• Uyumsuz deneyimde, acı çekme bireyseldir. Başkaldırı deviniminden sonra, ortak olduğunun bilincine varır, herkesin serüvenidir artık. Aykırılığı ele alan bir düşüncenin ilk ilerlemesi bu aykırılığı tüm insanlarla paylaştığını ve insan gerçeğinin, tüm olarak, kendi kendisine ve evrene uzaklığı dolayısıyla acı çektiğini anlamaktır. Bir tek insanın çektiği dert ortak salgın olur. Gündelik acımızda başkaldırı, düşünce düzeyinde, cogito’nun gördüğü işi görür; ilk kesinliktir. Ama bu kesinlik bireyi yalnızlığından çekip alır. İlk değeri bütün insanlar üzerine kuran bir ortak noktadır. Başkaldırıyorum, öyleyse varız.
  • 303 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Salgın hastalık karşısında insanların sergiledikleri davranışları, endişeleri, karantina günlerinde yaşadıkları buhranı çok güzel anlatmış.
    Kimi zaman hastalıklı bir düşünce, kimi zaman karamsarlık, kimi zaman da hastalıklı bir beden olarak bahsetmiş vebadan .
    Değişen tek şeyin zaman olduğunu ,salgın hastalıklarda insanların geçmişten günümüze aynı tepkileri verdiğini gördüm.
    Salgından sonra insanların ruh halini de şu cümlelerle çok güzel özetlemiş;
    ‘İnsanların öldürülmesinin sineklerin öldürülmesi kadar gündelik sayıldığı şu anlamsız dünyayı tanıdığımızı sakin sakin yadsıyorlardı; şu sınırları iyi çizilmiş vahşiliği, şu hesaplanmış çılgınlığı, şimdinin dışında ne varsa her şeye karşı korkunç bir özgürlük duygusunu da beraberinde getiren şu tutsaklığı, şu ölüm korkusunu, öldürmediği herkesi şaşkına çeviren şu ölüm korkusunu, son olarak da bir bölümü her gün fırının ağzına yığılmış, yağlı kokular çıkararak havaya karışan, öteki bölümü de güçsüzlük ve korkunun zincirlerine vurulmuş sırasını bekleyen şu şaşkına dönmüş insanlardan olduğumuzu inkar ediyorlardı. ‘
  • 192 syf.
    ·2 günde·7/10
    Sıcak kafa: Afşin Kum'un ilk romanı.
    Konu : Salgın.
    Salgının adı : ARDS. ( Acquired Reasoning Deficiency Syndrome./Edinilmiş Akıl Yürütme Yoksunluğu Sendromu. )
    Salgın nasıl bulaşıyor : Salgın, düşünce yoluyla, hastalıklı kişinin sizinle konuşmaya başlaması ile bulaşıyor ve zihinden zihine yayılıyor.

    Murat Siyavuş adlı karakterimiz zamanında salgın ile ilgili SMK'da(Kitapta salgın ile ilgilenen kurum) arkadaşı Doktor ve bilim adamı olan Özgür ile salgının tedavisini bulmak için çalışır. Son aşamalara yaklaşırken Murat Siyavuş beklenmedik bir şekilde salgına yakalanır ve laboratuvarı ateşe verir, bu yüzden beyninde geçmişe dair çok az şey kalır. Murat Siyavuş salgına kapılıp sonradan kurtulan 3 kişiden biri ( kitaptaki bir makaleye göre) ve bunun bir çözüm olabileceğine, bu şekilde başka insanların da tedavi edilebileceğine inanan bir grup bilim insanı Murat Siyavuşu çeşitli konuşmalara atar fakat sonrası ise hiç düşünüldüğü gibi gerçekleşmez...
  • 303 syf.
    ·11 günde·10/10
    Bugünlerde hepimizin aklında sorular var.
    Ne zaman normal hayata dönecek? Sevgilim beni unutur mu?
    Kilo almamak için ne yapmalıyım? Bu virüs nereden çıktı, yarasayı kim yedi?
    Hayatın telaşını doruklara kadar taşıyan insanlara da kulak verdik. Ve hepimize şüphe ve zihin açıklığı getirdi.

    Peki ya veba, veba ise bir felaketti.
    Teknolojinin gelişmediği dönemlerde insanları alt eden bu virüs birçok kişinin ölümüne sebep oldu. Birilerinin gerçekten bir şey yapması gerekiyordu.
    Albert Camus'nün bu kitabı baştan sona felsefi bir dokuya sahip. Yani her cümle, her olay her karakter...
    Yaşanan yerin Oran'ı " canlı" denemez ama salgına maruz kalan bir varlık olarak sunar. Camus 'nün bu romanında da pek " canlı" değildir. Camus heyecanların, duyguların , düşüncelerin, yapıp ettiklerimizin... ölümcül bir anlamsızlıkla mühürlendiğini vurgular.
    Kitabı okurken aklıma José Saramago'nun "Körlük" kitabından bir alıntı geldi.
    "Ölüm bulaşıcı değil ama herkes ölür."
    Bu günlerden çıkardığım bir düşünce aslında insan da bulaşıcı bir varlık, düşüncelerimiz birbirimize bulaşır, davranışlarımız birbirimizi etkiler her şey bulaşır bize eğer insan olmayı becerebilirsek aslında ne kadar çok virüs ile baş etmiş oluyoruz.
    Ve insan sahip olamadıklarını ya da olduklarının peşine düşmeye başlıyor. Bu olayı Tanrı'nın bir felaketi olarak gözlemleyenler var tabi ama bir mucize sonucunda ya da bir felaket sonucunda inanmak bana çok mantıklı gelmiyor. Tabi veba zamanın da da olduğu gibi hatta şu zamanımız da bile var bazı hurafeler bunun yaşanması gerektiğini " Tanrım çok günah işledik bize de bu virüsten nasip et cezamızı ödeyelim" diye dua etmişlerdir

    Aşk geleceğe mi muhtaç?
    Bugün aşık olduğu kişiye ya da sevdiklerinden ayrı kalan pek çok kişi var ama özlem duygusunu bile hissetmeyi özlemişiz.
    "Aşkın biraz olsun geleceğe gerksinimi var salgın ise " şimdiye" çekiyor insanları.

    Daha fazla spoiler ( tdk ve İlber Ortaylı türkçeyi iyi kullanmadığım için kızsa da başka kelime bulamadım) vermeden. Sadede geliyorum. Bugün de virüs bittiğin de bence her şey biraz yeniden başlayacak. Özellikle bazı insanlar yaşadığı zenginliğin ya da fakirliğin bir önemi olmadığın hayat biz var olduğumuz sürece var olduğunu, parfümlerin kolonyadan değerli olmadığını anlamışlardır umarım.
    Camus'nün diğer kitaplarını da okumak istiyorum bir an önce, önerene ve yazan Camus'ye ve okuduğum için de kendime teşekkür ederim.
  • Futbol, bir salgın gibi bütün şehir gençliğini kapladı, köylere bile girdi. Bütün bir kuşağın düşünce ve duygularını esaret altına alan futbol, bir hastalık oldu. Futbol kulüp ve dernekleri, bataklık sivrisinekleri gibi çoğaldı. Snelman’la arkadaşları, gençlerdeki düşünce gücünün yerini sağlam ayakların almasını kabullenmeyip gençliğin düşünce yönünden çıplak kalmasına katlanamadılar. Bir nesli uyandırmak ve kültürel yönden yükseltmek isteyen vatanseverler, birbirlerine soruyorlardı:“Böyle kol ve bacakları güçlü kahramanlardan ne yetişebilir?
    Vatanın yükselmesine bunlar nasıl hizmet edebilir?”
  • 339 syf.
    ·5 günde·Beğendi·9/10
    Bu inceleme kitabı okumayanlar için bir olumsuzluk içermemektedir. Biraz uzun ve bol alıntılı bir inceleme olduğu için ciddi olmayan kullanıcılarla burada yollarımızı ayırabiliriz.

    “Bu Ülke” Cemil Meriç’in eşsiz bilgi kütüphanesinden bizlere sunduğu bir mükafat. Onun engin irfan deryasına bir kap daldırıp kendimize ne alabilirsek kar. Bu Ülke’nin eşi olan bir kitap yok. Bunları çok beğendiğim için mi söylüyorum, hayır. Bu Ülke’yi hakkıyla anlamak, her satırını, her sayfasını idrak etmekse bir Cemil Meriç olmadıkça neredeyse imkansız.

    “Bir adamı tanımak için, düşüncelerini, acılarını, heyecanlarını bilmemiz lazım hiç değilse. Hayatın maddi olaylarıyla ancak kronoloji yapılabilir. Kronoloji aptalların tarihi.” diyor Cemil Meriç. Bu sebeple öncelikle hayatına bir göz atalım.
    Cemil Meriç, çocukluğunu Fransız mandası altındaki Hatay’da çok zor şartlar altında geçirmiş. Aile ve çevre şartları onu zor yıllara mahkum etmiş. Arkadaşlarından dışlanmış, okulda istenmeyen bir öğrenci olmuş. Hayat onu şu satırları yazdıracak kadar zorlamış: “Düşman bir çevrede ister istemez kitaplara kaçıyorum. Yaşamak için kendime bir dünya inşa etmek zorundayım. Anlıyorum ki, zalim ve kıyıcı bir gerçekten kurtulmanın tek çaresi, reel dünyadan kitaplar dünyasına sığınmak.” Her şey de bir hayır vardır deriz ya hani. Cemil Meriç’te de aynen böyle oluyor. Dış dünyadan uzaklaştıkça iç dünyasına kapanıyor. Kitaplara. Kendi deyimiyle kitap, yani ışık. Ardından şu sözler dökülüyor kaleminden “İnsanlar kötüydü, kitaplara sığındım.”

    Kitaplara sığınmasının ardından yazı hayatına atılıyor. İlkokul ve Lisede tüm kompozisyon yarışmalarında birinci oluyor. Sonrasında ise “Başka bir iklimde, başka bir çağda doğam düşüncenin kendi toprağımızda dirilmesi” olarak nitelendirdiği çeviri hayatına başlıyor. Balzac ve Fransız Edebiyatı başta olmak üzere ülkemize birçok kitap kazandırıyor. “Hayatı kalemiyle kazanmak zorunda olan bir adam... Yıllarca yaşamak ve yaşatmak için Balzac çevirdim.” “Harcadığım emekleri ne okuyucu fark etti, ne de münekkit.”
    Necip Fazı’ın “Denizdeki su biter, derdim bitmez” dediği misali Cemil Meriç’in karşılaştığı zorluklar da dur durak bilmiyor. Küçüklükten beri sıkıntı yaşadığı gözleri artık dayanamıyor ve en büyük imtihanı olarak gözlerini kaybedişini şu sözlerle aktarıyor: “Gözlerimi, yeni her şeyimi kaybettim. Ölümü bir münci (kurtarıcı) olarak arıyordum. Meselelerimi ancak o çözebilirdi, korkak olduğum için intihar edemedim. Beklediğim bir şey yoktu. Yazdıklarımın hiç biri yankı uyandırmamıştı. Ne yazacaktım?” Feryatları sükutla haykırıyor adeta. “Tam istikbale kavuşacağımı umduğum anda gözlerimi kaybettim.”

    Gözlerini de kaybettikten sonra kitaplarla iyice bir bütün oluyor Cemil Meriç. Ve Hint Edebiyatına yönelişini şöyle ifade ediyor: “Anladım ki başka Avrupa’lar da var.” “Hint’i yazarken tek amacım vardı. Asya’nın büyüklüğünü haykırmak.” ve şu tavsiyeyle devam ediyor: “Düşünce dünyasını fethe koşanların uğrayacağı ilk ülke Hint olmalı. ...Çağdaş Avrupa en aydınlık taraflarıyla Hint’in bir devamıdır. Hint belki bütün hakikat değil ama hakikat. Bir kaçış değil, bir arayış.” Ardından “Bir Dünyanın Eşiğinde” adlı kendi deyimiyle bedbaht kitabını yayınlıyor. Hint edebiyatının derinliklerine indiği kitap bu. “O kitaba harf harf hayatımı işledim. Dört yılım sayfa oldu. Hint, rüyalarımda, hicranlarımda benim. Benim türbem. Bugün ziyaretçisi yok bu türbenin, yarın olacak mı?”

    “Ulu çamlar, fırtınalı diyarlarda yetişirmiş” diyor Cemil Meriç, Kemal Tahir için. Kendisi için de bu ifade geçerli. Bir yandan gözlerini kaybetmenin vermiş olduğu zorluk, diğer tarafta yılları harcadığı eserlerin okuyucuya kavuşamaması. Çocukluk yıllarını tek bir mutlu anım yok diye dile getiriyor. İşte tüm bu fırtınalar onu ulu bir çınar haline getiriyor. Kökleri Antik Yunan ve Roma edebiyatından, Çağdaş Avrupa’ya, Avrupa’dan da Hint Edebiyatına kadar uzanan dev bir çınar.

    “Sözle, yazıyla kazanılamayacak savaş yok” diyor Bu Ülke’den bahsederken. Batılılaşmaya karşı fikirlerini çoğu Türk yazarından farklı olarak net bir şekilde haykırıyor ve aramıza büyük bir duvar örüyor ve devam ediyor “Kalemle yapılan fetihler, tarihe mal olur. Tarihe, yani ebediyete.”

    Bu Ülke’ye geçecek olursak şu can alıcı satırlar benim çok büyük bir önem arz ediyor. “Bu sayfalarda hayatımın bütünü, yani bütün sevgilerim, bütün kinlerim, bütün tecrübelerim var. Bana öyle geliyor ki, hayat denen bu mülakata bu kitabı yazmak için geldim: Etimin eti, kemiğimin kemiği.”

    İdeolojiler hakkındaki çerçeveletip asmalık cümleleri şu şekilde dökülüyor kaleminden “Karanlıkta kavga olmaz. İdeolojiler uçurumları aydınlatan hırsız fenerleri. İstemesek de onlara muhtacız. İdeolojiye düşmanlık tek bir izm’e teslimiyettir: Obskürantizme (bilmesinlercilik). İdeolojiler siyaset dünyasının haritaları. Haritasız denize açılır mı? Ama harita tehlikeli bir yolculukta tek kılavuz olamaz. Pusulaya da ihtiyaç var. Pusula: Şuur. Tarih şuuru, milliyet şuuru, kişilik şuuru. İdeolojilerin peşine takılanlar pusulasızdırlar. ...Toprak sarsılıyor. Hepimiz esfel-i sefiline uğramak istemiyorsak, gözlerimizi açmalıyız. Kitaptan değil, kitapsızlıktan korkmalıyız. Bütün ideolojilere kapılarımızı açmak, hepsini tanımak, hepsini tartışmak ve Türkiye’nin kaderini onların aydınlığında fakat tarihimizin büyük mirasına dayanarak inşa etmek. İşte en doğru yol!” Tarihimizin büyük mirasından kastı Osmanlı. Ne yazık ki günümüzde Osmanlı algısından da şikayetçi: “İhtiyar dev, mazideki ihtişamdan utanır oldu. Sonra utanç, yerini unutkanlığa bıraktı.” Ne kadar da haklı. Günümüz insanı mazisini unutur, haşa ihtişamdan utanır oldu. Osmanlı’yı “Tarihimiz mührü sökülmemiş bir hazine” olarak tarif ediyor.

    Batılılaşmayı sert bir şekilde eleştiren Cemil Meriç, doğru bir toplum düzeni için İslamdan yanadır. Hükümetimizin kendi dini kanunlarımız esası üzerine kurulması gerektiğini, batı kanunlarının temelinin Hıristiyanlık olduğunu ve ilerici veya gerici kalmamızı değil Türk kalmamız gerektiğini savunur. İslamda dilenciyi halifeye eşit kılan hüviyet oluşundan memnundur ve şunları söyler: “İslam için hürriyet felsefi değil, hukuki bir mefhum. Temeli: Camianın bütün fertleri arasında tam bir hak eşitliği olduğu inancı. ...Ümmetin Avrupa dillerinde karşılığı yok. Kuran hem bir ibadet kitabı hem bir anayasa, muhatabı bütün insanlık. ... İslamiyet, Batı’nın gerçekleştirmeye çalıştığı eşitliği çoktan fethetmiştir. Demokrasinin ta kendisidir İslamiyet.”

    Avrupa’nın Osmanlı ve Türkiye’yi dinsizleştirme çabasını şöyle ifade eder: Avrupa’nın tek emeli Osmanlı’yı dinsizleştirmektir. Dinsizleştirmek, yani “etnik bir toz haline getirmek. Dinsizlik, Batı’nın yükselen sınıfları için ne kadar hayırlıysa, bizim için o kadar meşumdur; onlar için ilerleyiş, bizim için çözülüş ifade eder.” “Altı yüzyıl beraber ağlayıp beraber gülmek. Sonra bu muhteşem rüyayı korkunç bir kabusa kalbeden meşum bir salgın. Tarihin dışına çıkan Anadolu. Tarihin ve hayatın. Heyhat, bu çöküşte kıyametlerin ihtişamı da yok, şiirsiz ve şikayetsiz. “

    Çok okuyan biri olarak insanların kitaplara gösterdiği rağbetten şikayetçidir Cemil Meriç. “Düşünceyi küçümsüyoruz” diyerek bunu dile getirir zaten. Okumanın ucuz olduğunu, insanların eğlence için harcadıkları paraların çok daha fazla olduğunu ve kimsenin okumaktan sefalete düşmediğinden bahseder. “Don Kişot Futbol maçı biletinden daha ucuz.”

    Bu Ülke cidden çok karmaşık, içinde yüzlerce bilgi barındıran bir entellektüel hazine. Kesinlikle bir okuyuşta anlaşılabilecek kavranıp rafa kaldırılabilecek bir kitap değil. Defalarca okunsa her seferinde yeni şeyler öğrenilecek, yeni detayların farkına varılabilecek bir kitap. Yazar bunu şu sözlerle dile getiriyor: “Yazarın gerçekten değeri varsa, düşüncesini bir hamlede kavrayamazsınız. Söylemek istediklerini bütünü ile söyleyemez yazar, söylemek de istemez. Gizler, istiarelere başvurur.” Cemil Meriç’in de değerli bir yazar olduğu gerçeğini yok saymazsak düşüncesini bir hamlede kavrayamamamız aşikar. devamında “Yazar düşüncelerini yardım olsun diye sunmaz. Bir mükafattır bu. Layık mısınız değil misiniz? Anlamak ister. Tabiat da öyle değil mi? Altın neden toprağın derinliklerinde?” Bizlerin de ya da kendi adıma konuşayım bu mükafata layık olmadığımız şüphesiz. Tekrar tekrar okunması gereken her seferinde harfleri, kelimeleri ve cümleleri fethetmemizin gerektiği bir kitap Bu Ülke.

    Bu Ülke’yi çok sevdim. En azından anlayabildiğim kadarını. Sizlerin de okumanızı, Cemil Meriç’in irfan deryası olan “Bu Ülke”ye bir kap da sizin daldırmanızı tavsiye ederim. Kütüphanenizde bulunması gereken bir fikir kitabı. İncelememi bir nevi özeti yazarın şu sözleriyle bitirmek istiyorum: “Bana sorarsan kütüphanene dön, yani kitap ol. Aydınlan ve aydınlat.”

    Yazar: Cemil Meriç
    Yayınevi: İletişim Yayınları
    Sayfa Sayısı: 340
    Puanım: 9/10