• Din,ırkçılığa varan milliyetçilik,batıcılık ilericilik gericilik derken ve içi boşaltılan
    tasavvuf ile anadolu tamamen kültür emperyalizmine açık kaldı. İnsanlığa verebilecek yeni birşeyi olmayan eski devletimiz anadolu milletini bireysel kurtuluşlara mahkum etti.Ortaçağ avrupasında ki kilise baskısı gibi din adamlarını tepesinde
    gördü.Roma imparatorluğu sonrası avrupa ne ise Osmanlı imparatorluğu sonrası Ön
    asya,orta doğu,balkanlar ve Anadolu aynı şey oldu.Karanlık bizim olduğumuz tarafa
    geçti ve hala sözde yenilgimizi telafi etme fikirleri bağlamında daha da çok dibe batmaktayız. Devletin Din, milliyetçilik vb.fikirlerle değilde adalet ve liyakat insan temelli olmasını anlamadık ,anlayamıyoruz. Stres bozukluğumuz devam etmekte ve iyiden iyiye şizofreniye doğru kaymaktadır.Slogan milliyetçiliği,şekil müslümanlığı,adam kayırma,memleketçilik,torpil,iltimas,mehdi beklentileri,yargısız infaz,tahammülsüzlük ve yeni devletimizin aynı yanlışları devam
    ettirme çaba ve isteği yine anadoluyu ve
    sair coğrafyayı bireysel kurtuluşlara
    mahkum bırakıyor.Cübbeliler çıkıyor,Işid
    militan bulmakta hiç zorlanmiyor, Mezhep
    tandanslı çatışmalara balıklama
    daliniyor,tasavvufu anlayamayanlar işi
    sakala,hırkaya,terliğe indirgiyor ve avam bu
    zararlı saçma sapan fikirleri satın alıyor.
  • POSTMODERN KAVİMLER GÖÇÜ KÂBUSU
    Nurullah Çetin

    Hz. Âdem’den bu yana tarih sürekli tekerrür ediyor. Değişen mahiyet değil, şekildir. Güneşin altında hem söylenmemiş, hem de olmamış bir şey yoktur. Tarih bilmek demek, milletler için ayakta kalmak, güvenli yaşamak, geleceğe umutla bakmak demektir. Tarih bilmeyen milletler, kelebekler gibi yaşarlar. Yaz mevsimi gibi kısacık bir dönemde musmutlu yaşar gibi olurlar, ama sonra birden yok olurlar. İşte tarihten bir dönem. Aslında günümüzde yaşamaya devam eden bir tarihsel süreç demeliydim:

    Hunlar, 350 yılında Orta Asya'daki Çin Devleti'nin egemenliğinden kurtulmak için Batıya aktılar. Bu göç dalgası, çoğunluğu Cermen olan Vizigotları, Ostrogotları, Gepitleri ve Vandalları daha Batıya doğru göç etmeye zorladı.

    Romalıların barbar olarak nitelendirdiği bu kavimler, önlerine çıkan diğer kavimleri yurtlarından atarak İspanya'ya hatta Kuzey Afrika'ya kadar ilerlediler. Yıllarca süren bu döneme Batılılar Kavimler Göçü dediler.

    Kavimler göçünün 3 önemli sonucu oldu:
    1.Bu kavimler göçü ile Roma İmparatorluğu ikiye ayrıldı ve göç baskısına dayanamayan Batı Roma İmparatorluğu 476'da yıkıldı. Demek ki bir ülkeye farklı ülke ve milletlerden milyonlarca yabancı göç edince ve oraya yerleşince mevcut devlet yıkılırmış.

    2.Kavimler göçü ile Avrupa'da derebeylik rejimi ortaya çıktı. Yani bir çeşit eyaletler, kantonlar, özerk bölgeler ortaya çıktı. Zengin toprak sahipleri soylu ve yerel patron ve yönetici oldu. Bu derebeyleri yani senyörler ya da feodal beyler ekonomik, siyasi, kültürel ve sosyal hâkimiyeti ele geçirdiler. Hem topraklarında çalışan köylü ve işçilerin yani serflerin mutlak sahibi oldular, hem de krala istediklerini yaptırdılar. Ortaçağ boyunca böyle devam etti.

    Demek ki milyonlarca insan bir yere göç edince ya da bilinçli olarak getirilip yerleştirilince oradaki merkezî, millî, güçlü devlet düzenini bozarlar, kendi yerel, ilkel, federatif, kantonlara dayalı özerklik düzenlerini kurarlarmış.

    3.Kavimler göçü ile İlk Çağ sona erdi, Orta Çağ başladı. Orta Çağ dediğimiz de kapkaranlık, ilkel, geri bir çağdır. Orta Çağda insanların özgür bilim ve sanat yapma, özgür düşünme, özgür yaşama, özgür üretim ve ticaret yapma hakları yoktu. İnsanlar, zalim derebeylerin ve hem cahil hem ilkel papazların esiri ve kölesi idi.

    Biz, Başbuğ Atatürk ve onun dava arkadaşları olan Kuva-yı Milliye mücahitlerinin kurduğu bağımsız ve millî Türk Devletinin yıkılmasını, gettolara, kantonlara, eyaletlere, özerk bölgelere ayrılıp parçalanmasını, PKK’lı, Suriyeli, Afrikalı, Çinli gettoların ortaya çıkıp yönetimimizi ve kaderimizi bu kantonların derebeylerine bırakmak ve Orta Çağ karanlığı yaşamak istemiyoruz.
  • 454 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Kim ne derse desin, kitap baskı üstüne baskı yapmış. Bu da başarılı olduğunu gösteriyor. Harika sade bir dili var. Ortaokul öğrencileri bile rahatlıkla okuyabilir. Avrupa tarihinin sözde "karanlık" kısmını anlamak için bire bir.
  • 412 syf.
    ·8 günde·Beğendi·8/10
    Hanlar hanı, büyük komutan, görebildiği duyabildiği bütün dinleri kucaklamış bir lider.


    Morris Rossabi:

    (XIX. yüzyılın başlarından itibaren, gerek Batılı akademik çevrelerde gerekse Türkiye’de, Moğollar ile alâkalı bir önyargının mevcudiyeti tarih ilmi ile uğraşan herkesin malûmudur. Hiç kuşku yok ki, kadimden süregelen bu marazî algının temel dayanağı Moğolların istila ettikleri bölgelerde uygulamış oldukları zulümler idi. Bütün bunlara muhtelif lisanlarda telif edilen ortaçağ kaynaklarındaki mübalağa yüklü anlatılar ve vahşet sahneleri de eklenince Moğolların insanlık tarihine yaptıkları katkılar doğal olarak görmezden gelindi. Fakat Boris Yakovleviç Vladimirtsov (1884-1931) ve Georgiy Vladimiroviç Vernadskiy (1887-1973) gibi büyük tarihçiler sayesinde, Moğolların hüküm sürdükleri topraklarda askeri teşkilattan yönetim tarzına ve ticaretten sanata varıncaya kadar pek çok sahada mühim gelişmeleri tetikledikleri anlaşıldı. Avrupa ile Uzakdoğu arasında bir köprü vazifesi gören Moğollar, Pax Mongolica’yı tesis etmek suretiyle Avrasya’yı cazibe merkezi
    haline getirdiler. )

    Kubilay Çin’deki Yuan imparatorluğunu kurmuş ve ilk imparatoru olmuştur. Sahra çölü gibi bir bölgeye öyle bir kent kurmuştu ki avlanmak için bir orman, su ihtiyaçları için de bir yapay göl. Ayrıca Japonya saldırısında ne kadar da başarısız olursa olsun öyle büyük bir deniz kuvvetleri oluşturdu ki, bu güç Normandiya çıkarmasına kadar görülmemiş bir kuvvetti.


    Kubilay’ın Çin’deki yeni hükümet yapısında üç büyük merkezî büro bulunmaktaydı: Bunlar, sivil halkla ilgili tüm konularla uğraşan kâtiplik dairesi, askerî konularla ilgilenen has meclis, ülkenin dört bir tarafında hükümet yöneticilerini denetleyip rapor veren denetim kurulu idi. Sarayın aldığı önemli kararları uygulamak için tüm devlet dairelerinin bütün eyâletlerde temsilcileri mevcuttu. Çiftçilere arazilerine geri dönmek konusunda yardımcı olmak için tarım destekleme bürosu bile kurmuştu.

    Yönetilen bütün ülkeler üzerinde ve tüm devlet işlerinde yetkili on iki kişilik bir kurul bulunurdu. Bu kurul Ahmed adında Büyük Kağan’a kurulun diğer üyelerinden daha çok sözü geçen bir Müslüman vardı. Diğer vezirler ise Hıtaylı yani Kuzey Çinli idiler. Ahmet, istediği kişileri ülkelere yönetici olarak atayabilir, resmi görevlere adamlarını getirebilirdi (Mîrhand, 1339 hş., s. 206; Marco Polo, 2015, s. 85-86; D’ohsson, 2006, s. 242). Çin’de Müslüman kökenli devlet adamlarının bu dönemde etkin bir şekilde devlet yönetiminde yer aldığı anlaşılmaktadır.

    Netflix de bulunan dizi Marco Polo’yu de izleyebilirsiniz. Hem görsel hem de dönem açısından güzel bir yapım olmuş.
    Kubilay Han’ı anlatmaya sanırım hiçbir inceleme yeterli olmayacaktır.
    Tarih sevenler için güzel bir şölen. Keşke yazar biraz daha az tekrar kullansaydı daha iyi olabirdi.
    Sevgilerle...
  • Doğan Göçmen:

    "DESPOT" VE "TİRAN" KAVRAMLARINA DAİR
    (Aristoteles ve John Locke'un siyaset felsefesine ilişkin kısa bir not)
    Diğer dillerde olduğu gibi modern Türkçede “despot” kavramı ilkesel olarak siyasi bir kavramdır. Kavramın orijinal anlamı tahakküm ilişkileri içeren değer ve anlam yüklü bir kavramdır. Kavramın orijinal anlamı dikkate alındığında başka türlü olması da belki mümkün değildir. Kavramın tahakküm içeren siyasi anlamı birey ve ülke olmak üzere iki boyutlu tanımlanıyor. Büyük Türkçe Sözlük’e göre birey bağlamında despot kavramı “Her istediğini ve dilediğini yaptırmak isteyen kimse, tiran” olarak tanımlanıyor. Ülke veya daha doğrusu toplum bağlamında ise “Bir ülkeyi zora ve baskıya dayanarak yöneten kimse” olarak belirleniyor. Bu iki boyutlu belirlemeden hareketle ve Arsitoteles’in Politika’da ve John Locke’un Hükümet Üzerine İkinci Deneme’sinde tirana ilişkin yaptığı tanımı da dikkate alarak, despotu, bir ülkeyi kendi kişisel istek ve dileğine göre zora ve baskıya dayanarak, kişisel istek ve iradesinin gerçekleşmesi için gerekirse şiddete başvurmaktan da çekinmeyen kimse, yani “tiran” olarak belirleyebiliriz. Burada şimdi artık tiran ve despot kavramlarının eş anlamda kullanıldığına işaret edebiliriz.
    Modern Türkçenin kavramsal çerçevesinin oluşmasında Fransızcanın büyük etkisini dikkate alırsak, despot kavramın Türkçeye diğer kaynaklardan çok Fransızcadan (despote) geldiğinden hareket edebiliriz. Almanca Duden sözlüğü kavramın kökenini Eskiçağ Yunancadan “despótēs” (δεσπότης) sözcüğüne kadar takip ediyor. Despótēs İngilizceye çok ilginç bir şekilde şu üç kavramı içerecek bir şekilde çevriliyor: “Tanrı, efendi ve mülkiyet sahibi” (lord, master, owner). Öyle anlaşılıyor ki efendi mülkiyet sahibi olduğu için aynı zamanda yüce ve mutlak olan olarak, yani Tanrı (lord) olarak tanımlanıyor. Uluslararası internet sözlüğü Wiktionary despot kavramına ilk Hint-Avrupa dillerinin kaynaklık ettiğini ve “evin efendisi”, yani ailenin efendisi anlamına gelen “déms pótis” sözcüklerinden geldiğine işaret ediyor. Ortaçağ Latincesinde “despota” sözcüğüne dönüşen despot kavramı köken olarak bir Sanskrit sözcüğü olan ve ev ve efendi (dṓm/dáma ve pótis/pati) sözcüklerinden türetilmiş olan “dampati” (दम्पति) sözcüğüyle de akrabadır.
    Aristoteles tiranlığı krallığın, yani genelin çıkarını ve iyiliğini amaçlayan monarşinin çürümüş hali olarak tanımlıyor – çürümüş, çünkü tiran ülkeyi yönetirken elinde tuttuğu erki genelin iyiliğini temel almak yerine kendi kişisel çıkarlarını, istek ve arzularını ve hırslarını gerçekleştirmek için kullanmaktadır: “Tiranlık monarkın yararına olan monarşidir” (P 1279b 5-10). Locke’a göre tiranlık, başkasının hakkı olan gücü gasp ederek ele geçirip kullanmak (exercise of power) anlamına gelmektedir. Öyleyse “tiranlık gücün/erkin hakkın ötesinde kullanılmasıdır (398).” Locke’un bu tanımı bizzat kendisinin siyaset felsefesinin de sınırlarının ötesinde düşünmeye değer bir belirleme içermektedir –ki bu Rousseau’nun “güçlünün hakkı” kavramına yönelik eleştirisinden hareketle Nietzsche’nin güç istenci kavramına yönelik bir eleştiriye dönüştürülebilir.Doğan GÖÇMEN
  • Rönesansı izleyen Keşif Çağı'ndan sonra Avrupalı gezginler, Ahamenid sülalesi dönemine ait Persli kralların kayalara oyulmuş kabartmalarını ve yazıtlarını ziyaret etmeye başladılar. Çivi yazılı yazıtlar hakkında birşeyler yazan ilk kişi , 1621'de kopya ettiği 5 çivi yazısı işaretini bir mektupla Şiraz'dan Napoli'deki bir arkadaşına gönderen, Pietro della Valle olmuştur. 1666'yı izleyen yıllarda Jean Chardin, Persepolis ve diğer yerleşimleri dolaşmış, burada kopya ettiği bir grup üç dilli (Eski Persçe, Elamca, Babilce) kısa yazıt ve Nakş-i Rüstem yazıtlarını yayınlamış ve çivi yazısının soldan sağa yazıldığını da doğru olarak farketmiştir. 1686'da Persepolis'i dolaşan Engelbert Kampfer ise, her ne kadar çözümüne bir katkısı olmasa da, yazıya o dönemden beri anıldığı adı olan Latince cuneatae "çivi biçimli" benzetmesini yakıştırmıştır.

    Eski Persçe'nin çözümü için gerekli olan yeterli sayıdaki yazıtı Carsten Niebuhr biraraya getirmiştir. 1765'te Persepolis'e gidip üç hafta kalarak aldığı net ve doğru kopyalar, daha sonra çözümde büyük rol oynadı. Bir kısmının ilk defa yayınlandığı metinlere dayanarak Niebuhr, ilk olarak yazıtların üç farklı versiyon içerdiğini söylemiştir. Niebuhr'un kopyalarını ilk kullanan Doğu Bilimcisi Olav Gerhard Tychsen, şimdi bizim Eski Persçe'de kullanıldığını bildiğimiz bir yatay çivinin kelime ayracı olarak kullanıldığını ve yazı sisteminin üç ayrı dil içerdiğini farketti.

    1802 yılında Friedrich Münter, üç dilli yazıtların Ahamenid krallarına ait olduğunu anladı. Yine Tychsen'den bağımsız olarak kelime ayracını farkederek, ilk versiyonun alfabetik, ikincisinin hece sistemi ve üçüncünün de ideografik olarak yazıldığını söyledi. Tam olarak gerçeği yansıtmasa da bu doğru yönde atılmış bir adımdı. Münter aynı zamanda üç dilin de aynı şeyi anlattığını ileri sürdü ve metinde geçtiğini tahmin ettiği " kral" ve "kralların kralı" ifadelerini doğru yerinde buldu. Onu bu tahmine götüren, gelişimde yepyeni bir kapının aralanmış olmasıdır.

    Münter'in en büyük buluşu, ilk versiyonun bölgenin dili olan Ahamenid sülalesi krallarına ait olması gerektiği ve bunun da İran'da o dönemde yaygın olan Zerdüşt dininin kutsal kitabı Zent-Avesta'nın diline yakın olabileceğini düşünmesi oldu. Daha önce 1771 yılında A. Duperron Zent-Avesta'nın çevirisini yapmış ve bir gramer eskizini de ortaya koymuştu. Onu izleyen Silvestre de Sacy İran eski eserleri üzerine yayınladığı bir kitapta Nakş-i Rüstem'deki Sasani kralına ait bir yazıtı incelemiştir. Hellenistik dönemden sonra Yunan etkisinde kalan bu Sasani yazıt iki dilde, Orta Pers veya Pehlevi dilinde ve Yunanca yazılmıştır. Sacy'nin Yunanca versiyonuna dayanarak çözdüğü, Pehlevi dilinde yazılmış bölümün açılış cümlesi, sonradan bir başka uzmanı çivi yazısını çözme başarısına götürecek anahtar cümlenin varlığını ortaya çıkarmıştır.

    Bu kişi Göttingen'de lise öğretmenliği yapan Georg Friedrich Grotefend'dir. 1802 yılında eski dillerin çözüm çabaları büyük bir olay yaratırken o da Eski Persçe üzerinde çalışmaya başladı. Bir Doğu Bilimcisi olmamasına karşın, filoloji çalışmaları vardı ve gereken sırrı çözmeye yarayacak bilgilere sahipti. Grotefend, Münter'in de tahmin ettiği üç dilli yazıtlardaki ilk yazının Ahamenid krallarının kendi dillerinde yazılmış olması gerektiğini saptadı. Eski Persçe metin, diğer ikisinden daha az sayıda işaret içeriyordu. Hatta kimi zaman, iki kelime ayracı arasındaki işaretlerin sayısı 10'a kadar ulaşıyordu. Bütün bunlar Grotefend'i yazının gerçekten alfabetik olduğu inancına götürdü. Doğal olarak, bir kelimede 10 hece olmasındansa, 10 harf olması daha akla yakındır. Aslında Eski Pers çivi yazısı, hece ve alfabe arasında bir sistemdi. Buna rağmen Grotefend, Niebuhr tarafından yayınlanan, iki farklı, ancak tipolojik açıdan ilişkili yazıları karşılaştırarak, başarıya doğru giden büyük adımı attı. Bu metinlerde, belli kelime ve cümlecikler aynı aralıklarla tekrarlanıyordu.
    Bu aşamada Grotefend, Sacy'nin bilgisini araç olarak kullandı ve onun Pehlevi metinlerinde ortaya çıkardığı cümle üzerinde düşünmeye başladı.

    "X, Büyük Kral, Kralların kralı, İran ve İran dışı ülkelerin kralı, Büyük kral Y'nin oğlu"

    Eğer ilk versiyon Ahamenid dilinde yazılmış ise , Sasaniler de büyük olasılıkla Ahamenid geleneğini devam ettirmişlerdir. Bu varsayım doğruysa, Sasani yazıtında kullanılmış bir kalıbın benzer şekliyle, bu dilde de kullanılmış olduğunu düşünmek yanlış olmayacaktır. Bunun üzerine Grotefend, özellikle Herodot'un Pers kralları hakkında detaylı bilgi verdiği Yunanca kaynakları göz önüne aldı. Şimdi iş, metindeki yerlerine uygunluk gösterecek bir baba-oğul kral çiftinin isimlerinin bulunmasına kalıyordu. Kyros ve Kambyses olamazdı, çünkü metindeki kral isimleri aynı harfle başlamıyordu ve aşağı yukarı aynı sayıda işarete sahiptiler. ikinci yazıtı yazdıran kralın babası, kendini yine kral olarak tanıtan birinci yazıtı yazdıranla, aynı isim değildi ve daha önemlisi birinci yazıttaki kralın babası, kral ünvanıyla anılmıyordu. Bütün bunlar, Grotefend'in ikinci yazıtın, birinci yazıtta babası Darius'la birlikte geçen Xerxes'e, birincisinin ise babası Hystaspes'in kral olmadığı Darius'a ait olduğunu doğru olarak saptaması için yetti. Zent-Avesta metinlerinde geçen, kral kelimesini de metindeki yerine oturtunca, harflerin büyük bir bölümünü elde etti. Daha sonraki çalışmalarında "büyük"kelimesini ve başka bir yazıtta da Kyros'un ismini buldu.

    Grotefend her ne kadar yazının tam alfabetik bir sistem olmadığını farketmediyse de, 9 harfi doğru olarak saptadığı çalışmalarını 1802 yılında Göttingen İlimler Akademisi'nde sundu. O zaman pek ciddiye alınmayan fikirleri, ancak ölümünden 40 yıl sonra onun çalışmalarını daha ileri götürmeyi başarabilen bir başkası tarafından kanıtlanabilecekti.

    1835 yılında, sonradan Sir ünvanını alan Albay Henry Rawlinson İran'da askeri danışman olarak görevlendirildi ve bölgede yaptığı gezilerde Eski Persçe yazıtları yerinde inceleme fırsatını buldu. Daha önce başka metinler üzerinde yaptığı çalışmalarla hemen hemen Grotefend'in bulduğu sonuçlara ulaşan Rawlinson, dilin doğru olarak anlaşılabilmesi için, uzun bir metne gereksinim olduğunu farketmiş ve büyük bir şans eseri bu sıralarda Darius'un muazzam kaya anıtını keşfetmişti. Eski Persçe, Elamca ve Babilce çivi yazısı formlarıyla, üç ayrı dilde yazılmış olan ve yanında Darius'un esir aldığı kralları tasvir eden bir rölyef te taşıyan Bisutun kaya yazıtının, yerden yaklaşık 1500 m. yükseklikte ve yamaçta yer alması nedeniyle, sadece Eski Persçe bölümünün 414 satırdan oluştuğu bölümünün kopyalanması, Rawlinson'un on yılına mal oldu. Bu yazıt sayesinde Eski Pers dili ve yazı sistemine Grotefend'den çok daha emin ve bilinçli bir şekilde eğilme şansını yakalayan Rawlinson, çalışmalarını hızlı bir şekilde sürdürdü ve bu çabalarının sonucunu, yine Yunan tarihinden yaptığı karşılaştırmalarla, Darius'un egemenliği altındaki halkların ve kralların isimlerini metindeki yerlerinde saptayarak aldı. Avesta dili ve Sanskritçe hakkındaki bilgileriyle, Eski Persçe'nin bu dillerle olan ilgisini farketmesi, kelime anlamlarını ve gramatikal özellikleri bulmasına yardım etti. Rawlinson'un 1846 yılında Bisutun anıtı Eski Persçe bölümünün çözümünü tamamlayarak yayınlaması, bilinmeyen dillerin çözüm araştırmalarında bir dönüm noktası oluşturdu.

    Bu başarı Rawlinson'u 1844-47 yılları arasında, bu sefer anıtın Elamca ve Babilce versiyonlarını kopyalamaya sevk etti. Ahamenid dönemi Elamca'sının 123 karakter içermesi nedeniyle, alfabetik olmadığı belliydi. Elde çözülmüş Eski Persçe metin olduğu için, önce orada geçen isimler Elamca'ya uygulanmaya çalışıldı. Ancak dillerdeki fonetik yapı değişik olduğu için, örneğin bugünkü bilgimizle, Yunanca Hystaspes isminin
    *Eski Persçe vi-i-sa-a-ta-a-sa-pa-ha-ya-a,
    *Elamca mMi-is-da-as-ba,
    *Babilce mus-ta-as-pa şeklinde yazıldığı göz önüne alınırsa, bu işin sanıldığı kadar kolay olmadığı anlaşılır. Ayrıca Eski Persçe'ye yardım eden Avestan ve Sanskrit dilleri örneğinde olduğu gibi, maalesef Elamca'nın hiç bir akrabasının saptanamaması, zorluğun bir başka yönünü oluşturuyordu. Daha önce Grotefend'in de erkek şahıs isimleri önüne gelen dikey bir çivi ile ifade edildiğini belirlediği Elam çivi yazı sistemi, ancak bir başka uzman olan Edward Hincks ile birlikte daha çok Babilce versiyon üzerinde yoğunlaşan Rawlinson'un not defterleri ve çalışmalarını verdiği Edwin Norris tarafından, 1855 yılında çözümlenebildi. Norris'in büyük bir başarıyla, Rawlinson'un saptadığı 40 özel ismi 90'a çıkarabilmesine rağmen, bu dilin halen bilinmeyen pek çok yönü vardır.

    Rawlinson ve Hincks'in çalışmalarını Babilce üzerinde yoğunlaştırmakta haklı sebepleri vardı. Çünkü bu dilin, geçen yıllar içinde Mezopotamya'da yapılan kazılarda ortaya çıkarılan sayısız tabletlerle ilişkili bir dil olma olasılığı yüksek görünüyordu. Çözüm için yine Ahamenid yazıtlarından yola çıkılmalı ve Bisutun anıtında saptanan özel isimler bu versiyondaki yerlerinde aranmalıydı. Ama bunu yapmakta söylendiği kadar kolay olmadı. Herşeyden önce yazıda 300'den fazla işaret vardı ve kelime ayracı kullanılmamıştı. Bugün bizim varlığını bildiğimiz, kelimelerin kimi zaman fonetik, kimi zaman logografik, kimi zaman da her ikisinin karıştırıldığı yazımlarla ifade edilmeleri, onları her seferinde şaşkınlığa uğratıyor ve bir çözüm sistemi bulabilmelerini zorlaştırıyordu. Bu noktada Grotefend'in çözdüğü Xerxes yazıtının Babilce versiyonu biraz kolaylık sağladı. Yine Grotefend'in saptadığı erkek isimleri önünde kullanılan determinatifle isimler ayrıştırılabilince, Eski Persçe'sinde 4 işaretle ifade edilen, "kral" kelimesi için sadece 1, "büyük" ifadesi için de 2 işaret kalıyordu. Bunun nedeni Babilce sarru "kral" kelimesi yerine , bunun Sümerce'den alınmış logografik şekli LUGAL'in kullanılmış olmasıdır. rabu "büyük" ise, Sümercesi olan GAL'in arkasına, rabu şeklinde okunması gerektiğini gösteren, fonetik tamamlayıcısı u ile birlikte yazılıp, GAL-u şeklinde yazıya geçirilmişti. Bisutun yazıtında ise matu "ülke", yine Sümerce KUR ile yazılmış, bunun çoğul hali KUR.KUR şeklinde tekrarlanmışken, bir de Sümerce çoğul eki MES eklenmişti. Bütün bunların bir anda farkına varılması hemen hemen imkansızdı.

    Çözümün böylesine tıkandığı bir noktada, ilk olarak 1845'te lsidor Löwenstein, dikkatleri bu dilin Semitik olabileceği noktasına çekti. Ama bu yazıda, bilinen diğer Semitik diller Arapça ve İbranca'da olduğu gibi, vokallerin önem taşımadığı bir sistem olduğunu öne sürerek, sadece bir r harfi için 7 değişik işaret saptaması, onu yanlış bir yola soktu. Onun hipotezindeki bu hatayı farkederek işaretlerin sessiz harfleri değil, sesli ve sessiz harflerin birarada yazıldığı heceleri yansıttığını saptayan, Hincks oldu ve 1850 yılında bu görüşünü açıkladı. Hincks, ab, da gibi basit hecelerin yanısıra, mur, kan gibi kompleks hecelerin de varolduğunu, bunların yeri geldiğinde mu-ur veya ka-an şeklinde de yazılabileceklerini, daha önemlisi bazı işaretlerin bir hece değerine karşılık gelmelerinin yanısıra, tek başlarına bir kelime yerini tuttuklarını ve işlevindeki geniş alanı keşfettiği determinatif olarak kullanılabileceklerini de kanıtladı.

    Önemli bir başka keşfin sahibi de Korsabad 'da Sargon'a ait sarayın kazısını yürüten, Botta oldu. Botta, elindeki sayısız malzemeyi kullanarak, bir metnin içinde aynı kelimenin, hem tek bir işaretle logografik, hem de açık şekliyle hece işaretleriyle yazılabileceğini gösterdi. Onun bu buluşuyla, nihayet logografik kelimelerin gerçek okunuşlarını saptamak mümkün olabildi.

    Çözüme son bir önemli katkı, yine Rawlinson'dan geldi. O da farkedilmesi hiçte kolay olmayan, bir hecenin birden fazla hece değerine sahip olabileceği idi. Biraraya getirdiği bütün bu ipuçlarıyla, Bisutun'un Babilce versiyonunu da 1851 yılında yayınladı. Yazıtta saptadığı işaret değerlerinin çoğu bugün de geçerlidir ve kullandığımız işaret listelerinin temelini teşkil ederler.

    Babil ve Asurlular'ın dillerinde sayısız belge, özellikle sözlük listeleri bırakmış olmaları, giderek çivi yazısının daha iyi tanınmasını sağladı. Paleografi adını verdiğimiz, işaretlerin farklı dönemlerde geçirdikleri değişimleri inceleyen bilim dalının ilk çalışmalarını başlatan da, yine Hincks oldu.

    Konuya uzak kalan bilim adamları ise, çağdaş yazı sistemlerinde bulunmayan, çok değerlilik ve logografik kullanımları şüphe ile karşılıyor ve bu yeni bilim dalına pek güvenmiyorlardı. Bunun üzerine Londra'daki Royal Asiatic Society, çözüm sisteminin geçerliliğinin kanıtlanabilmesi için, Asur'da bulunmuş, Asur kralı I.Tiglat-pileser'e ait, döneminin faaliyet ve olayları hakkında bilgi veren, 793 satırlı sekiz yüzlü kil prizmayı kullanmaya karar verdi. Bu sırada Rawlinson, Hincks'in yanısıra, yine iki uzman olan Oppert ve Talbot ta tesadüfen Londra'da bulunuyorlardı. Bu uzmanların herbirine metnin birer kopyası verildi ve özellikle birbirleriyle ilişki kurmamaları rica edilip, çözümlerini kapalı zarflar içinde teslim etmeleri istendi. Yapılan karşılaştırmalar sonucunda dört çözüm de önemli oranda birbiriyle tutarlılık gösterince, çivi yazısı çözüm sistemini bilimsel olarak yayınlayabilmek için hiç bir engel kalmadı.


    19. yy.'ın ikinci yarısı ve 20. yy. başlarında yapılan araştırmalar,
    Assiroloji'yi değerli bir filolojik-bilim dalı haline getirdi. Mezopotamya'nın yanısıra, Anadolu'da da başlatılan kazı çalışmaları, yine bu yazı sistemi ile yazılmış, ancak farklı diller içeren binlerce tableti gün ışığına çıkardı. Ancak Babil ve Asur, daha doğrusu Akkad çivi yazısının kanıtlanmasından sonraki evreler için, deşifre etmek veya çözmek deyimlerini kullanmak pek doğru olmaz. Çünkü bir yazı sisteminin okunabilmesi ile içerdiği dilin anlaşılabilmesi arasında çok büyük bir fark vardır. Bunu hiç yabancı dil bilmeyen bir Türk araştırmacının Çince ve İngilizce karşısındaki konumuna benzetebiliriz. Yazı sistemi hakkında hiçbirşey bilmediği Çince karşısında çaresiz kalırken, dilini anlamasa da, Latin alfabesi ile yazılmış olduğu için, İngilizce'yi en azından okuma şansına sahip olacaktır. Bu noktada uzmanlar ve bilim adamları artık iki önemli anahtarın kendilerine yardımcı olmasını beklediler. Çift üç veya daha çok dilde yazılmış tabletlerin bulunması ve okunabilen dilin yaşayan başka dillerle olan akrabalık ilişkilerinin ortaya çıkarılması.

    Nitekim Babilliler tarafından, rahip okullarında, benzetme yerindeyse, Ortaçağ Latincesi gibi öğretilen Sümerce'nin, daha o dönemde ölmüş olmasına rağmen, sayısız dini, mitolojik ve edebi metinlerde Babilce çevirileri ile kopya edilmesi ve sözlük listeleri ile gramere ait özelliklerinin de kaydedilmiş olması, dilin anlaşılmasında kolaylık sağladı. Son yıllarda sayıları artan çift dilli metinlerle hakkında giderek daha fazla bilgi sahibi olduğumuz Hurrice ise, ilk dönemlerde ancak Tuşratta'nın Mısır'a gönderdiği Hurrice mektubunun içerik açısından ona benzerlik gösteren Akkadça mektuplarıyla yapılan karşılaştırmalarla biraz okunabildi. Onunla yakınlığı saptanan Urartuca'nın anlaşılmasına ise, kısmen yapılan karşılaştırmalar, kısmen basmakalıp tekrarlanan logografik ve fonetik yazımların bir arada kullanılmış olması, kısmen de bulunan Urartuca-Asurca çift dilli yazıtlar yardım etti.


    Hititçe metinlerin okunması ise, diğerlerine oranla çok daha sansasyonel oldu. 1906 yılında Boğazköy'de başlayan kazılarla ortaya çıkarılan onbinlerce tablet, Eski Babil yazı sistemi kullanılmış olduğu için, kolayca okundu. Ancak kullandığı dil, hiçte çivi yazısı kullanan diğerlerine benzemiyordu. Bulunan çift ve üç dilli metinler ve sözlük tabletleri de, diğer metin gruplarında çok seyrek geçen sözcüklerin, özellikle gramatikal yapılarının, anlaşılmasına yardımcı olamıyordu. Birinci Dünya Savaşı'nın başlangıç yıllarında Profesör Bedrich Hrozny, Hititçe metinler üzerinde çalışmaya başladı. Yaptığı bazı etimolojik çalışmalar ve benzer kelimeler, şaşırtıcı bir şekilde onu bu dilin bir Hint-Avrupa dili olabileceği düşüncesine götürdü. Aslında bu görüş, daha önce, 1902 yılında, Tell-el-Amarna'da bulunan 2 Hititçe tablet üzerinde çalışan, JA. Knudtzon tarafından da öne sürülmüş, ancak bu buluş, diğer bilim adamları arasında kendine hiç yandaş bulamadığı için, ciddiye alınmamıştı. Hrozny'nin özellikle üzerinde durduğu bir cümlede, Hititçe watar "su" (Almanca "Wasser" , İngilizce "water ") ve Hititçe ed- "yemek" (Almanca "essen", Latince "edere") kelimelerini saptaması, onu daha cesaretlendirdi. Burada hemen şunu belirtelim ki, dillerarası akrabalıkların saptanmasında, sadece kelimelerin yarattığı çağrışımlar, tek başlarına belirleyici bir kriter oluşturamazlar. Günümüzde de bu bağları kurabilmek isteyen pek çok kişinin yanılmasına yol açan bu metod, nitekim ilk çalışmalarında bulduğu doğru karşılıkların yanısıra, Hrozny'e de hata yaptırdı. Herşeye rağmen değerini azaltmayacak bu buluşunu 1915'te Berlin'de sundu ve 1917 yılında da bir kitapla yayınladı. Kitabın eksik ve hatalı yönleri de 1920 yılında bir Hint-Avrupa bilimcisi olan Ferdinand Sommer tarafından tamamlandı.