutlu olmasını isterim’ diyebilen yürekli anneler babalar azınlıkta kalır.

    Zamanla ‘hedefleri’ yücelten bu uğultu güçlenir. İş dünyası guruları, hedefsiz yaşayan insandan küçümseyerek bahseder. Şirketler, çalışanlardan kişisel hedeflerini belirlemelerini isterler. Motivasyon seminerlerinde, titreyerek insanın kendine koyduğu hedeflerin önemini anlatan bir konuşmacı mutlaka vardır.

    Gerçek bir değer taşımayan ‘karton hedefler’ özenle dağıtılır ve çoğu insan için hayatın anlamı, bir şey ‘olmak’ ya da bir şeye ‘sahibi olmak’ oluverir. Kibir ya da bilinir olma arzusu gibi tatmini mümkün olmayan içsel boşluklarımız, önümüze konan hedefler ile derinleşir. Yetişkin insanlar, benzer hedeflerin peşinde yüzleşemediği boşluklarını tamamlaya çalışırlar, bu süreçte kendilerine özgü farklılıkları hızla törpülenir. Aynanın karşısında artık başkası vardır.

    Çoğu eğitimli nitelikli ya da iş bilen insan, karton hedeflerinin peşinde gün boyunca sıkılır, zamanın geçmesini bekler, geçen zamana sevinir hale gelir. Aklı gelen Cuma gününde, giden hafta sonunda kalır. Kronik yorgundur. Çocuklar büyür ve aynı apartmanın farklı dairelerinde, benzer hayaller kuran, birbirinden habersiz bugünün insanlarına dönüşürler. Uykuya dalmadan önce hayal ettikleri mutluluk resimlerinde artık benzer manzara vardır.

    Birileri hiç durmadan, bu benzer ‘hedeflerin’ öneminden bahsetmeye devam eder. Mesela ürünlerini daha fazla satmanın peşindeki şirketler, hedeflerinin peşinden koşan insanları görmek isterler. Çünkü onlar zamanında ev alır, zamanında evlenir, zamanında terfiler peşinde koşarak kendilerine biçilen rolleri üstlenirler. Nesnelerin peşinde koştukça düşünce ufukları sığlaşır ve sahip oldukları markalarla saygınlık kazanacaklarını düşünür hale gelirler.

    İtiraz duymak istemeyen ülke yöneticileri, kazanım hedeflerinin peşinden giden insanlar isterler. Çünkü onların davranışları da ön görülebilirdir, suya sabuna dokunmadıkları için çok daha kolay yönetilebilirler. Askere, vergiye ihtiyacı olan devletler ya da kendi doğrusunu yaymak isteyen düşünce grupları, kendi idealleri için nefer olmuş hedef sahibi insanlar görmek isterler.

    Yarışlar içinde koşan insan kendine yürüyemez…
    Aklı hedeflerinde, arzularında olan insan, önüne konmuş tasarım hayatı durup sorgulamaz, bunun yerine durmandan koşar. Yarışlar içinde koşan insan kendine yürüyemez.

    Çağımızın ruhu, hedefler ile yaşamanın yüceliğine, kendini var etmenin ancak böyle sağlanabileceğine bizleri ikna etmeye çalışır. Kendini gerçekleştirmenin, hedefli, planlı, disiplinli biri olmaya bağlı olduğu tuzağına düşmeyen çok azdır. Oysa kendini gerçekleştirmek, kendini yaşayabilmektir.


    Yükselen kazanım arzuları, kişinin zamanla var olduğu gibi yaşayabilmesinin önüne geçer. Gerçek anlamda ilgi duyduğu, yetenekli olduğu alanları görememeye başlar. İnsan önüne konan hedeflerin peşinde koşarken kendinden uzaklaşır, kendine özgü farklılıkları unutuverir.

    Yaşamda kendini gerçekleştirmek isteyen insanın planlı bir çabaya, plana ya da hedefin kendisine ihtiyacı yoktur. İhtiyaç duyduğu tek şey, kendini var olduğu gibi yaşayabilmesidir. Ancak kendini olduğu gibi kabul eden ve buna saygı duyan biri, kendini gerçekleştirebilir.

    Hedeflere ulaşma telaşı, kendini yaşayan insan için başlı başına anlamsızdır. Çünkü o, zaten kendince ‘değerli, anlamlı’ bulduğu şeylerin içinde yaşamaktadır ve bu hali ile yaşam çok daha kıymetlidir. Ulaşacağı sonucu beklemek değil, sürecin kendisi onu mutlu eder. Yolun sonu değil, kendisi güzeldir. Yaşadığı her an, sürekli hareket halindedir.

    Ancak çoğu insan, başkalarına hizmet eden hedeflerle bezenmiş bir yarışın içindedir. Ona hayal ettirilen görüntülerin, ilginin peşinden sorgusuzca koşar. Sadece var olduğu için, eşsiz ve değerli olduğuna bir türlü inanamaz! Kendi ile uyumlu bir hayat yaşamaktan başka bir şeye ihtiyacı olmadığını fark edemez.

    Görünmez bir tutukluluk çemberi yaşamı çerçeveler.

    Çağımızda, görüntüde özgür olan insanın, zihnen köleliği başlar. Çoğu insan bir başkasının ya da bir düşüncenin hapsinde yaşar. Sokaklar zihnen mahkum insanların, kendi zindanlarıyla doludur.

    Görünmez bir tutukluluk çemberi yaşamı çerçeveler. Çok az insan gerçek anlamda özgürlüğü hissetmiştir. Kendisinden beklenen rolü oynayan insanın yazgısında mutluluk yoktur!

    İpuçları
    Hedeflere ulaştıkça mutlu olacağımıza hala inanıyorsak, modern zamanın bu sinsi tuzağından daha fazla vakit kaybetmeden hızla uzaklaşmalıyız. Gerçek anlamda ‘ne istediğimizi?’ düşünürken sağlıklı sonuçlara ulaşabilmek için, hedef, beklenti ve kaygı gibi muhakemimizi olumsuz etkileyen dış unsurları bir kenara bırakmayı öğrenmeliyiz.

    Sürekli bir şeylere sahip olmayı hedefleyen insan, bugünü kaçırmaktan kurtulamaz. Gün içindeki güzellikleri göremez olur. Hayatımızı tekrar düşünelim; daha az hedeflerle yaşamanın yollarını arayalım.

    Kendimize koyabileceğimiz tek hedef, düş, hayal ya da başkalarının beklentileri olmadan, kendimizi olduğumuz gibi yaşayabilmek olmalıdır. Maskesiz, rol yapmaya ihtiyaç duymadan…

    (Indigo dergisi)