• Günlük felsefenin tablosu

    Yağmurlu bir günde haberleri okuyorum. Bütün haber sitelerinde kasvetli manşetler var yine. Artık yüreğimizde yer kalmadı iyi bir cümleye. Dağarcığımız değişti. İç burkan ve isyan ettiren çocuk, kadın istismarları ve ölümlerdir gözlerimize kazınan. Beynimiz allak bullak. Midelerimiz sancıyor ıstıraptan. Ya bu ardı arkası kesilmeyen ölüme uğurlamalar; ölüm yıldönümü anmaları.... Hüznümüzü ve öfkemizi zinde tutan nedenler oluyor adeta. Mazoşistçe dönüp dönüp bu tür haberleri okumaktan kendimizi alamıyoruz. Ölümlerle besleniyoruz gün boyu ve ölümlerle yatıyoruz uykusuz gecelerimize. Buna sebep olanlar gün yüzü görmesinler, diyor yaşlı anam. Yüreği yanıyor çünkü.
    Geçen gün mesafeli olarak görüştüğüm bir arkadaşım “İşte budur bizim gerçeğimiz” dedi. Elimde kahve fincanımla yüzüne bakakaldım bir süre.  Ve devam etti: biliyor musun, hastalığımdan dolayı aldığım ilaçlar gibidir bu haberler. Yani onlarsız yaşayamıyorum. Hiç sevmesem de almak zorundayım bir avuç ilaç her Allah’ın sabahı. Sonra da haberlerimi okuyorum. Haber okurken ki öfkem ve hüznüm ilaçlarım ile bir ikiz oluvermişler. Paradoksal olan da bu iste! Ben artık kötü bir haber olmaksızın bir gün bile yaşayamıyorum. Tıpkı ilaçlarımsız yaşayamayacağım gibi. Okuyacak kötü bir haber bulamasam, ki hiç mümkün değil bu, sanki bir anormallik varmış duygusuna kapılıyorum, dedi. 
    Düşünsenize bir, bu kötü yürekliler nasıl da alıştırmışlar bizi bu pis hayata...! “Dün” usumuzdan bile geçiremediğimiz anormallikler, ilkellikler simdi hayatimizin bir parçası haline geldi. Kötülüklerin hükmettiği sürreal bir yasama sürükleniyoruz her geçen gün. Dostoyevski`nin dediği “çünkü (...) yüreğiniz kötülük batağına gömülmüş; oysa yüreği temiz olmayanın anlayışı da kıttır. Ya o küstahlığınız, sırnaşmanız, kırıtmalarınız! Yalan, yalan, hepsi yalan!” dediği insanlıların hükmüne maruz kalarak yaşanıyor hala.
    Bir de dönüp gözlerimizi çemberimizin dışındaki dünyaya dikersek eğer, boğulmalarımız daha derin ve bulanık sularda oluyor. Hani hep “yeni bir kuşak yetiştirilsin; daha iyi bir hayat yaşasınlar ve yaşamalılar” diye uğraşılır ya; “nafile” diyesi geliyor insanın! Umudu yitirmeyelim diyoruz, ama umut verecek çok iyi şeyler de olmuyor bu köhne dünyada. 
    Sizler de zaman zaman umudu yitirme noktasına gelmiyor musunuz? İkilemlerimizle cebelleşirken yeniden, yeniden dirilmiyor muyuz- her ne hikmetse. Ve hatta, hayatımız pahasına da olsa, vazgeçmiyoruz inandığımız doğrulardan. 
    Hak, eşitlik, barış ve adalet, diyoruz yasaklanmış dillerde ve sokaklarda... 
    Yakında sosyal medyayı da kapatacakları söyleniyor! Bir çemberin içine iyice sıkıştırılmış insanlar olarak yaşamamızı öngörüyorlar galiba... Modern toplumların robotlaştırılmış ve köleleştirilmiş insanları olarak “yaşayalım” istiyorlar. Dante`nin İlahi Komedya’sına döndü her şey!
    Rousseau “İnsan özgür doğar, ama hep prangalarda yasar...” der. Sahi, hepimiz prangalarda yaşadığımızı kanıksamıyor muyuz? Peki kurtulmak için çok mu geç? Yoksa “böyle gelmiş böyle gidecek” mi diyelim, ha?
    Çok merak ediyorum ne zaman biter bu hayhuylar, dalavereler ve adaletsizlikler, diye. Bir tarih mi saptamalı, ne!
    “Ölmek bir şey değil: zamanında ölmek gerekir.” der Jean-Paul Sartre. Evet, zamansız ölmemeli insan. Bu diyalektiğe aykırıdır çünkü. Hele hele çocukların, gençlerin ölümü kendinden önceki kuşakları her gün milyonlarca kez öldürür. Onun için anaların ve babaların yüreklerini kanatmayın tekrar tekrar, ey zalimler!
    Bırakın adalet işlesin, görevini yapsın. Bu gezegen hepimizi kucaklayacak kadar bereketli ve büyük. Tıkamayın kulaklarınızı, dinleyin! Çokça paranız olsa ne fayda: bal ve kaymak içinde de yüzseniz gün boyu; çıplaklığınızı yalanlara bürüseniz de, öleceksiniz siz de bir gün. Yani bu gezegen hiç kimseye kalmaz, çünkü hepimizindir, hepimizin!
    Klişe sözler belki, ama adil insan olunmalı; ivedilikle bakılmalı yarınlara, diyorum. Sadece sevinç gözyaşları dökmeli insan. Artık gözyaşlarıyla tanışıklığımız böyle olmalı!  Bırakın taşıdığımız yürekleri sevgiyle renklendirelim. Puslu gökyüzünün altındayız hepimiz. Aynı oksijeni soluyalım. Temiz olması şartıyla: Bu üç günlük dünyada herkes kendi kaderini kendi tayin etmeli, bırakın.
    Ve diyorum ki, sevgiyle el uzatalım yarınlara. Ve güzel gözlü çocuklarımızın yaşamlarını karartmayın bir daha, ey zalimler! Yoksa karabasan olur geceleriniz; o çok inandığınız “öbür dünya” da cayır cayır yanacak olan siz olursunuz. Bırakın yarınlar çocuklarımızın, torunlarımızın olsun. Rahat bırakın onları: onlar bizim kuşakların yaşadıkları acıları, hüzünleri ve öfkeleri yaşamasınlar bir daha. O süreçleri sadece literatür de ibretle okusunlar. Yeter, diyorum. Hele ağaçlara, ormanlara ve bir tek karıncaya bile hiç dokunmayın. Talan etmeyin. Katletmeyin bu gezegenin döşündeki hayatları ve renkleri. Yeterince katledildik, yeter! (HK/AS)
    Heidi Korkmaz
  • 140 syf.
    ·Puan vermedi
    Okuduğumuz bölümden dolayı grupla psikolojik danışma, bibliyoterapiler ya da kitap incelemelerini çok sık yapıyoruz. Geride bıraktığımız eğitim öğretim dönemi uzaktan ve zorlu bir süreç olduğu için bizlerde bibliyoterapi ve kitap inceleme seansımızı online bir şekilde gerçekleştirmiştik ve o sırada kitaba dair duygularımı hem grup arkadaşlarımla hemde hocamla paylaşmıştım o kitap Yeraltından notlardı:
    Merhaba adım ×, bu hafta ki seans paylaşımımdır. Kendimi çok garip bi şekilde hem dingin hem mental açıdan yorgun hissediyorum. Çok tefekkür ettim bu hafta çok şeyi çok fazla düşündüm ve okumalarımın yanında düşündüklerimi de karaladım biraz. Çünkü Gerçeğin tokadı kitabı ile beraber Dostoyevski okumaları yaptım gerçekten beni çok etkileyen bi yazar ve ben iki kitaptan da yeterince payımı aldım. Sizinle de paylaşmak isterim.

    "Yanlış yüzyılda doğmuş olmanın verdiği varoluşsal sancılarla yüzleşmekten delirmek. Dünyada iyilik öylesine azalıyor ki olması gerekene alkış tutarken, olmaması gerekeni görmediğimiz vakit garipser olduk. Buna rağmen dünya hâlâ merhamet yasalarıyla ayakta kalıyor ve ben yorgunum.*Omina mutantur, nihil interit.* Hiçbir şey yok olmuyor diyor Latin abilerimiz, ne iyilik ne kötülük fakat iyilik kötülüğe, güzellik çirkinliğe, vicdan taşa dönüşüyor. Her şey değişiyor.. Zıtlıkların bir bütün olduğunu kabul edip kötü olanların canımızı bu kadar acıtması.. İçinden çıkılmaz saydığımız bu paradoksal durumlar ne diye bu kadar yıkıcı oluyorlar?Sahi insan bunu niye yapıyor insana. İyilikle, adaletle, vicdanla yaşamak isterken adaletsizliğe çeken, çekilen ve orada yaşamaya maruz bırakılan/bırakan bi avuç insan yığınından başka neyiz ki? Düşününce tüm bunları hayatına bak deniliyor, düşünmeyince gerçekten varolmuş olmanın bir anlamı kalmıyor bence. Düşününce de bir şeyler iyiye gitmiyor zaten, halihazırda düşünülenin üzerine düşünmüş oluyoruz ve değişen tek şey varsa o da bakış açısı ve bilinç sahanlığı oluyor. Ama hayatımıza kattığımız perspektifler iyi iş görmenin yanında çok zaman bela oluyor insanın başına. Farkındalık çok yoruyor insanı. Ve 21. yy insanının "Yeraltı" büsbütün kendi içi oluyor bir zamandan sonra. Ne güzel demiş Dostoyevski; "Yeraltının canı cehenneme."
  • Hiçlik için tanrıyı kurban etmek, en son zalimliği bu paradoksal gizemini şimdi gelmekte olan kuşak yaşamak zorunda değil: hepimiz şimdiden onun hakkında bir şeyler biliyoruz.
  • Günaydın. Buraya Tanja Dückers'in Café Brazil isimli kitabından çok sevdiğim ilginç bir öyküyü bırakıyorum. (Kitap burada yok, sanırım eklemem gerekiyor fakat bu benim gibi bir üşengeç için şimdilik çok zor. Neyse ki öyküyü bir ara erinmeyip dijital ortama geçirmişim. Herhalde zorla herkese yollayıp okutmak istiyordum. Bazen öyle oluyor.)
    ***

    Sadece bir saatçik sürmeyeceğini herkes biliyor. Doğru dürüst alışveriş yapmak son derece karmaşık bir iştir. Olivius beni gelmem için ikna etmeye çalışıyor, bu arada tedbirli olmam için araştırmam gereken başka bir randevu daha var. Olivius ve ben üç aydan beri haftada iki kez birbirimize elektronik posta gönderiyoruz. Birbirimizi sadece bir kez Dalgıç Jim’in Batı Sualtı Barı’ndaki sanal bir partide gördük. Olumsuz bir biçimde başımı sallıyor ve Olivius’a cevap olarak Ka.De.No, Kuzey Alışveriş Mağazası, içinde gezinmektense online alışveriş yapmayı tercih ettiğimi yazıyorum.

    Olivius ertesi sabah bile bana cevap yazmadı. Ama kız arkadaşım Estefani’nin bana söyleyeceği yepyeni ilginç bir şey vardı: Beş gün önce Olivius’un sanal Uzaklık Özlemi Kulesi’nin önünde bir kadını öptüğünü görmüştü.

    Zaten biliyordum. Onun böylesine yapışkan, taş çağından kalma bir hipi olduğunu biliyordum. Her zaman her şeyi ellemek, yalamak zorunda olan bir çocuk beynine sahip. Hiç büyümek istemiyor. Farklı ismini sadece kamuflaj olarak kullanıyor. Böylece içeri tıkılmaktan kurtuluyor. Yüksek Kuzey Yarım Küre Mahkemesi’nin kararına göre, “Vücutların birbirine sürtünmesi ve vücut sıvılarının (liquida corporis) değişimini içeren bedenlerin iç içe geçmesi faaliyetinin cezası kör edilmektir.” Bu, ölüm cezasından da kötü bir cezadır. Hiç bir şeyi görememek, hiç bir şeyi yaşayamamak demektir. Suçlu, ilk nesillerin bilgisayarlı tomografi aletini andıran bir boruya sokulur ve açılan bir delikten verilen parlak lazer ışığı içerdekinin gözlerini kör eder.

    Daha sonra bu kişi doğuştan sakatların okuluna giderek kendini koruyabilir. Doğuştan sakatlar patolojik bir isteğe (Siegfried Trauer bu hastalığı 21. yüzyılın başında bulmuş ve bu buluşu yüzünden de o zamanlar verilmekte olan Nobel Ödülü’ne aday gösterilmiştir) saplanmış kimselerdir, nesnelere, vücutlar da dahil, dokunma arzusu duyarlar. Örneğin bu hastalar online alışveriş yapamamalarıyla kendilerini açığa verirler, aslında kesinlikle yasak olan fakat halen rastladığımız tezgah isimli (çirkin bir kelime) yerlerdeki her şeye çocuklar gibi dokunma zorunluluğu duyarlar. Onlara göre insanoğlunun en çirkin vücut parçası olan eller utanç verici değildir. Aksine, gözleriyle etrafta sümsük sümsük dolaşır, birkaç yıldan beri modayı takip eden insanların hemen hemen hepsinin gözlerinin etrafına çizdikleri iki üç santim kalınlığındaki neon ya da gümüş renkli halkaları kullanmazlar.

    Doğuştan arızalıların en üzücü olayı da her şeyi ağızlarına almak zorunda olmalarıdır. Modayı takip eden insanlar bugün ağız koruyucu takmaktalar. Tüm dişler insanlar süt çocuğuyken çektiriliyor, sonuçta dişler önemsiz şeyler. Ya o yirminci yüzyılın insanları nasıl görünürlermiş! O büyük dişler ve etli çıkık dudaklarla! İnsanların çoğu bugün 2/3 dudaklı çocuklar ısmarlıyorlar, 0815-Dudaklılar da denebilir. Yani üst dudak 2 milimetre, alt dudak 3 milimetre. Bu standart olanı. Besin maddelerinin direk kana fışkırtılması (subkutan) basmakalıp mide-bağırsak yolunu (aslında dolambaçlı yolu) kullanımdan kaldırdıktan sonra ağızlar itibarını kaybetti. Elbette ki acil bir durum olduğu zaman, örneğin iğne bulamazlarsa ya da kan hiper vitamin yükselmesine girerse, ağızdan bazı haplar alınabilir. Bu bakımdan çok küçük bir ağız son derece pratik oluyor.

    Zevzek zevzek konuşmak, vıdı vıdı yapmak, boş konuşmak, konuşmak! Eski zamanlarda kalmış bir sorun. O zamanlar bu çağa Bilgi Çağı adı veriliyordu. Bugün herkese ve her şeye duyulan ilgi yine kayboldu –bir zamanlar insanlar Grönland’daki bakterilerle ilgili gerçekler, troposferdeki zararlı maddeler, Honolulu’daki piyano konseri, S/M seksinin varyasyonları (yirminci yüzyılın sonlarında seksüalite sonsuza dek yok oluşundan önce merasimle doğru düzgün yapılmaktayken ortaya çıkan bir akım-bu çağı anlatan terimler: Aids, Madonna, Almanya’daki Duvar adı verilen şeyin yıkılması, Claudia Schiffer, Çernobil) ve yazılara dökülen diğer ıvır zıvırlar yüzünden üzüntü duyuyorlardı.

    Bugün bunlar çok kısa ifadelere yükleniyor, tıpkı 120 yıl önceki etekler kadar kısa, bu haşhaşla uyarılan ağızlar, upuzun saçlar ve ilk hapın bulunduğu ve kısaca hap olarak adlandırıldığı komik bir dönem olmalı; o zamanlar baş ağrısı için bir ilacın olmadığı kesin, önlem almak için önce bir şeylerin bulunması gerekecekti! (Bu dönemin diğer terimleri: Beatles, Ay, John F. Kennedy, Kadın Hareketi)

    Olivius. Aslında uzun süredir böylesi uzun bir monoloğa dalmamıştım, Olivius hakkında bilgi vermem gerekiyordu. Olivius mutlaka bana cevap yazmış olmalı, kesinlikle gözlerimi doğru dürüst görmek istediğini anlatan kısa satırlar yazmıştır. Gözlerimin son fotoğrafını tarayıcıdan geçirip ona yolladım. Estefanie bunu anlayamayacaktır, ama bu öpücük olayının doğru olup olmadığını kim bilebilir ki, insanların ağız ve el ihmallerini (hukuksal ifadesi böyle) ispatlayabilmek için bir sürü iftiralar ediliyor. Benim bile bir yıl önce Güney Yarımküreli birisiyle umutsuzca oral seks denediğimi gösteren fotoğraflarım var.

    Tazminat olarak epeyce para aldım. En azından zahmetli bir dudak küçültme operasyonuna yetti. Hala 2/3’lük bir çocuk değilim. Kaderim çok erken doğmuş olmamdan kaynaklanıyor. Annem ve babamı oldukları gibi beğeniyorum ama gerçekten güzel değiller, dudakları tıpkı bir kahvaltı şırıngası kadar kalın. Büyükannemin fikirleri karşısında susuyorum. Her gün diğer insanların şişman ellerini kucağına koymalarına izin vermiş ve bu sırada da kirli karmaşık kollara bakıp durmuş olmalı. Büyükannem benim yapışık olduğum bağlar içinde, ki o bu bağı Aile olarak adlandırıyor, yüz yaşına gelmemiş tek kişidir. Hücresel yaşlanma sürecini günlük VIDATARD-iğneleri ile (bunlar denenmiş ve uzun süredir piyasada olan ilaçlardır) yavaşlatmaya karşı. Kabak çorbası ve brokolinin gücüne inanmış biriydi ve sadece doksan yedi yaşına gelebildi. Seksen beş yaşından sonda VIDATARDlara başlaması gerekiyordu, Dr. Rehr’in söylediğine göre sonra sağlıklı bir şekilde yüz yaşına varabilecekti. Ama ona doksan yedi yıl yetiyordu. Soruyorum size, insan böyle bir şeyi anlayabilir mi?

    İşte… yeni elektronik posta geldi. Veo’dan! Dehşetle sıçradım, dudak-merkeleme kalemim elimden düştü. Sonra okudum:
    “Merhaba, Klara, dün Light-Ray gördüm, seni düşündüm, bugün konferans, yarın 21.00’da Toni’nin Gökyüzü Barı’nda beraber?”

    Sıcak basıyor. Ateşim iyice yükseliyor. Kendimi boş, kabule hazır, fedakar bir disket gibi hissediyorum. Tabula rasa. Eğer Veo ve ben buluşursak o zaman ona tutulacağımdan emin olabilirim. Bir keresinde ona, “Sana tutuluyorum,” diye yazmak istemiştim ama sonra bu duygularımı gözlerime taşımadım.

    Ama yalnız kaldığımda kendimi aldatamayacağımı biliyorum. Veo, yanında hiç problem yaşamadan migren ağrıları çektiğim tek adam. Kafanın içindeki titreme. Arkadan, alttan, yan taraftan gözlerine doğru çekilme. İnsan bilincini yitiriyor, gözlerinin önünde sadece renkli zikzaklı modeller uçuşuyor, tam bir ekstazi etkisi, sonra da o mutluluk dolu bitkinlik. En güzeli de insanın karşısındakinin migren ağrılarını da başlattığını fark etmesi. İnsan dalıp gidiyor, gözkapakların daha hızlı çırpınmaya başlıyor ve sonra göz tatminini en yoğun yaşadığın anda birdenbire gözlerinin önünden geçen renkli bantlar ve kafandaki bu kaz adımı biçiminde çınlayan çekiç sesleri yüzünden görme yetini paradoksal biçimde kaybediyorsun. Eş zamanlı migrenler, evet ben bunu Veo ile iki kez yaşadım, bir kez sanal bir partinin karanlık bir köşesinde, bir kez de –saçmalamıyorum- göz doktorunda, doktor muayenehanesinde plastik çiçekler yerine gerçek çiçekler olmasını istediğini söylediğinde ikimiz de ekranlarımızın önünde gülmek zorunda kalmıştık. Kim fark edecekti.

    Kıkırdıyor, gülüyorduk, değişen göz biçimlerimizden güldüğümüz anlaşılıyordu (Veo benim gibi modern, geniş kenarlı, komik eklemeleri olan bir ağız örtüsü takıyordu), sonra hemen Bakış-Ekstazisine kapıldık, ve işte, Veo yalnızca bir çift göz olmuştu, etrafında gümüş rengi halkalar olan zikzaklı modellerin arasına karışarak benim içimdeki gözlerin önünde eriyen bir çift iri göz, benzersiz cazibeli bir birleşme.

    Veo’nun resmi beynime kaydolmuştu. Sonsuza dek orada kalacak. İşte ben böylesine çılgın bir romantiğim. Sebep gözlerim. Veo her zaman beyaz saten giyiyor., elleri gül rengi “El Koruyucuları” içinde saklanmış. Ayrıca elleri küçük ve yumuşak.

    Hemen cevap yazıyorum, buluşma yeri olarak en şaşalı sanal bar olan filamingo renkli ışık taşını öneriyorum. Beş dakika sonra cevap veriyor, tek bir kelime yazmış: İyi.
    İyi. İyi ki şu Oblivius’la buluşup, enerjimi Kuzey’in sıradan alışveriş merkezinde peynir hapları ve somon balığı almak için, ayaklarımı asfalta sürterek harcamadım!

    Şu yaşlı hipi. Belki de elini saten elbisemin üzerine koyacaktı. O zaman kesinkes gözlerimi kapardım. Şu öpücük olayının doğru olup olmaması hiç umurumda değil, karşısındakini beden olarak gören insanlar hayvani domuzlardır. Fantezi, yüceltme, soyutlama, indirgeme ve kavramcılık onlar için kaybolmuş değerlerdir, ne kadar kalın el kılıfları taksalar da (Oblivius: Pamuklu el koruyucusu!) ellerini saklayamazlar.

    Yarın Veo’yu göreceğim. Yarın Veo beni görecek. Güzel, kısa, net cümleler. İyi. İyi yazmış mesajında. Ona baktığımda gözkapaklarım daha hızlı kırpışıyor. Gözbebeklerim titriyor. Aşık olmanın en belirgin işareti. Üst gözkapağımdan alt gözkapağıma kadar aşık oldum, bu revaçtaki şarkının remiksinde yer alan sözler aklımdan çıkmıyor. Tam bir beyin kurdu. Akşam olacakları hayal ediyorum. Veo bana bir Cam -bu Kuzey Yarımküre’den, Toronto’dan gelen yeni, şeffaf bir sigara- ikram edip onu yakacak, beraber sigaralarımızın dumanını içimize çekeceğiz, mis kokular, sigara dumanı, bulutlar, terleme durumu… Sadece nefes ve göz olacağız… Ben aşığım, öyle aşığım ki.

    İçki içmek; bu adetten vazgeçildi, o şapırdama ve höpürdetmeler neydi öyle, içki içerken insan en çirkin vücut bölümünü ön plana çıkarıyor, bu gözlerle ilgisi olmayan, flört etmeyle bağdaşmayan bir davranıştı.

    Veo ve Oblivius. Birisi iyi bir biyolog gibi, diğeri ise kötü bir müzisyen gibi görünüyor. Birisinin büyük güzel gözleri ve küçük gösterişsiz bir ağzı var, diğeri hiç boyanmıyor ama doğrusunu söylemek gerekirse onun da küçük, kalemle boyanarak gizlenmemiş, ten rengi bir ağzı var. Bugün tüm yetişkinler ağız koruyucularının kayması riskini göz önünde bulundurarak dudaklarını kalemle boyayarak gizliyorlar (çocuklarsa bunu yapmayı genellikle unutuyor).

    Ve her ikisi de bana aşık. Hayır, Oblivius, bu yaşlı 1968’li beni unuttu, erguvan renkli yirmiliklerin içindeki Katolik Kilisesi’nin yaşadığı inanılmaz Rönesans’ın bu ihtiyarın yanından hiç iz bırakmadan geçip gitmiş olması lazım. Yaşından dolayı ona hürmet etmek çok güç, zaten birisinin yirminci yüzyıldan kalma olgunlaşmamış bir yaratık gibi kafası sevgi, ten, el ve ağız düşünceleriyle dolu olduğu intibaını uyandırdığını belli etmek istemiyorsanız böyle bir soru sormazsınız. İnsanlar ne kadar gençse o kadar olgunlar bugün. İhtiyarlar mı? Duygu demeti, delifişek, güvenilmez, geveze, eksik (fonksiyonsuz).

    Fabricius’dan ayrıldığımda, bir güneş ışığı tarafından dayanılmaz derecede cezbedilmiş ve sokakta yolunu kaybetmiş böyle bir ihtiyarla karşılaşmıştım, ağzında koruma olmaksızın, hala gurur duyduğu belli olan o büyük, beyaz, düzgün dişlerini göstererek bana şöyle demişti: “Bayan Klara Grund, gece gündüz sizde aynı ışığın yandığını görüyorum, yaşamınız çok sıkıcı olmalı!”

    Sonra ihtiyar yüksek sesle, kaba bir biçimde kıkırdadı ve yaya kaldırımına geri döndü, dışarı taşmış, çatlak deriyle kaplı, kuvvetli ellerini kucağına koydu. Kıkırdarken öylesine dırdır ediyordu ki hiç bir zaman unutamayacağım –argo tavrıyla uyuşuyordu.

    Saat çoktan 20.30 oldu, şimdi boyanma zamanı geliyor. Eskiden zavallı kadınlar sonu gelmeyen duşlar yapar, ciltlerinin her tarafına sıvı, kokulu sular (sanırım adı parfüm olacak-son derece kültürlüyümdür) damlatırlarmış. O zamanlar dudaklar için marke kalemleri yokmuş, tersine, büyükannem anlattığında inanamamıştım, kırmızı, gül rengi ya da turuncu rujlar kullanırlarmış! Dişlerini çektirmezlermiş, gururla sergilerlermiş! Gözlerin etrafına en fazla birkaç tutam pudra sürülür, bir milimetre uzunluğunda göz kalemi çekilirmiş. Tuhaf zamanlar… Ben her gün rutin biçimde kafa derimi tıraş ederim, sonra yeni kar renkli satenimi giyerim ve kendimi gökyüzü barına kliklerim. Veo çokta gelmiş. O krem renkli sateninin içinde, satene uyan eldivenlerini giymiş, gözlerinin etrafına gümüş renkli halkalar yapmış, nasıl da oturuyor. Bana sıcak basıyor, kendimi boş, oldukça boş ve hafif hissediyorum, tıpkı formatlanmış bir disket gibi. Veo beni mutlu ediyor. Kirpiklerin arasındaki iğnelere doğru Sezar’dan, fi tarihindeki başarılı bir imparator, alınmış bir şeyler fısıldıyor: “Geldim, gördüm ve yendim.” Kendisine çok güveniyor, benim Veom o. O kanatlı, kısa kelimeleri yok mu. Gözlerimizin arasında bir kanat çırpışı, bir göz kırpışı cıvıldıyor, parıldıyor, gökyüzüne uçuyor.


    Eskiden, çok eskiden erkekler kadınların içine bir şeyler bırakırlarmış, onları doldururlarmış, tıpkı altını ıslatan çocuklar gibi –dış kontrol kaybı anında kadınların içine kaygan bir şey bırakırlarmış- ne elmas ne de parlak gümüş; sadece yapışkan, kokulu bir sıvıymış bu. Bugün insanlar daha ileriler, işleri daha kolay, birbirlerine aktardıkları şey evrim geçirmiş. Sonuç olarak Veo benim hiç bir şeyimi gaspetmiyor, sadece beni geliştiriyor, bana tapıyor ve uzun uzun bakıyor, o kadar. Tabii bu sırada geceleri ışığım açık kalıyor –o zamanlar şaşkınlıktan dilimi ısırana kadar, bunu o çirkin ihtiyara söylemiş olmam gerekirdi!